Yasalar Herkese Eşit mi Uygulanır?

Soner Güven

Tarih bundan iki yıl önce. Yer, Metris cezaevinin önü. Ergenekon davası kapsamında iki “paşa” tutuklanmış ve Metris cezaevinde tek kişilik hücrelere konmuş. “Paşa”ların avukatı cezaevinin önünden bir TV kanalına konuşuyor: “Siz bu ülkeye yıllarca hizmet etmiş bu generali alıp cezaevine atıyorsunuz. Bu generaller evinde oturur, siz yargılamanızı yaparsınız. Bu nasıl bir şey! Ben bir avukat olarak bu durumu anlamakta zorlanıyorum.” Aynı avukat birkaç dakika sonra, az önce söylediğini unutmuş gibi, “yasalar herkese eşit uygulanır” demişti. Bir gün sonra TV kanalları tek elden çıkmışçasına birbirinin aynı haberleri vermeye başladılar: “Paşalar sabah kahvaltıda şunları yedi, içti. Öğlen yemeğinde şunları yedi. Paşaların 24 saati çok güzel geçti. Moralleri çok iyi…”

Gelelim bugünkü habere. Ergenekon kapsamında emeklisiyle muvazzafıyla 50’ye yakın farklı rütbelerden subay gözaltına alınmış. Avukatları açıklamalar yapıyorlar: “Paşaya yeni takım elbise götürdüm. Paşa üç gündür bir çekyatın üzerinde yattığını söyledi. Eşiyle görüştü. Eşinin getirdiği börekleri yedi…” Üç gün sonra “paşalar” mahkemeye götürülürken kameralar çekim yapıyor. “Paşalar” sinekkaydı tıraşlı, ellerini kollarını sallayarak yürüyorlar.

Bir-iki ay önce Kürt kentlerinde elleri sıkı sıkıya kelepçelenmiş ve asker gibi tek sıraya sokulmuş, yüze yakın DTP’li belediye başkanı, meclis üyesi ve parti çalışanına yapılan uygulamayı hepimiz televizyonlardan izlemiştik. Gözaltına alınan Kürtlerin aileleri veya avukatları bıraktık elbise ve börek götürmeyi, günlerce yakınlarından haber bile alamamışlardı. Yaşları 12 ilâ 15 arasında değişen yüzlerce Kürt çocuk ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyor. Üstelik her biri için 15-20 senelik hapis cezası veriliyor. Davaları sona ermediği halde yıllar boyunca cezaevlerinde tutulan yüzlerce siyasi tutuklu var. Ama hiçbiri tutuksuz yargılanmıyor. Sıra egemen sınıftan birilerine geldiğindeyse “adil ve tarafsız” mahkemeler “yasa ne diyorsa” onu yapıyor. Hani “yasalar karşısında herkes eşit”ti! Hani “yasalar herkese eşit uygulanır”dı! Eğer eşitse neden “paşalara”, elitlere, faşist mafya liderlerine uygulanan yasalar devrimcilere, Kürtlere, mücadeleci işçilere uygulanmıyor? Uygulanmaz, uygulanamaz! Neden mi? Çünkü bu yasalar egemen sınıfın yasaları.

Aklıma Mardinli bir Kürt köylüsü olan, Abdulvahap amcanın anlattıkları geldi. Abdulvahap amca 1990 yılında 60 yaşındayken gözaltına alınıp işkence tezgâhlarından geçirildikten sonra cezaevine atılmış. Tam 12,5 yıl hiç mahkemeye çıkarılmadan cezaevinde tutulduktan sonra salıverilmiş. “Bana elektrik verdiler. Sen hep halay çekecek değilsin ya, biraz da dans et diyorlardı. Hiçbir şey bilmiyordum. Hiç konuşmadım. Ama canımı çok yaktılar. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Bana günlerce ne ekmek ne de su verdiler. Tuvalete bile götürmediler. Açlıktan ve susuzluktan bayılmışım. Öldüğümü sanıyordum. Gözümü açtığımda cezaevindeydim.”

Cezaevi müdürü, “beni 12,5 sene hapiste tuttunuz. Şimdi bırakıyorsunuz. Peki, bana, beni neden hiç mahkemeye çıkarmadan 12,5 sene hapiste tuttuğunuza dair bir kâğıt vermeyecek misiniz” diye soran Abdulvahap amcaya, “ne yapacaksın kâğıdı, seni bıraktık ya, çek git, yoksa bir 12,5 sene daha yatarsın, nasılsa burada olduğunu bizden başka bilen yok” demiş. Abdulvahap amca, “ya müdür beg, niye, burası teneke cumhuriyeti mi? Ben cezaevine getirildiğimde 60 yaşındaydım. Şimdi 73 yaşıma girdim. Bunun hesabını kim verecek?” demiş bunun üzerine.

Evet, Abdulvahap amca bir kere bile mahkemeye çıkarılmadan cezaevinde tutulmuş. Cezaevinden çıktığında köyüne gitmiş. Ama köyünde bir tek insanın kalmadığını ve köydeki evlerin çoğunun yıkılmış olduğunu görmüş. Sormuş soruşturmuş, ailesinin İzmir’e gittiğini öğrenmiş. Düşmüş İzmir yoluna. İzmir’e gidip ailesini zor da olsa bulmuş. Eşi, “Abdulvahap ölmedin mi? Biz seni her yerde aradık, bulamadık” demiş onu gördüğünde şaşırarak. Abdulvahap amca başından geçenleri, eşine, çocuklarına ve torunlarına bir bir anlatmış. Eşi, “polisler her gün gelip seni soruyor. Biz de Abdulvahap biz köydeyken öldü diyorduk. Biz senin öldüğünü sanıyorduk. Şimdi ne yapacağız?» demiş. Abdulvahap amca, “ben yattım çıktım, üstelik bir kâğıt bile verilmedi” demiş. Sonra karakola gitmiş. Gitmesine gitmiş ama geri dönmesi 2 yıl 9 ay sürmüş. Çünkü Diyarbakır cezaevinde 12,5 sene kalmasının hiçbir kaydı yokmuş ama cezaevi çıkışında söylediklerinden dolayı hakkında “örgüt propagandası ve örgüte yardım ve yataklık”tan 3 yıl 9 ay hapis cezası verilmiş.

Abdulvahap amca 76 yaşında cezaevinden çıkmıştı. Diyarbakır cezaevinde okuma-yazmayı öğrendiğini, 2 yıl 9 ay kaldığı Torbalı cezaevinde de birçok kitap okuduğunu söylüyordu. Abdulvahap amca cezaevinden çıktıktan 5-6 ay sonra ölmüştü. O sırf Kürt olduğu için ömrünün son 15 senesini cezaevinde geçirmişti.

Aklıma ve gözümün önüne Nazım geliyor. Nazım da kendi deyimiyle bir “paşa torunu”ydu. Ama Nazım kendi sınıfına ihanet ederek işçi sınıfının saflarına geçmişti. Bu yüzden gözaltında ve cezaevlerinde Nazım’a paşa torunu muamelesi asla yapılmadı, bir komünist olarak düzenin bütün öfkesini, nefretini ve gazabını üzerine çektiğinden en zor koşullarda tutuldu. Nazım Bursa kalesinde yatarken, kendi sesinden o meşhur şiiri okuyor, “O duvar, o duvarınız, vız gelir bize vız” diye meydan okuyordu. Nazım 15 yıla “mahkûm” edilmişti. Fakat o işçi sınıfının komünist ozanıydı. “Diyelim ki, hapisteyiz, yaşımız da elliye yakın, daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla yani, duvarın arkasındaki dışarıyla” diyordu.

Gözaltında ve cezaevlerinde devrimcilere, komünistlere, Kürt halkına nasıl davranıldığını herkes biliyor. Diyarbakır zindanlarında devrimci tutsaklara dışkı yedirilmesi, Mamak’tan Metris’e, Sağmacılar’dan Buca kalesine, tüm zindanlarda yapılan hadsiz hesapsız işkenceler hiç de sır değil. F Tipi cezaevlerinde ciddi sağlık sorunu olan devrimcilere Adli Tıp “sağlam” raporu veriyor. Ama aynı Adli Tıp sıra kendi sınıflarından olan Ergenekonculara, devletlûlara, burjuvalara gelince hemen “sağlık sorunları” nedeniyle tutuksuz yargılanmaları yönünde karar verebiliyor.

Son iki yılda egemen sınıfın içindeki it dalaşı kıran kırana sürüyor. TC’nin kuruluşundan beri duymadığımız, görmediğimiz, tanık olmadığımız bir süreç yaşanıyor. Dokunulmayanlara dokunuluyor. “Paşalar” gözaltına alınıyor, sorgulanıyor, kimisi cezaevine atılıyor. Egemenlerin arasındaki bu hesaplaşma ne kadar sürer, nasıl sonuçlanır şimdiden bilemeyiz. Ancak bu it dalaşı sonunda aralarından bazılarını kurban vererek bir noktada anlaşacakları aşikâr. Sıra egemen sınıf ile işçi sınıfının arasındaki kavgaya geldiğinde ise, sermaye sınıfının nasıl domuz topu gibi birleştiğini biliyoruz. Bir örnek verecek olursak, 2008 yılında Harb-İş Sendikası ile TSK arasında toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde TSK ve büyük sermayenin temsilcisi AKP, işçilerin haklarını ellerinden almak için aralarındaki dalaşı hemen bir kenara bırakmıştı. İşçi sınıfı gücünün farkına varıp ayağa kalktığında, egemen sınıflar kendi aralarındaki dalaşı bırakıp hep birlikte işçi sınıfına karşı birleşmişlerdir.

Burjuvazinin yasalarının herkese eşit uygulanmasını beklemek hayal görmek olur. İşçi sınıfı ne kadar örgütlü olursa burjuva yasalar o kadar demokratikleşir, ama burjuvazinin egemenliği sürdüğü müddetçe hiçbir zaman yasalar herkese eşit uygulanamaz. Dünyada ve Türkiye’de sömürücülerin iktidarını yerle bir edip herkese eşit uygulanacak yasaları hayata geçirecek olan örgütlü işçi sınıfıdır.