Üniversiteli Olma Hayali ve ÖSS
Berdan Güney
Milyonlarca gencin umut bağladığı ÖSS sınavlarından biri daha geride kaldı. Bu yıl sınava girenlerin sayısı yaklaşık 103 bin kişi artarak 1 milyon 640 bine ulaştı. Ayrıca 135 bin öğrenci de sınavsız geçiş hakkından yararlanmak üzere başvuruda bulundu. Her sene 2 milyona yakın öğrenci “güvenli” bir gelecek hayaliyle üniversite sınavlarına giriyor. Sınava giren bu öğrencilerden sadece 150 bini örgün eğitim görmek üzere dört yıllık üniversitelere yerleşebilirken, yaklaşık 400 bini ancak Açık Öğretim fakültelerinde öğrenim görme şansı bulabiliyor. Geriye kalan 1 milyonun üzerindeki öğrenciyse hayalini çoğunlukla bir sonraki yıla ertelemek zorunda kalıyor.
İşsizlik girdabının içine her yıl daha da kalabalık kitleler halinde çekilen gençler, bu sınav sistemi sayesinde hem üniversite öncesi hem de üniversite öğrenimi boyunca işsizlik istatistiklerinden dışlanıyor ve işsiz değil öğrenci oldukları düşüncesiyle avutuluyorlar. Öğrenci gençler acı gerçekle üniversite yıllarının bitmesiyle tanışmak durumunda kalıyorlar. Üniversiteden mezun olduklarında ellerine tutuşturulan ve diploma adı verilen kâğıt parçasıyla iş bulabilmek için ayakkabı aşındırmaya başlıyorlar ve çaldıkları ilk kapılarda ilk bozgunlarıyla karşılaşıyorlar. Böylece ÖSS’yi kazanarak “güvenli” bir geleceğe kapı açma hayalleri, mezuniyet sonrasında hayatın gerçekleri karşısında tuzla buz oluyor.
ÖSS telâşı içinde olan öğrenciler, üniversitelerin bir umut ticarethanesi olarak kullanıldığının farkında değiller. Bunun en iyi farkında olansa tabii ki burjuvazi. Eğitim kurumları bu sınıfın ideolojik aygıtlarından birini oluşturuyor. Genç dimağların nasıl esaret altına alınabileceği ve sermayenin hizmetine nasıl koşulabileceği, bu kurumlar sayesinde planlanabiliyor. Burjuvazi her geçen yıl daha da büyüyen işsizler ordusunun en genç kesimini iyi bir gelecek vaadiyle üniversite sınavlarına yönlendirerek oyalamayı başarıyor. Yaşamlarını bin bir güçlükle sürdürdükleri halde işçi ve emekçi aileleri de, çocuklarını bir umut kapısı olarak gördükleri üniversiteye yollayabilmek için büyük fedakârlıklara katlanıyorlar.
Üniversite sınavının öncesinde öğrencinin aşması gereken önemli bir engel daha bulunuyor: Liseden sonra adeta bir ara kurum işlevi gören dershaneler. Öğrenci, imkânı varsa büyük paralar ödeyerek bu dershanelerden birine yazılıyor. Çünkü sistem, dershaneye gitmeden sınavı kazanmayı neredeyse imkânsız kılıyor. Sınava girecek öğrenciler, ağırlıklı kısmını dershane masrafları oluşturmak üzere, her yıl kişi başına ortalama 4708 dolar harcıyorlar. Üniversiteyi kazandıktan sonra masraflar daha da artıyor. Üniversitelerde har(a)ç ücretlerinin geçmiş yıllara göre oldukça yükseltilmesi en çok işçi-emekçi ailelerini etkiliyor. Tüm bunlar üniversite öğrencilerinin sınıfsal bileşimini de değiştirmiş bulunuyor. Uzun bir süredir üniversite öğrencilerinin ezici bir çoğunluğunu burjuva ve küçük-burjuva ailelerin çocukları oluşturuyor. Sınıfsal bileşimdeki bu değişim, toplumsal muhalefetin barometresi olarak bilinen öğrenci muhalefetinin kitlesellik ve eylemlilik düzeyine de yansımış durumda.
Öğrencilerin ortalama iki yılı dershanelerde geçiyor. Bu yıl sınava giren öğrencilerin yüzde 55’ini liseyi bir yıl ya da daha öncesinde bitirenler oluşturuyordu. Yani bu yıl sınava girenlerin 839 bini, ÖSS sınavına birden fazla kez girdi. 1989-2004 yılları arasında üniversite sınavına 21 milyon kişi girdi ve bu sınav için tam 34,5 milyar dolar harcama yapıldı. Bu miktarın büyük bir bölümü dershanelerin kasasına aktı. Burjuvazi için dev bir sektör haline dönüşmüş olan dershanelerin sayısı son on yıl içinde yüzde 154, bunlara giden öğrenci sayısı ise yüzde 198 artmış bulunuyor. Bugün yaklaşık 925 bin öğrenci dershaneye devam ediyor. Bu da dershaneye giden öğrenci sayısının sınava girecek toplam öğrenci sayısının yarısından fazla olduğunu gösteriyor.
Düşünme, sorgulama, denileni yap!
ÖSS sınav sistemi ile liselerde uygulanan eğitim müfredatı arasında ciddi bir uyum sorunu yaşanıyor. Bir taraftan lise eğitim sistemi diğer taraftan da ÖSS sınav sistemi sürekli ve birbirinden bağımsız olarak değiştiriliyor. Daha önceki yıllarda iki basamak halinde yapılan giriş sınavı, 1999 yılında tek basamağa düşürülerek konu kapsamı da daraltıldı. Bir süre boyunca devam eden bu uygulamadan sonra bu yıl yeniden konuların içeriği genişletilerek sınav süresi uzatıldı. Sınav sistemindeki bu değişiklikler lise müfredatını resmi olarak olmasa da fiilen etkiliyor. Birçok konu dershanelerde nasılsa işleniyor denilerek eksik bırakılıyor.
Bu ezberci ve hazırcı eğitim anlayışı öğrencilerin genel kültür düzeyini sıfır noktasına indirmiştir. Önündeki soruyu kafasındaki kalıplardan birine oturtabildiği sürece çözebilen öğrencinin bilinci de sistemin istediği gibi biçimlendirilmektedir. Böylelikle algıları ve zihinleri bulanıklaştırılan öğrencilerin hayatı ve olayları kavrayışları da iyice zorlaşmaktadır. Zaten burjuvazinin istediği de bu değil mi? Düşünmeyen, sorgulamayan, sadece denileni yapan bir robot!
Kuşkusuz etten ve kemikten oluştukları ve dijital bir beyne sahip olmadıkları için, kapitalist eğitim sisteminin gençleri mutlak olarak robotlaştırması olanaksız. Fakat sistemin gençlerin derin psikolojik sorunlar yaşamasına neden olduğu da muhakkak. Bu eğitim sistemi, geçtikleri her bir aşamada, gençlerin bünyesinde büyük tortular biriktiriyor. Bu birikim sonunda intihara varabilecek bunalımların yaşanmasına yol açıyor. Sınava girecek yaş grubundaki gençlerde yaşanan kişilik bozukluklarının ve intiharların artmasının nedeni, onlara insan olduklarını unutturan kapitalist sistemden başkası değildir!
Üniversiteye yerleşme hakkını kazanan öğrencilerin sorunu orada sona ermiyor. Öğrenciler bu defa da üniversite öncesinde almaları gereken eğitimi eksik aldıkları için sıkıntı yaşıyorlar. Dershanelerde ve okullarda bulunan rehberlik birimleri, öğrenciyi aldığı puan üzerinden yerleşebileceği yerlere yönlendiriyor. Burada amaç, öğrenciyi ilgi alanı olan bir bölüme yönlendirmek değil, herhangi bir yere yerleşmesini sağlamaktır. Böylelikle daha önce adını bile duymadığı ve ne işe yarayacağını bilmediği bölümlere yerleştirilen öğrencilerin sayısı hiç de az değildir. Sonuç olarak öğrenci üniversiteyi kazanmış olmaktadır ve önemli olan da budur! Bu mantıkla hareket eden dershaneler kendi bünyelerindeki öğrencilerin üniversitelere yerleşmesini sağlayarak, bunu bir reklâm malzemesi haline getiriyorlar. “Üniversiteyi garanti ediyoruz” safsatasıyla bu gerçeği gizlemeye çabalıyorlar.
Dershanelerde çalışan genç eğitim emekçileri de dizginsiz ve kuralsız bir kapitalist sömürüye tâbi tutuluyorlar. Çalıştıkları dershanelerde önce bir veya iki yıl boyunca ve en iyi ihtimalle asgari ücret karşılığında stajyer olarak çalışmak zorundalar. Stajyerliklerinin kalkıp kalkmaması da dershane patronunun keyfine bağlı. Stajyerliğin kalkması için dershanelerde fiilen uygulanmakta olan bir yıllık sürenin bitiminden önce işten çıkarılmaları durumunda o dershanede geçirdikleri süre yanabiliyor. Bunun yanı sıra, dershanede tamamlanan stajyerlik devlet okullarında ve özel okullarda geçerli değil.Sayıları kontrolsüzce artan dershaneler, ilkokuldan liseye kadar adeta okulların yerini almaya başlamalarına rağmen, bu kurumlarda çalışan eğitim emekçilerinin haklarını güvenceye alan özel bir yasal düzenleme yok. Bu durum doğal olarak bu sektörde çalışan eğitim emekçilerinin birçok haktan yoksun olarak çalıştırılmasına zemin hazırlıyor. Çalışma süreleri okullara göre çok daha yoğun ve çoğu haftada en fazla bir gün tatil yapabiliyor.
Pedagojik formasyon hakkı birkaç yıl önce kaldırılmış olan fen-edebiyat fakülteleri mezunları, bu sektördeki eğitim emekçilerinin giderek daha ağırlıklı bir bölümünü oluşturuyor. Bu fakültelerden mezun olanlar kendi branşları ile ilgili bir iş bulamadıkları için dershanelerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Ancak kapitalizmin üretim anarşisi burada da kendini gösteriyor. Her yıl sayıları artan üniversite mezunları ile istihdam alanları arasında bir dengesizlik mevcut. Böyle olduğu için yeni mezunların çoğu ellerindeki diplomalarla işsizler ordusundaki yerlerini alıyorlar.
Gençliğin beynini önce pembe hayallerle bulandıran, hayaller dağılmaya başladığında ise tüm çıplaklığıyla ortaya çıkan gerçek dünyanın karşısında afallamasına neden olan kapitalizmdir. Şurası çok açık ki, mevcut eğitim sistemini parçası olduğu kapitalizmle birlikte çöpe atmak için gençliğin sarılabileceği yegâne silah Marksizmdir. Üniversitelerin kapısını tüm işçi ve emekçi çocuklarına açmak, bu kurumları insanlığın hizmetindeki gerçek birer bilimsel üretim kurumuna dönüştürmek, ancak bir işçi devrimiyle mümkün olabilecektir. Yeni bir dünyanın ilk adımı olan böylesi bir devrimi gerçekleştirenlerse, işçi sınıfının Marksizmle donanmış genç neferleri olacaktır.
