Sınıfın Devrimci Potansiyeli Üzerine
Elif Çağlı
İnsanlığın bugünü ve geleceği açısından büyük bir tehdit oluşturan kapitalist sömürü düzenine son verebilme potansiyelini taşıyan yegâne devrimci sınıfın proletarya olduğu, Marksizm tarafından ortaya konulmuş bilimsel bir gerçektir. Bununla birlikte Marksizm, bu potansiyelin kendiliğinden gerçek güce dönüşmeyeceğini de kapsamlı bir biçimde açıklamıştır. Tıpkı, insanlığın kapitalizm belâsından kurtulup sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumsal düzen içinde yaşayabilme olanağının nesnel olarak var olması gerçeğindeki gibi, bu düzeni sona erdirebilecek nesnel güç de işçi sınıfının bağrında yatmaktadır. Ama ne kapitalizm tarih sahnesinden kendiliğinden çekip gidecektir, ne de işçi sınıfının potansiyel devrimci gücü kendiliğinden bir biçimde kapitalist düzene noktayı koyacaktır.
Devrimci sınıf, ancak dünyayı değiştirme doğrultusunda siyasal bilinçle donanıp örgütlendiğinde, tarihsel misyonunu yerine getirebilir. Proletarya taşıdığı potansiyel bakımından, insanlık tarihi içinde özel bir devrimci niteliğe sahip olan, evrensel bir sınıftır. Marx proletaryanın bu özel konumunu şu sözlerle dile getirir:
'Köklü zincirleri olan, sivil toplumun içinde bir sınıf olduğu halde sivil toplumun bir sınıfı olmayan, bütün sınıfların çözülüşünü simgeleyen, acıları evrensel olduğu için evrensel bir nitelik taşıyan, kendisine yapılan haksızlık özel olmayıp genel bir haksızlık olduğu için yalnız kendisinin kurtuluşunu değil tüm toplumun kurtuluşunu amaçlayan bir sınıf... Geleneksel bir statü değil sadece insanca bir statü isteyen, siyasal düzenin kimi sonuçlarına değil bütün sonuçlarına karşı olan ve kendisini bütün alanlardan kurtarmadıkça kurtulmasına olanak bulunmayan, kısacası insanlığın toptan yitirilmesi demek olan ve ancak insanlığın toptan kurtulması hâlinde kendisini kurtarabilecek olan bir sınıf... İşte bu özel sınıf proletaryadır.'[1]
İşçi sınıfı, kendinden önce gelen sömürülen sınıflardan farklı olarak, kendi çıkarlarını tüm insanlığın çıkarları olarak evrenselleştirme niteliğine sahip bulunan tek sınıftır; potansiyel olarak devrimci bir sınıftır. İşçi sınıfının tarihsel açıdan devrimci bir misyona sahip olduğunu söylemek, öznel bir tercihi ya da bir temenniyi dile getirmek değildir. Tersine bu saptama, bizzat sınıflı toplumların tarihsel seyri içinde bir nesnelliği ifade etmektedir. şöyle ki, kapitalist topluma can veren özel mülkiyet sistemi devam ettiği sürece, proletarya sömürülen bir sınıf olmaktan kurtulamayacaktır. Diğer taraftan, onun kendisini sömürüden kurtarmak üzere girişeceği tarihsel eylem de üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermesini gerektirecektir.
Kapitalizm bir yandan üretici güçleri muazzam ölçüde toplumsallaştırırken, öte yandan özel mülkiyete dayanan üretim ilişkilerini de katlanılmaz hale getirmekte ve bu ilerleyişi içinde, zaten daha doğumu itibarıyla üretim araçlarından kopmuş ve mülksüzleşmiş bulunan bir sınıfı, proletaryayı büyütmektedir. İşte bu bakımdan, işçi sınıfı iktidara geldiğinde, kendisi özel mülkiyet sahibi bireylerden oluşan bir sınıf haline gelmeyecek, tersine, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete tümden son verecektir. Proletarya, sınıflı toplumların sömürü sistemine noktayı koyabilecek ve tüm sınıfların varlığını ortadan kaldırabilecek bu tarihsel potansiyele sahiptir. O nedenle işçi sınıfının devrimci misyonu, birtakım düşünürlerin işçi sınıfına biçtikleri rolden değil, bizzat kapitalist gelişmenin hazırladığı ve giderek daha da zorunlu hale getirdiği tarihsel ilerleyişten kaynaklanmaktadır.
Proletaryanın devrimci misyonu başka bir sınıf tarafından devralınamaz mı? Hayır. Çünkü, örneğin küçük-burjuvazinin kapitalist gelişme karşısındaki nesnel konumu, onu yitirmekte olduğu küçük mülkiyetini korumak için çırpınmaya iter. Bu ara sınıf, hem kapitalist gelişmeye karşı çıktığı, hem de proleterleşmeye karşı direndiği için tarihsel konumu itibarıyla gerici bir sınıftır. Oysa işçiler açısından bakıldığında, kapitalizmin gelişmesi, işçilerin kendi aralarındaki rekabetten kaynaklanan parçalanmayı ortadan kaldırır ve işçilerin örgütlenme olanaklarını arttırarak, onların devrimci birliğinin yolunu döşer. O nedenle bu tarihsel süreçte proletaryanın yüzü geleceğe dönükken, küçük-burjuvazi daima geçmiş dönemlerin özlemini çeker.
'Burjuvazinin çöküşü ve proletaryanın zaferi, aynı derecede kaçınılmazdır. ... Bugün, burjuvazi ile karşı karşıya bulunan bütün sınıflar arasında yalnızca proletarya, gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar modern sanayi karşısında tükenmekte ve sonunda yok olup gitmektedirler; proletarya ise, tam tersine, modern sanayiin özel ve esas ürünüdür. ... Aşağı orta sınıflar, küçük imalâtçılar, dükkâncılar, zanaatçılar, köylüler, hepsi orta sınıfın parçaları olarak varlıklarının ortadan kalkmasını önlemek için, burjuvaziye karşı savaşırlar ... bunlar gericidirler, çünkü, tarihin tekerleğini geri çevirmek istemektedirler.'[2]
Kısacası, proletaryanın devrimci mücadele potansiyelinin nesnel bir temeli vardır ve bu da onun kapitalist üretim süreci içindeki konumundan kaynaklanır. Bir başka deyişle, kapitalizm var oldukça kendi mezar kazıcısını üretmekten, kapitalist sömürü düzenine son verebilecek bir sınıfı var etmekten kaçınamayacaktır. O halde, işçi sınıfının örgütlü gücünün hissedilmediği konjonktürlere teslim olup, proletaryadan umut kesmenin, ona veda etmenin bilimsel bir temeli bulunmamaktadır.
Sistematik baskı politikalarıyla düzen sınırlarına hapsedilmiş ya da bu sınırlar içinde en iyi ihtimalle reform umutlarıyla yatıştırılmış kitleler, devrimci bir alternatif olmadığı sürece, bir burjuva partisinden umut keserken bir başka burjuva partisinin kuyruğuna takılmaktan öte ne yapabilirler? Sonra da bu kitlelere bakıp, 'görüyorsunuz bunlar bu kısır döngüden çıkamıyorlar; işçi sınıfının devrim falan isteyeceği yok; durduk yere neden devrim düşleri görüyorsunuz vb.' biçiminde sayıklamak, büyük bir sahtekârlık değildir de nedir? Sınıf hareketindeki geçici gerilemelere teslim olmayıp, sabırlı, planlı ve uzun soluklu bir mücadele anlayışıyla yola devam edenler, bu çabaların asla boşa gitmediğini ve gitmeyeceğini, kapitalizm var oldukça işçi sınıfının mücadelesinin yine yükselişe geçeceğini bilirler. Sınıfa devrimci bilinç taşıma vurgusuna karşı çıkanlar, kendiliğindenÂliğin sihrine tapanlar, yaşamın boşluk tanımadığını, birilerinin sınıfa her an başka türden bir bilinç taşıdığını göz ardı etmek isteyenlerdir. Nihai hedefe bağlı propaganda, ajitasyon ve örgütlenme olmaksızın, devrim kendiliğinden bir gün yeryüzüne iniverecek 'mesih' değildir.
Diğer yandan, içinden geçmekte olduğumuz türden siyasi gerileme dönemleri, aslında sınıf hareketinden kopuk olan, fakat devrimci edalı soyut bir lâfazanlık aktivitesini 'devrimci' siyaset olarak sunanların sayısını da yükseltir. İlk bakışta reformizÂmin zıddı gibi görünen bu eğilim, gerçekte işçi sınıfının devrimci eyleminin pratik eleştirisinden azade kalan aydın oportünizminin farklı bir tezahürüdür. Siyasal gerilemenin oluşturduğu gerçekliği kabule yanaşmayan ve her şeye yeniden başlamayı göze alamayan entelektüel solculuk, kaçış eğilimini, kendi aşırı sloganlarının yarattığı sözel fırtına ile örtmeye çabalar. Bu nedenle, gerileme dönemlerinde aşırı sol lâf üretenlerin, canlanma dönemlerinde kitleselleşme adına tekrar reformist dalgaya ayak uydurdukları sıkça görülen bir durumdur.
İşçi sınıfının devrimci potansiyeli konusunda genel bir değerlendirme yaparken, temel kalkış noktasını, sınıfın kendi içindeki bölünmelere odaklanmış bir bakış açısı oluşturmamalı. Örneğin vasıf ve gelir düzeyleri bakımından işçiler arasında farklıklar olsa da, kapitalist düzende işçi sınıfının bir bütün olarak burjuvaziyle çıkarları çatışmaktadır. Önce sorunun bu temel ve objektif yönü kavrandıktan sonra, içinde bulunulan somut tarihsel-toplumsal koşullara göre, siyasal mücadeleyi ilgilendiren farklılıklar üzerinde ayrıca durulabilir. Tarihsel-toplumsal diyoruz, çünkü örneğin günümüzde, kapitalizmin ilk gelişme dönemlerindekine benzer biçimde bir işçi aristokrasisi gerçeği yer almamaktadır.
Bugün işçi sınıfının sendikal hareketi, o dönemlerde olduğu şekilde, diyelim yalnızca vasıflı işçilerin üye olabileceği ve tam anlamıyla bir meslek şovenizmini yansıtan, tamamen ayrıcalıklı işçilerin sendikaları temelinde bölünmüş değildir. Bizzat kapitalist gelişmenin kendisi, gerek vasıflı işçiyi eskiye oranla sıradanlaştırarak, gerekse genelde vasıflı işçinin ücretini ortalamaya doğru çekerek, geçmiş dönemin işçi aristokrasisini ortadan kaldırmıştır. Ama, kapitalizmin farklı gelişme konjonktürlerinde işlerinin cinsi değişmek üzere, bazı vasıflı işçilerin günümüzde de ortalama işçi ücretlerinin üzerinde bir gelir elde edebilmeleri mümkündür.
Bu nedenle, işçi sınıfının yüksek ücret alan kesimi bir 'işçi aristokrasisi' olarak adlandırılsa bile, böyle bir nitelendirme bunların işçi sınıfından koptukları anlamına gelmez. Çünkü nihayetinde bu durum, sınıfın kendi içindeki bölünmelere ilişkin bir sorundur. Bu tür işçilerin sınıfın geneli içinde tuttukları yer çok büyük olmadığı gibi, yarattığı siyasal sonuçlar da düz bir mantıkla çözümlenemez. Tarihsel deneyim, farklı tarihsel kesitlerde o dönemin ölçülerine göre iyi ücret alan vasıflı işçi gruplarının, sınıf mücadelesinde öncü işlevler üstlenebildiklerini ortaya koymaktadır.
Genel olarak işçi aristokrasisi ve bürokrasisi, işçi hareketine oportünizmin, reformizmin taşıyıcısı olarak bilinir. Bu türden saptamalar, hem günümüzün somut koşulları çerçevesinde irdelenerek ele alınmalı, hem de içerdiği farklı yönler dikkatlice hesaba katılmalıdır. Örneğin, kapitalizmin ilerleyişi içinde ortaya çıkan tarihsel değişimi hesaba katmayıp, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfını bir bütün olarak 'aristokrat' olarak damgalayıp bir kenara atmak son derece yanlış bir siyasal tutumdur. Ya da, genelde tüm kapitalist ülkeler için geçerli olmak üzere, burjuva iktidar aygıtlarıyla içiçe geçmiş üst sendikal bürokrasi ile alt kademelerde yer alan işyeri sendika temsilcilerini aynı bürokrasi çuvalının içine tıkıştırmak asla doğru değildir.
İşçi hareketi içinde egemen olan ve çeşitli ayrıcalıklarla donatılmış sendikal bürokrasi, fiilen işinin başında olup diğer işçilere nazaran daha yüksek ücret alan işçilerin oluşturduğu katmandan farklıdır. Sendikal bürokrasi köken olarak işçi sınıfının içinden çıkmış olsa bile, onun sınıf hareketi içinde asıl sorun oluşturan yönü, gerek gelir düzeyi ve yaşam tarzı ve gerekse sosyal ilişkileri bakımından sınıftan kopup uzaklaşan bir realite oluşturmasıdır. İşçi hareketi içinde, burjuva politikasının taşıyıcısı olarak işlev gören bu kesimin yarattığı sorunlar, işçi sınıfının ücret farklılıklarından kaynaklanan iç sürtüşmeleri düzeyine asla indirgenemez. Çünkü işçi hareketinin başına musallat olan bu kesim, sınıf içi bir sorun olmanın ötesinde, çok ciddi bir siyasal sorundur.
Elif Çağlı'nın Büyüyen İşçi Sınıfı adlı kitabından alınmıştır.
[1] 1844 Elyazmaları'ndan aktaran: Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, Ocak 1979, s.113
[2] 'Komünist Manifesto'dan aktaran: Marx, Kapital, C.1, s.805
