Sendika Bürokrasisi Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: Sınıf İşbirlikçiliği Tam Gaz

İstanbul’dan bir medya işçisi

Sıkça sözünü ettiğimiz sendikal bürokrasi ve yarattığı bataklık geçtiğimiz günlerde şanına yaraşır bir biçimde arzı endam etti. Sermaye örgütü TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner ile işçilerin örgütü olması gereken DİSK’in Başkanı Süleyman Çelebi birlikte kameraların karşısındaydılar. Öncesinde bir toplantı yapmışlardı ve basına ortak açıklamalarda bulunuyorlardı. 7 Temmuz günü düzenlenen ve burjuva medyanın da yoğun ilgi gösterdiği basın toplantısında bir dizi konuda görüş birliğine varıldığı ve bu konularda ortak çalışmalar yapılacağı duyuruldu.

Gazeteler, internet siteleri manşetler atıyordu: “Patronlar kulübü ile ‘Devrimci İşçiler’ el ele!”, “TÜSİAD ile DİSK işsizliğe karşı güç birliği yapacak”, “DİSK ile TÜSİAD kol kola”. Çıkarları gereği uzlaşmaz bir karşıtlık içindeki iki sınıfın temsilcileri ne konuda anlaşmış olabilirdi? Bunu anlamaya çalışmakla uğraştığımızda durum karışık gözükebilir. Bir burjuva yazar olan Güngör Uras bile şaşırmıştı. “İnsanların birbirini anlamadığı, birbirileri ile konuşmadığı, politikacıların ve kurumların birbirine düşman olduğu bir dönemde, “solun en ucunda olduğu söylenen” bir sendika ile “kapitalizmin en ucunu temsil ettiği söylenen” bir işadamları derneği başkanının kol kola girmesi sevinilecek, alkışlanacak bir gelişmedir” dedikten sonra, “çıkar çelişkisi var, nasıl olacak, anlamadım” diyordu.

Ancak bu tablonun işçi hareketinin önündeki en önemli engellerden biri olan sendikal bürokrasinin gündelik ihanetlerinden biri olduğunu ve sendika bürokrasisinin işçi sınıfını temsil etmediğini, aksine burjuvaziye hizmet ettiğini hatırlattığımızda kafa karışıklığı yerini net bir öfkeye bırakacaktır.

Toplantı sonrası yapılan açıklamaları aktarmadan önce TÜSİAD’ın da aralarında bulunduğu büyük sermaye kesimlerinin, Türkiye’nin kendi emperyal emellerini gerçekleştirebilmesi için artık dar gelen gömlekleri değiştirmeye çalıştığını, kimi “demokratik” ataklar ve değişimleri desteklediklerini hatırlatalım.

TÜSİAD’ın başkanı Ümit Boyner şöyle diyordu: “İki kurum olarak Türkiye’nin ileri gitmesi, istihdam oranını arttırması ve demokratikleşmesi konusunda görüş birliği içerisindeyiz. Bu anlamda birlikte çalışma alanlarımız söz konusu. DİSK’le toplam dört noktada birleşiyoruz. Bunlardan ilki Türkiye’de temsil adaleti fazla, uzlaşmaya dayanan yeni bir anayasanın yapılmasıdır. Ayrıca siyasi partileri seçime giderken vizyon koymaya davet etmektir. Bu anlamda sağlıklı bir uzlaşma zemini arzu ediyoruz. Terör bir diğer konumuz. Terörden arınmış bir söylem istiyoruz. Güneydoğu Anadolu’da bu konuda farklı sivil toplum örgütleriyle ortak bir çalışma yapma konusunda fikir birliğine vardık. DİSK emekçileri temsil ediyor. İstihdam hususunda işbirliğine gideceğiz. Bu noktada bir mutabakat içerisindeyiz. Bu minvalde işsizlikle ilgili istihdamın arttırılmasına ilişkin çalışmalar yapacağız. Bölgesel kalkınma ve bölgesel gelişmişlik gibi sorunlarda birlikte çalışma noktasında fikir birliğine vardık.”

Açıklanan bölgesel kalkınma ve işsizlik meselesinin ardında Kürt halkını “bölgesel asgari ücret”le ucuz işçi haline getirmek ve bölge kaynaklarını sermayeye ayrıcalıklarla sunmak niyetleri yatıyor.

DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ise, farklı grupları temsil eden iki kurumun bir araya gelmesi ve ülke sorunlarını değerlendirmesinin önemli olduğunu vurguladığı konuşmasında, “Türkiye’de bir anayasa değişikliğine ihtiyaç var. Bu noktada TÜSİAD’dan farkımız yok” diyordu. Çelebi sürekli olarak “mutabakat zeminine ihtiyaç var” diye geveliyordu. İşverenin işçiyi istediği zaman kolaylıkla işten çıkarabilmesini sağlayacak kanuni “engellerin” ve kıdem tazminatının kaldırılması isteniyorken; işsizlik fonunda biriken paraların “yeni istihdam imkânı yaratacak projelerin desteklenmesinde kullanılması” adı altında patronlara aktarılması isteniyorken; asgari ücrette bölgesel farklılıklara gidilmesi isteniyorken; işverene kısa süreli veya mevsimlik işçi çalıştırma imkânı tanınması isteniyorken; işverenin sosyal güvenlik sistemine ödemelerinin azaltılması isteniyorken; işyerlerine getirilen zorunlu sosyal yükümlülükler, çalışan kadınların çocuklarına kreş tahsisi, doktor bulundurma, spor tesisi yapma gibi yükümlülükler kaldırılmak isteniyorken; sendikaların işyerlerindeki işçileri sendikaya üye yapma faaliyetlerine ve işyerlerindeki sendika temsilcilerinin faaliyetlerine sınırlama getirilmesi isteniyorken Çelebi’nin hangi mutabakatın peşinde olduğuysa pek anlaşılmıyordu. İşçilere karşı açık bir savaş ilanı olan bu istek ve hak gaspları karşısında işçiler cephesinin başında işbirlikçiler ve bürokratlar bunduğu müddetçe işçiler silahsız, sipersiz ve hep kaybeden olmaya mahkûmdurlar. Patronlarla işçileri el ele buluşturmak isteyen bu ihanetler karşısında, patronları ve sendikal bürokrasiyi el ele boğacak bir mücadeleye ihtiyaç var.

Sendikaların bürokratlara değil işçilere ait olduğunu hatırlatmaya artık pek ihtiyaç yok. Şimdi ihtiyaç bu doğru söylemin bir gerçeğe büründürülmesidir. Bu ihtiyacın karşılanması için sınıf devrimcilerinin ısrarlı, sabırlı ve inatçı çabalarını büyütmeleri gerekiyor. Mücadeleye kazanılan her bir işçi, siyasallaştırılan her bir öncü işçi saldırıları durduracak olan duvarın bir tuğlasını oluşturacaktır.

İstanbul’dan bir medya işçisi