Yoksa Patronumu mu Öldürmeliyim?
Saat yedi buçukta işbaşı yapıyorum. Çalıştığım iş sürekli sabit bir noktada ayakta durmamı gerektiriyor. Hemen hepimiz gibi işten çıktığımda kolumu kıpırdatacak dermanım kalmamış oluyor. Tabii ki yetersiz sayıda işçi çalıştırdıkları için hemen her gün fazla mesaiye kalıyorum. O hafta da, tüm bir hafta boyunca fazla mesaiye kalmıştık. Haftanın son günüydü. Yine yedi buçukta işe başladım. On beş yirmi dakikalık yemek arası dışında hiç ara vermeden çalıştım. Normalde (ya da bana göre 'normalde' demeliyim çünkü patronlara göre fazla mesaiye kalmak normal bir şey) üç buçukta işten çıkmam gerekiyor. Ben çalışmaya devam ediyorum. Birkaç kişi dışında herkes çalışmaya devam ediyor. Bir saat geçti, iki saat geçti, iş bitmek bilmiyor. O gün, hafta boyunca olduğu gibi, on bir buçukta işimiz bitti. Ayaklarım kopmak üzere. Artık ağrıyor diyemiyorum. Ağrının yerini yanma ve zonklama almış durumda. Dikkatimi toplamakta zorluk çekiyorum. Yaptığım iş dikkati zorunlu kılıyor. Toparlanmaya çalışıyorum. Babam gelsin ve beni buradan alıp götürsün istiyorum. Sevdiğim arkadaşlarım aklıma geliyor. Beni kurtarsınlar artık. Ağladım ağlıycamâ?¦ Damlalar gözümün ucunda birikmişâ?¦ Artık kendimi tutamıyorum. Gözümden yaşlar boşalıyor. İşimi bırakıp gitmem mümkün değil. Bir yandan çalışıyorum bir yandan ağlıyorum.
Bu duygusallığı bir kenara bırakmalıyım diye kendime kızıyorum. Sonra yanlış kişiye kızdığımı fark ediyorum. Kendime değil bizi bu duruma sokan aşağılık patrona kızmalıyım. Domuzlar yeyip yatarken biz insanlık dışı koşullarda çalışmak zorunda kalıyoruz. Bizim sırtımızdan kazandılar ellerindeki her şeyi. İçimde öylesine bir kin birikiyor ki, yorgunluğumu unutuyorum. Evet evet öcümüzü almalıyım. Onu doğduğuna pişman etmeliyim. Ne babam ne sevdiklerim beni buradan kurtaramaz. Bir yandan işe devam ederken bir yandan da ne yapabilirim diye düşünmeye başlıyorum. Makineleri mi parçalasam? Yok, bu yetmez. İşyerini bombalasam? Ama o zaman işçi arkadaşlarım da ölür. Bu da olmadı. O zaman? Buldum! Patronu öldürmeliyim! Sonra İşçi Özeğitim Grubundan arkadaşlarımın söyledikleri geliyor aklıma. Kendimi daha güçlü hissediyorum. Ben yalnız değilim. Dünyadaki işçilerle ortak bir kaderi paylaşıyorum. Hayır, kimseyi öldürmeyeceğim.
Size bu anlattıklarımı daha önce çalıştığım bir işyerinde yaşadım. Korkunç bir gün olduğunu söylememe gerek yok sanırım. O gün bugündür benzer bir sürü günüm geçti. Ama artık patronumu öldürmekten vazgeçtim. Yanlış anlamayın. Ne öfkem ne de kinim geçmiş değil. 'Öç' almanın çok daha iyi bir yolunu öğrendim sadece.
O günlerde patronu öldürmüş olsaydım bugün ben muhtemelen bir 'terörist' olarak hapiste olacaktım ve diğer işçiler benzer koşullarda çalışmaya devam ediyor olacaklardı. Düzen hiçbir yara almadan sürmeye devam edecekti. Belki patronun adı değişecekti. En iyi ihtimalle işçi arkadaşlarımdan bir ya da ikisi iyi oldu diyecekti. Çoğu benim kafayı yediğimi düşünecekti. İyi oldu diyenler bile bu düzenin değiştirilemeyeceğini, benim kendime yazık ettiğimi söyleyeceklerdi birbirlerine. Hiçbir şey yapamayacaklarından emin olacaklar, kendi güçlerinin farkına varamayacaklardı. Kafayı yediğimi düşünenler devletten medet ummaya devam edeceklerdi. şu ya da bu yasanın çıkarılmasıyla kimi uygulamaların düzeltileceğine, var olan uygulamaların kötü yöneticilerden ve kötü hükümetlerden kaynaklandığına inanacaklardı. Devletin Koç ya da Sabancı gibilerin işlerini yapmak için var olduğunu asla anlamayacaklar, onun patronların çıkarları doğrultusunda davranan, yasalar çıkaran, mahkemeleriyle, hapishaneleriyle, polisi ve ordusuyla bizi baskı ve kontrol altında tutan bir terör aygıtı olduğu akıllarına bile gelmeyecekti. Yaşam aynı çekilmezliğiyle devam edecekti.
Onlar bizi her gün iş cinayetleriyle, savaşlarla öldürüyorlar, yaşayacak zaman bırakmayarak yaşarken öldürüyorlar. Evet öcümüzü almalıyız, ama birinden ikisinden değil topundan almalıyız. Geçen bu zamanda öğrendiğim temel şey buydu işte.
Bu dünyadaki iki uzlaşmaz sınıftan birinin, işçi sınıfının üyesiyim, üyesiyiz. Patronlar sınıfına son verebilecek ve tüm insanlığı kurtarabilecek, güzel bir dünya yaratabilecek güce ve yeteneğe sahip tek sınıfın üyesiyiz. Sayımız fazla ama gücümüz sadece sayımızdan kaynaklanmıyor. Aynı zamanda dünyadaki her şeyi yaratan biziz. Biz olmadan hayatın sürmesi olanaksız. Gücümüz buradan da geliyor. Ve biz bir vücudun parçaları gibi yüzlerle binlerle birlikte fabrikalardayız. Disiplinimiz, bir bütünün parçası olabilmeyi başarabilmemiz bundan. Tüm bunlar işçi sınıfı olarak bizlerin neden dünyayı değiştirebilecek güce sahip olduğumuzu anlatır. şimdiki soru ise sanırım şu olmalı; neden şimdiye kadar değişmedi peki? Bu yeni icat olan bir şey mi? Evet bunlar işçi sınıfını güçlü kılan özellikler ama tek başına hiçbir işe yaramaz, yaramadı, yaramayacak. Güzel şeyleri yaratmak her zaman emek ister, bunu bizden iyi bilen olamazâ?¦
Kendi gücümüzün farkına varmamız, örgütlenmemiz ve mücadeleye atılmamız gerekiyor. Meselâ sendikalarımıza sahip çıkmalıyız. Bu bir araya gelişimizin ilk adımı olacaktır. Ama asla yeterli değil. Grup grup işçiler olarak sadece kendi patronumuza karşı verdiğimiz mücadele ile ancak bazı çalışma koşullarımızı düzeltebilir, bazı ekonomik kazanımlar elde edebiliriz. Asıl sorunu, bize tüm acılarımızı yaşatan kapitalizmi ortadan kaldırmamış oluruz ki bu da her an eski koşullarımıza dönebileceğimiz anlamına gelir. '80 öncesi elde edilen kazanımların ancak kırıntılarının bugüne ulaştığını hepimiz biliyoruz. Peki ne mi yapacağız? Patronlar sınıfının bize 'aman uzak durun' dedikleri siyasetin içine atılmamız gerekiyor. Var olan şu ya da bu burjuva partinin peşine takılarak değil işçi sınıfının siyasetini öğrenerek, devrimci Marksist önderlerin izlerini takip ederek bunu yapmalıyız. Dünya çapında bir sınıf savaşı vereceğiz. Gereğini yerine getirmeliyiz. Dünya çapında partimizi kurmalıyız. Enternasyonali yaratmalıyız. Yüzünü görmediğimiz, Amerika'daki, Yunanistan'daki, Lübnan'daki, İsrail'deki, Rusya'daki, Nijerya'daki yüz milyonlarca işçi kardeşimizle dertlerimizin ortak olduğunu, ancak hep beraber kurtulabileceğimizi bilerek bunu yapmalıyız. Daha önceki yenilgilerimizden dersler çıkartarak aynı hatalara yeniden düşmeden bunu yapmalıyız.
Tüm bunları yapabiliriz. Onların topundan öcümüzü alabiliriz. Yeter ki isteyelim, gereklerini öğrenelim ve yapalım. Sadece örgütlenmemiz gerekiyor. Sonunda kocaman bir elma şekerini andıran mutlu bir dünya bizi bekliyor. Hepimiz ne kadar devrimci Marksizmin birer neferi olabilirsek güzel günler o kadar çabuk gelecek.
Ve iyi ki o günlerde patronumu öldürmemişim. İyi ki İşçi Özeğitim Grupları ile tanışmışım ve onlar bana dünyayı anlatmışlar. İyi ki devrimci Marksizmden taviz vermeyen canla başla çalışan, sabırla bizlere bunları anlatan insanlar var. İyi ki Marksist Tutum var.
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!
Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birliği!
bir sağlık işçisi
