Ulusal Sorun Üzerine
1994 Eylülünde kaleme alınmış ve www.marksist.com sitesinde yayınlanmış “Ulusal Sorun Üzerine” adlı broşürü üç bölüm halinde yayınlıyoruz.
Giriş
Ulusal sorun konusunda teorik mücadelenin önemi, asıl olarak ezilen ulusların kurtuluş mücadelesi karşısında Marksist temellere dayalı doğru bir politik tavır alış ihtiyacından kaynaklanır. Marksizm, dünyayı yorumlamakla yetinen izlenimci ya da olgucu bir felsefe değil, dünyayı değiştirmeye çalışan ve devrimci pratikle kopmaz bir diyalektik ilişki içinde ilerleyen bütünsel bir dünya görüşüdür.
Proletaryanın devrimci mücadelesinin ideolojik temellerinin atıldığı Marx ve Engels döneminde, ulusal sorunun tarihsel çerçevesi burjuva demokratik devrimler ve ulus-devletlerin oluşumu açısından ele alındı. Onlar bu sorunda dikkatlerini, eski feodal siyasal yapıların yıkılması ve modern kapitalist toplumun gelişiminin önünü açan ulus-devletlerin oluşumuna yönelttiler. Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, burjuva demokratik dönüşüm istemlerinin somutlandığı biçim olarak “ulusal cumhuriyet” ve düşünce akımı olarak “yurttaşlık hakları ve burjuva ulusçuluğu” gerçekten de eskiye oranla ilerici bir içerik taşımaktaydı. Marksizmin kurucularının Avrupa’daki burjuva demokratik mücadelelere ve ulus-devletlerin oluşumuna, genel tarihsel perspektif açısından bir değer biçmeleri, onların devrimci tutumlarının bir yansımasıydı.
O dönemde Avrupa’daki gerici iktidarların en yakın müttefiki olan Çarlık Rusya’sına karşı mücadele eden Polonya ulusçuluğu Marx ve Engels’ten destek görürken, Güney Slavlarınınki gibi gericiliğin hizmetindeki hareketler, onların sert eleştirilerine hedef oldu. Batı Avrupa’nın burjuva demokratik mücadelelere sahne olduğu bir tarih kesitinde, bu mücadeleyi sıranın proletaryaya gelebilmesi açısından değerlendiren Marx ve Engels, ulusal sorun konusuna da bu temelde yaklaştılar.
Sermayenin dünya ölçeğinde ekonomik entegrasyon doğrultusundaki tarihsel eğilimine karşın, burjuva dünyanın farklı ulus-devletlere parçalanmışlığı temelinde burjuva ideolojisi politik bağlamda “ulusalcı”dır. Marksizm, burjuva ulusçuluğunu feodal topluma oranla tarihsel açıdan ileri bir adım olarak değerlendirirken, kapitalist dünya sistemi bir kez oluştuğunda onun nasıl gerici bir içeriğe bürünebileceğini de gözler önüne sermektedir. Proletaryanın devrimci dünya görüşü olarak Marksizmin nihai amacı, ulus-devletlerin yıkılması ve ulusal ayrıcalıklara son verilmesi yoluyla gönüllü birlik temelinde insanlığın dünya topluluğunun oluşturulmasıdır, yani gerçek enternasyonalizmdir.
Nihai hedefi kendi ulus-devletini kurmak olan ulusal kurtuluş mücadelesi ile, ulus-devlet olgusuna son vermeyi amaçlayan proleter mücadelenin özdeşleştirilmesi kesinlikle Marksizmin özüne aykırıdır. Bir ulusal kurtuluş mücadelesi sınırlı anlamda devrimci bir nitelik taşısa da, proletaryanın devrimci siyasetini ulusal kurtuluş mücadelesi temelinde biçimlendiremeyeceği ve kendisini bununla sınırlandıramayacağı çok açıktır.
O halde, Marksizmin bütünselliği içinde ulusal sorun ancak ikincil ve sınırlı bir yer tutabilir ve bunda da garipsenecek bir yan yoktur. Buna rağmen bir ulusal sorun, proletaryanın devrimci mücadelesinin çıkarları açısından çözümlenmesi gereken siyasal bir sorun olarak belirginleştiğinde, Marksizm bu soruna ilgisiz kalamazdı ve nitekim kalmamıştır da. Bu bakımdan Marx ve Engels’in, örneğin İrlanda ve Polonya’nın ulusal bağımsızlık mücadelesini desteklerken takındığı tutum, bugün de yol gösterici tarihsel bir tutumdur.
Her politik sorunda olduğu gibi, ulusal sorun konusunda da takınılması gerekli doğru politik tutumu belirleyecek olan, Marksizmin bize sunduğu ve her zaman sahip çıkmamız gereken enternasyonalist komünist ilkelerdir. Bu nedenle, bu yazımızda ulusal sorun konusuna ilişkin ilkesel çerçevemizi ortaya koyacağız.
Ulus-Devlet Olgusu
1- Soruna “akademik incelemeler” anlayışı içinde yaklaşanlar, Marx ve Engels’in ulusal sorun konusunda yöntemsel bir yaklaşımlarının olmadığını, onların kapsamlı bir ulus tanımı bile yapmadıklarını iddia ederler. Oysa Marksizm, çeşitli sorunlar karşısında akademik incelemelerden ve donmuş tanımlardan oluşan bir “öğretiler” toplamı değildir. Marksizm, temellerinin atıldığı dönemden bugüne, proletaryanın bilinçli devrimci eylemiyle dünyanın değiştirilmesini amaçlayan bir eylem felsefesi olarak biçimlenmiş ve sürekli gelişen bir içeriğe sahip olmuştur.
Bir tarihsel-toplumsal olgunun onu biçimlendiren ya da karakterize eden karmaşık unsurlardan ve ilişki içinde bulunduğu faktörlerin değişkenliğinden kopartılarak, dondurulmuş bir “olgu” olarak ele alınıp tanımlanmaya çalışılması Marksizmin yöntemi değildir. Doğruya en yakın görünen tanım bile, o olgunun hareketinin bütün yönlerini, farklı tarihsel kesitlerde taşıyabileceği farklı özelliklerini kapsayamama tehlikesiyle yüz yüzedir. Marksizm, bitmiş tamamlanmış bir ölü fikirler yığını ya da hazır reçeteler toplamı değildir. Marksizm, her farklı tarihsel kesitte öne çıkan sorunlara, proletaryanın devrimci mücadelesinin ihtiyaçları açısından çözüm getirmeye çalışan canlı ve dinamik bir dünya görüşüdür.
2- Feodal toplumun bağrında kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan burjuvazinin, bir süre sonra kendi pazarına ve ticari ilişkilere egemen olma arzusu ağır basmaya başladı. Burjuvazinin kendi siyasal iktidarı altında modern bir merkezi birlik oluşturmak amacıyla feodal gericiliğe karşı giriştiği mücadele sürecinde, ulus-devlet ve ulus olgusunun düşünsel temelleri de yaratılmış oldu. Bu nedenle burjuva demokratik devrimlerin ana temaları, somut bir pazar birliği temelinde yeni bir topluluğun oluşumu (eskinin feodal yerelliğinin ve kraliyet tebaasının yerine ulus-topluluk) şeklinde biçimlendi ve siyasal hedef olarak belirginleşti.
Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, kapitalist gelişmenin erken oluşuna (İngiltere, Hollanda, Fransa) ya da gecikmişliğine (Almanya) bağlı olarak, burjuva ulusal demokratik dönüşümlerin hızı, kapsamı ve biçimi (aşağıdan ya da yukarıdan) önemli farklılıklar içerdi. Fakat sonuç olarak ulusçuluk, burjuvazinin kendi pazarı üzerinde egemenliğini ve siyasal birliğini kurma mücadelesinde biçimlenen burjuva ideolojisi olarak tarih sahnesine çıktı.
3- Burjuva ulusçuluğu, 18 ve 19. yüzyılda Avrupa’da patlak veren devrimci kabarışların başlıca itici gücünü oluşturdu ve burjuva ulusalcı hareketler tüm Avrupa’da yaygınlaştı. Öte yandan Avrupa’da 19. yüzyılın ortalarında patlayan 1848 devrimleri ise, burjuvazi ile tarih sahnesine kendi politik istemleriyle çıkmaya başlayan proletarya arasındaki sınıfsal çatışmanın temel niteliklerini sergilemeye başlayan bir dönüm noktası oldu.
Bu dönemecin taşıdığı siyasal önem, Marksizmin kurucularının çözümlemelerinde 1848 devrimlerini takiben yansımasını bulmaya başladı. Komünist Manifesto’nun yazıldığı tarihte (1847) Marx ve Engels’in değerlendirmelerine egemen olan başlıca iki eksen vardı. Birincisi, modern kapitalizmin başlıca gelişme eğilimlerinin, kapitalizmin en fazla geliştiği İngiltere örneği temelinde kestirilmesi ve buradan hareketle proletaryanın tarihsel perspektifinin üretilmesi. İkincisi ise, o dönemde henüz feodal gericiliğin alt edilememiş olduğu Almanya örneğinden hareketle, proletaryanın bir burjuva demokratik devrim sürecinde oynayabileceği rolü (aşırı muhalefet partisi olmak) ve bu temeldeki istemlerini belirlemekti.
Ancak daha sonra 1848 devrimlerinin deneyimine dayanarak, Marx ve Engels gerek Birliğe Çağrı’da (1850), gerekse 18 Brumaire’de (1852) proletaryanın savaş parolasının “sürekli devrim” olması gerektiğini ortaya koydular. Böylece, proletaryanın bundan böyle Almanya gibi ülkelerde dahi aşırı muhalefet partisi rolüyle yetinmemesi, bizzat kendi iktidarı uğruna ve kendi istemleriyle politik mücadeleye atılması perspektifi geliştirilmiş oluyordu.
Marx ve Engels, henüz burjuva demokratik mücadelelerin yaşanmakta olduğu bir tarih kesitinde, burjuvazinin geçmişe (feodal gericiliğe) karşı taşıdığı ilerici yön ile, geleceğe (tarih sahnesine çıkan proletaryaya) karşı taşıdığı gerici yön arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyorlardı. 19. yüzyılda yaşanan burjuva demokratik mücadelelere bu çelişki damgasını basacaktı.
Bu koşullarda, Marx ve Engels’in proleter mücadelenin karakterini belirlemek açısından ortaya koydukları “sürekli devrim” anlayışı, bir tarihsel perspektifin ifadesi olarak anlamını buluyordu. 1871 Paris Komünü ise, proletaryanın tarihsel perspektifinin yaşama geçirilebilirliğini kanıtlayan bir ön deneyim, göğü fethe çıkan komünarların 20. yüzyıla seslenen bir savaş çığlığı idi.
4- Marx ve Engels’in o dönemde gündemde olan başlıca iki ulusal sorun (Polonya ve İrlanda) temelinde sergiledikleri yaklaşımlar, genel hatlarıyla proletaryanın bu soruna ilişkin devrimci programının ilkesel çerçevesini oluşturdu.
O dönemde Avrupa’da gericiliğin kaynağı olan Kutsal İttifaka (Prusya, Avusturya ve Çarlık Rusya’sı) karşı Polonya’nın ulusal bağımsızlıkçı hareketinin desteklenmesi, kendi gelişiminin önündeki engellerin kaldırılması bakımından proletaryanın sınıf çıkarlarına denk düşüyordu. Bu nedenle onlar, Polonya ulusal bağımsızlık hareketini, desteklenmesi gereken bir ulusal hareket olarak değerlendirdiler.
İrlanda sorununu ise, başlangıçta, İngiltere’deki toplumsal devrimin ilerleyişi içinde çözümlenebilecek bir sorun olarak gördüler. Yani, proletarya devriminin geçerken çözeceği bir ulusal sorun kapsamında. Fakat İngiltere’de toplumsal devrimin uykuya yattığı ve İngiliz emperyalizminin, şovenizmi işçi sınıfına da bulaştırmayı başardığı koşullarda, İrlanda’da gelişen ulusal bağımsızlık mücadelesi öne çıktı, önem kazandı. Marx ve Engels bu somut koşullarda, İrlanda’daki ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşmasının, İngiliz emperyalizmine vurulmuş önemli bir siyasal darbe olacağını ve bu durumun İngiltere’de proletaryayı uykusundan uyandırarak, toplumsal devrimin fitilini ateşleyebileceğini düşündüler. Bu nedenle de, esas olarak federasyona karşı olmalarına rağmen, ayrılma hakkının tanınmasından sonra, gönüllü birliğe olası bir geçiş biçimi olarak federasyon tarzının kabul edilebileceğini ileri sürdüler. Marksizmin kurucularının, ulusal sorun konusunda İrlanda deneyiminden çıkardıkları en önemli sonuç; “başka ulusları ezen ulusların özgür olamayacakları” sonucu oldu.[1]
5- Temelde kapitalizmin eşitsiz gelişmesinin bir sonucu olarak, ulusal uyanışlar da dünya çapında eşzamanlı olarak yaşanmadı. Batı Avrupa’da burjuva demokratik devrimler dönemine eşlik eden ulusal birliklerin kuruluşu mücadelesi, esas olarak 1789-1871 arasındaki tarih kesitinde yaşanırken, Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da ve Asya’da bu uyanış 20. yüzyılın başlarına denk düştü. 20. yüzyılın ikinci yarısı ise Afrika kıtasındaki ulusal kurtuluş mücadelelerine sahne oldu. Çeşitli sömürge ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını kazanmalarıyla esasen geçmiş dönemlere ilişkin bir deneyim olarak tarihte yerini alan ulusal kurtuluş mücadeleleri, günümüzde ancak birkaç gecikmeli örnek temelinde (İrlanda, Bask, Filistin, Kürdistan gibi) varlığını sürdürmektedir.
6- Modern kapitalizme denk düşen ulus-devlet öncesinde, feodal devlet hangi biçimi almış olursa olsun, (ister küçük bir krallık, ister büyük bir imparatorluk) onun egemenliği altındaki halk ya da halklar bir devlet topluluğu oluşturmakta fakat bir ulusal birlik oluşturmamaktaydılar. O halde “ulus”un tarihi, devletin tarihi kadar eski değildir ve ulusun tarih sahnesine çıkması, genel olarak devlete değil, belirli bir tarihsel kesitteki devlete (kapitalist devlete) denk düşer. Bu nedenle de coğrafya, kültür ve tarih bakımından farklılıklar gösteren halk topluluklarının kapitalizm öncesi geçmişlerinin “ulusal-kültürel kimlik” başlığı altında ele alınması tarihsel gerçekliğe uymaz. Modern burjuva devletin oluşum sürecinde bir “ulusal kimlik” kazanan toplulukların, kendi geçmişlerinin bu kimlik üzerinde şu ya da bu ölçüde etkisini hissettireceği doğruysa da, burjuva tarihçilerinin yaptığı gibi, toplulukların çeşitli tarihsel-kültürel farklılıklarının “ulusların karakterleri” biçiminde kategorize edilerek dondurulması, idealist bir yaklaşımdır.
Bu nedenle ulus olgusunun esas olarak “tarihsel-kültürel-psikolojik” argümanlar temelinde açımlanmaya çalışılması doğru bir yaklaşım değildir. Böyle bir yaklaşım esas ifadesini Avusturya Marksisti Otto Bauer’in değerlendirmelerinde bulmuş ve pek çok Marksisti de etkilemiştir.[2] Bauer’in ulusal sorunun çözümünde savunduğu tez, ulusların kaderlerini tayin hakkının karşısına ulusal kültürel özerkliğin çıkartılmasına dayanıyordu. Bu yaklaşım, Bauer’in reformist ve sosyal-şoven anlayışının doğal bir sonucuydu.
7- Donmuş tanımsal yaklaşımların, değişim halindeki oluşumları kavramakta yeterli olamayacağı noktasından hareketle, Lenin de soruna ulus-devletin tarihsel oluşumu açısından yaklaşmıştır.
“Bütün dünyada kapitalizmin feodalizme karşı nihai zaferleri dönemi, ulusal hareketlerle ilgili olmuştur. Bu hareketlerin iktisadi temeli, meta üretiminin tam zaferini sağlamak için yurt-içi pazarı ele geçirmek zorunda olması, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması gerçeğinde yatar, ve bu dilin gelişmesini ve yazınsal alanda kök salmasını önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır. Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en önemli araçtır. Modern kapitalizme uygun ölçüde, gerçekten özgür ve geniş ticari alışveriş için ayrı ayrı sınıflar halinde özgürce ve geniş ölçüde gruplandırılabilmesi ve ensonu, pazarda, büyük ya da küçük, satıcı ya da alıcı durumda her meta sahibiyle ayrı ayrı sıkı bağlar kurabilmek için en önemli koşullar, dil birliği ve dilin engelsiz gelişmesidir.
“Onun için, her ulusal hareketin eğilimi, modern kapitalizmin gereksinmelerinin en iyi karşılanabileceği ulusal devletlerin oluşumuna doğru bir eğilimdir. En derin iktisadi etkenler bizi bu amaca doğru sürükler ve bundan ötürü, bütün Batı Avrupa için, hayır bütün uygar dünya için kapitalist dönemin tipik, normal devleti, ulusal devlettir.”[3]
8- Tarihsel olarak ulus, toplumların evriminin belirli bir aşamasında (kapitalizme geçiş evresinde) biçimlenen sosyo-ekonomik bir olgudur. Pazar birliği ve bu temelde diğer toplumlarla iktisadi rekabet gibi, burjuva toplumunun kendine özgü varlık koşullarına bağlı olan ulus olgusu, tarihin ilerleyişi içinde gelip geçici bir olgu olmaya mahkûmdur. Bu olgunun “ulusal bilinç” denilen yansıması da, çeşitli toplulukların “kültür birliği” veya “dil birliği” temelinde ezelden ebede yaşayacak bir niteliğe sahip olmayıp, burjuva toplumu ayakta tutan burjuva ideolojisiyle sınırlı bir içeriğe ve ömre sahiptir.
Marksizm ulusların birbirine kaynaşmasından, ulusal ayrımların ortadan kalkmasından yanadır. Kapitalist gelişme ve sermayenin dünya ölçüsünde yayılmacı doğası, ulus ve devlet çitlerinin aşılması doğrultusunda bir tarihsel eğilim yaratır. Fakat bu tarihsel eğilimin gerçekliğe dönüşmesi, ekonomik rekabet temelinde farklı ulus-devletlere bölünmüş olan kapitalist sistemin, dünya proleter devriminin ilerleyişiyle yıkılması sayesinde mümkün olabilecektir. Kapitalizm altında ise ulus-devlet bir gerçekliktir.
9- Kapitalizmin dünya ölçeğinde yayılmasıyla birlikte burjuva ulus-devletler arasında çeşitli ekonomik-siyasi-askeri birlikler oluşsa da, bunlar ancak rekabet içindeki “birlik”ler olabilir ve dünya pazarında daha büyük bir pay kapmak için yürütülen emperyalist mücadele varolan “birlik”leri parçalar ve yeni “birlik”ler oluştururken, temelde yatan çatışma ve rekabet eğilimi egemenliğini sürdürür. Sermayenin uluslararasılaşma eğilimine karşın, burjuva ideolojisi, ulus devletler temelindeki parçalanmışlık ve ekonomik rekabet nedeniyle belirli bir ulus-devletin çıkarlarını yansıtır. Burjuvazinin proletarya üzerindeki hegemonyasının aracı olan burjuva ideolojisi, sınıf mücadelesinin üstünü örtmek ve burjuva egemenliğini “ulusal birlik” propagandasıyla ayakta tutmak amacıyla ulusalcı özünü korumak zorundadır.
Proletaryanın uluslararası birliğini oluşturma hedefiyle hareket eden Marksizm ise özü bakımından enternasyonalisttir. Proleter devrimin tek bir devletin sınırları içinde ortaya çıkması durumunda bile, proletaryanın amacı yeni tipte bir “ulus-devlet” oluşturmak değil, devrimin dünya ölçeğinde yayılması için mücadele yürütmektir. Devrimin sürekliliğinden anlaşılması gereken şeylerden biri ve en önemlisi budur. Aksi halde, proleter devrimler yalıtılmaya ve bürokratik diktatörlükler tipinde yeni “ulus-devlet”lerin oluşumuna yol açarak yok olmaya mahkûm olacaklardır.
10- Ücretli kölelik durumu, sınıf düşmanı ve kurtuluşunun koşulları uluslararası olan proletaryanın vatanı yoktur. O, gerçek özgürlüğe, enternasyonalist komünist sınıf bilincini kazanması ve uluslararası savaş birliğini oluşturması yoluyla ulaşacaktır. Ulusal sınırların gerici olduğunu ve insanlığın kurtuluşunun ulus-devletlerin proleter devrimlerle ortadan kaldırılması yoluyla gerçekleşebileceğini gösteren Marksizm, ulusların birbirleriyle gönüllüce kaynaşması yoluyla dünya insanı sentezine varılmasını amaçlar.
(Devam edecek)
[1] Marx ve Engels’in bu sorunlara ilişkin açılımlarının kapsamlı bir özeti için, Lenin’in Şubat-Mayıs 1914 tarihli Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı yazısına bakılabilir.
[2] Stalin’in 1913’te Viyana’da hazırladığı Marksizm ve Ulusal Sorun adlı makalesinde verdiği ulus tanımı, onun Otto Bauer’in de etkisiyle biçimlenmiş eklektik yaklaşımını sergilemektedir.
“Ulus tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yay., s.15)
[3] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yay., s.49
