Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!
Biz sendikalaşmaya çalışan bir işyerinde, patronun sözleşmeyi kabul etmemesi üzerine greve çıkmış işçileriz. Grevimizde destek toplamak için birçok basın açıklaması yaptık, işyerlerine bildiriler dağıttık, çadırımız için polise karşı direndik, yaşlı, genç demeden işyerimizin önündeki çadırımızda bekliyoruz. Grevimizi duyurmak için birçok şey yaptık ama sendikaları tek tek dolaşırken sendikalarımızın biz işçiler tarafından nasıl boş bırakıldığını ve ne kadar acı bir durumda olduğunu gördük.
Gittiğimiz sendikaların yöneticileri pişkin pişkin 'kusura bakmayın ziyarete gelemedik, bizim de işimiz başımızdan aşkın' diyebiliyorlar. Görüştüğümüz bir yöneticinin, 'şu anda bir patronla görüşmem var, size zaman ayıramam' demesi bizi çok sinirlendirmişti. Sendikacıların işi, işçi sorunlarıyla ilgilenmek değil mi? Merak ediyorum, bize zaman ayırmayacaklar da kime ayıracaklar? Başka bir sendika yöneticisi de, tabanından bir basınç olmadığı sürece sendikaların düzelemeyeceğini söylüyor. Ama biz 'niye desteğe gelmiyorsunuz, devrimci çevreler de olmasa yalnız kalırız' deyince sinirlenip savunmaya geçiyor. Devrimcilere saldırarak, onların yaptıklarının yanlış olduğunu ileri sürüyor ve hem tabandan basınç olması gerektiğinden bahsederken hem de bir işçi devrimci olmamalı, siyaset yapmamalı demeye çalışıyor.
Aradığımız sendikacı profilini bulamamanın üzüntüsüyle oradan ayrılıp başka bir sendika yöneticisiyle görüşüyoruz. Başlıyor anlatmaya ve 'biz zamanında şöyle mücadele verdik, böyle mücadele verdik, patronlar bizden korkup arka kapıdan kaçardı, gerekirse sendikacıları da döverdik' diyor. Tam 'işte, aradığımız sendikacı profili' diye düşünürken şu sözler bizi yıkıyor: 'Arkadaşlar bu sendikalar sizin, gidin genel merkezinize baskı yapın, bunu biz yapamıyoruz.' Neden diye soruyoruz. 'Bizler söylesek de fazla etkili olmuyor' diyor, ama bizler asıl cevabın koltuk kaybetme korkusu olduğunu biliyoruz.
Oradan ayrılıp başka bir sendika yöneticisiyle görüşüyoruz. Halimizi derdimizi anlatıyoruz. Dayanışma kalemlerimiz olduğunu, almak isteyip istemediklerini soruyoruz. Aldığımız cevap ilginç oluyor: 'Başkanın kesin emri var, kalem almıyoruz'. Daha fazla anlatmaya gerek yok sanırız. Oysa bizlere örgütlenme sürecinde '80 öncesi işçilerin ve sendikacıların yaptıkları mücadeleler anlatıldı. O dönemde sendikacıların birçoğunun işçilerin yanında yer aldığından, mücadeleci olduklarından ve birçok bedel ödediklerinden bahsedildi. Ama biliyoruz ki, o sendikacıları da mücadeleci yapan sınıf bilinçli devrimci işçilerdi. O dönemde bir işçi fabrikada işbaşı yaptığı zaman, o işyerindeki devrimci sendikacı, işçiyi üye yapmadan önce ona hangi sınıftan olduğunu, patronun hangi sınıftan olduğunu, kısacası iki sınıf olduğunu, bir yanda ezen patronlar sınıfı burjuvazinin, diğer yanda ezilen üreten sınıf işçi sınıfının olduğunu öğrettikten sonra üyeliğini yaparmış. O zamanlar bir işyerinde grev olduğu zaman, o bölgedeki tüm fabrikalarda destek grevleri olurmuş ve tüm işçiler oraya maddi-manevi destekte bulunur ve işverenleri anlaşması için sıkıştırırlarmış. Ama gördüğümüz kadarıyla '80 darbesi sadece insanların bedenine işkence etmekle, öldürüp yok etmekle kalmamış, bilinçlerini de yok edip sindirmiş. Sadece bireysel düşünen, çıkarcı, günübirlik yaşayan, kendinden başkasını düşünmeyen, mücadeleden habersiz insan tipleri yaratmış. Aslında burjuvazi o darbeyi sadece '80 döneminde yaşayanlara değil, günümüz gençlerinin beynine de indirmiş.
Burada biz işçilere büyük görevler düşüyor. Öncelikle sendikalara üye olup hem fabrikalarımızda patronlara karşı, hem de sınıfıyla bir ilişkisi kalmamış sendika bürokratlarını başımızdan defedene kadar mücadele etmeliyiz. Sendikaların başına sınıfımızın yanında yer alan ve militan sınıf sendikacılığı yapan devrimci işçileri getirmeliyiz. Sınıfımızın bu lanet kapitalist sistemden kurtulması ancak Marksizme inanan ve onun hiç sönmeyecek biliminin ışığında ilerleyen işçilerin elindedir.
bir grup grevci Serna-Seral işçisi
