Utku Kızılok
Genişleyen AB Çatlağı ve Marksizmin Tarihsel Haklılığı
Avrupa Birliği’nin emperyalist savaş sürecinde belirginleşen çatlakları, dünyayı sarsan ekonomik krizle birlikte daha da genişlemiş buluyor. Kriz dalgaları Amerika’dan Avrupa’ya sıçradığında, başta Birliğin lokomotif gücü Almanya olmak üzere, her kapitalist devlet, “her koyun kendi bacağından asılır” misali, ortaklığı unutarak kendi sermaye gruplarının imdadına koşmuştur.
Kıbrıs Sorunu Çözülüyor mu?
Emperyalist savaşın yeni cephelerinin alev alıp halkları acı ve gözyaşına boğduğu ve emperyalist güçlerin çeşitli araçlar üzerinden karşılıklı olarak birbirine diş gösterdiği bir süreçte, Kıbrıs sorununu “çözme” görüşmeleri yeniden başladı.
Emperyalist Paylaşımın Yol Açtığı Büyük Trajedi
Savaşın, acının ve gözyaşının olmadığı, insanların eşit ve müreffeh yaşayabileceği yepyeni bir toplumun nesnel olanaklarını yaratmış bulunan insanlık, ne yazık ki hükmünü hâlâ icra eden kapitalist düzende, bir kez daha emperyalist savaş cehennemine çekiliyor. 1990’larda Balkanlar’a ve Irak’a düşen emperyalist savaş alevleri, geldiğimiz evrede, dünyanın pek çok bölgesini etkisi altına almış bulunuyor.
Emperyalist Kapışmanın Ortasında Kosova
Yaklaşık on yıldır Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun denetiminde olan ve Sırbistan’dan fiilen kopan Kosova, 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etti. ABD, İngiltere ve Fransa gibi emperyalist güçler ve Türkiye Kosova’nın bağımsızlığını tez zamanda tanıdılar. Böylece Balkanlar’da yeni bir ulus-devlet daha dünyaya gözlerini açmış oldu. Sırbistan burjuvazisi ise, tüm ezen ulus-devletlerin bildik tutumunu sergiledi: Kosova’nın bağımsızlık ilanına şiddetle tepki gösterdi ve kitleleri milliyetçilik temelinde sokağa döktü. Rusya ve Çin emperyalizmi de Sırbistan egemen güçlerine destek açıklayarak, Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıktılar ve Birleşmiş Milletler’e kabul edilmesinin önüne geçtiler. Şu tespiti yapmak mümkün: yıllarca Sırbistan’ın boyunduruğu altında inletilen Arnavut halkının haklı istemlerinden bağımsız olarak, Kosova’nın bağımsızlık ilanı, 1990’lar boyunca akan kanın henüz kurumadığı Balkanlar’ı bir kez daha tutuşturabilecek yeni bir kıvılcımdır.
Kapitalist Ekonomide Kriz Çanları
Önümüzdeki süreç, gerçekten de büyük altüst oluşlara gebedir. Ancak bu altüst oluşun sınıf mücadelesinin yükselmesini ve devrimci durumların ortaya çıkmasını içerdiğini de unutmamak gerekiyor. Savaşın nasıl gelişeceğini tayin edecek olan temel etmen kesinlikle sınıf mücadelesidir. Eğer işçi sınıfı uluslararası düzeyde örgütlü bir güç olarak ayağa kalkarsa, kapitalizmin bunalımına devrimci bir cevap verir ve savaştan bir işçi devrimi doğar.
Kenyalı Emekçiler Palaları Kapitalizme İndirmeli!
Açlıktan, susuzluktan ve hastalıktan kırılan kara Afrika’nın trajedisi bitmiyor. Burundi, Kongo, Ruanda, Sierra Leone, Somali, Fildişi Sahilleri ve Sudan’dan sonra, şimdi de Kenya kan gölüne dönmüş bulunuyor.
Dünden Yarına: Emperyalist Savaş Dünyayı Sarıyor
1990’lardan sonra burjuvazinin ideolojik bombardımanının merkezinde sınıf mücadelesinin bittiği yalanı yer alıyordu. Ama gelinen aşama burjuvazinin bu yalanını tuzla buz etmiş bulunuyor. İçinden geçtiğimiz süreç öylesine keskin çelişkilerle yüklüdür ki, her an her yerde beklenmedik patlamalarla kendini dışa vurabilmektedir.
Oryantalizm, Medeniyetler Çatışması ve Ilımlı İslam
Medeniyetler çatışması ve uluslararası terörizm derken, uluslararası siyasal literatüre yeni bir kavram daha sokuldu: ılımlı İslam! Bu kavramlaştırma üzerinden gerek Türkiye’de gerekse uluslararası düzeyde İslamın ılımlılaştırılması ve demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı tartışılıyor.
12 Eylül’den Günümüze İşçi Hareketinin Durumu
12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi, Türkiye işçi sınıfı tarihinde pek çok yönüyle özel bir yer tutmaktadır. Faşizmin en doğrudan sonucu, 1960’ların ikinci yarısında başlayan ve 12 Mart darbesine rağmen durdurulamayan devrimci yükselişi durdurması ve işçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütlülüğünü dağıtmasıydı.
Ölümünün 112. Yılında Engels
Uluslararası işçi sınıfının önderi, öğretmeni, Marx’ın yoldaşı ve Marksizmin kurucusu Friedrich Engels 5 Ağustos 1895’te saat 23.30’da, başucunda yanan mumun küçülüp büyüyen alevini son kez gördü ve gözlerini sonsuza dek bu dünyaya kapattı. Böylece Engels de yoldaşı Marx gibi, daha insanlığın toplumsal kurtuluşuna giden yolda işçi sınıfına çok şey öğretecekken, zamanından önce göçüp gitti bu dünyadan. Lenin’in de haklı olarak vurguladığı gibi Engels, yoldaşı Marx ile birlikte işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi sınıf bilincine ulaşmayı ve toplumsal kurtuluşu için nasıl ve hangi araçlarla kavga etmesi gerektiğini öğretti. Bundan dolayıdır ki, her işçi Engels’in kim olduğunu ve nasıl bir dava uğruna mücadele ettiğini bilmelidir, onun yaşamını öğrenmeli ve eserlerini okumalıdır.
Ortadan Kalkmayan Tehlike: Faşizm
Emperyalist savaşlar gibi faşizmin kaynağında da kapitalizmin biriken çelişkilerinin patlaması ve sistemin buhrana sürüklenmesi vardır. Kapitalizmin patlayıcı çelişkilerinin, insan aklının tahayyül etmekte zorlandığı gaz odalarıyla taçlanmış faşizm gibi olağanüstü yönetim biçimlerine nasıl yol açtığını, öte taraftan da insanlığı yıkıma sürükleyen yeni bir emperyalist savaşı nasıl başlattığını biliyoruz. İkinci Dünya Savaşından sonra, bir daha böyle şeyler olmaz denirken, biriken çelişkiler 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelerin çöküşüyle patlamalı bir şekilde açığa çıktı. Amerikan savaş kurmayı sanki bu anı bekliyormuş gibi, sonsuz bir savaş başladığını ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ilan edip, savaş makinelerini önce Afganistan’a bilahare Irak’a sürerek emperyalist savaşı doğrudan başlattı.
Burjuva Demokrasisi ve İşçi Demokrasisi
Statükocu-devletçi burjuva güçler ile liberal geçinen AB’ci burjuva güçler arasında şiddetlenen tepişme ve ortaya çıkan kriz, Türkiye’deki burjuva demokrasisinin dar çerçevesini ve sınıfsal özünü bir kez daha gözler önüne serdi. Ön cephede ağırlıklı olarak asker-sivil bürokrasinin yer aldığı statükocu güçler, tarihsel mevzilerini –devlet-siyaset üzerindeki hâkimiyetlerini– kaybetmemek için her türlü anti-demokratik yönteme başvuruyorlar. Buna karşın, TÜSİAD’ın başını çektiği liberal geçinen AB’ci güçler, karşı tarafın saldırılarına gerektiği gibi tavır alamamış ve çok savunur göründükleri verili burjuva demokrasisine bile sahip çıkamamışlardır.
AB’nin 50. Yılı Üzerine
Avrupa’nın burjuva liderleri geçtiğimiz Mart ayında Avrupa Birliği’nin 50. yılını debdebeli bir gösteriyle kutladılar. Şampanyalar patlatıldı, özgürlük, demokrasi ve barış üzerine nutuklar atıldı. Buna mukabil burjuva liderler yüzlerine yerleştirdikleri sahte mutluluğa, gülücüklere ve aşırı nezakete rağmen bastıramadıkları bir kaygı içindeydiler. Zira çizilen tablo ile verili gerçeklik tümüyle farklı. Birliğin geleceğinin belirsiz olduğu çoktandır apaçık ortaya çıkmış bulunuyor.
Fransa’da Neler Oluyor?
Fransa tarihinin en yüksek katılımlı (%86) seçimi olan 22 Nisandaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu, Halk Hareket Birliği (UMP) adayı Nicolas Sarkozy kazandı. Halihazırda İçişleri Bakanı olan Sarkozy toplam oyların %31’ini alırken, Sosyalist Parti adayı Ségolene Royal 25,8’ini, Fransa Demokrasi Birliği lideri François Bayrou 18,6’sını ve ikinci tura kalması beklenen Ulusal Cephe lideri faşist Le Pen ise 10,5’ini aldı. Buna karşın komünist ve diğer sol adaylar geçmiş dönemki oylarını koruyamadılar. 2002’deki seçimlerde toplamda %11 civarında oy alan Troçkist adaylar bu seçimlerde yalnızca %6 civarında oy alırken, Komünist Partisi de ancak %1,9 oranında oy alabildi.
İşgünü Mücadelesi ve 1 Mayıs'ın Doğuşu
İşçi sınıfı uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs'ı ağır koşullar altında karşılıyor. Burjuvazinin saldırıları öylesine bir boyut kazandı ki, işçi sınıfı büyük bedeller ödeyerek elde ettiği tarihsel kazanımlarının çoğunu yitirmekle kalmadı, 1800'lü yılların çalışma ve yaşam koşullarına adeta geri döndü. Bunun en doğrudan, en çıplak hali iş saatlerinin alabildiğine uzatılması, ücretlerin düşürülmesi ve yaşam koşullarının kötüleşmesidir. Başta Çin olmak üzere pek çok ülkede işçi kitlelerinin çalışma ve yaşam koşulları Engels'in İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu adlı eserinde betimlediği manzaralardan pek de farklı değil artık.
Proleter Devrimin Şafağı: Paris Komünü
Bundan 136 yıl önce Paris Komüncüleri şöyle haykırıyorlardı: Yaşasın toplumsal devrim! 18 Mart 1871'de Parisli işçiler ayaklanarak bir kent ölçeğinde de olsa siyasal iktidarı ele geçirdiler ve tarihin sayfalarına unutulmayacak bir iz bıraktılar. Sadece 72 gün yaşayabilen Paris Komünü, işçi sınıfının iktidar biçiminin somutlaşmasıydı. Engels'in ifadesiyle o bir proletarya diktatörlüğüydü. Komün ortaya koyduğu eserle dünya işçi hareketine damgasını bastı. Marx'ın da vurguladığı gibi, Komünün en büyük önemi onun varlığı ve etkinliğiydi. Komünün varlığında somutlanan devrimci ilkeler bugün de, neredeyse tüm yönleriyle önemini koruyor.
Beynelmilel: Baharı Karşılamak
1980 öncesinde işçi sınıfının yükselen devrimci mücadelesi öylesine bir etki yaratmıştı ki, ne roman ne şiir ne tiyatro ne de sinema bu etkinin dışında kalabilmişti. Sanat ve edebiyata can veren de, onun içeriğini belirleyen de, yükselen devrimci mücadeleydi. Lakin 12 Eylül 1980 faşizmiyle birlikte örgütlü işçi sınıfı ağır bir darbe yedi ve sınıf hareketi geri çekildi. İşçi sınıfının devrimci balyozunun basıncı altında sol bir kabuğa bürünmüş Türkiye entelijensiyası da, devrimci basıncın etkisinden kurtulunca tez zamanda büründüğü kabuğu yarıp küçük-burjuva özünü dışa vurdu. Sınıf mücadelesinin geriye çekilmesiyle mücadele saflarını terk etti. Nedamet getiren ve ruhunu burjuvaziye satan bu küçük-burjuvalar, devrimci ve örgütlü mücadeleye kara çalmayı da kendilerine iş edindiler. 12 Eylül sonrasının sanat ve edebiyatına damgasını basan şey umutsuzluk ve karamsarlıktı. Kendi acılarını toplumsal kurtuluş mücadelesinin yerine geçirenler, toplumu, ne denli acı çektiklerine tanıklık etmeye çağırıyorlardı. Yapılan filmler, sahnelenen oyunlar, yazılan romanlar ve şiirler nedamet getirmenin arzuhaline dönüştü. 2000'li yıllara böyle gelindi. Bu yıllar içinde, 12 Eylül faşizminin topluma giydirdiği rejimi cepheden karşısına alarak sorgulayacak neredeyse tek film yapılmadı. Son senelerde yapılan birkaç filmse, ya devrimcilerle dalga geçerek mücadeleyi aşağılıyor ya da ortada kalmışlığı veyahut pişmanlığı haklı göstermeye çalışıyordu. Böyle filmlerden sonra Eve Dönüş ve Beynelmilel gibi, faşizmin karanlığına bir nebze de olsa ışık tutan filmlerin yapılması oldukça sevindiricidir.
Uluslararası Siyasetin Eğilimleri ve İşçi Sınıfı
ABD'nin işlerinin Afganistan'da ve Irak'ta istediği gibi gitmemesi; savaşın yürütülme biçimine ve izlenen taktiklere dair Amerikan burjuvazisi içinde bir 'çatlağın' oluşması ve Rumsfeld'in istifa etmesi; ABD'nin Irak'taki durumunu tespit etmek üzere oluşturulan Irak Çalışma Grubu'nun yayınladığı rapordan sonra çekilme tartışmalarının yaşanması, dünya sosyalist hareketinin büyük bir kesimince Amerikan emperyalizminin yenilgisi biçiminde yorumlandı. Beri yandan Kongre seçimlerini az farkla da olsa Demokratların kazanması ve Cumhuriyetçilerin kaybetmesi de Bush ve şürekâsının yenilgisi olarak telakki edildi ve bu 'yenilgi' Amerikan emperyalizminin yenilgisiyle özdeşleştirilmeye çalışıldı.
Bağlantısızlar Hareketi ve Anti-Emperyalizm
Geçtiğimiz Eylül ayında Küba'nın Başkenti Havana'da Bağlantısızlar Hareketi zirvesi toplandı. 118 devletin katıldığı bu toplantı dünya ölçeğinde bir hayli de yankı buldu. SSCB'nin tarih sahnesini terk etmesi ve ABD emperyalizminin dünyada tek hegemon güç olarak kalmasıyla birlikte fiilen dağılmış bulunan Bağlantısızlar Hareketinin yıllar sonra toplanması, Chavez ve Ahmedinecad gibi liderlerin 'anti-emperyalizm' pozlarıyla zirvede boy göstermesi, sol çevrelerde de heyecana neden oldu. Zirve vesilesiyle iki konu tartışılmaya başlandı. Birincisi, ABD emperyalizmine karşı yeni bir güç odağı şekilleniyor ve böylece tek kutuplu dünya çok kutupluluğa mı gidiyordu? İkincisi, Chavez, Morales ve Ahmedinecad gibi liderlerin yükselttikleri çizgi 'anti-emperyalist' miydi?
Ekim 1917: Dünyayı Sarsan Kızıl Fırtına
SSCB'nin tarih sahnesini terk etmesiyle birlikte burjuvazi, işçi hareketi saflarında yaşanan kargaşadan yararlanmak ve bilimsel sosyalizme karalar çalmak üzere pervasız bir şekilde harekete geçti. Burjuva ideologları hep bir ağızdan 'komünizm öldü' türküsü çığırıyorlardı. Bu yalancılar şürekasına göre, 'sınıf mücadelesi bitmiş' ve 'tarihin sonu gelmişti'! Adeta Olimpos'a kurulmuş Tanrılar gibi, her şeye muktedirdi onlar; sosyalizme ölüm cezası verirken, kapitalizme ebedi yaşam iksiri içiriyorlardı. Onlara göre sosyalizm baskıcı ve totaliter bir rejimdi, eşitliği sağlamadığı gibi, tersine, bireyi ezmiş ve eşitsizlikler üretmişti. İnsanlık yeni devrimlerin peşinden koşmayacaktı artık. Zaten Marksizm yanlış bir doktrindi ve yanlışlığı pratikte ispatlanmıştı. Kuşkusuz bu zırvalar hâlâ sürüp gidiyor; ancak bilcümle egemen sınıf, yaktığı tütsülere ve okuttuğu onca dualara karşın öldü ilan ettiği Marksizmin ruhunu kovabilmiş değil.
Hamas ve Hizbullah Anti-Emperyalist mi?
Anti-emperyalizmi şu ya da bu emperyalist ülkeye yahut o ülkenin politikalarına karşı çıkmak olarak kavrayan dünya sosyalist hareketinin bir bölümü, Irak'ta ve Afganistan'da ABD karşıtlığı üzerinden yükselen direnişi tez zamanda anti-emperyalizm ilan etmişti. Öyle gözüküyor ki, solun anti-emperyalist olarak değerlendirdiklerinin sayısı artmaktadır. Nitekim Hamas, Hizbullah ve genel olarak İslamcı güçler de anti-emperyalist ilan edildiler ve selamlandılar. Onlara göre emperyalizm karşıtı cephe genişliyor ve 'ezilen halkların anti-emperyalist cephesi'(!) mümkün hale geliyor.
Latin Amerika'da 'Kurtarıcılar' ve Caudillolar /3
Daha önce 'kurtarıcı' ve 'Mesihçi' geleneğin Latin Amerika'da yeni görünümlere bürünerek, kendine yeni temsilciler bulmaya ve caudillolar yaratmaya devam ettiğinden söz etmiştik. şimdi de dönüp bunun günümüz şartlarındaki bir görünümü sayılabilecek olan Chavez'in ve diğer popülist solcu liderlerin nasıl bir çelişkiler zemininde yükseldiklerine bakalım. Aç, eğitimsiz, işsiz, her türlü sosyal güvenceden yoksun milyonlarca insan, Latin Amerika'da yaşam mücadelesi veriyor. Ve bu milyonlarca insan, büyük ölçüde kentlerin varoşlarında salkım saçak, üst üste, yaptıkları teneke evlerde yaşamaya çalışıyorlar. Bu manzaranın tam karşısında tüm zenginliği elinde toplamış bir avuç burjuvanın yaşamıâ?¦ Latin Amerika'nın pembe dizilerine yansıyan sefahat görüntüleriyle işçi-emekçi yoksul kitlelerin betimlediğimiz yaşamı arasında bir benzerlik var mı? Latin Amerika'da toplumsal çelişkiler alabildiğine derinleşmiştir ve çuvala sığmayan bu çelişkiler, rakamların soğuk dilinde bile çarpıcı hale gelebilmektedir.
Latin Amerika'da 'Kurtarıcılar' ve Caudillolar /2
Latin Amerika'nın son iki asırlık tarihi, birbirini izleyen sayısız askeri darbeler tarafından belirlenmiştir; sadece Bolivya'da, bağımsızlığını kazandığı 1825'ten bugüne dek tam 190 askeri darbe yaşanmıştır. 20 Latin Amerika ülkesinin 13'ü, 1954'te askeri diktatörlükler tarafından yönetilmekteydi. Sadece şili'de bir yıl içinde dört darbenin gerçekleşmiş olması kıtanın ne denli çalkantılı ve gelgitli siyasi bir konuma sahip olduğunun göstergesidir. 1960'lar ve 1970'ler boyunca onlarca askeri darbe birbirini izlemiş, milliyetçi-solcu olsun veyahut olmasın, hemen tüm darbeler bunalımdan bir türlü kurtulamayan burjuva rejimi kurtarmaya ve sağlam temeller üzerine oturtmaya çalışmışlardır. şöyle bir bakıldığında, sömürgecilerin kıtadan atılmasından günümüze dek, ordunun rolü hemen her zaman tayin edici olagelmiştir. Latin Amerika'nın toplumsal ve siyasal gelişimine ordu o denli damgasını basmıştır ki, örneğin, Arjantin'de 'ulusu' yaratanın 100 general olduğuna inanılmaktadır.
Latin Amerika'da 'Kurtarıcılar' ve Caudillolar /1
Unutmayalım ki burjuva sosyalizminin 'devrim' dediği, devrimci proletarya açısından çoğunlukla reform niteliğindedir. Devrimci Marksizmin devrimin durdurulması olarak nitelediği taktikler, küçük-burjuva devrimciliğine devrimin şahikası olarak görünebilir. (Elif Çağlı)
Kapitalizmin Karanlığını Yırtacak Kızıl Tomurcuklarız!
Elif Çağlı'nın Eylül Günlüğü
Kör karanlığın tanrıları toprağın derinliklerini sarsan, gök kubbeyi yırtan bir çığlık kopardılar, oturdukları dağ doruklarından. Sarsıldı yer küre, kayalardan kayalar koptu, ama su yürüdü kendi yolunca. İlk kıvılcımı çakmıştı insan ve o büyülü alevi, ateşi yakmıştı; aydınlanmıştı kör karanlığı. Anladı karanlıklar prensi sonunun geldiğini, bugün yarın karışacaktı sonsuz yokluğa ve sahneyi bırakacaktı ateşi yakanlara. Yakılmıştı ilk ateş ve başlamıştı insanlığın ileriye yürüyüşü. Geleceğin büyük ateşini yakacak serüven başlamıştı böylece. Selam ilk ateşi yakanlara, suyun önünü açanlara; selam karanlığın bağrını yırtarak kör tanrıları ebediyete gönderen Prometheuslara; selam geleceğin büyük ateşini tutuşturacak alazları bizlere ulaştıranlara.
Olağanüstü Rejimlerin Temelleri Döşeniyor
Burjuva parlamentoları, 'anti-terör' yasaları olarak adlandırılan anti-demokratik, militarist ve polis devleti uygulamalarını içeren gerici düzenlemeleri peş peşe onaylamaya devam ediyorlar. Başta Amerika ve Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde bu gerici ve faşizan yasalar burjuva meclislerinde ya onaylanmış bulunuyor ya da onaylanmayı bekliyor. Adeta burjuvazinin uluslararası olağanüstü hal bildirgesine dönüşen ve hemen her ülkenin aynen kopya ettiği son dönemdeki faşizan 'anti-terör' yasalarının kaynağını İngiltere oluşturuyor.
1956 Macaristan Devrimi
İşçilerin Devriminden Bürokrasinin Karşı-Devrimine
1956'nın baharından başlayarak bir muhalefet yükseliyordu Macaristan'da; ancak başlayan muhalefetin hangi doğrultuda gelişeceği belli değildi. Dahası ilerleyen aylar boyunca muhalefet öylesine cılız kalmıştı ki, ufukta bir devrim fırtınasının yaklaşmakta olduğunu söylemek pek olası gözükmüyordu. Fakat sonbahara gelindiğinde değişen sadece mevsim olmamış, diplerden yüzeye vuran, toplumu her düzeyde sarsarak içine alan bir devrim fırtınası oluşmuştu. 22 Ekimde başlayan devrim süreci hızla ikili iktidarla karakterize olacaktı. Ancak işçi sınıfı siyasal iktidarı fethedemedi ve Sovyet bürokrasisinin tankları ve askerleri devrimci kitlelerin üzerine yürüyerek devrimi yenilgiye uğrattı.
Filistin Seçimleri ve Hamas'ın Yükselişi
Filistin'de 25 Ocakta yapılan seçimleri Hamas'ın kazanması dünya ölçeğinde geniş yankı uyandırmış bulunuyor. Öyle anlaşılıyor ki, başta ABD ve İsrail olmak üzere, Avrupalı emperyalistler ve bölgenin despotik rejimleri bu düzeyde bir sonuç beklemiyorlardı. Emperyalist temsilciler şaşkınlıklarını gizlemiyorlar. Hamas'ın seçimlerden zaferle çıkması Filistin'de El-Fetih liderliğinde oluşturulmuş statükoyu sarsmakla kalmadı, Ortadoğu'da yürüyen emperyalist hegemonya kavgasına yeni bir boyut kazandırarak pek çok olasılığı da gündeme taşıdı.
Garp Cephesinde Yeni Bir şey Yok!
Birinci ve İkinci Emperyalist Savaşta milyonlarca insan öldü, Avrupa kıtasında taş üstünde taş kalmadı. Ama bugün burjuva ideologları bizlere rahat olmamızı öğütlüyorlar. Bu korkunç dünya savaşlarının bir daha asla yaşanmayacağını, geçmişte yaşananlardan gerekli derslerin çıkarıldığını vaaz ediyorlar. Oysa kapitalist sistem sürekli savaş üreten bir mekanizmadır, o ortadan kalkmadan da savaşlar asla son bulmayacaktır.
2006'ya Devredilen Felâketlerle Dolu Bir Yıl!
Geride bıraktığımız 2005 yılı felâketlerle dolu bir yıl olarak tarihte yerini aldı. 2005'in genel bir değerlendirmesini yaptığımızda, dünya ölçeğinde çelişkilerin keskinleşerek derinleşmeye devam ettiğini görüyoruz. Dünya ekonomisindeki kriz devam etmekte ve yakın gelecekte bir ekonomik yükseliş ihtimali de gözükmemektedir. şu bir gerçek ki, eskinin patlamalı ekonomik yükseliş dönemleri geride kalmış bulunuyor. Bu durum her alanda bir istikrarsızlaşmayı da beraberinde getirmektedir.
Devrimci İsyan Bayrağını Yükselt!
Marx, bireyin mutluluğu toplumun mutluluğundan geçer demişti. Marx'ın vurguladığı üzere insan toplumsal bir varlıktır ve birey, toplum gerçek mutluluk düzeyine ulaştığında mutlu olabilir ancak. Oysa kapitalist düzen altında insanlar huzursuz, kaygılı ve mutsuzdurlar; burjuvazi insanın toplumsal varlığına karşı 'bireysel' var oluş fikrini yüceltmekte ve kolektivist değerleri insanın gelişimine ve doğasına yabancıymış gibi sunmaktadır. Burjuvazi üretimin kolektif olarak yapılmasına karşı çıkmazken, üretilen ürünlerin toplumsal paylaşımına karşı çıkmakta, özel mülkiyeti ve bireyciliği kutsamaktadır: her şey 'bireysel kurtuluş' için!
Kılıçlı Bürokrasinin Düzeni
Avrupa Birliği yanlısı burjuva kesimler ile AB'ye girilmesine karşı duran statükocu-milliyetçi burjuva kesimler arasında süren çatışma OYAK tartışmasıyla yeni bir boyut kazanmış bulunuyor. Uzunca bir süredir muhtelif siyasi konularda karşı karşıya gelen bu taraflar bu kez de özelleştirilecek devlet işletmeleri üzerinden karşı karşıya gelmiş bulunuyorlar. Telekom, Tüpraş ve Erdemir'i kapma kavgası üzerinden başlayan çatışma, bu kesimleri daha açıktan savaşa itmektedir. Tüpraş'ın talibi olan OYAK tüm çabalarına rağmen ihaleyi kazanamadı ve Türkiye'nin bu en büyük şirketini Koç grubu satın aldı. Buna karşılık Erdemir'in sahibi ise OYAK oldu.
Dört Yıl Sonra 11 Eylül
Dünya ve Türkiyeâ??de Solun Tutumu
11 Eylül'ün üzerinden dört yıl geçti. Geçen süre içerisinde dünyada birçok değişim meydana geldi veya daha büyük değişimlerin öncülleri yaratıldı. Afganistan ve Irak savaşları, nüfuz alanlarında meydana gelen değişiklikler ve İran'ın namlunun ucuna konması gelecek günlerin habercisidir. Gerçekten de, emperyalist-kapitalist dünya sistemi, ABD'nin başını çektiği kızışan emperyalist paylaşım kavgaları nedeniyle her geçen gün biraz daha yıkım yaratmakta ve insanlığı savaş anaforunun içine çekmektedir. Emperyalistler arasındaki mevcut statükolar sarsılıyor, nüfuz alanlarındaki hegemonya savaşı daha bir kızışıyor. Esasında İkiz Kulelerin alev ve dumanlar içinde çöküşü yeni bir dönemin açılışını temsil ediyordu. Dört yıl sonra bir kez daha olayları hatırlarken, solun 11 Eylül ve emperyalist savaş karşısında aldığı tutumu değerlendirmekte, gelecek günler için yarar var.
Emperyalist Savaşın ve Toplumsal Çelişkilerin Kıskacındaki Ülke: İran
Bugün İran emperyalist hegemonya savaşının ve toplumsal çelişkilerin kıskacına girmiş bulunuyor. İran burjuvazisi, içerideki devrimci yükselişi durdurmak amacıyla ABD emperyalizminin üzerine gelmesini kullanmaktan ve milliyetçiliği yükselterek, baskıları arttırmaktan geri durmayacaktır. İşçi sınıfı, ABD emperyalizminin saldırısını bahane ederek devrimci yükselişi ezmeye kalkan İran burjuvazisine gereken cevabı verecek uyanıklıkta olmalıdır. Ama tarihsel deneyim bunun ancak devrimci bir önderliğin varlığı durumunda sağlanabileceğini çok açık biçimde gözlerimizin önüne seriyor.
Gün Ortasında Karanlık
Yabancılaşma ve Popüler Kültür
Gezegenimiz üzerinde insanlığın geliştirdiği üretici güçler sayesinde müreffeh, barış içinde yaşayan, doğanın kör güçlerine karşı üstün gelmiş, hastalıkları yenmiş, doğayla uyumlu yepyeni bir toplum kurmanın tüm olanakları mevcut. Ancak ne mümkün! Böylesi bir toplumun nesnel olanakları yeterince gelişmesine karşın insanlık, esiri olduğu kapitalist üretim tarzı tarafından âdeta her geçen gün daha fazla çürümeye terk ediliyor.
