Okurlarımızdan - Temmuz 2011

Amerikan İşçi Sınıfı da Mücadele Ediyor

Kapitalistler, dünyanın her yerinde işçi-emekçilerin haklarına saldırmaya devam ederken işçiler bu saldırılara karşı sessiz kalmıyorlar.  Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki emekçilerin isyanı dünya işçi sınıfına örnek oluyor. Geçtiğimiz haftalarda ABD’nin Wisconsin eyaletinde bütçe açığını gerekçe gösteren vali Scott Walker’ın eyalet meclisine sunduğu sendikal hakları hedef alan yasa teklifi kabul edildi. Tasarı, kamu işyerlerinde çalışan sendikalı işçilerin haklarını kısıtladığı gibi, toplu sözleşmelerde pazarlık güçlerini de azaltıyor.

İki yıllık süreçte bütçe açığının 3,6 milyar dolar olacağı açıklandı. İşçilerin haklarından ve ücretlerinden yapılacak olan kesintiler sonucu 300 milyon dolar “tasarruf” edilmesi planlanıyor. Bu plan doğrultusunda işçilerin sendikal hakları ve sendikaları yok edilmek isteniyor.

Ancak işçiler yasanın geri çekilmesi için başkent Medison’da meclisi işgal ederek gece gündüz nöbet tuttular. 100 binin üzerinde işçi mitinge katılarak egemenlere tepkilerini gösterdi. Üniversite öğretim üyeleri, öğretmenler, öğrenciler, sağlık çalışanları, belediye çalışanları, itfaiyeciler ve çeşitli sektörlerden işçiler, kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkının gasp edilmesine, sendikasızlaştırma girişimlerine, ücretlerin düşürülmesine ve sosyal hakların budanmasına hep birlikte tepki gösterdiler.

Her eyalette on binlerce işçi ayrı ayrı eylemler yaparak Wisconsin işçilerine destek oldu, mücadeleyi büyüttü. Şunu biliyorlardı ki, bugün Wisconsin’de yapılan hak gasplarının önüne geçilemezse benzer saldırılar kendi eyaletlerinde de hayata geçirilecektir.

Wisconsin’de işçi sınıfının kapitalistlerin saldırılarına karşı verdiği mücadele, ileri ülkelerde bir şey olmaz diyenlere bir kez daha iyi bir yanıt olmuştur. Emperyalist piramidin tepesindeki ülke ABD’de işçilerin koşullarının çok iyi olduğunu söyleyip “oradan bir şey olmaz” diyenlerin bir kez daha geriye dönüp düşünmeleri gerekiyor.

Dünya işçi sınıfına 1 Mayıs, 8 Mart gibi işçilerin uluslararası mücadele günlerini armağan eden Amerikan işçi sınıfı, bugün de patronlar sınıfının krizi bahane ederek gerçekleştirdiği hak gasplarına karşı mücadele bayrağını yükseltiyor.

G.D.


Oyuncak Deyip Geçmeyin!

Sizce bir oyuncak ne işe yarar? Haklı olarak diyeceksiniz ki çocukların eğlenmesi ve kişisel gelişimi için oyuncak önemlidir. Peki, oyuncağın eğlence gibi masum bir ihtiyacın dışında başka amaçlarla da üretilebileceğini hiç düşündünüz mü?

Doğrusunu isterseniz “Oyuncak Müzesi”ni ziyaret edinceye kadar oyuncakların başka amaçlar için üretilip, çocukların masum dünyasına sokulduğunu düşünmemiştim. “Çocuklara eğlence, büyüklere geçmişi yâd etme” dışında bir iddiası olmayan Oyuncak Müzesi, şair Sunay Akın tarafından kurulmuş ve İstanbul Göztepe’de bulunuyor. Küçük yeğenimi bir hafta sonu sevindirmek için iki bilet alarak müzeyi ziyaret ettim. Beş katlı müzede Almanya, Fransa, Amerika, Macaristan, Türkiye gibi farklı farklı ülkelerden çeşitli oyuncaklar sergileniyor. Müzeyi gezerken üretilmiş oyuncakların geçmişten bugüne yaşanmış tarihin bir parçası olduklarını fark ettim. Kendi kendime “oyuncak deyip geçmeyeceksin” dedim.

Müzede 1800’lü yıllara ait yoksul çocukların alamayacağı oyuncakların yanı sıra 1900’lü yıllarda yoksul mahallelerinde satılan oyuncaklar da vardı. Üretilen bütün bu oyuncakların tabii ki kâr getiren bir meta oldukları gerçeğini unutmamak gerekiyor. Ancak işin çok daha önemli yanı oyuncaklar aynı zamanda egemen sınıflar tarafından ideolojik bir araç olarak da kullanılıyor. Çocukların ellerine oynasınlar diye tutuşturulan bu oyuncaklar aslında ideolojik silah işlevi görüyor. İşte 100 yıl hatta daha da öncesinde üretilmiş oyuncakları seyrederken bu gerçeği fark ettim. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Almanya’da Nazilerin iktidarda olduğu döneme ait bir oyuncaktı. Oyuncak ortada duran bir kitap yığınını yakan Nazi askerlerinden oluşuyordu. Küçücük bir çocuğun bu oyuncakla kitap yaktığını hayal ederek oynadığını bir düşünün. Böyle bir çocuğu 14-15 yaşına geldiğinde “Yahudi ve komünist avına” çıkan bir Nazi yapmak zor olmasa gerek! Özellikle 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası Almanya’da üretilen onlarca oyuncakta sahra çadırları, askeri birlikler, yaralı askerler yer alıyor. Bütün bir toplum bu oyuncaklarla adeta savaşa psikolojik olarak hazırlanmış.

Bir oyuncak üzerinden halkların birbirine düşmanlaştırılabileceğini gösteren başka bir oyuncak da Macaristan’da 1912 yılında üretilmiş. Bu oyuncak adeta şeytanı andıran bir Osmanlı Yeniçerisiydi. Bebeğin suratını öyle çirkin yapmışlar ki bu bebekle oynayan bir çocuğun kafasında canlanacak bir Osmanlıyı tahmin etmek zor değil. Bugün bile Doğu halklarını cahil, kaba, çirkin, kısacası “aşağı ırk” olarak gören anlayışın bir dışavurumuydu bu “masum” oyuncak.

Müzede gözüme çarpan bir başka gerçek de oyuncakların da bir sınıfı olduğuydu. Örneğin 1800’lerin sonlarında Avrupa’da üretilen muazzam oyuncak evler ve bebekler var. Bunlar öyle evler ki içinde perdeden tutun da piyanonun üzerindeki nota defterine kadar bütün detaylar var. Bu evlerin ihtişamından zaten kimler için üretildiğini, kimin yaşamından kesitler sunduğunu anlamak mümkün. Bırakalım 1800’lü yılları, 1900’lerde bile işçi evlerine çok geç giren lavabo, musluk, tuvalet gibi şeyler bu oyuncak evlerin detaylarını oluşturuyor. Bu lüks oyuncaklar, aristokratların, burjuvaların ihtişamlı yaşamlarının minyatürüydü. Keza gerçek saç kullanılarak yapılan oyuncak bebekler var o dönemlerde. Küçük bir araştırmadan sonra öğrendim ki, yoksul aileler kız çocuklarının saçlarını kesip satıyorlarmış bu oyuncaklar için. Bu ihtişamın, özenin hemen karşısında Amerika’da 1910’larda satılan ve “1 penilik oyuncak” olarak bilinen teneke oyuncakları görüyorsunuz. Bunlar da işçi çocuklarının payına düşen oyuncaklar!

Demek ki oyuncak deyip geçmemek lazım. Hem işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki derin uçurumu ortaya çıkaran hem de egemen sınıfların toplumu nereye yönlendirmek istediğini gösteren bir işlevi varmış oyuncakların. Demek ki çocuklarımızın oyuncaklarını burjuvazinin egemenliğinden kurtarmak için de mücadele etmemiz gerekiyor.

Sarıgazi’den bir Marksist Tutum okuru


Korkunun İlacı Bilinçli Olmaktır

Yıl 2003. Küçük bir okulda çalışıyorum. Okula ilk geldiğim zaman sendikadan kimse bahsetmiyordu. Sanki sendika bu okula uğramamış gibiydi. Aradan 1 yıl geçtikten sonra Eğitim-Sen’li üyeler olarak artık birlikte davranan öğretmenler olmuştuk. Okula yeni gelen arkadaşları sendikaya üye yapma işini kendimize görev ediniyorduk. Sayımız giderek artıyordu.

Ertesi yıl okulda aynı branştan iki öğretmen olduğumuz için okul müdürümüz benim başka bir okula görevlendirmemi yapmak zorunda olduğunu söyledi. Okuldaki arkadaşlar buna itiraz etmemi, buradaki rahatımı bozmaya hakkının olmadığını, müdürün niyetinin okulda sendikayı güçlendirenlere ceza vermek olduğunu söyleyip, gitmemek yönünde pozisyon almamı istediler. Ben tam tersini düşünüyordum. Arkadaşlara, rahat çalışmak gibi bir niyetimin olmadığını, sendikayı bu okulda zayıflatmak amacıyla yapıyorsa haftanın yalnızca bir günü için görevlendirmeyi kabul edeceğimi, diğer okula gittiğimde boş durmayacağımı, oradaki sendikalı arkadaşlarla da aynı düzeyde bir ilişki yaratmak için uğraşacağımı söylediğimde onlar da benim doğru bir karar verdiğime ikna oldular. Haftanın diğer 4 günü zaten birlikte olacaktık. Görevlendirmeyle gideceğim okulu, okul müdürüm seçmişti. Benim için hangi okula gideceğim hiç önemli değildi.

Okula gittiğimde ilk fark ettiğim nerdeyse 100 öğretmeni olan bir okul olmasına rağmen öğretmenlerin birbirlerine yabancılaşmış olduğu, sendikalı olanların birbirlerinden haberlerinin olmadığıydı. Hatta sendika temsilcisinin kim olduğunu öğrenmem bir ayı buldu. Kimse temsilcinin kim olduğunu bilmiyordu. Ben haftalarca sorduktan sonra temsilci ancak ortaya çıktı.

O yılın Mart ayında ABD Irak’ı işgal etmiş, emperyalist savaşın ateşi Ortadoğu’yu kavurmaya başlamıştı. Daha sonra UİD-DER’i kuran çeşitli sektörlerden işçiler, pek çok sendika şubesinde olduğu gibi Eğitim-Sen’de de İşçi Öz-Eğitim Grupları çalışmaları yapıyor ve bu çalışmalara öğretmenleri de davet ediyordu. Ben de kadrolu çalıştığım okuldaki arkadaşlarla katılıyordum o çalışmalara. Bu okuldakileri de hem sohbet ederek davet ediyor, hem de hazırlanmış seminer davetiyelerini sendikada duvara asarak ulaşamadığım öğretmenleri haberdar etmeye çalışıyordum.

Sendikadaki seminerlerden birisi “emperyalist savaşa hayır” konuluydu. Bu seminerin davetiyesi A5 boyutunda bir kâğıttı. Ben o kâğıdı öğretmen arkadaşların görebileceği bir şekilde okulda da duvara astım. Ben kâğıdı asarken birkaç arkadaş müdürün bu tür işlere kesinlikle izin vermediğini, çok kötü fırçaladığını, ceza verebileceğini söyledi. Sanki ben yasadışı bir şey yapıyormuşum gibi bir hava esti içerde. Ben bunu asıp oturduktan 3-5 dakika sonra müdürümüz hışımla öğretmenler odasına girdi. Direkt olarak asılı davetiyeye doğru saldırıya geçti. Bir yandan da “Nedir bu emperyalist, memperyalist savaş? Bu da neymiş, nerden çıktı bu, kim asıyor böyle şeyleri, burası okul, okulda böyle şeyler olmaz” diye söylenerek kâğıdı duvardan çekti aldı ve iki eliyle yırtacak gibi harekete geçti. Tam o bir saniyelik anda ben atıldım: “O kâğıdı yırtamazsınız, o yasal bir kurumun kâğıdıdır, Eğitim-Sen’in onayı olan bir davetiyedir. Siz onu yırtarsanız, suç işlersiniz” dedim. Bizim müdür bey birden yırtacak gibi olduğu kâğıdı alıp (suç işlemekten korkan terbiyeli bir çocuk gibi) özenli bir şekilde dört parçaya katladı ve “ben onu yırtmayacaktım ki, katlayıp size verecektim” dedi. Aslan gibi görünen müdürün içindeki kedi ortaya çıkmıştı bir anda. Asar, keser dedikleri adam gayet kibar bir şekilde kâğıdı bana uzattı. Güya kâğıdın asılması sorun değilmiş de kâğıt üzerindeki yazıların içeriğinde biraz sorun varmış! Güya savaş varmış ama emperyalist savaş diye bir şey yokmuş! Onun kızdığı şey meğer buymuş! O konuştukça cehaleti ortaya çıkmaya başladı. Ben bir yandan, “müdür kâğıdı görünce çok kızar” diyen arkadaşlar diğer yandan müdürü sıkıştırmaya başladık. “Savaşa karşı değil misiniz?”, “ABD’nin Irak halkının üzerine bomba atması, oradaki insanları katletmesi umurunuzda değil mi?”, “emperyalizmden bir rahatsızlığınız yok mu, emperyalizmi onaylıyor musunuz?” gibi sorularla adamı yıldırdık. En sonunda öğretmenler odasından kaçtı. Onun kaçışının ardından herkese bir özgüven geldiğini gördüm. O kadar korktukları adam en ufak bir müdahalede ne kadar korkak olduğunu göstermişti. Bunun üzerine günlerce konuşuldu. Onu adam yerine koydukları için utandığını söyleyen de oldu. Ben o okulda 4 ay kadar çalıştım. Bu süre içinde, uğraştığımızda ve istediğimizde ne gibi bir değişim yaratabileceğimizi gözlerimle gördüm.

İnsanın korktuğu şey çoğu zaman yalnızca bir gölgeden ibarettir. Karanlıkta bazen küçücük şeylerin gölgesi dev gibi görünür bize. Tıpkı korkulan şeyin gölgesini gördüğümüz gibi. Ama ona ışık tuttuğumuzda ne kadar küçük ve değersiz olduğunu görürüz. Sayıca az da olsak bilinçli olduğumuzda aydınlığa kavuşmuşuz demektir. Yeter ki bu ışığı herkese tutalım. Küçük sorun, büyük sorun demeden her sorunu çözmek için harekete geçelim ve işçi arkadaşlarımızı içine saplandıkları korku bataklığından çıkaralım. Birlikte mücadele etmenin yolu buradan geçiyor. Küçük deneylerde başarıyı gören işçiler daha büyük başarılar için ileri doğru atılır ancak!

İstanbul’dan Marksist Tutum okuru bir öğretmen


Burjuvazinin Yalanlarına Kanma!

Egemen sınıf özellikle farklı toplumsal kimlikleri sürekli kaşıyarak kendi geleceğini sürdürme telâşındadır. Dil, din, ırk, cinsiyet farklılıkları ve etnik farklılıklar kapitalistler ve onların temsilcileri tarafından sürekli kullanılıyor. Bu farklılıkların karşı karşıya getirilmesi bu sistemin en temel taktiklerinden biridir. Emekçilerin sınıf kimliğinin gelişmesini engellemek üzere sürekli bu farklılıklar üzerinden emekçiler birbirine düşman hale getirilmeye çalışılıyor.

Kapitalist hiyerarşide ilk 20 ülke içine giren Türkiye burjuvazisinin tarihi de bu tür düşmanlaştırma çabalarıyla bezelidir. Kazanansa egemen sınıf olan burjuvazi olmuştur. Egemen sınıfın en temel politikasını özetleyecek olursak; “senden olmayanı yok say, inkâr et, imha et!”. Bu topraklarda, Osmanlı’dan TC’ye uzanan tarih, egemenlerin çıkarları uğruna gerçekleştirdikleri katliamlarla dolu bir tarihtir. Egemenler ne kadar inkâr ederlerse etsinler bu bir gerçektir. TC devletinin kuruluşu öncesince başlayan bu politikaların en somut örneği olarak 1915-1917 yılları arasında yaşanan Ermeni katliamını bugün dünyada bilmeyen yok. Egemenler yok deseler de, kabul etmeseler de, sadece kendi resmi belgelerindeki rakamlara göre 800 binden fazla Ermeni, “tehcir” yani zorla göç ettirilerek, kendi yurtlarından sürülmüş, ölüme gönderilmişlerdir. Bu gerçeği nasıl gizleyecekler? Öldürmedik, göç ettirdik diyorlar. Ne göçü? Yüz binlerce Ermeni bile bile ölüme gönderildi ve yollarda katledildi.

Başta İstanbul olmak üzere İzmir ve Adalar’da 6-7 Eylül 1955 tarihinde Rumlara ve gayrimüslimlere yönelik yapılan linç ve yağma hareketini örgütleyenlerse TC devletinin egemenleriydi. Bu iki gün boyunca birçok insan yaralanmış, ölümler olmuş, kilise, ev ve işyerleri talan edilmişti. Kimlerdi bu olayların arkasındakiler?

1937-1938 yıllarında yaşanan ve birçok insanın yaşamını yitirdiği Dersim Katliamını hafızalardan nasıl silebilirler? Devletin kontrolünü kabul etmeyen Dersimli Kürt Aleviler hâlâ o dönemin sarsıcı etkisini yaşamaya devam ediyorlar. Çocuk, kadın demeden binlerce insan devletin bir politikası olarak katledildi. Birçok insan yaşadıkları topraklardan zorla alınıp farklı yerlere göç ettirildi.

1970’li yıllar toplumsal muhalefetin ve işçi eylemlerinin yükseldiği bir dönemdi. Egemen sınıf kendi geleceğinin kaygısına düşmüştü. İşçi eylemleriyle birlikte üniversite gençliği de eylemlere katılıyordu. Yükselen toplumsal hareketi bastırmak ve kendi düzenlerini korumak için burjuvazi kanlı yüzünü göstermekten geri durmayacaktı. Yükselen sınıf hareketini bastırmak için 1977 1 Mayıs’ında kitlelerin üzerine ateş etmiş ve 37 işçiyi öldürmüştü. Taksim Meydanı kana bulanmıştı. Çünkü yükselen işçi hareketinin önünü alamazsa kendi geleceğinin olmayacağını biliyordu. Sonrasında örgütlediği faşist güruhla işçi eylemlerine saldırıyor, grev çadırlarını dağıtmaya çalışıyor, devrimci işçi önderlerini ortadan kaldırmaya dönük eylemler planlıyordu. Burjuvazi yükselen toplumsal hareketi bastırmak için baskıları arttırmış ve faşist güruhu örgütlemişti. Böylesi süreçten öğrenci hareketi de nasibini aldı. 16 Mart 1978’de 7 devrimci öğrenci faşist gerici güruh tarafından Beyazıt Meydanında katledildi.

Bütün baskılara ve karşı-devrimci eylemlere rağmen yükselen toplumsal muhalefet tam olarak baskı altına alınamamış ve ortam burjuvazinin istediği gibi dikensiz bir gül bahçesine dönüşmemişti. Bunun için daha fazla katliam yapılmalıydı. Bu sefer egemen sınıfın hedefi Alevi-Sünni çatışması temelinde Alevilerdi. 19 Aralık 1978’de Maraş’ta günlerce süren kanlı saldırılar sonucu 111 kişi yaşamını yitirmiş, Alevilerin ve solcuların evleri ve işyerleri yakılıp yıkılmış, kentin Alevi nüfusunun %80’i kenti terk etmek zorunda kalmıştı. Benzer olaylar Sivas, Çorum ve daha birçok ilde yaşandı. Dinsel temelde toplum ikiye bölünüyor ve karşı karşıya getiriliyordu.

Aradan 15 yıl geçtikten sonra, 2 Temmuz 1993’de, egemen sınıf yine bir mezhep çatışmasını körüklemeye girişecek ve yine katliamcı yüzünü gösterecekti. Pir Sultan Abdal etkinliklerinin düzenleneceği Sivas’ta yine devlet eliyle gerici faşist güruh örgütlenmiş ve Alevilerin ve aydınların kaldığı Madımak Oteli provokasyonla ateşe verilmişti. Bu katliamda 37 kişi yaşamını yitirmişti. Emekçileri mezhep temelinde karşı karşıya getirmek isteyen düzen güçleri Sivas katliamının üzerini örtmek ve kendi kirli yüzlerinin ortaya çıkmasını engellemek için hemen ardından Sünni olan Başbağlar Köyünde katliam gerçekleştirecek ve 33 kişinin yaşamı elinden alınacaktı. Alışılageldik şekilde, bu katliamın sorumlusu olarak da PKK gösterilecekti.

Yıllardır yok sayılan, kimlikleri kabul edilmeyen, dilleri inkâr edilen Kürt halkı da burjuvazinin inkâr ve imha politikalarından nasibini fazlasıyla aldı. Yaklaşık 30 yıldır en kanlı şekilde sürdürülen bu politikalar nedeniyle 40 binden fazla insan yaşamını yitirdi. Kimileri faili meçhullere kurban gitti, kimileri asit kuyularına atıldı, köyleri yakılıp yıkıldı, başka yerlere göçe zorlandılar fakat yılların verdiği acılar Kürt halkının haklı mücadelesini ortadan kaldırmadı. Egemenlerin tüm kirli politikalarına rağmen Kürt halkının demokrasi mücadelesi devam ediyor.

Ezilen halkların, mezheplerin vb. vermiş oldukları demokrasi mücadelesine sahip çıkmalı, burjuva düzeni alaşağı etmek için bağımsız sınıf çıkarlarımız temelinde örgütlenmeliyiz. Tüm dünyada var olan zenginliği üreten biz işçiler, patronlar sınıfına karşı mücadelede sınıf perspektifini mücadelemizin merkezine koymalı, sınıf mücadelesini toplumun her alanına yaymalıyız. Yoksa daha çok burjuvazinin katliamcı geleneğinin kurbanı ya da aracı haline geliriz. Burjuvazinin oyununa gelmemek için sınıf temelinde örgütlenmeli, örgütlü mücadele etmeliyiz.

Esenyurt’tan bir Marksist Tutum okuru


Aile Hekimliği Uygulamasında Gelinen Durum

Aile hekimliği uygulaması, “Sağlıkta Dönüşüm Projesi” adı altında, sağlık ocaklarının aile sağlığı merkezlerine dönüştürülmesidir. Buralarda çalışan sağlık emekçilerine performansa dayalı çalışma sistemi dayatılmaktadır.

Bilindiği gibi aile hekimliği pilot uygulaması 2005 yılında Düzce’de başladı ve geçtiğimiz yıl tüm Türkiye’de uygulamaya koyuldu. Aile sağlığı merkezlerinde (ASM) bir ya da daha fazla aile hekimi ve yine bir ya da daha fazla “aile sağlığı elemanı” (ebe, hemşire, sağlık memuru) çalışıyor. Aile hekimine aynı zamanda oranın bir işletmecisi gibi davranıp ASM’yi idare etmesi dayatılmaktadır. Her aile hekimine 3600-4000 hasta (müşteri) düşmektedir ve bu sayının 2 ay üst üste 1000 kişinin altına düşmemesi koşulu bulunmaktadır! Düşmesi durumunda hekimin sözleşmesi feshedilir. Bu uygulamayla hekim, kanunda belirtilen ücretine ilaveten, her hasta başına prim almaktadır. Yani uzman hekim, ilk 1000 kişiden standart olarak 2 bin TL ve 1000 hastanın üzerindeki her hasta başına da 1 TL prim almaktadır.

Bunların dışında aile hekimleri cari giderler (ASM giderleri, gezici sağlık hizmetleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri) için de sabit bir ödenek almaktadırlar. Giderlerin tutarının bu sabit ücretin üzerine çıkması durumunda, fazlalık kısım hekimin ücretinden düşülmektedir. Böylelikle hekim bu gibi giderleri minimum düzeyde tutmaya çalışmak zorunda kalmaktadır. Bunun sağlık hizmetinin verilmesi açısından ne anlama geldiğini siz düşünün! ASM’nin yönetim ve işleyişi tamamen aile hekiminin üzerindedir. Aile hekimi, aile sağlığı elemanını yönlendirmek ve denetlemek yetkilerine sahiptir. Aile hekimi, görev tanımında yer alan kılık-kıyafet prosedürüne ve mesai saatlerine uymama, verilen görevleri yapmama ya da eksik yapma gibi nedenlerle aile sağlığı elemanının sözleşmesinin feshi için İl Sağlık Müdürlüğüne “öneride” yani şikâyette bulunabiliyor. Görüldüğü gibi aile hekimine ASM’nin patronuymuşçasına görevler biçilmiştir. Adeta patron psikolojisiyle hareket eden aile hekimi, her türlü cari giderlerde, tıbbi cihaz, alet ve malzemelerde ve hatta ilaçlarda tasarrufa gitmektedir.

Sağlık ocaklarında ve sağlık gurup başkanlıklarında çalışan kadrolu sağlık işçilerinin, 4/B’li (sözleşmeli) olarak ASM’lerde çalışmaları dayatılmıştır. Bu durumu kabul etmeyip gurup başkanlıklarında kalanlara ise ek ödeme (döner sermaye ödemesi) yapılmamaktadır.

Sermaye sınıfı kâr hırsıyla kamuda da işçilere saldırıp var olan haklarımızı budamanın peşinde. Yine kâr hırsıyla biz işçi ve emekçilerin sağlığıyla oynuyorlar. Kendileri için zaten bir sorun yok! Nasılsa en iyi hastanelerde, en iyi şartlarda, biz işçilerden çaldıkları paralarla tedavi oluyorlar! Sağlıklı bir çalışma ortamı için, sağlık işçileri; özelde, kamuda çalışan; taşeron, sözleşmeli, kadrolu çalışan işçiler olarak bir araya gelmeli, tüm sınıf kardeşlerimizle birlik olup mücadele etmeliyiz!

Sefaköy’den bir sağlık işçisi


İş Güvencesi Mücadeleyle Kazanılır

Yine bir seçim süreci geride kaldı ve yine AKP yani bir sermaye partisi açık ara farkla oyları topladı. İşçilerin çoğunluğu oylarını AKP’ye verdi. Fakat işin ilginç tarafı düzen partilerinin hiçbirinin, gerçek anlamda biz işçilerin çıkarlarını gözeten bir vaadinin ve söyleminin olmaması, daha çok kuru sıkı palavralar atmaları veya bol bol yalan söylemiş olmalarıdır. Tüm düzen partileri sözde bir şeyler veriyor, ama biz ne istediğimizi bilmiyoruz, çünkü işçiler arasında tam bir kafa karışıklığı söz konusu.

İşçi kardeşler, ben Esenyurt-Kıraç bölgesinde fabrika işçiliği yapmaktayım ve son 6 ay içerisinde işten atılıp yeni bir işe başladım. Bu süreçte yaşadığımı bazı hususları ve izlenimlerimi, işçilerin taleplerinin neler olması gerektiğini ortaya koymak için sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kıraç ve Esenyurt bölgesindeki temel sorunlarımızdan bir tanesi iş güvencemizin olmamasıdır. En basitinden bir örnek vermek gerekirse, çalıştığım bir önceki fabrikadan atılma sebebim aylarca alamadığım maaşımı istememdir. Benim gibi onlarca işçi bu yüzden işten atılmıştır. Şu an çalışmış olduğum fabrikada da, bazı farklılıklar olsa bile durum aynı. Biz işçilerin en ufak bir açığı yakalandı mı kapı dışarı ediliyoruz. Hakkını arayan, haksızlıklara gelemeyen, arkadaşlarıyla arası iyi olan, haktan hukuktan bahseden işçiler hep kötü olarak gösterilen işçiler olmuştur. İşverenler ve onların paça yalayan uşakları istiyorlar ki, herkes süklüm püklüm olsun. Ne derlerse he diyelim. Kıraç bölgesinde bulunan fabrikaların neredeyse tamamında aynı şeyler uygulanıyor. İşten atmak istedikleri işçiyi ya en zor işlere veriyorlar, ya sürekli bölümü değiştiriliyor, ya da psikolojik baskı yöntemleri uygulanıyor. Zaten üç kuruş para alıyoruz ve asıl suçlular apaçık ortada iken işverenler hep bizleri suçluyor. İş Kanununda işverenlerin kafasına göre işçi çıkartamayacağı yazıyor, ama ne işverenler yasaları takıyor ne de işçiler bu haklarını takip edebiliyor.

İyi bilmeliyiz ki, kâğıt üzerinde kalan yasa maddeleri tek başına bizi korumaya yetmiyor. Biz işçiler üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmediğimiz sürece bu sorun bir değirmen taşı gibi boynumuzda asılı duracaktır. Birincisi, yasal haklarımızı öğrenip takipçisi olmamız gerekir. İkincisi ve daha da önemlisi, örgütlenmediğimiz sürece kapı bize her zaman açık olacaktır. En çok duyduğumuz laftır “beğenmeyen çekip gitsin, kapı orada”. Oysa bizler birlik olup temel haklarımız için mücadele edersek, o zaman biz onlara kapıyı gösteririz. Hangi sebepten dolayı olursa olsun birbirimizi yalnız bırakmamalıyız, çünkü biz işçilerin esas iş güvencesi birliğimizden gelen gücümüzdür. Aksi takdirde sıra sana geldiğinde yanında kimse olmayacaktır. Arkadaşımıza yapılan bir haksızlık aslında hepimize yapılmıştır. Bu temel sorunumuzu işçiler olarak gündemimize alıp “ne yapabiliriz acaba” diye kafa yormadığımız sürece, ne düzen partileri ne de bir başkası bizim sorunlarımıza kafa yormayacaktır. Biz işçiler mücadele örgütlerimizde öğrenip işyerlerinde birlik olmadığımız sürece kaybetmeye mahkûmuz.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Kıraç’tan bir işçi