Haziran 2007, no:27

Burjuva Siyasetinde Yeni Dönem

Levent Toprak

Türkiye 27 Nisan muhtırasıyla birlikte yeni bir siyasal kriz ve baskı dönemine girmiş bulunmaktadır. Böylece 2005 Newroz’undan bu yana genel bir geriye kayma biçiminde cereyan eden geçiş süreci bir bakıma tamamlanmış ve AB süreci bağlamında yaşanan göreli gevşemeden, ufukta kara bulutların belirdiği bir baskı dönemine geçilmiştir. Bu geçiş dönemine damgasını vuran ve ağırlık merkezinde ordunun olduğu baskı ve gerilim, cumhurbaşkanlığı seçimi süreciyle birlikte tırmanmış ve muhtırada doruk noktasına varmıştır. Ancak içine girilen sürecin niteliği yeni doruklara gebedir. Nitekim Ankara’daki bombalamanın ardından alevlenen Güney’e operasyon tartışmaları bunu çıplak biçimde göstermektedir.

Burjuva Demokrasisi ve İşçi Demokrasisi

Utku Kızılok

Statükocu-devletçi burjuva güçler ile liberal geçinen AB’ci burjuva güçler arasında şiddetlenen tepişme ve ortaya çıkan kriz, Türkiye’deki burjuva demokrasisinin dar çerçevesini ve sınıfsal özünü bir kez daha gözler önüne serdi. Ön cephede ağırlıklı olarak asker-sivil bürokrasinin yer aldığı statükocu güçler, tarihsel mevzilerini –devlet-siyaset üzerindeki hâkimiyetlerini– kaybetmemek için her türlü anti-demokratik yönteme başvuruyorlar. Buna karşın, TÜSİAD’ın başını çektiği liberal geçinen AB’ci güçler, karşı tarafın saldırılarına gerektiği gibi tavır alamamış ve çok savunur göründükleri verili burjuva demokrasisine bile sahip çıkamamışlardır.

Muhtıra, Küçük-burjuva Solculuğu ve Kemalizm

Oktay Baran

Türkiye burjuvazisinin statükocu-devletçi kanadı ile liberal geçinen kanadı arasındaki çatışmaya uzun bir süredir işaret ediyoruz. Bu çatışma, işçi sınıfı hareketinin son derece cılız olduğu günümüz koşullarında, tüm siyasal alana hâkim olmuş durumdadır. Militan ve kitlesel bir işçi hareketi karşısında domuz topu gibi birleşen burjuva kesimlerin, işçi hareketini geriye savurmayı başardıklarında, birbirleriyle nasıl bir güç ve iktidar kavgasına giriştiklerinin örnekleriyle doludur tarih.

Kaybedilen Mevziler Mücadeleyle Kazanılır

Kerem Dağlı

Taksim 1977’de 500 bin kişiyle 1 Mayıs alanına çevrilmişti. Üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen Türkiye işçi sınıfı, bir daha ’77 1 Mayısının bilinç ve örgütlülük düzeyini aşan bir miting gerçekleştiremedi. Ancak Türkiye işçi sınıfının gerçekleştiremedikleri ve kaybettiği mevziler bununla sınırlı değildir. 12 Eylül faşizminin darbesiyle ezilen sınıf hareketi hâlâ tam olarak toparlanabilmiş ve kaybettiği mevzileri geri almak için mücadeleyi yükseltebilmiş değil. İşçi sınıfının ideolojik, politik ve örgütsel alanlardaki tarihsel mevzilerini bir bir kaybettiği dönemlerden çıkış ve mevzilerin geri kazanılmasının ancak sabırlı, kararlı ve örgütlü bir mücadeleyle mümkün olabileceği açıktır.

Bürokrasinin Sultası ve Sendikal Birleşmeler

İlkay Meriç

Dünya işçi sınıfı, burjuvazinin 80’lerle başlayan ve 90’lı yıllardan itibaren ivme kazanan saldırılarıyla yüz yüze bulunuyor. Ekim Devrimini takip eden dalganın dünya kapitalist sisteminde yarattığı kırılmanın “onarılması”, ücretli kölelik sisteminin küresel ölçekte yayılmasının ve egemenliğini derinleştirmesinin önündeki tüm engellerin yıkılmasını da beraberinde getirdi. Sermaye kendisini dizginleyecek örgütlü bir gücün bulunmamasının verdiği rahatlıkla, alabildiğine pervasızlaştı ve saldırganlaştı. Krizin ve düşen kâr oranlarını yükseltme güdüsünün doğal bir sonucu da, sermaye yatırımlarının giderek artan bir hızda emeğin örgütsüz ve çok daha ucuz olduğu ülkelere kaydırılması oldu. Bu durum İkinci Dünya Savaşından sonra işçi sınıfının yaşam standartlarında belirgin bir iyileşmenin görüldüğü ve işsizliğin oldukça düşük düzeylerde seyrettiği Avrupa’da, savaş sonrası işçi kuşaklarının o zamana dek görmedikleri bir işsizlik tablosuyla karşı karşıya kalmalarına yol açtı. Bunlara paralel bir diğer olgu ise, geleneksel olarak daha güçlü olduğu bu kıtada bile, işçi sınıfının sendikal mevzilerinin hızla gerilemekte oluşudur.

Darbe Tehdidinin İşaret Ettiği Gerçekler

Elif Çağlı

Batı’da olduğu gibi halk kitlelerini kucaklayan bir burjuva devrimle kurulmayan, devlet kurucu bürokrasi tarafından tepeden biçimlendirilen Türk parlamenter sistemi sık sık yinelenen askeri darbelerle sarsılmaya alışkındır. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin yanı sıra, post-modern darbe diye nitelenen 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi ve son olarak da e-muhtıra olarak anılan 27 Nisan tarihli Genelkurmay muhtırası bu konuyu yeterince gözler önüne seriyor.

Onların Kadınları, Bizim Kadınlarımız

Selim Fuat

Siyaset meydanı ısındıkça ve sınıf mücadeleleri kızıştıkça, feminizmin sınıflarüstü yaklaşımının ne denli kof olduğu iyice açığa çıkıyor. Kadınların aralarındaki sınıf farklılıklarını silikleştirerek, sorunu, sanki ortak bir mücadele hattında buluşabilirlermiş gibi ele alan bakış açısı, toplumsal gerçeklik karşısında her seferinde çuvallıyor. Örneğin orta sınıf kadınlar cumhuriyet mitinglerinde ön saflarda yer tutup darbecilerin uğursuz planlarının yaşama geçmesi için çırpınırken, işçi sınıfının kadınları kendi sorunlarıyla boğuşmaya devam ediyorlar.

Emperyalist Savaşa ve Kapitalizme Karşı Görev Başına!

Elif Çağlı

Burada okura sunduğumuz yazı dergimizin yayına başlamasından iki yıl önce (25 Mart 2003) www.marksist.com sitesinde yayınlanmıştı. Emperyalist savaş süreci ve bu bağlamda oluşan oynak mevzilenmeler ile Türkiye’nin bu süreç içindeki yerini iyi anlamadan, bugünlerde yaşanan sıcak gelişmelerin hem layıkıyla anlaşılması hem de doğru siyasal tutumlar alınması mümkün değildir. Tam da bu konulara ışık tutması nedeniyle Elif Çağlı’nın yazısının yeniden okunmasını gerekli görüyoruz.

Gorki’nin ANA’sı

Gorki’nin Ana isimli romanı bundan tam yüz yıl önce, 1907 yılında yayınlandı. O dönemin Rusya’sını pek çok yönüyle çarpıcı bir şekilde anlatan roman, bugünün işçi ve devrimci kuşakları için kesinlikle okunması gereken bir kitap.