Sendikal Bürokrasi Savaşırsak Yok Olur!

Tuzla’dan Marksist Tutum okuru bir işçi

Ben Tuzla’da plastik enjeksiyon işi yapan bir fabrikada çalışmaktayım. Çalışma koşullarının kötülüğü, ücretlerin düşüklüğü… Ben de diğer fabrikalarda çalışan arkadaşların yaşadığı sorunlarla aynı sorunları yaşamaktayım. Sorunlarımızın aynı, çıkarlarımızın ortak; bu yüzden de mücadelemizin birlikte omuz omuza yürütülmesi gerekiyor. Yani “YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ” şiarıyla hareket etmeliyiz. Aksi takdirde kaybeden bizler, yani işçi sınıfı oluyor. Tabii burada sorunlarımızı çözmek için mücadele vermeleri, ortak çıkarlarımızı savunmaları gereken sendikal örgütlülüklerimize de büyük iş düşüyor. Fakat sendikalarımızda gerçek anlamda sınıf sendikacılığı yapılmıyor. Buna elbette tabanın örgütsüzlüğü, yani işçi arkadaşlarımızın birlik olamayışı, sınıf bilincinden yoksun, egemen burjuva ideolojinin pompaladığı bireysellik, milliyetçilik vb.den etkilenen, sorunlarını paylaşmayan, çıkarlarını savunmayan içi boş kalabalıklar oluşumuz yol açıyor. Durum böyle olduğunda, patronların sömürüsü daha da artmış oluyor. Çünkü karşılarında ne görevini yapan sendikalar, ne de bunları zorlayacak bir işçi sınıfı var.

İşçilerle birlikte olması gereken, işçilerin öz örgütlülüğü olan sendikalar burjuvaziye bizi satabiliyorlar. İşçi arkadaşlarımızın işyerlerinde aldıkları kararlarsa sendika bürokrasisini aşamıyor. Burada düşman ikiye çıkıyor. Patronlar ve içteki düşman, yani bizleri satan sendika bürokrasisi. Fakat bunları aşmak yine bizim ellerimizde. Örnekleri tarihimizde bizlere yol gösteriyor. Yeter ki İŞÇİ SINIFI istesin, bu selin önünde duracak bent yoktur.

Çalıştığım yerde Türk-Metal sendikası örgütlü. 2006 yılında toplu sözleşme yapıldı. Yüzde kaç zam için masaya oturulduğu, neler istendiği, tüm bunların işçiye sorulup sorulmadığı hepimizin malûmu. Ne bir toplantı, ne başka bir şey. Ne de bunu zorlayacak bir birliktelik. Bu nedenle, güya işçileri temsil eden sendika masa başında işçileri satabiliyor. Hatta %0’ın altına dahi imza atabiliyor.

En son altı aylık zam %1,6 oldu. Maaşlara yedi sekiz ya da on lira etki edecek. Bu konuyu yani zammın yetersiz olduğunu sendika temsilcisine sorduğumuzda “yapacak bir şey olmadığını, yukarda alınan kararlara karışılamadığını” söyledi. Yani birileri bizim adımıza karar alıyor, sözleşmeler imzalıyor, ama biz buna müdahil değil kabullenici oluyoruz. Bu konuşmanın ardından işyerine konuyu görüşmek, güya bizim taleplerimizi dinlemek için şube temsilcisi geldi. Vardiyalarla ayrı ayrı konuşuldu. Şube temsilcisi yapılan zamdan memnun olmadığımızı bildiğini, fakat zamların enflasyona göre yapıldığını söyledi. Peki enflasyon oranları gerçeği mi gösteriyor?

Şube temsilcisi enflasyonun gazyağı lambası fitili, pinpon topu gibi birçok şeyin fiyatlarındaki artışların baz alınarak hesaplandığını söylediğinde, bir arkadaşımız bunun neden yemek, gıda, barınma, ilaç, kırtasiye, eğitim, sağlık, giyim gibi şeyler dikkate alınmadan yapıldığını sordu. Temsilci “bunları biz belirleyemiyoruz” dediğinde, arkadaşımız “madem bizimle birliktesiniz, bizim sorunlarımızı paylaştığınızı söylüyorsunuz, o zaman söylediklerimizi yapacak çözümler üretelim. Metal sektöründe en büyük örgütlülük olduğumuzu söylüyorsunuz, o zaman gücümüz var, değiştirmek için mücadele edelim” dedi. Diğer bir arkadaş işverenle pazarlığa oturulurken belli bir kota konmasını ve kesinlikle onun altına inilmemesini, başka bir arkadaş sendikanın %0’a imza attığını, bir arkadaşımız da aldığı maaşın kirasını ancak karşıladığını söyledi.

Temsilci 2008 yılı sözleşmesinde yeni yöntemlere gidileceğini söylediğinde, bir arkadaşımız bu yöntemlerin 2006 yılı sözleşmesinde neden denenmediğini, başka biri de bu yeni yöntemlerin içinde GREV olup olmadığını sorduğunda, temsilci grevin iyi bir şey olmadığını söyledi. Grevin iyi bir şey olmadığını duymak bize ne kadar anormal geliyorsa, onlara o kadar normal geliyor. Oysa grev işçi sınıfı için bir okuldur. Dayanışma ve mücadelenin yaşandığı yerdir. İşçi sınıfı grevle birçok şeyi kazanmasını bilmiştir. Yani “HAK VERİLMEZ,ALINIR” bilincinin yükseltildiği bir mücadele biçimidir grev.

Ayrıca şube temsilcisi işçileri AKP’ye oy vermekle suçlamakta, ama kendilerinin işveren sendikasıyla iç içe geçtiğini görmezden gelmektedir. Muhalifliği, burjuvazinin dünden razı olduğu bir hükümet karşıtlığından yani AKP karşıtlığından öteye geçmezken, sık sık milliyetçi söylemler kullanmaktan geri durmayan bir sendika temsilcisinden, şunu sorgulamasını beklemek saflık olurdu: Bu işçi ve emekçi yığınlar neden böyle burjuva partilere oy veriyor?

Aslında cevap gayet açık, alternatif olmayışı. Ayrıca işçi hareketinin suskunluğunun nedeninin, işçilerin örgütsüzlüğünden ve devrimci bir önderliğinin olmayışından kaynaklandığını biliyoruz. Evet arkadaşlar, sendikalar ve sendikacı profili gayet açık. Bu tür sendikalar ve sendika bürokrasisi işçi hareketinin, grevlerin, eylemlerin istenilen sonuçlara ulaşmasını engellemektedir. Sonuçta bu durum burjuvazinin ve onun devletinin işine gelmekte, onlara soluk aldırmaktadır.

Oysa işçi sınıfı geçmişte taşıdığı devrimci değerleri ortaya çıkardığında, bu yolda örgütlendiğinde mücadeleye daha kolektif ve militan katılacaktır. Bu örneklerle dolu bir tarihe sahibiz. Yani BİRLEŞEN İŞÇİLER YENİLMEZLER!

Kaybedilen Mevziler Mücadeleyle Kazanılır!

Ne burjuvalara ne onların devletine ne de sendikal bürokrasiye, ama mücadelene ve örgütlülüğüne güven!