TARİŞ İşçileri Direniyor
Suphi Koray
Mart ayının başında Tekel işçileri çadırlarını sökerken, TARİŞ iplik fabrikasının işçileri yeni bir direniş başlattılar. Fabrika geçen yıl üretime ara vermiş ve kısa çalışma ödeneğinden faydalanmıştı. Kısa çalışma ödeneği süresinin dolmasından sonra işçiler 1 Mart 2010’da işbaşı yapmak için fabrikalarının yolunu tuttular. Ancak kapı önüne geldiklerinde polisle karşılaşan işçiler fabrikanın tasfiye edildiğini öğrendiler. Kapıda hazır bekleyen polis işçilerin fabrikaya girmesine izin vermedi. İşçiler fabrikaya girmekte diretince konferans salonuna girmelerine izin verildi. Burada yaptıkları toplantıda hakları için mücadele etme kararı aldılar.
TARİŞ Pamuk Birliği Başkanı ile görüşen işçiler, toplamda 16 milyon lirayı bulan kıdem ve ihbar tazminatlarını talep ettiler. Fakat başkandan boş laftan başka bir şey duymadılar. “Söke fabrikasında da işçiler 8 aydır maaş alamıyorlar”, “Namus sözü veriyorum, kasaya ilk giren para sizin” gibi patronların her zamanki teranelerini dinlediler. Ancak 560 işçiyi kapının önüne koyacak kadar namuslu olan başkanın “namus sözüne” güvenmeyen işçiler kürsüye yürüdüler ve haklarının takipçisi olacaklarını gösterdiler. Birlik Şubat 2009’da şu açıklamayı yapmıştı: “TARİŞ iplik fabrikamıza zararına üretim yaptırmaktansa üzülerek üretime 6 ay ara verme kararı aldık. Tamamen kapanma veya satış söz konusu değildir. Fabrikamızda çalışan yaklaşık 600 işçimiz de kesinlikle işten çıkarılmayacaktır. Ancak, işten ayrılmak isteyen işçilerimize yasal her türlü hakkı kuruşu kuruşuna verilecektir. Kısa çalışma ödeneğinden faydalanmak amacıyla Türkiye İş Kurumu’na başvurulmuştur.” Olaylar ise TARİŞ’in açıkladığının tam tersi yönde gelişti. Fabrika kapatıldı, işçiler işten çıkarıldı, hiç kimseye yasal hakları ödenmedi. Bugün TARİŞ işçileri işleri ve ödenmeyen hakları için TARİŞ binası önündeki mücadelelerini sürdürüyorlar.
TARİŞ işçilerinin haklarını tamamıyla alabilmelerinin yolu örgütlü ve kararlı bir mücadeleden geçiyor. Sendikal bürokrasinin ayak oyunlarını aşamayan ve mücadeleyi yasal çerçeveyle sınırlayan bir anlayış başarısızlığa mahkûmdur. TEKEL direnişi bu gerçeği olumlu ve olumsuz yönlerden bir kez daha göstermiştir. TEKEL işçileri bütün kara çalmalara, bütün tehditlere rağmen mücadeleyi sürdürme kararlılığını gösterdiler ve sendikal bürokrasiyi de zorla mücadelenin içine çekmeyi başardılar. TEKEL direnişi hükümeti de 4/C konusunda taviz vermek zorunda bıraktı.
Bugün TARİŞ’te yaşananlar sadece TARİŞ işçilerini ilgilendiren bir mesele değildir. Kriz sebebiyle patronlar bugüne kadar iliğine kadar sömürdükleri işçileri, şimdi adeta bir kâğıt mendil gibi sokağa atıyorlar. Kâr ettikleri dönemde işçilere zırnık koklatmayan patronlar, kriz kapıyı çaldığında ise işçileri kapitalizmin tanrılarına kurban ediyorlar. Hükümet kısa çalışma ödeneğini altı aya uzatarak, kimin emrinde olduğunu göstermişti. Bu yasaya göre, ödenekten yararlanan patronların işçilere ödemesi gereken ücretlerin bir kısmı işçilerin işsizlik fonundan karşılanıyor. Böylece sözüm ona işsizlik engelleniyor. Ancak kısa çalışma ödeneğinin sona ermesiyle birlikte birçok işyerinde işçiler kendilerini kapı önünde buluyorlar. Akkardan ve ISUZU işçileri tıpkı TARİŞ’te çalışan sınıf kardeşleri gibi kısa çalışma ödeneği süresinden sonra kendilerini kapının önünde buldular. Kısa çalışma dönemi sona ereceği için önümüzdeki aylarda birçok patron bunu bahane ederek işçi çıkaracak. İşçi sınıfı burjuvazinin bu saldırılarına karşı koyabilecek nitelikte örgütlü bir mücadele yükseltemezse binlerce işçi işinden, aşından olacak!
TARİŞ’e bağlı Ege’deki başka fabrikalarda da kısa çalışma ödeneği uygulanıyor ve bu uygulama önümüzdeki aylarda sona erecek. Onlar da iplik fabrikası işçileriyle aynı kaderi paylaşacaklar. İşçiler sendika bürokrasisinin oyalamalarına razı olabilmekte ve pasif bir bekleyiş içerisine sürüklenebilmekteler. Maalesef örgütsüzlüğün hâkim olduğu şartlarda işsizlik korkusu en zorlu koşulların bile kabul edilmesini mümkün kılabiliyor. Tabii buna uzlaşmacı sendikal anlayış tuz biber ekiyor. İşçilerin ikna edilip mücadeleden uzak tutulmasında sendikal bürokrasinin meşum rolü sınıf mücadelesi tarihinde defalarca kanıtlanmıştır. Tabandan gelen bir işçi basıncı olmadığı zaman sendikal bürokrasi çölü vaha olarak resmedebilecek bir yeteneğe sahiptir. Bu yeteneğini sergilemekten de hiçbir zaman geri durmamıştır.
TEKEL’den sonra TARİŞ’te de sendikal bürokrasi işçilerin mücadelesini savunuyor ve destekliyor gibi gözükerek işçileri pasifize etmeye çalışıyor. Türk-İş 3. Bölge Temsilciliği, iplik fabrikasının tasfiye edilmemesi için mücadele başlatacaklarını duyurdu. Yapılması planlanan eylemler ise tamamen göstermelik ve militan bir sınıf sendikacılığından uzak! Yapılan açıklamaya göre “İzmir’de milletvekillerinden rektörlere, siyasi partilerden sendikalara pek çok kurum ve kanaat önderi ziyaret edilerek” fabrikanın yaşaması için girişimde bulunulması istenecek. Bu anlayış TARİŞ işçilerinin mücadelesini olumsuz yönde etkilemektedir. İşçi sınıfının kendi gücünü kullanmak yerine burjuva siyasetçilerinden ve ideologlarından medet ummanın mücadeleyi gerileteceği açıktır. Fakat sendika bürokratları bunu bilinçsizlikten veya saflıktan dolayı değil, sahip oldukları koltukları kaybetmemek için yapıyorlar. Yoksa sendika bürokratları sınıf mücadelesinin yöntemlerinin ne olduğunu domuzuna bilmektedirler. Belirleyici olan işçilerin bu durumu kavramasıdır. Bunun için de işçi sınıfının öncülerine bağımsız sınıf siyasetini yürütme görevi düşmektedir.
Bugün yaşanan hemen hemen tüm direniş ve grevlerdeki eksiklik, gerekli hazırlıkların önceden yapılamaması, iç örgütlülüğün sağlanamaması ve bilinç düzeyinin yükseltilememesidir. TARİŞ’te bir sene beklemek yerine gerekli hazırlıklar önceden yapılabilseydi mücadelenin seyri bugünkünden çok farklı olurdu. Cumhurbaşkanından bir dakikalık randevu talebi veya milletvekillerine mektuplar yerine daha etkili mücadele yöntemleri tercih edilirdi.
Şanlı TARİŞ direnişi
Burjuvazi geçmişte kazandığı deneyimlerden faydalanmakta oldukça başarılı. İşçi sınıfının hafızası ise örgütsüzlükten dolayı yeterince güçlü değil. Oysa TARİŞ işçilerinin 1980 yılında ortaya koydukları mücadele, tüm işçi sınıfının dersler çıkarması gereken önemli bir direniş örneğidir. Ne yazık ki araya giren 12 Eylül faşist darbesi bu tip mücadele deneyimlerinin sonraki kuşaklara aktarılmasını engelledi. Bu yüzden bu direnişin hangi koşullarda başladığını ve nasıl bir mücadele yürütüldüğünü hatırlamak gerekiyor.
70’li yıllar işçi sınıfının hem siyasal hem de ekonomik mücadelesinin yükselişte olduğu yıllardı. Bunun kaynağında işçi sınıfının örgütlülüğü vardı. Bu örgütlülük nedeniyle burjuvazi atmak istediği adımları kolayına atamıyor, karşısında hakkını arayan, mücadele eden işçi sınıfını buluyordu. Ekonomik olarak giderek güçlenen burjuvazi daha da semirmek için yapısal değişikliklere ihtiyaç duyuyordu. Amma velâkin işçi sınıfı bunun önündeki en büyük engeldi. Bu yüzden işçi sınıfının örgütlülüğünü dağıtmak burjuvazi için zaruri bir ihtiyaç haline gelmişti. Bu amaçla hazırlanan senaryo uygulanmaya başlandı. İlk sahnede sınıf bilinçli işçileri sendikal ve siyasal örgütlülüğün olduğu işyerlerinden uzaklaştırmak vardı.
İzmir’deki TARİŞ fabrikası da sahip olduğu örgütlülük nedeniyle burjuvazi için öncü işçilerin bir an önce tasfiye edilmesi gereken yerlerden biriydi. Burjuva devlet burada çalışan öncü işçilerin yerine faşistleri sokmak istiyordu. Bu faşist kadrolaşmanın bütün saldırılara kapıyı açmak anlamına geleceğinin farkında olan işçiler direnişe geçtiler. Devlet 22 Ocak 1980’de “arama” bahanesiyle tüm kolluk kuvvetleriyle büyük bir saldırı başlattı. 50 işçinin yaralandığı bu saldırı sonucunda, 600 işçi de gözaltına alındı.
Fakat bu saldırı işçilerin haklı mücadelesini engelleyemedi. İşçiler fabrikalarını sınıf düşmanlarına karşı canları pahasına korumaları gerektiğinin farkındaydılar. 22 Ocakta yapılan saldırıya TARİŞ işçileri direnişle cevap verdiler. Talepleri iş ve can güvenliğinin sağlanması, gözaltına alınan işçilerin serbest bırakılması, işletmelerdeki hasardan polisin sorumlu olduğunun açıklanmasıydı. Direniş sadece fabrikalarla sınırlı kalmadı, çevre bölgeleri de etkisi altına aldı. Barikatlar fabrikaların yanı sıra bazı işçi semtlerinde de yükseliyordu. Keza devrimci öğrenciler de üniversitede yaptıkları boykotla direnişe destek veriyorlardı.
31 Ocağa gelindiğinde DİSK, “kanlı olaylar” çıkacağı gerekçesiyle direnişin sonlandırılmasına karar verdi. İşçilerin taleplerinden sadece gözaltına alınan işçilerin serbest bırakılması istemi kabul edildi. İşçiler bunlara rağmen direnişi sürdürünce önce üretime ara verildiği duyuruldu, hemen ardından 3000 kişi işten atıldı. TARİŞ yönetimi bugün de benzer taktikler uyguluyor. Ancak o zamanki işçiler bugünden daha örgütlüydüler. Bu sayede buna karşı sessiz kalmadılar. Fabrikalara, mahallelere barikatlar kurdular, giriş çıkışları kapattılar; yeri geldiğinde polisle çatıştılar. Çünkü işçi sınıfının mücadelesi meşruiyetini burjuva yasalardan almaz. TARİŞ işçileri ve bölge emekçileri bu bilinçle mücadele ediyorlardı.
“7 Şubatta ordu desteğindeki polisin saldırısıyla binlerce işçi gözaltına alındı ve karakollar yetmeyince Alsancak Stadyumu devreye sokuldu. İşçi1erin direnişinin önüne geçmeye çalışan devlet, saldırılarını direnişe destek veren işçi mahallelerine yoğunlaştırdı. Evler tek tek basıldı ve insanlara evlerinde işkence yapıldı. 14 Şubatta, bu defa büyük bir saldırıya girişen devlet güçleri, 10 bin jandarma komandosu ve panzerlerle kapıları kırarak fabrika bahçesine girdiler. … DİSK yönetimi uzlaşmacı tavrını sürdürerek, ayak oyunlarıyla direnişin 15 Şubatta bitmesini sağladı. Ancak saldırılar direnişin bitmesiyle sonlanmamış, 17 Şubatta direnişe destek veren semtlerden Çimentepe’ye yönelmişti. Çıkan çatışmalarda üç polis öldü, yüze yakın kişi de yaralandı.” (Cem Keskin, TARİŞ Direnişi, www.marksist.com)
CHP 30 sene önce TARİŞ işçilerini burjuva yasalarına hapsetmeye çalışıyordu. Bugün gelinen siyasal konjonktürde ise düzen partileri sınıf mücadelesini kendi politikalarına payanda etmek istiyorlar. TEKEL ve TARİŞ örneğinde olduğu gibi, kendilerine prim toplamak için “işçileri destekliyormuş” pozları veriyorlar. CHP’nin ve MHP’nin TEKEL’den kendi değirmenlerine su taşımak için neler yaptıklarını gördük. TARİŞ işçilerinin mücadelesinde de benzer vakalar oluyor. TARİŞ işçilerini ziyaret eden DP başkanı Cindoruk suçlu olarak AKP’yi gösterdi. Hâlbuki TARİŞ işçilerine “beni de solcu yaptınız” diyen Cindoruk TARİŞ’i bu hale getiren adamların başında geliyor. 30 sene önceki TARİŞ direnişçileri bu gibi politikacıları nasıl karşılayacaklarını gayet iyi biliyorlardı!
Yenilgiyle sona ermiş olsa da TARİŞ işçileri 30 yıl önce canları pahasına mücadele ederek bugüne önemli bir direniş örneğini miras bıraktılar. Yenilgiyle sona ermiş bile olsa, eğer gerekli dersler çıkarılmışsa, o yenilgi zafere giden yolda bir kazanım haline getirilebilir. Bu mirasa sahip çıkmak, yaşanan deneyimden dersler çıkarmak sadece bugün direnişte olan TARİŞ işçilerinin değil tüm işçi sınıfının ihtiyacı ve görevidir. Mücadele bayrağını daha yukarılara taşımak için tarihsel hafızayı her daim taze tutmalıyız. Sadece bir fabrikada değil, her yerde burjuvaziyi alt edebilmenin yolu geçmişten çıkarılan derslerle yürütülecek örgütlü mücadeleden geçiyor.
