Ulusal Sorun Üzerine/3
Ulusal Kültür Savunusu Konusunda Proletaryanın Bakış Açısı
1- İşçilerin ulusal kültürel ayrılıklar temelinde eğitilmesi, bilinçlendirilmesi istemi, sınıfın enternasyonal devrimci bir kültürü özümlemesini engeller ve sonuçta burjuva milliyetçiliğinin işine yarar. İşçi sınıfının devrimci iktidarı altında ulusal kültürün korunması şeklindeki düşünceler ise, ancak, bir ayağı sözde bir sosyalizm ve diğer ayağı burjuva milliyetçiliğinde olan küçük-burjuva solculuğuna cazip gelebilir.
Her ulusal kültür, o ulus içindeki sınıfsal ayrışmaya ve sınıflar mücadelesinin niteliğine, toplumdaki izlerine bağlı olarak farklı ögeleri içerir. O ulusun ekonomik ve politik gelişmişlik düzeyine bağlı olarak, feodal-gerici, emperyalist-şoven, burjuva demokratik ve sosyalist içerikli kültürel ögelerin çeşitli düzeylerdeki karışımını içinde barındırır. Fakat her ne olursa olsun, bir toplumda egemen kültür son tahlilde egemen sınıfın kültürüdür. Bu nedenle de “ulusal kültür” genelde büyük toprak sahiplerinin, burjuvazinin, din adamları kastının yerleştirdiği kültürdür. O halde ulusal kültürü savunmak işçi sınıfının sorunu olamaz. Dünya ölçeğinde sınıfsız sömürüsüz bir toplumsal düzeni yaratma amacıyla hareket eden proletaryanın, kültür savunusu konusunda feodal yerelcilik ya da burjuva milliyetçiliği ve onun kuyrukçusu küçük-burjuva milliyetçiliği ile uzlaşmasını istemek, tarihin tekerleğini geriye döndürmeyi istemek anlamına gelir.
2- Kapitalizmin, birisi geçmişe diğeri geleceğe oranla taşıdığı iki temel eğilimi vardır. Birincisi, kapitalizmin gelişmesi ulusal hareketlerin doğmasına, kendi ulus-devletini kurma temelinde burjuva demokratik mücadelelerin verilmesine neden olur. Bu eğilim, burjuva kültürün geçmişe oranla topluma ilerici kültürel ögeleri taşımasına yol açar. Ancak yine de, burjuvazinin egemen sınıf katına yükselişi sürecine yalnızca “ilerici” ögeler eşlik etmez. Bu sürece, (feodalizmden kapitalizme geçişe köklü burjuva demokratik devrimlerin eşlik etmesine ya da kapitalist gelişmenin Prusya tipi bir yol izlemesine bağlı olarak) şu ya da bu ölçüde burjuvazinin gericilikle, din kastıyla yaptığı uzlaşmalar, ezilen sınıflara ve uluslara yönelik baskılar ve en önemlisi burjuvazinin de sömürücü bir sınıf olduğu gerçeği (yani bir sürü gerici öge) damgasını vurur. Bu nedenle burjuva kültür geçmişe oranla ilerici ögeler taşısa bile, proletarya ancak ondaki ilerici ögeleri kabul edebilir, gerici ögeleri ise reddetmek durumundadır.
Kapitalist gelişmenin ikinci eğilimi ise, sermayenin uluslararasılaşma gereksinimi nedeniyle, ekonomik yaşamın uluslar arasındaki çeşitli engelleri yıkması doğrultusundaki gelişimidir. Ne var ki bu aynı eğilim, emperyalist aşamaya ulaşmış bir kapitalizm altında ve kapitalizm işçi sınıfının devrimiyle aşılmadığı sürece insanlığı barbarlığa, çürümeye sürüklemektedir ve sürüklemeye devam edecektir. Ve bu nedenle de kapitalist gidişin salt ekonomik gelişme açısından ele alınıp “ilerici” olarak nitelendirilmesi kuşkusuz ki yanlış olacaktır.
3- İşçi sınıfının “ulusal kültür” savunucularına yanıtı, dünya devrimci işçi hareketinin yaratacağı enternasyonal kültürün savunulması olacaktır. Bu kültür, insanlığın yarattığı kültürel mirasın ve çeşitli ulusal kültürlerin sahip çıkılabilecek olan demokratik ve sosyalist ögelerinin bir sentezidir. “Ulusal kültür” savunuculuğu burjuva milliyetçiliğini güçlendirmekten başka bir şeye hizmet etmezken, bütün dillere ve bütün yerel özelliklere uyarlanan proletarya enternasyonalizmi fikri sosyalizme giden yolu döşeyebilir.
4- Sonuç olarak, proletaryaya ulusal bilinç kazandırma eğilimi gerici bir eğilimdir. Bir yandan kendilerini “Marksist-Leninist” ilan ederken, diğer yandan tüm ideolojik ve siyasal pratiklerinde ulusal kültür savunuculuğu yapan tüm küçük-burjuva devrimci önderliklerin tutumu bu olmuştur. Proleter enternasyonalizminin gereği olarak “ulusal kültür” savunuculuğuna karşı çıkmak, yalnızca ezen ulus komünistlerinin görevi değildir. Bu görev, ezilen ulus komünistleri için de aynen geçerlidir.
Demokratik İstemlerin Küçümsenmesi
Geçmişte Marksist hareket içinde ortaya çıkan ve bugün de karşılaştığımız hatalı bir siyasal eğilim
1- Geniş emekçi kitleleri ilgilendiren genel demokratik istemlerle, proletaryanın sosyalizm hedefinin nasıl ilişkilendirilmesi gerektiği sorunu, Marksist hareket içinde pek çok önemli tartışmalara ve ciddi ayrılıklara yol açan bir sorundur.
Lenin, emperyalizm döneminin siyasal açıdan bir gericilik dönemi olduğunu kabul etmekle birlikte, bu gerçeklikten hareketle demokratik istemlerin öneminin azaldığı biçiminde bir sonuç çıkartmadı. Tam tersine, emperyalizm döneminde demokrasinin giderek bir hayal haline gelmesi, emekçi kitleler açısından demokratik istemlerin önemini arttırıyordu. Lenin bu gerçeklikten hareket etti ve geniş kitlelerin demokratik istemler uğruna mücadeleleriyle, proletaryanın sosyalizm hedefinin, proletaryanın iktidar mücadelesinde nasıl birleştirileceği sorunu temelinde devrimci siyaset ve program geliştirme çabasına ağırlık verilmesini istedi.
Komintern’in II. Kongresinde (1920), Lenin bu amaca yönelik olarak “proleter devrime geçiş sorunu”na dikkat çekti ve komünistlerin bu sorun üzerine ciddi bir şekilde eğilmelerini istedi. Lenin, sadece proletaryanın öncü kesimini proletarya diktatörlüğü fikrine kazanmakla devrim sorununun çözümlenemeyeceğine, proletaryanın kitlesini ve diğer emekçi kesimleri proletarya hegemonyası altında devrimci mücadeleye çekecek yolların, yöntemlerin, programatik açılımların, istemlerin bulunması gereğine işaret ediyordu.
Lenin’in hastalığı ve ardından ölümüyle birlikte yükselen Stalinizm nedeniyle zincir buradan koptu. “Geçiş sorunu” ancak, Troçki’nin IV. Enternasyonal’i inşa etme çabası içinde kaleme aldığı 1938 Geçiş Programı ile yeniden komünistlerin tartışma gündemine girdi.
Lenin, emperyalizm döneminde demokrasi mücadelesinin küçümsenmesi eğilimini eleştirirken, bugün de geçerli olduğunu düşündüğümüz bir genel yaklaşımı ortaya koymaktaydı:
“Kapitalizm ve emperyalizm ancak iktisadi devrimle devrilebilir; demokratik dönüşümlerle, en «ideal» demokratik dönüşümlerle bile devrilemez. Ne var ki, demokrasi savaşımı okulunda okumamış bir proletarya, iktisadi bir devrim yapma yetisine sahip de değildir.”[1]
“Demokrasi sorununun Marksist çözümü, proletaryanın, burjuvazinin devrilmesini ve kendi zaferini hazırlamak üzere, bütün demokratik kurumları ve bütün özlemleri, kendi sınıf savaşımında seferber etmesidir.”[2]
“Kapitalizme karşı devrimci savaşımı, bütün demokratik isteklerle, yani cumhuriyet, halk ordusu (militia), resmi görevlilerin halk tarafından seçilmesi, kadınlara eşit hak verilmesi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, vb. gibi isteklerle ilgili devrimci bir program ve taktiklerle birleştirmeliyiz. Kapitalizm var oldukça bu istekler –hepsi– yalnızca bir istisna olarak elde edilebilir. Üstelik tam olarak değil, çarpıtılmış olarak.”[3]
2- Rosa Luxemburg, Radek gibi bazı Polonyalı Marksistler (ya da Pyatakov, Buharin gibi Rus Marksistleri), II. Enternasyonal’in asgari-azami program ayrımına haklı olarak karşı çıktılar. Ne var ki, işi, proleter devrime geçiş için bir kaldıraç görevi görecek olan demokratik istemlerin tümden küçümsenmesi gibi hatalı bir noktaya vardırdılar. Lenin bu siyasal eğilimi “emperyalist ekonomizm” olarak nitelendirdi ve bu yanlış görüşlere karşı günümüz açısından da önemini koruyan eleştiriler bıraktı.
Lenin’in değerlendirmesine göre, “rahmetli” yani 1900’lerin başındaki ekonomizm, kapitalizmin doğuşuyla demokrasi savaşımını nasıl birbirine bağlayamamışsa, emperyalist ekonomizm de, emperyalizmin doğuşuyla, reformlar ve demokrasi için verilecek savaşımı birbirine bağlayamamıştı.
Emperyalizm, sermayenin ulusal devletlerin sınırlarını aştığı bir dönemdir. Bu ekonomik gelişmenin doğurabileceği sonuçları, Rosa Luxemburg vb. mekanik bir tarzda yorumlamaktaydılar. Onlara göre, gelişme eğilimi ulusların kaynaşması doğrultusunda olduğuna göre, ulusların ayrılma özgürlüğünü savunmak ve iktidara gelince bu hakkı tanımak gereksizdi. Bu nedenle, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının parti programında yer almasının gereksiz olduğunu savunmaktaydılar. Oysa Lenin’e göre, sosyalizm için devrimci savaşım, diğer tüm demokratik görevler için olduğu gibi ulusal sorunda da devrimci bir programla birleştirilmeliydi.
“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı kapitalizm altında olanaksız, sosyalizmde ise gereksizdir” tezini savunan Marksistlere karşı Lenin’in yönelttiği eleştiriler iki farklı açıdan önem taşımaktadır. Bunlardan birincisi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının siyasal bir hak olduğunun vurgulanmasıdır. Kapitalizm altında benzeri demokratik siyasal haklar kuşkusuz kendiliğinden bahşedilmemişlerdir, bahşedilmezler de. Kapsamlı reformlar bile, esas olarak kitlelerin burjuvaziye karşı devrimci mücadelesinin birer yan ürünü olarak gerçekleşmiştir. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına (yani siyasal bağımsızlık, ayrı bir devlet kurma hakkına) “kapitalizm altında nasıl olsa gerçekleşmez” mantığıyla yaklaşılması kesinlikle yanlıştır. İkinci olarak ise, devrimci proletarya, geniş yığınları harekete geçirmede önemli bir kaldıraç noktası olacak bu tür istemlere programında yer vererek, bunları kendi mücadele hedefleri arasına katarak, siyasal savaşımın içinde hegemonyayı ele geçirmeye çalışır.
Lenin’in emperyalist ekonomizm eğilimine bu bağlamda yönelttiği eleştirilerin diğer bir önemli yönü de şudur: “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sosyalizmde gereksizdir” demek (proletarya diktatörlüğü dönemi kastedilmektedir), ezen ve ezilen uluslar arasında uzun yıllar boyunca yaratılmış olan ayrımcılığın ve bunun bıraktığı derin izlerin, proleter devrimle, birdenbire, kendiliğinden ve zahmetsizce aşılacağını düşünmek gibi bir hafifliğe kapılmak olur. Bu soruna gereken özenin gösterilmemesi, pratikte ezen ulus şovenizminin olumsuz izlerinin varlığını korumasına hatta derinleşmesine katkıda bulunmaktan başka bir sonuç doğurmaz.
3- O nedenle Lenin, iktidara gelen proletaryanın, ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımasını kesinlikle gerekli görmüştür. Lenin’in önderliğindeki Bolşevik Partisi Ekim devriminin hemen ardından bu hakkın yaşama geçirilmesini savunmuş ve Sovyetler II. Kongresinin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması için aldığı karar, Halk Komiserleri Kurulunun belirlediği ilkelerle (15 Kasım 1917 tarihli “Rusya’daki Ulusal-Toplulukların Haklar Bildirisi”) daha da netleştirilmiştir:
“1) Rusya’daki ulusal toplulukların eşitliği ve egemenliği,
“2) Rusya’daki ulusal toplulukların, ayrılma ve bağımsız devletler kurma hakkı dahil, kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkına sahip olmaları,
“3) Ulusal ve ulusal-dinsel her türlü ayrıcalık ve sınırlamanın kaldırılması,
“4) Rusya’nın sınırları içinde yaşayan ulusal azınlıkların ve etnografik grupların özgür gelişmesi.”[4]
Lenin, “ulusların kaynaşması gönüllü birlikten geçer” ilkesini, proletarya iktidarının, ezilen ulus lehine olacak önlemleri geliştirerek yaşama geçirebileceğini, gerçek eşitliğin ancak bu yolla sağlanabileceğini savundu. O, bu doğrultudaki görüşünü, Bolşevikler arasında beliren “Büyük-Rus şovenizmi” tehlikesine karşı keskin bir uyarı kapsamında ifade ediyordu:
“Ulusal sorun konusundaki yazılarımda, milliyetçilik sorununun genel bir soyutlama içinde sunulmasının hiç yararı olmayacağını belirtmiştim. Ezen ulusla ezilen ulusun milliyetçiliği, büyük ulusla küçük ulusun milliyetçiliği arasında kesin ayrım yapılması gereklidir.
“İkinci tür milliyetçilik açısından, büyük bir ulusun vatandaşları olan bizler, tarihsel oluşum içinde sayısız şiddet olayları nedeniyle hemen her zaman suçlu olmuşuzdur...
“İşte bu nedenle ezenler ya da (ancak şiddetlerinde büyük, zorbalıklarında büyük oldukları halde) «büyük» ulus diye tanımlanan uluslar açısından enternasyonalizm, sadece uluslar arasında biçimsel eşitliğin sağlanması değil, uygulamada nasılsa ortaya çıkacak eşitsizliği dengeleyecek ölçüde büyük ulus aleyhine eşitsizliğin sağlanması demek olmalıdır. Bunu anlamayanlar, ulusal sorun konusunda gerçek proleter tutumu kavramamışlardır. Bunlar bakış açılarında henüz küçük-burjuvadırlar ve bu nedenle de burjuva görüş açısına düşmeleri kaçınılmazdır.”[5]
4- Lenin’in emperyalist ekonomizm eğilimine sapmakla suçladığı kimi Marksistlerin yanılgılarının temelinde yatan sorun, siyasal sorunları doğrudan ekonomiye indirgemek ve kapitalist ekonomik temelin tasfiyesiyle birlikte, onun doğurduğu sorunların da otomatikman ortadan kalkacağını düşünmek olmuştur. Son tahlilde herşeyi ekonomik temelin belirlediği doğrudur. Fakat bu doğrudan hareketle, siyasal sorunların karmaşıklığının gözardı edilmesi ve ekonomik temel ile siyasal sonuçlar arasındaki diyalektik ilişkinin mekanik bir tarzda yorumlanması Marksizmin karikatürize edilmesidir.
Bu bağlamda bir yanılgıya düşmüş olan Marksistler, dünya proleter devriminin dışında, iktisaden bağımsızlığın olanaksız oluşundan hareketle, bunu aynen siyasal alana taşımışlardır. Kısacası, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ele alırlarken, ulus-devletlerin siyasal açıdan bağımsız olmaları sorununun yerine, iktisadi bağımlılık sorununu geçirmişlerdir. Kuşkusuz, ulusal baskının tam olarak ortadan kaldırılması da ancak proletarya iktidarı altında mümkündür. Fakat ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı kapsamında yürüyen tartışmalar, ezilen bir ulusun kendisini ezen ulustan ayrılma hakkını elde etmesini, bu anlamda siyasal bağımsızlığını kazanıp kendi ulus-devletini kurmasını ifade etmektedir. Ekonomik eşitsizlikten kaynaklanan baskı olanağına sahip olmaları nedeniyle, emperyalist ülkelerin, kendilerine fazla pahalıya patlayacağını gördükleri noktada, küçük ulusların siyasal bağımsızlık istemi karşısında fazlaca direnmekten vazgeçtikleri, ya da bir coğrafyayı küçük küçük ulus-devletlere parçalamanın bazen işlerine geldiği bilinmektedir.
Emperyalist ülkelerin, kendi ulus devletlerini kurmuş, ekonomik açıdan güçsüz ulusları ekonomik mekanizmalarla baskı altında tutmayı sürdürmeleri bir gerçekliktir. Fakat ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı bu temelde ele alınmamalıdır. Emperyalizmin açık bir ilhakı olmadıkça, bu tür ülkelerdeki mücadele hiçbir zaman ulusal sorun kapsamında tanımlanamaz.
Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı isteminin çok net olarak “siyasal bağımsızlık, ayrı devlet kurma hakkı” biçiminde ele alınmayıp, bir ulusal kurtuluş mücadelesiyle iktisadi açıdan da bağımsızlığın kazanılabileceği[6] düşüncesi, yine Marksizmi karikatürize etmekten başka anlama gelmez.
Emperyalizm büyük küçük tüm ulus-devletleri çeşitli ekonomik ilişkilerle (kuşkusuz eşit olmayan bir ilişki) birbirine bağlamış bir dünya sistemidir. Bu nedenle de emperyalist sistem dünya ölçeğinde ilerleyen proleter devrimlerle yıkılmadıkça, ulus-devletlerin ekonomik açıdan da tam bağımsız olabileceğini savunmak Marksizmin tahrif edilmesidir. Sonuç olarak şunu tekrar belirtmeliyiz ki, ulusal kurtuluştan anlaşılması gereken siyasal bağımsızlığın kazanılmasından ibarettir. Ekonomik kurtuluş ise toplumsal devrimin konusudur.
[1] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Sol Yay., s.23
[2] Lenin, age, s.24
[3] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sol Yay., s.230-231
[4] Lenin, age, s.343
[5] Lenin, Son Yazılar Son Mektuplar, Ekim Yay., s.27
[6] Örneğin Türkiye’de tipik anlatımını, milli demokratik devrim anlayışının “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” sloganıyla dile getirmiş olan siyasal görüşler.
