Özelleştirme Saldırısı Devam Ediyor

Marksist Tutum okuru bir sağlık emekçisi

Dünyada 80’li yıllardan itibaren hızla yayılan neoliberal uygulamalar Türkiye’de de gecikmeksizin uygulamaya konulmuştu. 12 Eylül faşizmi sayesinde önce işçi sınıfının devrimci mücadelesi ezilerek burjuvazi için adeta dikensiz gül bahçesi yaratılmış, ardından da tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu neoliberal politikalar eliyle işçi sınıfının kazanımları tırpanlanmaya başlanmıştı. Bu tarihler, aynı zamanda özelleştirme furyasının da başladığı yıllardı.

Özelleştirme adı altında işçi sınıfının kazanımlarına ve haklarına dönük yürütülen saldırılar, Türkiye gibi sanayileşmenin devlet eliyle yaratıldığı ülkelerde daha özel bir önem kazanmaktadır. TC’nin kuruluş yıllarından itibaren, sermaye yatırımı açısından büyük riskler taşıyan birçok alanda devlete ait Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) olarak adlandırılan büyük fabrika ve işletmeler kurulmuştur. KİT’ler uzun yıllar boyunca ekonomik alanda belirleyici olmuş, sermayenin önünü açmış, altyapı ve ulaşım gibi sorunların çözülmesini sağlamış ve nihayet kâra geçmeye başlamıştı. ‘80 sonrası Özal’la başlayan süreçle birlikte ise türlü ayak oyunları ve kapışmalarla karakterize olan bir biçimde özelleştirmeler başlamış ve KİT’ler sermayeye peşkeş çekilmeye başlanmıştı. Bu özelleştirme furyası, işçi sınıfının mücadelesinin bastırıldığı ve ardından geriletildiği 90’lar boyunca da hız kesilmeden devam ettirildi.

Uzun bir süredir devam eden özelleştirme listesi yenileri eklenerek uzuyor. İsdemir, Erdemir, Tüpraş, Petrol Ofisi, Havaş, Sümerbank, Seka, Orüs, Et ve Balık Kurumu, Petkim, Telekom, Tekel vb. arka arkaya özelleştirildi. Bunlar ve bunlara bağlı 70’in üzerinde kuruluş özel sektöre devredildi. Kısa bir süre önce de elektrik dağıtımında Türkiye’nin iki büyük işletmesi olan Bedaş (Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş.) ve Sedaş (Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş.) özelleştirildi. Birisi Türkiye’nin en büyük burjuvalarından Sabancı ailesinin de içinde bulunduğu bir gruba, diğeri de “Akcez ortak girişim grubu” adıyla ihaleye giren kapitalistlere satılmış oldu.

Özelleştirmeler sonrasında, bu işletmelerdeki binlerce işçi, çok zaman geçmeden ya işsizlik belâsıyla ya da ücretlerin düşürülmesi benzeri saldırılarla karşı karşıya kaldı. Kapitalist patronlar hızla bu işyerlerindeki sendikal örgütlülükleri dağıtmak üzere harekete geçtiler. O güne kadar korunabilmiş sosyal hak ve güvencelere karşı taarruz başlattılar. Eski işçilere dönük emekliliğe zorlama, sürgün niteliğinde yer değiştirme, taşeronda çalışmak zorunda bırakma gibi uygulamalar özelleştirmelerin sonuçları olarak hızla yaygınlaşmaya başladı.

1989 ile 2006 yılları arasında özelleştirilen 70 şirket ve kurumdan 21 bin 676 işçi işten çıkartıldı ve bir kısmı da hiçbir iş güvencesi olmaksızın, sendikasız, tazminatsız yılın 10 ayı ile sınırlı, düşük ücretli olarak çalıştırılmak üzere 4-C statüsüne kaydırıldı. Türk-İş’in hazırladığı özelleştirme raporuna göre 1999 verileri itibariyle sendikal örgütlülük düzeyi %72 oranında gerilemiş. Bugüne kadar özelleştirilen bu işletmelerde hayata geçen saldırılara karşı 7 bin 400 dava açılmış ve bu davaların 4 binden fazlası hâlâ sonuçlanmamış.

Özelleştirilen işletmelerde uzun yıllar çalışmış binlerce işçinin hayatında çok şey değişti. 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle ezilmeden önce Türkiye işçi sınıfının güçlü bir mücadelesi vardı. Bu mücadelelerin sonucu elde edilen birçok ekonomik ve sosyal kazanımlar sayesinde özellikle KİT’lerde çalışan işçilerin özel sektöre göre çalışma ve yaşam koşulları daha iyiydi. Ücretleri ve yaşam standartları görece daha yüksekti. Bu fark genel olarak işçi sınıfına yönelik saldırılarla ve kazanımların hızla tırpanlanmasıyla büyük oranda zaten ortadan kaldırıldı. Ancak devlet işletmeleri hâlâ “iş güvenceli çalışma” nedeniyle tercih sebebiydi. Ne var ki özelleştirme politikalarıyla bu “ayrıcalık” da ortadan kalktı ve binlerce işçi işsizlik tehdidiyle yüz yüze geldi.

Yine Türk-İş’in hazırladığı “özelleştirme sonucu işsiz kalanların ekonomik ve sosyal profili” konulu bir anketin sonuçları bu açıdan oldukça dikkat çekici. Bu anketin sonuçlarına göre işçiler ağır ruhsal ve sosyal çöküntü yaşıyorlar. %90,6’sının ailesiyle ilişkileri ve düzeninin bozulduğu, %70,6’sının çaresizlik ve çöküntü duyguları içinde olduğu, %78,6’sının sosyal dışlanma hissi yaşadığı, %41,9’unun yaşamayı anlamsız bulduğu yani yaşamla bağının büyük oranda zayıfladığı tespit edilmiş. Büyük kısmının bir psikologun desteğine ihtiyaç duyar hale geldiği yine aynı anket sonuçlarında belirtilmiş. Özelleştirme sonucu işsiz kalanların %86,3’ü 35-44 yaş arasında ve %96,7’sinin bakmak zorunda olduğu bir ailesi var. Bu anket 2004 yılında yapılmıştı, aradan geçen dört yılda bu işsizler ordusu ve yaşanan bu tablo daha da büyüdü. Daha geçtiğimiz günlerde özelleştirme mağduru bir işçi kardeşimiz intihar ederek hayatına son verdi. Cevizli Tekel İşletmesinde çalışan ve özelleştirme sonrasında bölümü değiştirilip ücreti düşürülen 35 yaşındaki İmam Bulak, işini kaybetme korkusuyla bunalıma girerek yaşamına son verdi.

İşsizler ordusu sadece Türkiye’de değil dünyada büyümeye devam ediyor. Burjuvazinin bu saldırıları karşısında ne yazık ki işçi sınıfı yeterince örgütlü değil. Her geçen gün biraz daha çeşitlenerek artan saldırılara karşı öfke ve kızgınlık artsa da güçlü bir mücadele hattı henüz yaratılamadı. Sadece devlet işletmelerinde değil özel sektörde de aynı nedenlerle burjuvazinin saldırıları geriletilebilmiş değil. İşçi sınıfının kendi kazanımları ve çıkarları için vereceği mücadele onu her zaman burjuvaziyle karşı karşıya getirmiştir. İşçiler tek tek fabrika vb. sahibi kapitalistlerle ya da devlet olarak örgütlenmiş burjuvaziyle karşı karşıya gelmek ve ona karşı kendi çıkarlarının kavgasını vermek zorundadır. Bu kavga da ancak, sınıfın çıkarları söz konusu olduğunda burjuvaziyle uzlaşmayacak militan bir örgütlülükle kazanılabilir. Bugün de tüm diğer işletmelerde olduğu gibi özelleştirilen işletmelerde de militan bir mücadele hattı yaratılmak zorunda.