Oktay Baran
Alevi Çalıştayları ve Laiklik Sorunu
AKP hükümetinin 2009 Haziranında başlattığı Alevi Çalıştayları dizisi Ocak ayında sona erdi. Çalıştaylar sonrasında hazırlanan ön rapor başbakana sunuldu ve kamuoyuna da açıklandı. Ön rapor gerek Alevi toplumunun sol kesim ve örgütlerince gerekse de sol hareketin bütünü tarafından haklı tepkiler ve eleştirilerle karşılandı.
Tekel Direnişinin Açığa Çıkardıkları
Tekel işçileri, bir buçuk ay boyunca, kışın yağmuruna, karına, soğuğuna, devletin biber gazlı, basınçlı sulu, coplu saldırılarına, AKP hükümetinin yalan ve iftira kampanyalarına, sendikalarının ve Türk-İş yönetiminin oyalamalarına rağmen direnmeyi sürdürdü. “Dönmeye değil, ölmeye geldik” şiarında temsil olan kararlılıkla “genel direniş” çağrısıyla mücadeleye atıldılar ve mücadeleden çok şeyler öğrendiler.
Minare Yasağı, İslamofobi ve Görevlerimiz
Kapitalist sistemin tarihsel krizi toplumsal yaşamın tüm alanlarında giderek artan sayıdaki görünümleriyle kendisini dışa vuruyor. Normal kapitalist büyüme dönemlerinde, ya hiç gündeme gelmeyen ya da gelse bile toplumun çoğunluğu tarafından önemsiz ve marjinal addedilen olgular, böylesi kriz dönemlerinde öne çıkabiliyor, olağanlaşıyor.
İkiyüzlüler Demokrasisi
Kriz dönemleri yalnızca sömüren burjuva sınıf ile sömürülen işçi sınıfı arasındaki çatışmanın değil, aynı zamanda bizzat burjuvazi içerisindeki rekabet ve çatışmanın da arttığı dönemlerdir. Bugün bu gerçekliği, ekonomik-toplumsal-siyasal yaşamın tümünde görmek mümkündür.
Kürt Sorununda Mehter Adımları
Yaklaşık beş ay önce cumhurbaşkanının ve başbakanın açıklamalarıyla gündemi kaplayan “açılım” tartışmaları, son günlerde yaşanan gelişmelerle yeni bir boyuta evriliyor. Bir yol haritasının ortaya konmaması, Kemalist statükocu çevrelerin ve faşist güruhun “nereye gidiyoruz” demagojisiyle “aman ha bölünürüz” paranoyasını körükleme çabalarına çanak tutmuştur.
Kriz Kuyusundaki Kapitalizm
Yaşanan kapitalist kriz o denli derindir ki, sömürücü sınıf, hiçbir inandırıcılığı olmayan, sempatiden çok öfke uyandıran, ciddiye alınmaktan ziyade alay konusu olan, pişkinlik ve utanmazlıkta sınır tanımayan kampanyalardan medet umar hale gelmiştir. İşçi sınıfının mevcut durumu dikkate alınırsa, onunla alay etmekten başka bir anlamı olmayan “tüketin” kampanyalarının arkası kesilmiyor.
İnsan İhtiyaçları Sınırsız, Kaynaklar Kıt mı?
Kapitalist dünya krizle boğuşmaya devam ederken, kapitalizmin Marksist eleştirisine dönük ilgi de her geçen gün artıyor. Hatta bir kısım burjuva iktisatçılar kapitalist krizden çıkış doğrultusunda bir ipucu buluruz diye Kapital ciltlerini araştırıyorlar; orada krizlerin temel nedeninin özel mülkiyet, rekabet ve üretim anarşisi olduğu tespitini görüyorlar ve ardından da rekabeti ve üretim anarşisini sınırlandırmak için “piyasayı düzenlemenin”, “devlet müdahalesinin”, “devlet mülkiyetinin” öneminden bahsetmeye başlıyorlar. Ama nafile!
Doğu Türkistan’da Ulusal Sorun
Çin’de, Temmuz ayı içerisinde alevlenen Uygur isyanı, Türkiye’de özellikle burjuva siyasal çevrelerde geniş bir ilgiye mazhar oldu. MHP’li ve BBP’li faşistlerden radikal İslamcılara, Kemalist CHP’den AKP’ye tüm gerici burjuva koro, konu hakkında ikiyüzlü ve demagojik değerlendirmeler yapmaktan ve birbirlerini suçlamaktan geri durmadılar.
Tam Gün Yasası
Lonca Çıkarları mı, Sınıf Çıkarları mı?
AKP hükümeti, iktidara geldiği ilk günden itibaren, neo-liberal kapitalist saldırı programının en kararlı uygulayıcısı oldu. Bu kapitalist saldırı programı, mali-sermayenin emperyalistleşme ve kapitalist dünyayla tam entegrasyon arzusuna bağlı olarak Türk ekonomisinde yapısal bir dönüşümü, kapitalist rasyonalizasyonu hedefliyor.
Kapitalist Çürüme ve Akıldışılık
Yüz yıldan uzun bir süre önce, Alman işçi sınıfının devrimci önderlerinden Rosa Luxemburg, kapitalist toplumun insanlığı bir batağa doğru sürüklemekte olduğunu belirterek, insanlığın önünde “ya sosyalizm ya da barbarlık” olarak şekillenen bir ikilem olduğunu söylemişti.
İşsizler Hareketinin İmkân ve Sınırları
Kapitalist kriz derinleştikçe bunun başlıca sonuçlarından biri olarak işsizlik sorunu da ağırlaşmakta ve buna karşı mücadele de yakıcı bir önem kazanmaktadır. Sınıf mücadelesinin diğer alanları ve konularında olduğu gibi bu alanda da doğru bir perspektife sahip olmak gerekiyor.
Kapitalist İllet: İşsizlik
Birbirini besleyen işsizlik ve iktisadi kriz olguları, kapitalist üretim tarzının ne denli akıl dışı ve ne denli yıkıcı olduğunun en çarpıcı göstergelerini sergiliyor. Yaşanmakta olan kriz işsizliği çok daha yaygınlaştırıp yakıcılaştırdığından, gerek işsizliğin gerçek nedenlerinin gerekse de işsizliğe karşı hangi talepler ve yöntemlerle savaşılması gerektiğinin doğru kavranılması önem taşımaktadır.
Kapitalizm Krizde, Marksizm Işıldıyor
Krizin Türkiye’yi etkileyip etkilemeyeceği yolundaki sorulara başbakan, “hamdolsun bize bir şey olmaz”, “teğet geçeriz”, “yangına körükle gitmeyin” gibi boş laflarla yanıt veriyor ve “piyasalara güven aşılamaya” çalışıyor. Nasıl aşılamasın ki! Eğitimlerini ABD’de ve İngiltere’de almış ve neo-liberalizme imanı tam iktisatçılar güven bunalımından bahsedip duruyorlar, Kasımpaşalı başbakan da bundan “ver gazı” çözümünün yeterli olacağı sonucunu çıkartıyor.
Kapitalizm Yine Bunalımda
Dünya kapitalizminin lokomotifi durumundaki Amerikan ekonomisinde yaklaşık bir buçuk yıldır gittikçe güçlü sinyaller veren kriz nihayet artık inkâr edilemez bir düzeye ulaştı. Bir buçuk yıldır, sanki ekonomi borsadan ibaretmişçesine, borsanın her yükselişinde “tamam artık durgunluk geride kaldı” diye sevinç çığlıkları atan, böylelikle hem kendilerini hem de emekçileri kandıran kapitalizm şakşakçılarını bugün büyük bir endişenin sardığını görüyoruz. Ekonominin krize girmesiyle, gerek burjuva iş âleminin önde gelenlerini, gerek onların servetlerine servet katarken kendi ceplerini de dolduran finans uzmanlarını, gerekse hepsinin birden çıkarlarının sözcüsü durumundaki yazar-yorumcu takımını da derin bir depresif ruh hali sarıp sarmalıyor.
12 Eylül’ün Hesabı Kapanmadı
12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinin üzerinden 28 yıl geçti. Bugünün genç işçi kuşakları, ne ‘80 öncesinin devrimci mücadelesinden ne de temel amacı bu mücadeleyi ezmek olan 12 Eylül darbesinden haberdar durumda. Eğitim kurumlarında Kemalist ideolojinin resmi bombardımanıyla en azından sekiz yılını geçiren bugünün gençlerinin çoğunun, “12 Eylül tarihi size ne anlatıyor” sorusuna bir yanıt bulabilmek için “acaba o tarihte Atatürk ne yapmıştı” diye umutsuzca çırpınmaları, gerçekte 12 Eylül rejiminin karşı-devrimci burjuvazinin hanesine yazılan muazzam başarısını ironik biçimde göstermektedir.
Kürt Sorununda Çözümsüzlük Politikaları
Burjuva siyaset sahnesine asker-sivil bürokrasinin envai çeşit hükümet darbesi girişimleri damgasını vuradursun, kapalı kapılar ardında, Türkiye’nin en temel siyasal-demokratik sorunlarından biri olan Kürt sorununda ilginç gelişmeler yaşanıyor.
1 Mayıs 2008’e Dair
1 Mayıs 2008’de İstanbul’da yaşananlar, AKP karşıtı tüm kesimler tarafından şu ya da bu biçimde mahkûm edildi. AKP’nin anti-demokratik ve işçi düşmanı tabiatı bir kez daha ortaya çıktı. Sol hareketin birçok bileşeni, bu durumu “büyük bir politik kazanım ve zafer” olarak yorumladı. Ne var ki, AKP’nin teşhir olduğunu dile getirmekle sınırlı bir değerlendirme, işçi sınıfı hareketi açısından son derece yetersizdir, yanlışlara gebedir ve sorumluluktan kaçan bir anlama gelmektedir.
Militan Bir Sendikal Mücadele İhtiyacı
90’lı yılların ortalarından itibaren kıpırdanmaya başlayan Türkiye işçi hareketi, ‘99 depreminin ve 2000’lerin başındaki krizin ardından neredeyse tümüyle uykuya yatmıştı. Ama son dönemlerde grev ve işyeri direnişlerinde gözlemlenen bazı yükselişler, dünya işçi sınıfı ordusunun Türkiye bölüğünün de hareketleneceğinin işaretlerini vermeye başlıyor.
Bilim ve Teknoloji Patent Esaretinde
150 yıl önce Marx ve Engels, mum ışıkları altında o muazzam dehalarıyla bunun hayalini kurmuşlardı. Dehaları, insanlığa duydukları sevgi ve inanç onları yanıltmadı, bugün tüm öngörüleri doğrulanmış durumda. Bugün tüm bunlar çok büyük ölçüde mümkün. Bu olanakları hayata geçirebilmenin önündeki tek engel ise, onların 150 yıl önce saptadıkları gibi, kapitalist üretim ilişkileri.
Din Sorunu, Laiklik ve Marksizm
Gerek ulusal gerek bölgesel gerekse de uluslararası gelişmeler, komünist hareketin dine, laiklik ve inanç özgürlüğü sorununa bağımsız sınıf çıkarları penceresinden yaklaşmasını ve gerçekten devrimci Marksist bir perspektif sunmasını gerekli ve acil kılıyor. Bu noktada atılması gereken ilk adım, sosyalist hareketin kendisini burjuva laisizminin dar bakış açısından ve tepeden inmeci geleneklerden tümüyle kurtarmasıdır.
Ekim Devriminin Yankıları
Enternasyonalizm, Konseyler ve Parti
Bolşevizm, kapitalizmi ulusal bir sistem olarak algılamadığı gibi ona karşı verilecek mücadeleyi asla ulusal ölçekle sınırlı olarak ele almadı. Onu Bolşevizm yapan şey; katıksız bir enternasyonalizm anlayışı temelinde dünya devrimi perspektifine bağlılık; işçi sınıfının devrimci potansiyeline, onun doğrudan eylemine, girişkenliğine ve yaratıcılığına sarsılmaz bir güven ve son olarak da proleter devrimin zaferi için kararlı, disiplinli, net bir programa sahip ve işçi sınıfının en bilinçli unsurlarıyla sınırlandırılmış bir öncü partinin zorunluluğu fikriydi.
Emperyalizmin Kıskacında Ortadoğu
Şiisiyle Sünnisiyle, Yahudisiyle Hıristiyanıyla, Arabıyla Türküyle, Acemiyle bölgedeki tüm burjuva güçler, emekçi yığınların kanı ve kemikleri üzerinden güç, iktidar ve kâr savaşı veriyorlar. Hepsi de diken üstünde duran bu burjuva iktidarların ya da güç odaklarının mevcut konumlarını sürdürebiliyor olmalarının tek nedeni, emekçi kitleleri etnik, dini, mezhepsel ve aşiretsel fay hatları boyunca bölmeyi başarıp, onları burjuva ideolojisine mahkûm etmiş olmalarıdır.
Oportünizm, Yurtseverlik ve Savaş
Bugün dünya kapitalist ekonomisinin şaşalı büyüme döneminin çoktan kapanmış olması ve genel bir durgunluk eğiliminden bahsediliyorsa, Afrika’nın batısından Asya’nın doğusuna kadar haritaların yeniden çizilmesi emperyalistlerce çoktan gündem maddesi haline getirildiyse, nükleer silahların daha da geliştirilmesi dahil silahlanma yarışı yeniden bunca hızlanmışsa, yeni bir dünya savaşı ufukta demektir. Bu savaşın hangi biçimlere bürüneceği tamamen ikincil bir sorun olmak kaydıyla, işçi sınıfını bekleyen milliyetçi ihanet tehlikesi ortadan kalkmış değildir.
Psikolojik Savaş ve Kürt Sorunu
27 Nisan’daki birinci muhtırayla başlayan süreç, 8 Haziran’daki ikinci muhtırayla devam ediyor. Gün geçmiyor ki, burjuvazinin iki kesimi arasındaki iktidar mücadelesinde kapitalist düzenin pisliklerini açığa vuran yeni olaylar yaşanmasın, yeni belgeler ortaya saçılmasın, yeni psikolojik savaş teknikleri ifşa olmasın.
Muhtıra, Küçük-burjuva Solculuğu ve Kemalizm
Türkiye burjuvazisinin statükocu-devletçi kanadı ile liberal geçinen kanadı arasındaki çatışmaya uzun bir süredir işaret ediyoruz. Bu çatışma, işçi sınıfı hareketinin son derece cılız olduğu günümüz koşullarında, tüm siyasal alana hâkim olmuş durumdadır. Militan ve kitlesel bir işçi hareketi karşısında domuz topu gibi birleşen burjuva kesimlerin, işçi hareketini geriye savurmayı başardıklarında, birbirleriyle nasıl bir güç ve iktidar kavgasına giriştiklerinin örnekleriyle doludur tarih.
Postal Gölgesinde Devlet Solculuğu
Onuncu cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasına bir yıl kala statükocu güçlerin iyice ısıtmaya başladıkları cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale süreci, generallerin hükümete verdiği gayri resmi muhtırayla doruk noktasına ulaştı. 27 Nisan gecesi genelkurmay internet sitesinde yayınlanan muhtıra, it dalaşında yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.
Kürt Sorunu
Türk burjuvazisinin iki kanadı arasındaki güç ve iktidar kavgası şiddetli bir şekilde devam ediyor. Devleti kendi mülkü olarak gören geleneksel statükocu kanat ile TÜSİAD'ın başını çektiği kanat arasındaki hegemonya mücadelesinin daha da kızışması boşuna değil. Nitekim yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve onunla bağlantılı olarak genel seçimler, nihai bir belirleyicilik taşımasa bile bu iki kanat arasındaki mücadelede önemli bir muharebe alanını oluşturuyor. Yürüyen tartışmaların da açığa çıkardığı gibi, biri devletin zirvesini, diğeri ise hükümeti belirleyecek olan bu iki seçimden dananın kuyruğunu kopartacak olanı cumhurbaşkanlığı seçimleri.
Statükocuların Saçtığı Milliyetçilik Zehri
Hrant Dink'in katledilmesinin ardından burjuva medyanın önemli bir bölümü bu kalleş suikastı lanetleyen bir görüntü sundu. En gerici burjuva kesimler bile bu genel atmosferin basıncıyla seslerini kesip, Dink'in arkasından timsah gözyaşlarını esirgemediler. Başlangıçta faşist MHP ve BBP gibi partiler bile, bu cinayetle aralarına bir çizgi çekmeye ve kendilerini cinayeti işleyenlerden ayrı tutmaya, onlarla bir ilişkileri yokmuş gibi göstermeye çabaladılar. Ne var ki, Hrant Dink'in cenaze töreninin içeriği ve kitleselliği, pek çok burjuva kesimin tahammül sınırlarını zorlayacak cinstendi. Cenazenin ardından statükocu, gerici ve faşist çevrelerin karşı saldırıya geçmesiyle atmosfer bir anda değişiverdi.
Statüko Düşkünü, Darbe Düşler Kış Günü
Türk burjuvazisinin kızışan iç kapışması, Newsweek dergisinde yayınlanan bir makaleye de darbe kehaneti biçiminde yansıdı. Neocon'ların önde gelen 'düşünce kuruluşlarından' Hudson Enstitüsünde 'Türkiye uzmanı' olarak görevli Zeyno Baran'ın Newsweek dergisindeki makalesinde 2007 yılı içerisinde Türkiye'de bir askeri darbe olma olasılığının yarı yarıya olduğunu yazmasıyla birlikte, liberallerin gözleri bir kez daha korkuyla ABD'ye çevrildi. Makalesinde 'üst düzey komutanların' gidişattan memnun olmadıklarını ve müdahale edebileceklerini belirten Zeyno Baran, böylesi bir müdahalenin aslında AB açısından da daha hayırlı olabileceğini, daha laik ve İslamcılardan arınmış bir hükümetle Türkiye'nin AB için daha iyi bir partner olabileceğini dile getiriyor. Böylece kendi pozisyonunu ve kuşkusuz ABD'de çıkarlarını temsil ettiği burjuva kurum ve kesimlerin konumunu da dışa vurmuş oluyor. Tesadüfe bakın ki makale öncesi günlerde Genelkurmay 2. Başkanı ABD ziyareti sırasında Hudson Enstitüsünde ağırlanıyor ve makalenin yayınlanmasını takip eden günlerde de, aralarında generallerin de bulunduğu 20 emekli subay Genelkurmay Başkanına bir mektup göndererek orduyu müdahaleye çağırıyordu.
Mikro Kredi ve Makro Yalanlar
Önce Nobel Edebiyat Ödülünün Orhan Pamuk'a verilmesi vesilesiyle, ardından da Nobel Barış Ödülü vesilesiyle, bu ödüller bir anda burjuva aydın kesiminin ilgisine mazhar oluverdi. Statükocu-devletçi burjuva kesimler, Orhan Pamuk'un Nobel Ödülü kazanmasını onun 'hainliği'ne bağlayıverdiler. Böylelikle Türk burjuvazisinin iki kesimi arasında sürüp giden dalaşmanın konularından biri haline geldi Nobel Ödülü.
Çin Devrimi Üzerine
1 Ekim 1949'da Çin Halk Cumhuriyeti'nin ilan edilmesiyle zafere kavuşan Çin devrimi ve onun doğrudan ve dolaylı sonuçları bugün hâlâ sol hareketin değişik kesimleri arasında süren bir tartışmanın konusu olmaya devam ediyor. 1949 devrimini doğru değerlendirmek için biraz gerilere uzanıp, daha az bilinen ve hiç üzerinde durulmayan 1925-27 Çin devriminin yenilgisinin nedenlerini anlamak gerekiyor.
Barış Bir Devrim Sorunudur
1 Eylül 1939'da faşist Alman ordularının Polonya'yı işgale girişmesiyle II. Dünya Savaşı resmen başlamış oluyordu. 50 milyon insanın katledilmesiyle ve çok daha fazlasının yaralanmasıyla sonuçlanan bu emperyalist barbarlığın resmi başlangıç tarihi, daha sonra yine aynı emperyalist güçler tarafından Dünya Barış Günü ilan edildi! George Orwell'in meşhur 1984 romanında tasvir ettiği egemen sınıfın sözcük oyunlarını aratmayacak bir sahtekârlıktı söz konusu olan. Emperyalizm çağında nasıl ki büyük güçlerin kozlarını paylaştıkları savaşlar emperyalist savaşlarsa, onların çıkarlarını koruyan ve garanti altına alan bir barış da ancak emperyalist bir barıştır. Gerçek şu ki, emperyalist kapitalist sistem egemenliğini sürdürdüğü sürece, sözde barış dönemleri gerçekte emperyalist savaşlar arasında verilen geçici bir ateşkes döneminden başka bir şey değildirler.
Aşılması Gereken Bir Zirve: 15-16 Haziran Direnişi
60'lı yılların ortasından itibaren yalnızca başta Avrupa olmak üzere ileri kapitalist ülkelerde değil, Türkiye'de de işçi sınıfı hareketi açısından son derece önemli bir yükseliş söz konusu olmuştu. Bu noktada Türkiye'ye özgü olan şey, böylesi bir yükselişin ilk kez yaşanması, yani işçi hareketinin gerçek bir sınıf hareketine dönüşmesiydi. Tek tek bireyler olarak değil bir sınıf olarak kavga vermenin gereğini hızla öğrenen o dönemin işçi kuşağı, böylelikle atıldığı ve militanca yürüttüğü mücadelenin içinde kendisini bir yığın olmaktan çıkartıp kendisi için sınıf haline getirmişti.
Emperyalist Savaş Devam Ediyor
Irak savaşının üç yılını geride bıraktık. 18 Martta dünyanın belli başlı büyük kentlerinde savaş karşıtı gösteriler düzenlendi. Bu gösterilerin kitleselliği, savaşın arifesindeki düzeyiyle karşılaştırılamaz ölçüde düşük. Bunun nedenlerini devrimci hareketin iyi kavraması ve gerekli sonuçları çıkartması gerekiyor. Çünkü içinden geçtiğimiz dönemde, emperyalist savaşlar birer istisna değil, kural durumundadır. Yarın dünyanın diğer bölgelerine yayılması neredeyse kesin olan bu savaşlara karşı doğru tutum alabilmek için, nasıl bir dönemden geçtiğimizi ve bu savaşların gerçek doğasını, amaçlarını ve hedeflerini doğru kavramamız gerekiyor. Yanlış kavrayışlardan türetilen yanlış mücadele yöntemleriyle bir arpa boyu yol alınamayacağını geride bıraktığımız üç yıl, görmek isteyen gözler için yeterince göstermektedir.
Sermayenin Fendi Kırmızı Çizgileri Yendi
ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle birlikte, Türk burjuvazisinin statükocu-devletçi kesimi, Irak'ta kurulacak bir Kürt devletinin savaş sebebi sayılacağını açıklayarak 'kırmızı çizgilerini' bir kez daha belirtik hale getirmişti. Bu çizgilerin zamanla nasıl sararıp solduğunu uzun süre önce dile getirmiştik. Daha işgalin ilk aylarında, Temmuz 2003'te, Süleymaniye'de bulunan TC ordusuna ait bir özel kuvvetin komutanlarıyla birlikte ABD tarafından gözaltına alınıp başlarına çuval geçirilmesiyle, bu çizgilerin pek de kaale alınmadığı mesajı verilmişti Ankara'ya. Emperyalist hiyerarşi içerisinde herkesin haddini bilmesi gerektiği, Türkiye gibi bir ülkenin kendi bölgesinde bir güç olmak istiyorsa bunu ancak büyük ağabeyin verdiği icazetle ve onun çizdiği sınırlar çerçevesinde kalarak yapabileceği hatırlatılıyordu böylelikle.
