Levent Toprak
CHP ve Sosyalist Enternasyonal Parodisi
CHP’nin kendini sol olarak satabilmesinin türlü nedenleri var. Bunlara aşağıda değineceğiz. Bunlardan biri de onun dünyadaki sosyal demokrat partilerin uluslararası birliğini temsil eden Sosyalist Enternasyonal’e üye olmasıdır. Ancak CHP’nin son yıllardaki siyaseti, onun zaten olmayan “sosyal demokrat” kimliğini artık iyice tartışılır hale getirmiştir. Bu tartışma bir yandan CHP içinden gitgide tasfiye olan sosyal demokrat unsurlar tarafından, bir yandan da genelde liberaller ve AKP medyası tarafından gündeme getiriliyor.
Solun Kemalizmle Bitmeyen İmtihanı
Türkiye’de egemen sınıf içindeki çatışma artarak devam ediyor. Son dönemdeki hafif kıpırdanmaya rağmen, işçi sınıfı hareketinin genel zayıflığı koşullarında Türkiye’deki siyasal gelişmeler büyük oranda bu çatışmanın dinamikleri çerçevesinde cereyan etmekte. Bu çatışmanın işçi sınıfı hareketini birçok bakımdan ilgilendirdiğini, siyasal gündemi analiz ettiğimiz yazılarımızda hep vurguladık. Bu çatışmanın sosyalist sol ya da devrimci hareket üzerinde de önemli etki ve yansımaları bulunuyor.
İşçi Sınıfının Devrimci Önderi Marx
5 Mayıs 1818’de dünyaya gelen Marx 190 yaşına basmış durumda ve onun heybetli imgesi hâlâ capcanlı. Onun başlıca kurucusu olduğu dünya görüşü hâlâ bu dünyanın hâkim sınıflarını tedirgin etmeye devam ediyor.
Sosyal Güvenlik Saldırısı
AKP hükümeti SSGSS yasasını meclisten geçirmeyi başarmış bulunuyor. Böylece işçi sınıfının sermayenin uzun yıllardır süren saldırıları karşısındaki kayıplar listesine yeni ve kalın bir satır daha eklenmiş oldu. İşçi hareketinde bir süredir yaşanan kıpırdanma, yasa tasarısına muhalefet sürecinde de gelişerek belirli bir basınç yaratmışsa da, yasanın geçmesine engel olunamamıştır.
Burjuva Cephede İt Dalaşı Devam Ediyor
Mart ayına burjuva siyasetinin yeniden karışmasına sahne olan gelişmeler damgasını vurdu. Ayın ilk günleri sınır ötesi askeri operasyonun fiyaskosu ile ilgili yoğun tartışmalara sahne oldu. Ordunun siyasal alandaki temsilcisi rolüne soyunan CHP ve MHP’nin ilk kez Genelkurmayı hedef alan eleştirileri duyuldu. Hatırlanacağı gibi bu durum söz konusu partilerle Genelkurmay arasında sert atışmalara yol açtı. Aynı günlerde üniversitelerde türban serbestisi ile ilgili düzenlemelerin CHP tarafından Anayasa Mahkemesine götürülmesi ile malûm laiklik tartışmaları da tekrar alevlendi. Türban davasının Anayasa Mahkemesince kabul edilmesinin üzerinden fazla geçmeden, bu kez AKP için kapatma davası açıldı. Bir hafta sonra da İlhan Selçuk, Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu gibi ulusalcı cenahın önde gelen isimleri Ergenekon davası kapsamında sansasyonel biçimde gözaltına alındılar.
Ergenekon’dan Çıkanlar
AKP ve ordu arasındaki güç dengesinde yaşanan kaymalar ve oluşan yeni uzlaşma zemini üzerinde gerçekleşen Ergenekon operasyonuyla ıskartaya çıkarılacak yapılanma nihayetinde sınırlıdır ve başka türlü olması da beklenemez. Türkiye’nin çelişkileri, nispeten durmuş oturmuş Avrupa ülkelerinden çok daha keskindir ve bu coğrafyada başka türlüsü de olmayacaktır. Bu nedenle Türkiye’de hiçbir zaman, bıraktık kapitalizmde asla mümkün olmayan tam bir temizliği, Avrupa’daki Gladio temizliği tarzı bir operasyon dahi olamaz.
Savaş Karşıtı Hareket Üzerine
Bugün savaş sorunu bağlamında görev, işçi sınıfının bilinç ve örgütlük düzeyini yükselterek, onu savaş karşıtı hareketin ana ekseni durumuna yükseltmek ve bu sayede hareketin ufkunu savaş sorununun gerçek niteliğine uygun düzeye sıçratmak için ter dökerek çaba harcamaktır. Daha güçlü ve etkili eylemler bunun sonucunda gelecektir. Bu başarıldığında Türkiye’deki militarist geleneklerin ve kültürün ağır havası da kırılmış olacaktır. Savaşların aynı zamanda devrimlerin de yatağı olduğunu söyledik. Ancak savaşların başarılı devrimlerin ebesi olabilmesi için proleter devrimci öncünün göreve uygun bir bilinçle hazırlanması bir zorunluluktur.
2008’e Girerken Türkiye
2007 yılı Türkiye’de egemen sınıf içindeki iktidar mücadelesinin son yıllardaki en şiddetli muharebelerinin yaşandığı kritik bir yıl oldu. Bu tespiti doğrulayacak şekilde birçok önemli siyasal gelişme yaşandı. Yılın başında Hrant Dink’in katledilmesinden tutun, “cumhuriyet” mitinglerine, şoven histeri kampanyalarına, darbeci muhtıraya, cumhurbaşkanlığı krizine, zorla erkene aldırılan genel seçimlere, AKP’nin seçim zaferine, ardından Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesine kadar birçok gelişme sıralanabilir.
Kürt Sorununda Büyüyen Açmaz
Eylül ayının sonlarından bu yana Kürt sorununun bir kez daha ülke gündeminin merkezine oturduğu çalkantılı bir siyasal süreç yaşanıyor. Bu, çelişik görünümlü birçok hamlenin yapıldığı, enformasyon ve dezenformasyonun yoğun biçimde iç içe geçtiği, neyin gerçek neyin şaşırtmaca, neyin planlı hamle, neyin münferit hadise, neyin doğaçlama reaksiyon olduğunu anlamanın oldukça zor olduğu son derece karmaşık bir süreç.
İç Kapışmanın Yarattığı Tartışmalar ve Gerçekler
Belli başlı sermaye gruplarının tekelinde bulunan burjuva medyada başlatılan bu tartışmalar, Türkiye’de egemenler arasında uzun zamandır devam eden it dalaşının yeni bir perdesiydi yalnızca. 22 Temmuz seçimleri sonrasında AKP hükümetinden istedikleri ihaleleri kapamayan sermaye kesimleri, AKP’nin muhalifi olan laikçi askeri bürokrasiye de göz kırparcasına, “mahalle baskısı var”, “Malezyalaşıyor muyuz?” çığırtkanlığıyla medyatik bir saldırıya geçtiler.
Anayasa Sorununa Sınıfsal Bakış
Bugün işçi sınıfı siyasal olarak zayıf durumdadır. O nedenle anayasa değişikliği sürecine damgasını basacak yahut taleplerini burjuvaziye dayatacak bir durumu yoktur. Bu da değişikliklerin işçi sınıfının hak ve özgürlüklerinden ziyade, egemenler arasındaki mücadelelerle doğrudan bağlantılı hususlarda odaklanacağı anlamına gelecektir.
22 Temmuz Seçimlerinin Ardından
22 Temmuz seçimleri, işçi sınıfı açısından, kendi çıkarlarının gerektirdiği mücadele görevlerini ve bunların aciliyetini hiçbir biçimde ortadan kaldırmamıştır. Sorunlar ve görevler aynen durmaktadır. Kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde her düzeyde örgütlenme ve militanca bir mücadele yükseltme sorunu kilit önemini korumaktadır. Demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin de, sermaye karşısında bağımsız işçi sınıfı cephesini oluşturma mücadelesinin de, Kürt halkına yönelik şovenist saldırılara ve savaş tehdidine karşı mücadelenin de tek güvencesi budur.
İşçi Sınıfının Mücadelesinde Parlamento ve Seçimler
Erken genel seçimin yaklaşması, devrimci ve sosyalist çevrelerde seçimlere ilişkin takınılacak tutum sorununu da tartışma gündemine soktu. İşçi sınıfının mücadele tarihi ve deneyimlerine, hatta daha dar anlamda Bolşevik mirasa sahip çıkma ve bu miras ışığında davranma iddiasında olan birçok çevre, seçimlere ilişkin olarak son derece farklı tutumlar ortaya koymaktadırlar. Boykot tutumunu savunanlardan, bağımsız aday çıkaranlara, değişik ittifak ve blok siyasetleri çerçevesinde başka bağımsız adayları destekleme çizgisi izleyenlere ve parti olarak seçime katılanlara kadar uzanan bir yelpaze ortaya çıkmış durumda. Aynı ilkelerden hareket ettikleri iddiasında olanlar nasıl bu kadar farklı pratik tutumlar sergileyebilmektedirler?
Burjuva Siyasetinde Yeni Dönem
Türkiye 27 Nisan muhtırasıyla birlikte yeni bir siyasal kriz ve baskı dönemine girmiş bulunmaktadır. Böylece 2005 Newroz’undan bu yana genel bir geriye kayma biçiminde cereyan eden geçiş süreci bir bakıma tamamlanmış ve AB süreci bağlamında yaşanan göreli gevşemeden, ufukta kara bulutların belirdiği bir baskı dönemine geçilmiştir. Bu geçiş dönemine damgasını vuran ve ağırlık merkezinde ordunun olduğu baskı ve gerilim, cumhurbaşkanlığı seçimi süreciyle birlikte tırmanmış ve muhtırada doruk noktasına varmıştır. Ancak içine girilen sürecin niteliği yeni doruklara gebedir. Nitekim Ankara’daki bombalamanın ardından alevlenen Güney’e operasyon tartışmaları bunu çıplak biçimde göstermektedir.
Sendikal Hareketin Krizi
DİSK geçtiğimiz şubat ayında 40. kuruluş yıldönümünü kutladı. Bu çerçevede yapılan etkinliklerin ortaya koyduğu manzara DİSK'in ve sendikal hareketin bugün içinde bulunduğu durumu özetler nitelikteydi. Geçmişte yüzbinleri meydanlara, sokaklara dökmüş, patronları titretmiş olan DİSK, bugün 40. yaş gününü birkaç küçük salon toplantısıyla, renksiz, coşkusuz ve büyük oranda işçisiz olarak kutluyor. O kadar ki fabrikalardaki DİSK üyesi işçilerin bile olan bitenden haberi yok.
'Derin Devlet'
Hrant Dink cinayeti sonrası en çok tartışılan konulardan birisi milliyetçilik idiyse diğeri de 'derin devlet' oldu. Gerek cinayetin kendisi gerekse sonrasında açığa çıkanlar, burjuva diktatörlüğünün kan ve irinle bezeli karanlık yüzünün bir kez daha fark edilmesini sağladı. Elbette sermayenin düzeninde karanlık örgütlenme ve faaliyetlerin bütünüyle açığa çıkması mümkün olmasa da, Türkiye'deki durumun özgünlüğüyle alâkalı bir durum olarak, yine de ele avuca gelir bir siluetin ortaya çıktığını söylemek mümkün.
Cezaevleri ve Sınıf Mücadelesi
Cezaevleri modern sınıf mücadeleleri tarihi boyunca düzen karşıtı mücadelenin bir konusu ve hedefi olmuştur. Büyük devrimci isyanların birçoğunda devrimci kitlelerin baş hedeflerinden birinin özellikle siyasi tutsakların tutulduğu cezaevleri olması bunun sembolik bir göstergesidir. Fransız Devriminde ünlü Bastille Kalesi devrimci kitleler tarafından fethedilmiş ve siyasi tutsaklar salıverilmiş, 1917'de Rusya'da şubat devriminde de Peter ve Paul Kalesi ayaklanan askerlerin baskınına uğramış ve yine siyasi tutsaklar özgürleştirilmiştir. Hiç şüphe yok ki gün gelip devran döndüğünde Türkiye'de de devrimci kitleler, başta F-tipi cezaevleri olmak üzere burjuva diktatörlüğünü sembolize eden utanç yuvalarını yerle bir edecektir.
Lenin'e Dair - Tarihte Bireyin Rolü
Burjuvazi kendi tarihsel önderlerini işçi sınıfına birer put gibi dayattıkça, işçi sınıfının kendi tarihsel önderlerini hatırlamaya ve onlardan ilham almaya ihtiyacı da o denli artıyor. Her konuda olduğu gibi liderler konusunda da sınıfsal ayrım çizgilerini berrak biçimde çekmek zorunludur. Mustafa Kemaller, 10 Kasım ayinleri, ilahlaştırma (kişi kültü), milliyetçilik ve mülk onlarındır. Buna karşılık Marxlar, Leninler; emekçi kitlelerin kavgası ve tevazusu; enternasyonalizm ve 'zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar' bizimdir. İşte Lenin'in 83. ölüm yıldönümünü andığımız günümüz koşullarında sınıf bilinçli bir militanın ilk aklına gelmesi gereken husus budur.
Deve Güreşinde Yeni Evre
Burjuva kanatların emekçi kitlelerin sırtında yaptıkları deve güreşi, 28 şubat günlerini andıran yeni tepişmelerle, bir tarafta ikiyüzlü bir laiklik savunuculuğu, diğer tarafta oportünist bir din istismarıyla devam ediyor. Her iki taraf da türlü numaralarla halk kitlelerini bu temelde kendi peşlerine yedeklemeye uğraşıyor. Oysa bıraktık daha ötesini, bunların, ne emekçi kitlelerin çalışma ve yaşam koşullarını, ne temel demokratik haklarını, ne de Kürt halkının yakıcı özgürlük taleplerini zerrece düşündükleri var. Tam aksine, ulusalcı, dinci, laikçi, liberal vb. değişik kisveler altında dolaşan tüm bu burjuva kesimler, bir bütün olarak işçi sınıfı ve diğer emekçi katmanların sömürüsünü daha da yoğunlaştırmak ve kölelik koşullarını daha da ağırlaştırmak için uğraşmaktadırlar.
Komploculuk ve Komplolar
11 Eylül saldırılarının 5. yıldönümü dolayısıyla tüm dünyada çeşitli değerlendirme ve tartışmalar yapıldı. Bu tartışmalar çerçevesinde yeniden alevlenen konulardan biri de 11 Eylül saldırılarının ABD emperyalizminin bir komplosu olup olmadığıydı. Bir süredir internette yayınlanmakta olan bu konuya ilişkin bir belgesel de o günlerde bir televizyon kanalında yayınlandı. Loose Change adını taşıyan bu belgeselde Pentagon'a düştüğü iddia edilen yolcu uçağının gerçekte mevcut olmadığı, İkiz Kulelerin çarpan uçaklar nedeniyle değil binalara önceden yerleştirilmiş patlayıcılarla yıkıldığı gibi iddialar ileri sürülüyordu.
Silahlanma, Nükleer Silahlar ve Kapitalizm
Dünyanın yeni bir emperyalist savaş sürecine girdiği ve devrimci işçi sınıfı tarafından önü alınmadıkça bu sürecin bir üçüncü büyük savaşa doğru yol aldığı artık uzun boylu tartışma gerektirmeyecek kadar belirgin. Afganistan ve Irak'a yönelik emperyalist saldırganlık, Irak'ta halen sürmekte olan emperyalist işgal, Lübnan'a yönelik son İsrail saldırısı gibi somut savaş süreçleri zaten yeteri kadar veri sunmaktaysa da, bu gidişin önemli göstergelerinden biri de militarizmin ve onun temel bileşenlerinden biri olan silahlanma çabalarının hız kazanmakta oluşudur. Belli başlı bütün emperyalist-kapitalist güçlerin militarizasyon ve silahlanma çabalarındaki artış mesut bir barış döneminin belirtisi olmasa gerek.
Sol Nedir? CHP Kimdir?
Asker-sivil bürokrasi öncülüğündeki burjuva kesimlerin AKP hükümeti üzerindeki baskısı Danıştay provokasyonuyla doruk noktasına çıkmıştı. Ancak hükümet bu provokasyonu boşa çıkarmış ve sonrasında birtakım taviz ve geri adımlarla da olsa koltuğunu muhafaza etmeyi başarmıştı. Bu baskının unsurlarından birisi erken seçim zorlamasıydı. şimdi gelinen noktada bir erken seçim sorunu gündemden çıkmış görünmekle beraber, o tartışmalardan bu yana Türkiye'de bir seçim düzlemine girilmiş durumda ve seçim sorununun önümüzdeki aylarda gündemde giderek daha fazla yer tutacağı da muhakkak.
Ekonomi Tıkırında!
Son üç yıldır burjuvazinin çeşitli sözcüleri artık ekonominin 'sağlam temellere' dayandığını, şoklara karşı daha dayanıklı olduğunu, eskisi gibi krizlerin pek olası olmadığını vaaz edip duruyorlardı. Enflasyon düşüyordu, ekonomi yüksek büyüme hızları yakalamıştı, verimlilik artmıştı, 'yapısal tedbirler' önemli oranda hayata geçirilmişti, 'mali disiplin' sağlanmıştı, IMF'nin direktiflerine de uyuluyordu vs. Zaten AB'ye giriş müzakereleri de başlamıştı, hatta herkesi pembe panjurlu evine kavuşturacak mortgage'imiz bile az daha oluyordu.
Sivas Katliamı, Alevilik ve Laiklik Üzerine
Sivas katliamının 13. yıldönümü, bu katliamı çevreleyen kimi sorunların ve tartışmaların yeniden güncelleşmekte olduğu bir siyasal atmosfere denk düşüyor. Özellikle laiklik/anti-laiklik eksenli tartışma ve kutuplaşmalar ile kontrgerilla provokasyonları bakımından. Elbette Sivas katliamı söz konusu olduğunda 80'li yıllardan bu yana inişli-çıkışlı biçimde gündeme gelen, ama en çok da son yıllarda yoğunlaşan bir tartışma konusu olan Alevilik sorunu da akla geliyor. Bu yıl Sivas katliamını anarken güncel bir önem arz eden bu boyutlar üzerinden dersler çıkarmak ve doğru bir bakış açısının esaslarını ortaya koymak gereklidir.
Halkın Sırtında Deve Güreşi
Esas olarak şemdinli iddianamesi ile birlikte başlayan son birkaç ayın siyasal gelişmeleri olağandışı bir sürece girildiğini ve burjuvazi içi kapışmada yeni bir raundun açıldığını gösteriyor. Bu rauntta, en azından Danıştay saldırısını takip eden ilk birkaç günün sonrasına kadar geçen sürede, hükümet statükocu güçler karşısında savunmaya çekilmek zorunda kaldı. Saldırı sonrasındaki soruşturmanın ilerleyişiyle ortaya serilenler üzerinden hükümet durumu bir nebze toparlasa da, açılmış olan yeni raunt kapanmış değildir. Aksine, özellikle cumhurbaşkanlığı sorunu üzerinden kapışmanın devam ettiği ve edeceği görülmektedir.
Fransa ve 68 Dersleri
Fransa'da geçtiğimiz haftalarda işçi ve öğrencilerin verdiği mücadele sonucunda CPE olarak anılan İlk İşealım Sözleşmesi yasası geri çekildi. İki aydan uzun bir süre devam eden grevler, gösteriler, boykotlar, üniversite işgalleri ve barikatlar, ister istemez akla 68 Fransa'sını getirdi. Gerek solda gerekse de burjuva medyada 68 ile karşılaştırmalar yapıldı. CPE karşıtı mücadelenin aynı zamanda yaklaşık olarak 68 Mayısının yıldönümüne de denk düşmesi dolayısıyla, hem genel olarak 68'in anlamını hem de Fransa'daki 68 Mayıs sürecinde somutlanan önemli tarihsel deneyimi yeniden hatırlamanın yararı tartışmasızdır.
Kapitalizmde Sosyal Güvenlik
SSCB ve sözde sosyalist blokun çöküşüyle birlikte kapitalizmin ideologları başka birçok şeyin yanı sıra kapitalizmin yeni bir canlanma evresine girdiğini propaganda etmeye başladılar. 90'lı yıllardaki görece ekonomik toparlanma da buna önemli bir kanıt olarak sunuldu. Oysa 70'lerin sonları ve 80'lerin başlarından itibaren ve özellikle de söz konusu görece toparlanmanın yaşandığı 90'lar da dahil olmak üzere (hatta özellikle bu 90'larda), günümüze kadar gelen dönemde gördüğümüz görüntüler, insanlığa yeni ümitler ve heyecanlar veren, canlılık saçan bir sistemin görüntülerine hiç benzemiyordu. Bu dönem boyunca işsizlik kronikleşerek arttı, çalışma koşulları ağırlaştı, reel ücretler ve çalışanların yaşam standartları geriledi, her düzeyde güvencesizlik arttı; savaşlar ve militarizasyon, uluslararası sistemde gerilimler yükseldi, dünyanın her yerinde baskıcı devlet uygulamaları tırmandı, burjuva demokrasisinin kapsamı daraldı; ekolojik felâket çanları çalmaya başladı; suç oranları yükseldi; psikolojik rahatsızlıklar arttı; bilimdışı gerici düşünce biçimleri ve batıl inançlar güç kazanmaya başladı; kültürel gerileme ve yozlaşma yaygınlaştı vb. Bunların, canlılıktan ziyade, olsa olsa bunayan bir sistemin işaretleri olduğu gayet açık.
Medeniyetler Çatışması mı, Emperyalist Saldırganlık mı?
Karikatür krizi ile birlikte, emperyalist güçlerin Sovyetler Birliği çöktüğünden beri sürmekte olan yeni düşman imal etme çabaları önemli bir dönüm noktasını geride bırakmış bulunuyor. Bu aynı zamanda üçüncü sınıf bir uydurmacadan ibaret olan 'medeniyetler çatışması' tezine inandırıcılık kazandırma yolunda önemli bir mesafe katedildiği anlamına geliyor. Bir tarafta bunu imal eden emperyalist güç odakları, diğer tarafta bundan kendi çıkarları açısından medet uman İslamcı güçler, gerçek dünyadaki sorunların ve çatışmaların altında yatan sınıf çatışmalarını gizlemek için bu yeni sis bulutunu artan ölçüde kullanıyorlar.
Burjuvazinin Demokrasi Oyunu
Gerek dünya ve bölge ölçeğindeki siyasal gelişmelerin seyri, gerekse de iç siyasal takvim, Türkiye'de son birkaç yıllık göreli siyasi sükûnetin 2006 yılında değişmeye başlayacağına işaret etmektedir. Suriye'ye ve İran'a yönelik emperyalist baskının hızla tırmandırıldığı ve özellikle İran'a bir saldırı ihtimalinin gündemde olacağı, Türkiye'nin de bu planlara dahil edilmeye çalışıldığı bir uluslararası siyasal iklime ilaveten, içeride de seçim baskısının ve cumhurbaşkanlığı seçiminin gündemi artan ölçüde belirleyeceği görülüyor. Tüm bunlara düzen cephesinin Kürt sorununda yaşadığı sıkışmışlığı ve özellikle Kıbrıs meselesi dolayısıyla gerilimin artacağı anlaşılan AB ile ilişkilerdeki sorunları da eklemek gerekiyor.
'Kart Kurt'tan Alt Kimliğe
şemdinli sonrası alevlenen tartışmaların gündemde en çok yer eden başlığı 'alt kimlik-üst kimlik' sorunu oldu. Başbakan daha önce dile getirmiş olduğu 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı' formülünü şemdinli sonrası bir kez daha dile getirince, safları kalabalık şovenist koro yine hop oturup hop kalktı. Bol bol parmak sallanıp, Türklüğün bir 'alt kimlik' olamayacağı, hepimizin şanlı Türk milletinin mensubu olduğu ve bununla gurur duyulması gerektiği hatırlatıldı. Böylece büyük Türk şovenizmi bir kez daha kendi ayinini yapmış oldu. Ancak tüm bu şovenist gayretkeşliğe rağmen, hem tartışmanın genel seyri ve geride bıraktığı atmosfer, hem de bizzat bu hezeyan hali, Kürt halkının varlığını yok saymanın mümkün olmadığını ortaya koydu. İşin aslı, egemenler kepazece bir kibirlilikle ona bir kimlik bahşederek ulusal sorunu halletmenin hesabını yapadursun, Kürt halkı kendi kimliğini uzun ve acılı bir mücadele sonucunda çoktan kazanmış durumda.
AB Müzakereleri ve İşçi Sınıfı
AB ile müzakere sürecinin başlaması burjuva medyanın genelinde davul zurnayla kutlandı. Son dakikalara kadar uzayan sıkıntılı pazarlık sürecini yürekleri ağızlarında takip eden sağlı sollu AB'ci liberaller nihayet derin bir nefes aldılar. Artık makus talihimiz yenilmişti, bütün dertlerin son bulacağı bir aydınlık gelecek bizi bekliyordu vs. vs. Diğer tarafta ise tekelci medyada sesi daha az duyulan AB karşıtı burjuva kesimler bulunuyordu; onlar kaygılı, öfkeli ve biraz da mahzundular. Tabii bunlar yekpare bir görünüm arz etmiyorlar. Dişlerini gıcırdatarak 'vatanın satıldığı'na vurgu yapanlardan tutun, 'iyi pazarlık edilmediği'ni vurgulayanlara uzanan bir yelpaze söz konusu.
Ekim Devrimi ve Enternasyonalizm
Dünya çapında büyük toplumsal sarsıntıların, siyasal çalkantıların, yani özetle keskinleşen sınıf mücadelelerinin yaşanacağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Günümüzün dünya ölçeğindeki gelişmelerinin, geride bıraktığımız 20. yüzyılın başları ve ortalarındaki gelişmelerle sık sık kıyaslanması rastlantı değildir. Bu bizi her vesileyle tarih bilincimizi yeniden tazelemeye, geçmiş sınıf mücadeleleri tarihinden çıkan dersleri ve sonuçları tekrar tekrar hatırlamaya sevk ediyor, etmeli.
Direnişteki Coca-Cola İşçileriyle Söyleşi
â??Sınıf Mücadelesine Bir TuÄ?la Koymaktan Onur Duyuyorum!â?
Lenin Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkından Vaz mı Geçmişti?
Kürt sorununun tartışılmakta olduğu bugünlerde Marksizmin ulusal sorundaki tutumunu çeşitli yönleriyle tekrar tekrar hatırlatmakta fayda var. Zira yeni bir yükseliş sürecine giren ezen ulus şovenizminin karşısında tutarlı bir duruş ancak Marksizm temelinde mümkündür. şoven dalganın basıncı arttığı ölçüde sağlam ve ilkeli bir duruşun yakıcı önemi daha da artacaktır. Bir yandan yaşanan sayısız tarihsel deney, bir yandan da üzerinde yaşadığımız topraklardaki deneyim, bu el yakan sorunda ilkeli tutumu devrimciliğin temel bir kıstası yapmaktadır.
Yaşayan Marksizm
Yaşadığımız topraklarda enternasyonalist komünist bir damarın açılmasında temel bir rol oynamış olan Elif Çağlı'nın Marksizmin Işığında adlı kitabı ikinci baskısını yapmış bulunuyor. Enternasyonalist komünist çizginin kendi yatağını açarak kararlı biçimde yol aldığını gösteren bu gelişme enternasyonalist komünistler için bir sevinç kaynağıdır. Gün geçtikçe değerinin daha iyi anlaşılacağına emin olduğumuz bu önemli çalışmanın daha nice basımlarla işçi sınıfının bağımsız devrimci siyasetine ışık tutmaya devam edeceğine inanıyoruz.
