Mehmet Sinan

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar / VI

Mehmet Sinan

1960 yılının başında Türkiye’nin ekonomik ve siyasal manzarası şudur: DP iktidarının 1958 yılının Ağustos ayında uygulamaya başladığı “ekonomik istikrar” programı hedeflerine ulaşamamış, mevcut ekonomik kriz daha da derinleşmiştir. Türkiye’deki kapitalist ekonomik yapı, yerli büyük burjuvazinin ve emperyalizmin arzuladığı doğrultuda bir gelişme içinde değildir.

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar / V

Mehmet Sinan

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın siyasal haritasında çok önemli değişmeler olmuştu. Savaş sonrası dönemi karakterize eden ya da bu döneme damgasını vuran en önemli gelişme, dünyanın iki bloklu (kapitalist ve “sosyalist”) bir dünyaya dönüşmesi ve yıllarca sürecek olan bloklar arası bir soğuk savaş döneminin başlamış olmasıydı. ABD emperyalizmi ve Avrupalı müttefiklerinin tezgâhladıkları bu soğuk savaşın temel eksenini, Sovyetler Birliği’ne karşı düşmanlığın körüklenmesi ve koyu bir anti-komünizm propagandasının dünya çapında örgütlenmesi oluşturuyordu.

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar /4

Mehmet Sinan

Kendilerini “anti-emperyalist, ilerici, ulusal devrimci, laikçi, cumhuriyetçi” ve de tabii “solcu” olarak tanımlamaktan pek hoşlanan Kemalist aydınlar, tek parti (CHP) diktatörlüğü döneminde uygulanan “devletçi kalkınma” modelinden hep övgüyle söz ederler. Onlara göre bu model (devlet kapitalizmi) “anti-emperyalist, halkçı ve de devrimci” bir modeldir!

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar / III

Mehmet Sinan

Türkiye’de 1923 ile 1930 yılları arasındaki dönem, “milli iktisat politikası” adı altında bir ekonomik liberalizmin uygulandığı dönemdir. Yeni rejimin tek hâkim ve yönlendirici gücü olan Kemalist bürokrasi bu dönemde devletin tüm imkânlarını kullanarak, bir “milli” burjuva sınıfı yaratmaya çalışmıştır. Fakat tüm devlet desteğine ve uygulanan ekonomik liberalizm politikasına karşın, ne gerçek anlamda modern bir “milli” burjuva sınıfı yaratılabilmiş, ne de sanayide ve tarımda modern bir kapitalist gelişme sağlanabilmiştir. Dolayısıyla resmi tarihin iddialarının aksine bu dönem, köklü sosyo-ekonomik dönüşümlerin gerçekleşmediği başarısız bir dönem olmuştur.

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar / II

Mehmet Sinan

Tarihteki “ulusal devrimci” iktidarlardan biri olan Kemalist bürokrasinin tepeden inmeci iktidarı da aynen böyle davranmıştır kendi toplumunda. Daha baştan emekçi halk sınıfları (işçi, küçük ve yoksul köylü, küçük esnaf vb.) üzerinde otoriter-bürokratik bir baskı rejimi kurmuş olan bu bürokrat-burjuva iktidar, bu niteliğini halktan gizleyebilmek için, kendini “halkçı, devrimci” modern bir cumhuriyet rejimi olarak takdim etmiştir topluma. Resmi tarihin de yıllar boyunca “anti-emperyalist, halkçı, devrimci” bir iktidar olarak kategorize ettiği Kemalist bürokrasinin iktidarı, gerçekte bürokratik seçkinlerin hegemonyası altında kurulmuş azgelişmiş ülke burjuva diktatörlüklerinin ilk örneklerinden biriydi aslında.

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar / I

Mehmet Sinan

Bugün İslamcı-liberal AKP hükümetinin “yeni çözüm önerileri” diye elinde salladığı sopa, bildik-tanıdık olan o “eski sopa”dan başka bir şey değildir. Ağızlarının içinde ne denli eveleyip geveleseler de, AKP hükümetinin ve bir kısım liberal aydının bugün “çözüm” diye gösterdikleri yol, otoriter devletçi anlayışın yıllardan beri “çözüm” diye öne sürdüğü geleneksel inkârcı ve imhacı yaklaşımdan bir adım öteye geçmemektedir.

Savaş Çığırtkanlığı, Emperyalist Emeller ve İktidar Kavgası

Mehmet Sinan

Emperyalist iştahı kabarmış olan Türkiye’deki kimi “askeri” ve “sivil” burjuva kesimler, medya aracılığıyla yürüttükleri yoğun bir şovenizm ve savaş kışkırtıcılığı propagandasıyla, toplumu yakın bir savaş psikolojisine sokmuş bulunuyorlar.

Paşalar Cumhuriyetinden Burjuva Cumhuriyetine TC’nin Sivilleşme Sancısı

Mehmet Sinan

Cumhurbaşkanının da içinde yer aldığı statükocu devlet güçleri ile AKP hükümeti arasındaki sürtüşme son dönemlerde o boyutlara varmıştı ki, sanki iki ayrı hükümet ya da iki ayrı iktidar odağı varmış gibi bir durum çıkmıştı ortaya. Bir yandan devlet içinde fiili bir özerkliğe sahip olan, diğer yandan OYAK sayesinde kapitalist ekonomide güçlü bir konum elde etmiş bulunan TSK’nın bu “özgün” durumu, hiçbir Batı ülkesinde rastlanmayan bir durumdu kuşkusuz.

İdeolojinin Önemi ve Sınıf Temeline Oturmayan Devrimcilik

Elif Çağlı

Günümüzde proleter enternasyonalizmini yeniden örgütlü bir güç katına yükseltmek için, her şeyden önce devrimci Marksist ideolojiden hiçbir stratejik konuda ödün vermeyen bir siyasal anlayış egemen kılınabilmeli. Bunun için de enternasyonalist komünistlerin hangi ülkede mücadele yürütürlerse yürütsünler, mücadele alanını burjuva ve küçük-burjuva sol anlayışların olumsuz etkilerinden temizlemeye ihtiyaçları var. Hedefe ulaşmayı mümkün kılacak sağlıklı güçleri bir tarafta toparlayabilmek için tarihin eleği olacak devrimci ideoloji konusunda bozulan netliği yeniden ve sağlam temellerde kurmak gerekiyor.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /13

Mehmet Sinan

19. yüzyıla girerken Osmanlı devletinde yönetim bürokrasinin reformcu kanadının inisiyatifindeydi. Statükocuların tersine, reformcular, eski düzeni geri getirmenin ya da eskiye geri dönüşün bir yararı olmayacağının bilincindeydiler. Batılı devletlerin açık bir üstünlüğe sahip bulunduğu o günün koşullarında, imparatorluğu ayakta tutabilmenin yolunun devleti güçlendirmekten geçtiğine ve bunun da ancak Batı’daki gibi modern bir ordu ve idari yapı kurmakla mümkün olacağına inanıyorlardı. Bu dönemde modernleşmeden yana bir padişahın (III. Selim) tahtta bulunması da reformcuların elini güçlendiren bir faktördü.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /12

Mehmet Sinan

Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, Osmanlı devleti kuruluşundan 19. yüzyıla kadar geçen dönem içerisinde toplumun iktisadi sınıflarına dayanan ve onlardan herhangi birinin iktidarını yansıtan tipte bir devlet değildi. Bir kez daha yinelemek gerekirse, Osmanlı devleti, devleti kendine mülk edinmiş bir sınıfa, yani bizim yönetici devletlû sınıf diye tanımladığımız bir bürokratlar aristokrasisine dayanıyordu. Devleti yönetmek de siyaset yapmak da bu devletlû sınıfın tekelindeydi. Bu sınıfın dışında kalan, Osmanlı'nın reaya (sürü) dediği toplumun iktisadi sınıfları (çiftçi, esnaf, zanaatkâr, tüccar vb.) ise, siyasetten ve devlet yönetiminden daima uzak tutulmuşlardı. Bu nedenledir ki, siyasetin merkezînde yer alan devlet, bu sınıflara, yücelerde duran ve ulaşılmaz olan bir 'kutsal varlık' olarak görünürdü.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /11

Mehmet Sinan

Osmanlı kentleri de tıpkı ortaçağ Avrupa'sının kentlerinde olduğu gibi, gelişmiş ve uzmanlaşmış bir el zanaatları endüstrisine ve ticarî faaliyetlere sahip bulunuyordu. Fakat Avrupa'dan farklı olarak, Osmanlı'da zanaat loncaları ile tüccar faaliyetleri bütünüyle devlete bağımlı durumdaydı. Oysa bilindiği gibi, feodal Avrupa'da zanaat loncalarının ve tüccarların faaliyetleri devlete bu denli bağımlı değillerdi. Avrupa feodalizmi ile Osmanlı despotizmi arasındaki temel farklılıklardan biri de işte bu noktada belirginleşmektedir. Feodal Avrupa'daki loncaların oluşum süreci ve toplumsal işlevleriyle, Osmanlı'daki loncaların oluşum süreci ve toplumsal işlevleri arasında bir hayli farklılıklar vardır.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /10

Mehmet Sinan

Osmanlı despotizminin katılaşmış yapılarının Avrupa'da gelişen kapitalizmin (dış dinamiğin) etkisi altında nasıl çözülmeye başladığını ve bu çözülüşe bağlı olarak ne gibi değişimlerin yaşandığını yazımızın önceki bölümlerinde özetlemeye çalıştık. Ortaya çıkan tablo özetle şuydu: Osmanlı egemen (devletli) sınıfının toplumsal artık-ürün üzerindeki tekelci hâkimiyeti kırılmış, bu sınıfın dışında kalan toplum sınıflarından kimi unsurların elinde de servetler birikmeye başlamıştır. Osmanlı despotik sisteminin klasik yapısında meydana gelen bu bozulmanın somut göstergeleri ise, sistem içinde ağalık, derebeylik, ayanlık gibi 'güç-servet' karması yeni oluşumların ortaya çıkması ve reayanın sömürülmesi sürecine bunların da ortak olmasıdır. Bu dönemde (17. ve 18. yüzyıllarda), devletin yüksek tabakası içinde dönen rüşvet ve mansıp ticareti gibi işlerden biriktirilen parasal servetlerin yanısıra, mültezimlik, malikânecilik, mukataacılık, dış ticaret, tefecilik, sarraflık gibi işlerden de çok önemli miktarlarda bir 'parasal servet' birikimi sağlanmış bulunuyordu. Daha önce de belirttiğimiz üzere, biriken bu parasal servetler, Osmanlı yüksek bürokrasisinin 'gizli' hazinelerinde ve sonradan türeyen malikâneci, mültezim, sarraf, ağa, ayan, derebeyi gibi parazit unsurların sandıklarında istifleniyordu.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /9

Mehmet Sinan

Osmanlı'nın geleneksel toprak düzeninin bozulmasıyla birlikte, yoksullaşarak çiftini çubuğunu terk eden reayanın boşalttığı topraklarda ağa çiftlikleri kurulmuş ve bu çiftliklerde, dış pazarın (Avrupa'nın) ihtiyacının belirlediği bir ilk madde (tarımsal hammadde) üretimi yapılmaya başlanmıştı. Bir zamanlar bu toprakların tasarrufunu elinde bulunduran reaya, şimdi ağa çiftliği haline gelen bu topraklarda gündelikçi (ırgat) ya da yarıcı (maraba) olarak çalışıyordu. Ama bu çiftliklerde yapılan üretim, feodal nitelikte bir üretim değil, tarım ürünleri ihracatına yönelik ilkel bir meta üretimiydi. Dolayısıyla bu üretim, dış kapitalist kuruluşlarla bağlantılı olan ve feodal değil kapitalist nitelikte eğilim taşıyan bir üretimdir. Özetle söyleyecek olursak, 17, 18 ve 19. yüzyıllarda Osmanlı'daki egemen mülkiyet ilişkilerine (devlet mülkiyetine) karşıt bir şekilde gelişen toprak tutma şekli, yani bireysel büyük toprak sahipliği (ağalık), Batı kapitalizminin etkisi altında bozulmaya uğrayan Osmanlı sosyo-ekonomik formasyonunun bir ürünüdür. Bu bağlamda, Osmanlı'da ağalık denen kategori, edindiği servetlerin kaynağı ve ekonomik yönelimi bakımından feodal değil, kapitalizm eğilimli bir kategori idi.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /8

Mehmet Sinan

Bu ve takip eden bölümlerde, geleneksel toprak düzenindeki bozulmanın kırsal topluluklar üzerindeki etkileri; Osmanlı'nın 'bozuk düzenli despotizm' döneminde toplum sınıfları cephesinde ne gibi gelişmelerin ve değişmelerin yaşandığı; bu dönemde ortaya çıkan isyan hareketlerinin (suhte, reaya, Celâli ve yeniçeri isyanları) sınıfsal niteliklerinin ve amaçlarının neler olduğu; klasik despotizm döneminde varolmayan ayanlık, ağalık, derebeylik gibi oluşumların, bozuk düzenli despotizm döneminde niçin ve nasıl ortaya çıktıkları; bu merkezkaç güçlerin Batı Avrupa'daki gibi bir 'feodal ilişkiler sistemi' oluşturup oluşturmadıkları ve Osmanlı'nın bu döneminin feodalizm olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı; egemen siyasal (devletli) sınıf içinde ne gibi çatışmaların yaşandığı; yüksek devlet görevlilerinin ve ortaklık kurdukları tüccar, sarraf ve mültezim gibi unsurların elinde biriken servetlerin (ilk sermaye birikiminin) neden Osmanlı'da kapitalizme geçişi sağlayamadığı; ve nihayet, üç kıta üzerine yayılmış koskoca bir imparatorluğun, Batı'nın bir yarı sömürgesi durumuna nasıl geldiği ve nasıl çöktüğü konularını incelemeye çalışacağız.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /7

Mehmet Sinan

Kapitalizm öncesi tüm toplumlarda en önemli üretim aracı topraktı. Her şey onun etrafında dönüyordu. Dolayısıyla, toprak düzeninde meydana gelen esaslı bir değişiklik, bu toplumların tüm sosyal ve siyasal yapılarında da önemli değişikliklere yol açabiliyordu. Toprak düzeninde değişikliğe yol açan etkenlerin başında ise, hiç kuşkusuz, üretici güçlerdeki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan devrimsel nitelikteki ekonomik olaylar geliyordu. Nitekim, 16. yüzyılın Batı Avrupa'sında yaşanan para ve fiyat hareketleri de, üretici güçlerdeki gelişme sonucunda ortaya çıkan bu türden 'devrimsel nitelikte' ekonomik olaylardı. Batı Avrupa'da yaşanan bu ekonomik olaylar, en önemli etkisini toprak rejiminde ve dolayısıyla köylünün ekonomik ve sosyal durumunda meydana getirdiği büyük değişikliklerde göstermişti. Bu, feodalizmin tasfiyesi ve yeni bir üretim tarzının (kapitalizmin) gelişmesi olayıydı. Batı Avrupa'da gerçekleşen bu olay, insanlık tarihi açısından elbette ki ileriye doğru atılmış büyük bir adımdı.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /6

Mehmet Sinan

17. yüzyılda Batı Avrupa sömürgeciliğin eşlik ettiği bir kapitalizme yelken açarken, aynı dönemde Osmanlı devleti derin bir malî bunalımın içinde debelenmekteydi. Osmanlının yaşadığı bu malî bunalım, hem yönetici devlet sınıfı içinde çıkar çatışmalarına, hem de toplumda sonu gelmez çalkantılara, karışıklıklara ve isyanlara yol açacaktı. Fakat, daha sonra da değineceğimiz üzere, bu isyanlardan hiçbirisi, toplumu dönüşüme uğratacak 'devrimsel' nitelikte isyanlar düzeyine yükselemedi. Dolayısıyla Osmanlı toplumu, Avrupa'nın yaşadığı devrimsel nitelikteki sosyo-ekonomik ve siyasal dönüşümlerin hiçbirisini yaşamadı. Bunun temel nedeni ise, yapısı gereği Osmanlı toplumunun, Avrupa'dakine benzer nitelikte ekonomik ve sosyal dönüşümleri gerçekleştirebilecek 'içsel dinamikler'den yoksun bulunmasıydı.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /5

Mehmet Sinan

Osmanlı İmparatorluğu'nun 15. yüzyılda başlayan ve 16. yüzyıl boyunca devam eden militer genişlemesi ve bu genişlemeye bağlı olarak gerçekleşen ekonomik yükselişi, 17. yüzyıla gelindiğinde artık daha ileri gidemeyeceği bir noktaya gelip dayanmış bulunuyordu. Bunun başlıca nedeni, Osmanlı toplumundaki hâkim üretim ilişkilerinin (Asyatik despotizm), bu toplumun bağrındaki toplumsal üretici güçlerin gelişmesine daha fazla imkân tanımayan bir karakterde olmasıydı. Aslında diğer despotik devletler gibi, Osmanlı devleti de belli bir genişleme döneminden sonra kaçınılmaz olan bir 'tarihsel dönüm' noktasına gelmiş bulunuyordu. Osmanlı toplumundaki egemen üretim ilişkileri değişmediği sürece, bu toplumunun kendi içsel dinamikleriyle yeni bir üretim tarzına geçmesi ve daha gelişkin bir sosyo-ekonomik formasyona evrilmesi söz konusu olamazdı.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /4

Mehmet Sinan

Marx, Doğu ve Batı uygarlıklarının kapitalizm öncesi gelişim çizgilerini incelerken, bu iki uygarlık çizgisi arasında (gerek mülkiyet biçimleri ve üretim ilişkilerinin, gerekse toplumsal ve politik yapıların oluşumu bakımından) esaslı farklılıkların bulunduğu gerçeğini saptamıştı. Sonunda her iki uygarlık çizgisi de kapitalizme varmıştır.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /3

Mehmet Sinan

Kapitalizm öncesi ekonomik-toplumsal oluşumlarla ilgili çalışmalarını bu dönemde kesintisiz olarak sürdüren Marx, doğuluların neden toprakta özel mülkiyete (feodal biçiminde de olsa) varamadıklarını sonunda keşfetmişti. Marx'a göre bunun birbirine bağlı iki nedeni vardı. Birinci neden, Doğu toplumlarında çok eski zamanlardan beri devam edegelen despotik devlet oluşumlarının varlığıydı. Bu tip devletler, tarımcı toplulukların üzerine çöreklenerek bu toplulukları her açıdan kendilerine bağımlı hale getiriyorlardı. Batı'da görülen güçsüz ve dağınık feodal devletlerden farklı olarak, Doğu'nun despotik devletleri son derece merkezi-bürokratik bir yapıda örgütlenmiş güçlü devletlerdi.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /2

Mehmet Sinan

Orta Çağ Avrupa'sında oluşan feodal sistem ile Osmanlı'nın asyatik-despotik sistemi arasında aynılıklar değil, niteliksel farklılıklar vardır. Nitekim temeldeki bu farklılıklar, her iki sistemin tarihsel gelişme eğilimine de yansımış ve neticede farklı toplumsal-siyasal sonuçlara yol açmıştır.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /1

Mehmet Sinan

Uzun süreden beri burjuva devletin zirvesinde, başta Avrupa Birliği (AB) sorunu olmak üzere pek çok sorunda (Kürt sorunu, Kıbrıs, demokratikleşme, sivilleşme vb.) içten içe bir çatışmanın yürüdüğü biliniyor. Burjuva iktidar bloku içinde gelişen bu çatışmanın, AB'yle bütünleşmek isteyen liberal burjuva kesim ile, eskide ayak direyen statükocu-milliyetçi burjuva kesim (asker-sivil yüksek bürokrasi) arasında geçtiği de bir sır değil. Burada dikkat çeken husus, statükocu-milliyetçi kesimin sergilediği ilginç tutumdur. Marx'ın da belirttiği gibi, varlık nedeni burjuvazi içindeki maddi iş/zihinsel iş ayrımına dayanan ve asli görevi sermaye sahibi burjuvazinin ortak işlerini yürütmek ve ona tâbi olmak olan bu kesim, Türkiye'de kendisini burjuvazinin de üstünde görmekte ve sanki iktidarın gerçek sahibi ya da devletin gerçek efendisi kendisiymiş gibi davranabilmektedir.

Gelecek Sosyalizmindir

Mehmet Sinan

Güneş elbette ki balçıkla sıvanamaz. Güneşin altında şeyler neyse odurlar. Emperyalizm aşamasına ulaşmış ve çoktan çürümeye yüz tutmuş kapitalizm de öyle. Sahte rakibi ya da sahte anti-tezi (bürokratik diktatörlükler) ortadan kalkınca, kapitalizm öylece kala kaldı ortada. 'Rakipsiz" kalan kapitalizm, artık pisliklerini, habis yanlarını saklama gereğini bile duymuyor. Bürokratik rejimler henüz ayaktayken ve sözümona kapitalizme rakip bir düzen oluştururlarken, kapitalizm kendini bunlarla kıyaslayarak aklamaya çalışırdı. Bürokratik rejimlerin anti-demokratik niteliği, ekonomik geriliği, kapalılığı vb. kapitalizmin kendi düzenine paye çıkarıp, olumlamak için tersinden kullandığı argümanlardı. Kendi üstünlüğünü, rakibinin eksikliklerini açıklayarak kanıtlamaya çalıştı yıllarca. Ama şimdi, nicedir yalnız ve bütün zaaflarıyla ortadadır.

Marksizm ve Türk Solunun İdeolojik Geleneği

Mehmet Sinan

1960-71 dönemi, Türkiye sol hareketinin tarihinde çok önemli bir kesiti oluşturmaktadır. Gerçekten de bu dönem, uzun yılları kapsayan bir örgütsüzlük ve suskunluktan sonra, Türkiye'de sosyalist hareketin yığınlara açıldığı, aydınları, gençliği, öncü işçileri kucaklayarak ilk kez kitleselleşmeye başladığı tarihsel bir dönemdir. Solda genel bir yükselişin yaşandığı 1960'lı yıllar, aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketinde teorik, politik ve örgütsel sorunların ilk kez canlı ve yoğun biçimde tartışıldığı yıllar olmuştur. şurası bir gerçek ki, 60'larda başlayan ve 'sosyalist' sistemin çöktüğü 90'lara kadar uzanan dönemde, Türkiye'de ortaya çıkan onlarca sol politik örgütlenmenin ideolojik ve teorik temelleri esas olarak 1961-71 dönemindeki tartışmalar içinde oluşmuştur.

AB Süreci ve Burjuva İktidar Bloku İçindeki Çatışma

Mehmet Sinan

Karşımıza dikilen en önemli sorun milliyetçi zaaflar sergilemek bakımından Türk solunun yapısında bugün de değişen çok fazla bir şeyin olmamasıdır. Bugün de kendini sosyalist, hatta komünist olarak tanıtan pek çok eğilim, günümüze damgasını basan çok ciddi gelişmeler karşısında devrimci Marksist bir tutum takınmaktan ve buna uygun bir siyasal çizgi izlemekten uzak duruyorlar. Onlara soracak olursanız, gerek Avrupa Birliği konusunda, gerekse Kıbrıs ve Kürt sorununun çözümü konusunda 'ulusal çıkarları" savunan statükocu bürokratlarla ve statükocu 'milli" burjuvalarla aynı safta olmak, yurtseverliğin (milliyetçiliğin bir başka ifade biçimidir bu) bir gereğidir. Ve de tabii, yurtseverlik de sosyalist olmanın vazgeçilemez bir ön şartıdır(!). Evet bu da bir 'sosyalizm" anlayışıdır ama, bize göre bu sosyalizmin Marksizmle uzak yakın bir ilgisi yoktur.