![]() |
|
Ocak 2006, no:10
2006'ya Devredilen Felâketlerle Dolu Bir Yıl!
Geride bıraktığımız 2005 yılı felâketlerle dolu bir yıl olarak tarihte yerini aldı. 2005'in genel bir değerlendirmesini yaptığımızda, dünya ölçeğinde çelişkilerin keskinleşerek derinleşmeye devam ettiğini görüyoruz. Dünya ekonomisindeki kriz devam etmekte ve yakın gelecekte bir ekonomik yükseliş ihtimali de gözükmemektedir. şu bir gerçek ki, eskinin patlamalı ekonomik yükseliş dönemleri geride kalmış bulunuyor. Bu durum her alanda bir istikrarsızlaşmayı da beraberinde getirmektedir.
'Kart Kurt'tan Alt Kimliğe
şemdinli sonrası alevlenen tartışmaların gündemde en çok yer eden başlığı 'alt kimlik-üst kimlik' sorunu oldu. Başbakan daha önce dile getirmiş olduğu 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı' formülünü şemdinli sonrası bir kez daha dile getirince, safları kalabalık şovenist koro yine hop oturup hop kalktı. Bol bol parmak sallanıp, Türklüğün bir 'alt kimlik' olamayacağı, hepimizin şanlı Türk milletinin mensubu olduğu ve bununla gurur duyulması gerektiği hatırlatıldı. Böylece büyük Türk şovenizmi bir kez daha kendi ayinini yapmış oldu. Ancak tüm bu şovenist gayretkeşliğe rağmen, hem tartışmanın genel seyri ve geride bıraktığı atmosfer, hem de bizzat bu hezeyan hali, Kürt halkının varlığını yok saymanın mümkün olmadığını ortaya koydu. İşin aslı, egemenler kepazece bir kibirlilikle ona bir kimlik bahşederek ulusal sorunu halletmenin hesabını yapadursun, Kürt halkı kendi kimliğini uzun ve acılı bir mücadele sonucunda çoktan kazanmış durumda.
İşçi Devleti: Daha Baştan Sönmeye Yüz Tutmuş Bir Devlet
Proleter devrimin hedefleri açısından devlet sorununu yerli yerine oturtabilmek için öncelikle şu genel çerçeveyi göz önünde bulundurmak gerekiyor: Devrimci Marksizm proletaryanın nihai amacını, sınıfsız, devletsiz, özgür üreticiler toplumuna ulaşmak olarak ifade eder. Ama bu hedefe varabilmek için proletaryanın kapitalizmden komünizme geçiş dönemi boyunca bir devlete, fakat daha baştan sönmeye yüz tutmuş, yeni tipte bir devlete gereksinimi vardır. Bu nitelikler proletarya diktatörlüğünün olası biçimlerinden birini değil, bizzat onun özünü, varoluş koşulunu belirler.
İşçi Denetimi Nedir, Ne Değildir?
Son dönemlerde Venezuela'da yaşanan bazı devletleştirme örnekleri ve 'işçi denetimi', 'işçi yönetimi' gibi kavramlarla adlandırılan uygulamalar, sosyalistler arasında büyük bir kafa karışıklığının ve türlü yanılsamaların doğmasına yol açabilmektedir. Burjuva devlet altında gerçekleştirilen bazı uygulamaların (Venezuela'da 'ortak yönetim' diye dillendirilen örnekte olduğu gibi) işçi yönetimi ve işçi denetimi olarak sunulması, gerçekte farklı düzeydeki olguların iç içe geçirilerek tam bir bulanıklık yaratılmasından başka bir şey değildir. Esasen bu reformist bir anlayışın sonucudur. Bu reformist anlayış, gerçekleştirilen uygulamalara olduğundan fazla anlamlar yükleyerek abartır ve bunları iktidarın işçi sınıfı tarafından alınmasının ilk adımları, 'sosyalizme' doğru gidişin köşe taşları olarak değerlendirir.
Hormonlu Kapitalizm
Kapitalizm sadece sanayi devrimini yapmakla kalmadı; onu tarımla da birleştirerek tarımda da muazzam bir gelişimin önünü açtı. Küçük ve parçalanmış topraklarda üretimin yerine, makineleşmenin de yardımıyla devasa alanlarda çok daha büyük ölçeklerde üretimi mümkün kıldı. Fakat kapitalizm böylelikle insanlığı açlıktan kurtarmanın maddi önkoşullarını döşerken, bağrındaki amansız çelişkiler nedeniyle insanlığın büyük bir bölümünü açlığa mahkûm ediyor. Kapitalizm varlığını sürdürdüğü sürece de bu mahkûmiyet son bulmayacak!
Reformizm Üzerine
Reformizm diye adlandırılan siyasal anlayış dünyanın her yerinde ve her dönemde işçi hareketini zaafa uğrattı; bu niteliği nedeniyle de Marksist saflarda çok derin tartışmalara konu oldu. Marksizmin kurucularından başlayarak Lenin ve diğer devrimci önderler, reformizmin siyasal anlamı, sosyal kökleri ve yarattığı tahribatlar üzerinde durdular. Alman Sosyalist İşçi Partisinin tüm yönetici kadrosunu hedef alan genelge niteliğindeki mektuplarında (17-18 Eylül 1879 tarihli), Marx ve Engels, parti yöneticilerinin reformist yaklaşımlarını yerden yere vuruyorlardı.
Latin Amerika Sosyalizme mi Gidiyor?
Son yıllarda özellikle Latin Amerika'da sınıf mücadelesi giderek yükseliyor ve buna paralel olarak sosyalizm fikri de belli bir sempati kazanmaya başlıyor. Tüm dünyanın çalkantılar içerisinde olduğu, ekonomik krizin bir türlü aşılamadığı, tüm kapitalist ülkelerde siyasetin temel taşlarının yerlerinden oynamaya başladığı, emperyalist savaşların ve emperyalistler arasındaki hegemonya kavgasının kızıştığı bir dönemde sosyalizm düşüncesinin geniş emekçi kitleler nezdinde belli bir itibar kazanmaya başlaması, ilk bakışta kuşkusuz çok önemli ve sevindirici bir gelişme olarak görünüyor. Ancak, biraz daha yakından bakıldığında, bu sürecin aslında kendi içinde çok ciddi tehlikeleri barındırdığını da görmek zor değil. 20. yüzyılda SSCB başta olmak üzere kendilerini 'sosyalist' olarak tanıtan rejimlerin sosyalizmle ilgisi olmayan uygulamaları ve nihayetinde de çöküşleri emekçi kitlelerin kafalarını karıştırmış ve sosyalizme duydukları inancı zedelemişti.
Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını!
Ocak ayı yalnızca iklim açısından değil işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin takviminde de adeta bir kışı andırır. şüphesiz mücadelenin uykuya yatması anlamında değil, tarihsel kavgamızda birçok önemli kaybımızın adeta özel bir yoğunlukla bu aya isabet etmiş olması anlamında. 15 Ocak 1919'da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht'i, 21 Ocak 1924'te Lenin'i, 28 Ocak 1921'de de Mustafa Suphi ve yoldaşlarını yitirdik.

