Uyan Artık Uykudan Uyan!

İMES’ten bir metal işçisi

İşbaşı saatlerimiz geldiğinde, biz işçiler, başlarız arılar gibi vızır vızır çalışmaya dur durak bilmeden. Sırtımızda, patronların kırbacını hissederiz her an. Köleden farksız değiliz yani, tek farkımız, ücretli oluşumuz. Bir an bile fırsatımız yoktur durup dinlenmek için. Bant sistemi izin vermez çünkü. Hatta zorunlu olarak gidermemiz gereken insani ihtiyaçlarımızı bile karşılayamayız. Böbreklerimiz isyan etse de. Vücudumuzun yönetimini iş koşullarımız belirler olmuş. “Bekle yemek saatini” deyip metabolizmamızla çatışırız. Gün be gün, saat be saat, organlarımızı tüketircesine çalışırız, çalıştırılırız. Patronların üretim kaybına tahammülleri yoktur çünkü. Bunu biz işçiler iyi biliriz. Bizi kiraladıkları 8 saat boyunca, onlar için her dakikamız değerlidir. Tabii ki artı-değer ürettiğimiz sürece.

Bu koşulları her birimiz farklı şekillerde de olsa yaşıyoruz. Ama kafamı karıştıran bir şey var. Üzerine biraz düşünmek istedim. 5-10 dakikalık üretim kaybının, binlerce euro zararla ölçüldüğünü biliyorum. 5-10 dakikalık üretim kaybına tahammülleri olmayan patronlar, peki Türkiye-Hırvatistan (çeyrek final) ya da Türkiye-Almanya (yarı final) maçlarında, 4 saate yakın bir üretim kaybına, nasıl oldu da göz yumdular? Günlük hedefler tutturulamayınca ortalığı velveleye veren asalak takımı, nasıl oldu da bunca dakika üretimin durmasına izin verebildi? Ben de ne kadar kötümserim değil mi? Canım neden olacak işte, patronlarımızın iyi niyeti tabii ki! Ne kadar da anlayışlı insanlarmış bunlar. Fabrikayı tatil etmekle kalmadılar, hatta fabrika bahçelerine dev plazma ekranlar kurdular. Sırf biz bu maçı izleyebilelim diye bütün teknik donanımlarını seferber ettiler. Canım biz işçiler de ne kadar nankörüz değil mi?

Ama kafam karıştı şimdi. Daha maçtan önceki hafta, makineler on dakika durdu diye kızılca kıyamet kopmamış mıydı? Üretim müdüründen tut posta başlarına varıncaya kadar her birimizden bunun hesabı sorulmamış mıydı? Burada bir çelişki var. 10 dakika nerede 4 saat nerede?

İşte tam da bu noktada biraz daha düşünmek gerekiyor. Düşünüyorum, kendi kendime diyorum ki, “ya neden olacak işte, patronum ülkesini çok seviyor. Bu coşkuyu bizimle birlikte o da yaşamak istedi” diyorum. Diyorum diyorum ama patronum Türk değil ki. Ama Türk patronlar da üretimi durdurdular. Hem ülkesini, işçisini sevse, düşünse, gidip başka başka ülkelerde fabrika açarlar mıydı? Kendi ülkeleri için istihdam yaratırlardı. Demek ki sebep, patronların ülkesini sevmesi de değildi. Zaten sermayenin-patronların memleketi yoktur ki. Peki, neydi patronlara vardiyalarda üretimi durduran şey? Bunun başka bir nedeni olsa gerekti!

Ha unutmadan bir de sendikamız vardı tabii ki. Bu organizasyonda hatırı sayılır bir emek harcadılar. SSGSS kapsamında yapılan genel iş bırakma eyleminde, 2 saat olarak belirlenen eylemi, 30 dakika yaptırmışlardı. 30 dakikalık süreçte ne slogan attırdılar, ne de coşkuya izin verdiler sendikacılarımız. Ama bu maç izleme organizasyonu için, nasıl da çırpınıyor, nasıl da örgütlüyorlardı fabrikayı. Fabrikanın koridorlarına dev Türk bayrakları asıldı. Tavandan yerlere kadar. Adeta kızıla boyandı her yer. Bahçeye kurulacak olan dev ekran için temsilcilerimiz nasıl da koşturuyorlardı? Ben o güne kadar bunları öyle koştururken görmemiştim. Hiç bu kadar terlememişlerdi. Temsilcilerimiz, meğer ne kadar çalışkanlarmış. Belki de ilk defa fabrikamızın bahçesinde sloganlar atıldı hep bir ağızdan. Ne garip değil mi? Haklarımız bir bir ellerimizden alınırken, buna karşı örgütlenen genel iş bırakma eyleminde en ufak bir talebimizi bile haykıramazken, milli maçta, fabrika bahçeleri, maç tezahüratları ile inledi.

Hepimiz televizyonlardan, basından takip ettik bu süreçleri. Daha doğrusu takip etme zorunluluğunda bırakıldık. Ana haber bültenlerinin, gazetelerin neredeyse tamamı, Avrupa kupasına odaklanmıştı. Maçlar biz işçilerin birinci derecede gündemi haline getirildi. Ne zamlar konuşulur oldu, ne de fabrikalarda yaşadığımız sorunlar. İki işçi yan yana geldiğindeki tek sohbet konusuydu artık Avrupa kupası. Aslında yukarıda aramaya çalıştığım cevap tam da bunların altında yatmıyor mu? Avrupa kupası sürecinde, milliyetçilik dalgası aldı başını yürüdü. “Vatan, millet, Sakarya!” Vardiyalarda üretimin durdurulmasının nedeni, ne patronların vatanlarını sevmesiydi, ne de biz işçileri düşünmeleri. 4 saate yakın bir üretim kaybı vardı evet. Bunu göze aldılar. Çünkü kazandıkları şey çok daha değerliydi onlar için: İşçi sınıfının beynine, milliyetçiliği bir kez daha kazımak! Bu tür oyunlarla işçi sınıfını kandırmak, kendi sorunlarından uzaklaştırmak, gündemlerini boş şeylerle doldurmak! Patronlar sınıfı, bulduğu her fırsatı değerlendirip, bizlerin gündemini, hayatını, boş, gereksiz şeylerle doldurmaya çalışıyor. Bir taraftan da, sözüm ona “milli coşkuyu paylaşmak adına” bizlerle birlikte maç izleyerek, işçi-patron ayrımı yokmuş gibi davranıyorlar. Daha dün canımızı yakan patronlar, bugün bizimle yan yana, kol kola “milli coşkuyu” rol yaparak da olsa yaşamaya çalıştılar.

İşçi sınıfının, kendi sorunlarına kafa yormaması, uyuyan devin uykusuna devam etmesi için, patronların küçük oyunlarından biriydi bu. Geçmişten bugüne kadar, işçi sınıfını uyutmak için kullanılan önemli araçlardan biri değil miydi milliyetçilik ve futbol? Fabrikalarda organize edilen maç şölenleriyle, bir taraftan da işçilerin deşarj olmasını sağladılar. Bağırdılar, çağırdılar, sevindiler, milliyetçilik temelinde sloganlar attılar. Kısacası, işçilerin içinde biriken öfkeyi, balona iğne batırma misali, bu şekilde boşaltmış oldular. Ama ertesi sabah, aynı bataklığın içinde, aynı sorunlarla, dün birlikte maç izledikleri patronların baskı ve hakaretlerine maruz kalarak üretim yapmaya devam ettiler işçiler. Patronla yaşanan “milli coşku”, “milli beraberlik”, sadece maç süresi kadardı.

Biz işçilerin bu oyunlara gelmemesi ve uyuyan devin uyanması için, sınıf bilinçli işçiler üzerlerine düşen görevi yerine getirmelidir. İşte o zaman fabrika bahçelerinde maç tezahüratlarını değil, burjuvazinin kirli ağzından çıkan kendi politik çıkarlarının söylemlerini değil, kendi sınıfımızın çıkarlarını hep bir ağızdan haykıracağız. Fabrikalarımızı, milliyetçiliğin, kapitalizmin kiriyle değil işçi sınıfının mücadele kızıllığı ile boyayacağız. Sınıfımızın öz örgütleri olan sendikalarımızı, tıpkı geçmişte olduğu gibi yeniden, kendi denetim ve yönetimimize almalıyız. Bunları başarmak da ancak örgütlü bir mücadele ile mümkün olabilir. Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey.