Okurlarımızdan - Temmuz 2008

"Çok yoksul insanların çok sınırlı kaynaklar için rekabeti" mi?

Geçtiğimiz haftalarda Güney Afrika Cumhuriyeti’nde, ülkedeki göçmenlere yönelik ırkçı saldırılar yaşanmış ve üç kişi diri diri yakılmıştı. Burjuva medyanın yaşanan olaylara yaklaşımını özetleyen cümle ise, "Çok yoksul insanların çok sınırlı kaynaklar için rekabeti" şeklindeydi. Adeta alay edercesine başvurulan bu söylem, kapitalizmin çürümüşlüğünün üzerini örtmek için sarf edilmektedir.

Kapitalizm derin bir bunalımın içindedir ve insanoğlunu da bu bunalımla birlikte bir yok oluşun eşiğine getirmektedir. İşsizlik, yoksulluk ve açlık çeken emekçiler öfkelerini bu sorunların kaynağı olan kapitalist sisteme yansıtamamaktadır. Burjuva ideologları da, sistemlerine zarar gelmesin diye, karnı guruldayan kitlelere oyalanacakları argümanları vererek dikkatleri başka yönlere çekmektedir. En çok sarıldıkları argümanlardan biri de etnik milliyetçilik ve din istismarı olmuştur.

Güney Afrika Cumhuriyeti’nde son yaşanan olaylarsa tarihin bir ironisi gibidir. 1488 yılında Avrupalılar tarafından “keşfedilen” bu ülke yıllar boyunca sömürge olarak kalmıştı. 1924 yılında devlet yönetiminin başına geçen General Herzog, 1934 senesinde çıkarttığı kanunlarla siyahların yurttaşlık ve siyasi haklarını ellerinden aldı. İkinci Dünya Savaşından sonra ise bu ülkede yaşanan ırkçılık had safhaya ulaşmıştı. Fakat kara derililer kendilerine dayatılan ırkçı uygulamalardan ve baskılardan, gerçekleştirdikleri sayısız direniş ve mücadele sayesinde 1991 yılında bir nebze de olsa kurtuldular. Bu mücadeleler sırasında onbinlerce insan yaşamını yitirdi, işkenceye maruz kaldı ve seneler süren hapis cezalarına çarptırıldı.

Böyle bir tarihe sahip olan Güney Afrika’nın siyah insanları, yaşadıkları yoksulluk, işsizlik ve açlığın sebebinin, ülkedeki göçmenler olduğu yanılsamasıyla saldırılara girişmiş, göçmenlerin evleri basılıp yağmalanmıştır. Hatta daha ileri gidilerek üç göçmen işçi evlerinde diri diri yakılmıştır.

Oysa dünyamızda tüm insanlara yetecek yiyecek fazlasıyla bulunmaktadır. Okuduğum bir yazıda dendiği gibi “bugün insanlar yiyecek olmadığı için değil, onlara ulaşamayacakları kadar pahalı olduklarından açlık çekmektedir”.

Bizlerin sınıfımızı yakından ilgilendiren konularda gerekli bilgileri edinmemiz ve bunları tüm işçi arkadaşlarımızla paylaşmamız gerekiyor. İşçi sınıfının bilimini donanarak kapitalist sistemin tüm zehrine karşı savaşabilir ve birlikte hareket ederek gücümüzü düşmana gösterebiliriz. Bunun dayanılmaz zorunluluğu artık birçoğumuz tarafından hissedilir düzeye ulaşmıştır. Artık yapılması gereken şey, kapitalist sistemin yıkılması için örgütlenmek ve insanlığı yok oluşa sürükleyen bu sistemi tarihin çöp sepetine atmaktır.

Birleşen İşçiler Yenilmezler!

Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık!

Kocaeli’den Marksist Tutum okuru bir işçi


E-Kart Grevcileriyle Dayanışmayı Yükseltelim

Matbaada çalışan bir işçiyim. 16 Haziran günü başlayan E-Kart grevini haber aldığımda, grevci işçi arkadaşlarla tanışmak, deneyimlerini öğrenmek ve mücadelelerine destek olmak üzere grevi ziyarete gittim. 8. gününü dolduran grevde, işçi arkadaşların morali çok iyi. Onların şimdiki hedefi greve katılmayan işçi arkadaşlarını ikna ederek greve katmak.

Matbaacılık sektöründeki fabrikaların genelinde işçilerin çalışma koşulları oldukça ağır. Düşük ücretlerle, artan mesailerle ve sigortasız çalışıyoruz. İş kazaları ve meslek hastalıkları birçok arkadaşımızı çalışamaz hale getiriyor. Yarın işten atılmayacağımızın hiçbir garantisi yok. Patronlar işçilerin en ufak hak arama girişimlerine bile tahammül edemiyorlar. Henüz birçok matbaada biz işçiler sendikalı değiliz. Fakat bu olmayacağımız anlamına gelmiyor. E-Kart bunun bir örneğidir.

E-Kart fabrikasında kredi kartları üretimi yapılıyor. İki yıl önce işçiler Basın-İş sendikasında örgütlenip, çoğunluğu kazanmışlar. Fakat Eczacıbaşı’nın da ortak olduğu fabrika, sendikayı tanımamış. Yetki ve işkolu tespitini kazanan işçiler, sendikanın tanınması ve toplu iş sözleşmesi için 16 Hazirandan bu yana grevdeler. Ancak patron grev kırıcılığını özendirerek, sahte vaatlerde bulunarak ve sendikayı kötüleyerek grevi baltalamaya çalışıyor. Grev öğretiyor ki, patronlar biz işçilerin dostu değildir ve bizim çıkarlarımız doğrultusunda tavır almazlar. Patronların sahte vaatlerine inanmamalıyız. İşçilerin dostu kendi gibi işçiler ve örgütleridir.

Basın işkolunda yıllardır çalışan, sendikalı sendikasız tüm işçilerin grevidir E-Kart. Greve omuz vererek, destek olarak ve ortak mücadele vererek bir fabrikada daha işçilerin örgütlülüğünü kazanacağız. Elbette sıra örgütsüz olduğumuz bizim fabrikaya da gelecek. Biz ancak işçilerin büyük çoğunluğunu örgütlediğimizde gerçekten sınıf mücadelesi vermiş olacağız.

Yerli ve yabancı ortağıyla E-Kart patronları işçilerin haklarını yok etmek istiyorlar. E-Kart işçileri mücadelelerine, örgütlerine sahip çıkıyorlar, üretimi durdurup grev yapıyorlar. Bizler de inanıyoruz ki ancak mücadele ettiğimizde patronların saldırılarını “e-karte” edebiliriz!

Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi


Selam Tüm Marksist Tutum Ailesine

“Küçük Moskof”tan tüm dostlarımıza selamlar. 60’ların ve 70’lerin devrimci ruhuyla dolu devrimcilerin, zamanında “Küçük Moskof” dedikleri Akhisar’da bu ruh hâlâ yaşıyor. Ama artık Stalinizmin yozlaşmış ideolojisiyle değil; devrimci Marksizmin yüce ideolojisiyle!

Gerek gelişmekte olan sistem krizi, gerekse emperyalizmin artan saldırganlığı biz işçi sınıfı devrimcilerine çok büyük görevler yüklüyor. Hele bizim gibi genç olan arkadaşlar, bir an önce kendilerini eğitmeliler. Ortalıkta dolaşan, Menşevik, anarşist, Stalinist vs. unsurlardan arınmanın ve gerçekten Bolşevik bir mücadeleye katılabilmenin yegâne ilacı, devrimci Marksizmle aydınlanmaktır. Biz bu bilinçle dergimizi, yani Marksist Tutum’u seçtik. Onun ışığı içimizde giderek büyüyor. Ciddiyetsiz, disiplinsiz unsurlara inat; disiplinli bir şekilde kendimizi eğitmeye çalışıyor, tartışıyor ve bir araya geliyoruz. Dergimizi okuyor, okutuyor ve yazıları tek tek ele alıp tartışıyoruz. Biz bilincindeyiz ki, gençlik işçi sınıfının önderliğini benimsediği ölçüde devrimcidir. Ve biz, kendi çevremizde elimizden geldiğince bunu yaymaya çalışıyoruz.

Bizi sekterlikle suçluyorlar, kendi sivil toplumculuklarını gizlemek için. Bizi aşırı disiplinli olmakla suçluyorlar, bu bir suçlama bile değil... Herkes yolunda yürüsün; tek yargıç tarihtir. Biz buna inanıyoruz. Dergimizle büyüyor ve emin adımlarla yürüyoruz.

Gelecekte sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurulacak; işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle. Biz buna yürekten inanıyoruz. Ve bu dünyaya ulaşmanın yolunun, gerçekten Bolşevik ve enternasyonalist bir önderlikten geçtiğinin farkındayız. Bolşevik bir önderliğin oluşturulması, özveri, sabır ve yoğun ve programlı bir çalışma gerektiriyor. Ve biz yeni kuşağın sorumluluğu çok büyük… Özveriyle çalışmalı, öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Bizim bu yolda örnek alacağımız kişiler en başta Marx ve Engels’tir. Onlar gibi olamasak da, onların keşfettiği gerçekleri ve çizdikleri yolu sonuna kadar korumalı ve geliştirmeliyiz. Devrimci Marksizmin kalelerini savunmalıyız. Sosyalizme giden tek yol budur. Tarih, son iki yüzyıldır bunu, çoğu zaman tersten de olsa defalarca kanıtladı.

Bizi, sınavlarla, okullarla, din dersleriyle, milliyetçilikle, yani kısacası zincirlerle sımsıkı bağladılar. Biz gençleri, kendi ideolojilerini benimsetmek için susturdular, katlettiler. İşçi sınıfının politik önderliğini kabullenmiş biz gençlerin, aynı işçi sınıfı gibi, zincirlerimizden başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yok; kazanacağımız ise koca bir dünyadır!

Yaşasın tüm dünya işçi sınıfı!

Yaşasın uluslararası Bolşevik mücadele!

Kahrolsun kapitalizm!

Akhisarlı Marksist Tutum okuru gençler


Hepimiz bir şekilde tanıklık etmişizdir şöyle bir muhabbete. Özellikle eski solcuların kendi yılgınlık ve inançsızlıklarının dışa vurumudur bu sözler: “Bu işçilerden hiçbir şey olmaz. Bunlarla mı gideceksiniz devrime? Daha kendi ekonomik çıkarları için bile mücadele etmeyen…” diye devam eden. Bu kendi ruh dünyalarının dışa vurumudur. Ve bunun nesnel sebepleri de işçi sınıfının bu topraklardaki tarihinde yatar. Bu salt kişilerin söylemleri olmayıp küçük-burjuva solcularının da dillendirdiği bir durumdur. Bunun sonucu olarak da bu inançsızlık daha “zinde” güçlerin devrim yapabileceği düşüncesini yaratmıştır bu çevrelerde.

Günümüzde işçi sınıfının genel olarak dağınıklığı ve örgütsüzlüğü onun dünyayı değiştirebilme potansiyelini bağrında saklamadığı anlamına gelmez. Hayat bütün çelişkileriyle sürekli değişir ve kendi karşıtını yaratır. Kapitalizm dünya üzerinde ne kadar egemen olursa, o kadar da mezar kazıcısını doğuracaktır İşçi sınıfının tarih sahnesinde belirleyici olacağı günler çok da uzakta değildir. Biz işçi sınıfının bu gerileyişinin, ileriye doğru atılacak daha güçlü bir sıçramayla sonuçlanacağını biliyoruz. Tersi bilime ve eşyanın tabiatına aykırıdır. Biz mücadele ederken, sürekli öğrenmeli, tartışmalı ve okumalıyız. Bunu entelektüel bilgimizi derinleştirmek için değil, düşmanı daha iyi tanıyarak, onunla mücadelenin nasıl olması gerektiğini öğrenmek ve öğretmek için yapmalı, kendimizi bu anlamıyla geliştirmeliyiz. Geçmişte burjuva devletin olağanüstü durumlarda burjuva demokrasi şalını üzerinden nasıl attığını, onun hangi kılıklarda burjuvazinin bekçiliğine soyunduğunu okuyup öğrenmeliyiz.

Özal ile Louis Bonapart’ın, Yunanistan ve Türkiye’deki darbelerin benzerliğini, işçi sınıfının örgütlenip mücadeleye atıldığı her durumda burjuvazinin nasıl Mussolinileri, Hitlerleri ve Kenan Evrenleri iktidara getirip işçi sınıfının bütün örgütlülüğünü darmadağın ettiğini ve işçi sınıfını acılar denizinde boğduğunu bizler bileceğiz ki tarih tekerrürden ibaret olmasın. Tarihimizi bilmek, tarihsel olaylara bilimsel çözümlemeler getirmek, Marksist tahliller sonucunda yanılsamaların önüne geçmek de bizlerin en önemli görevlerindendir. Sabırla öğrenmeli ve sabırla anlatmalıyız.

Öğren, Öğret, Örgütlen!

Gebze’den bir metal işçisi


Birleşmezsek Yenilmeye Mahkûm Oluruz!

Kapitalist sömürü düzeni işçi sınıfının önüne devasa engeller koyarak varlığını sürdürüyor. İşsizlik, açlık, yoksulluk, kötü çalışma koşulları ve savaşlar gibi... Bireysel olarak engelleri aşmaya çalışan işçiler tek tek yenilgiye uğruyor. Yenilen işçinin morali, gücü, iradesi dağılıyor. Sonuçta tek başına bir şeyler yapmaya çalışan işçilerin birbirlerine hatta kendilerine olan güvenleri de yok olup gidiyor. Kapitalistlerin düzeni böylece ilk günkü gibi işlemeye devam ediyor.

Çalıştığım fabrikada da benzer bir durum yaşanıyor. Patronların fabrikada kurdukları düzende, işçiler bin bir parçaya bölünmüşler. Oysa üretilen tüm ürünler fabrika işçilerinin bir bir ellerinden geçerek ortaya çıkıyor. Bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olan işçiler, sıra hak arama, iş güvencesine kavuşma, sağlıklı ortamda çalışma ve sendikalaşmak için mücadele vermeye geldiğinde adeta kopan bir tespihin taneleri gibiler. Her yılbaşında ücretlerini yükseltmek için müdürlerle tek tek görüşmeye gidiyorlar. İş kazası geçiren yanı başındaki işçi kardeşlerine sahip çıkmıyorlar. Sorgusuz sualsiz işten atılan işçi arkadaşlarını işe geri aldırmak için tek ses olmuyorlar. Müdür ve vardiya amirlerinin üretim sürecindeki baskılarına karşı birleşip, itiraz edemiyorlar. Dolayısıyla bu durum fabrika patronunun işine geliyor. Patronlar gayet iyi biliyor ki birleşen işçiler yenilmezler. İşçileri yönetmenin en temel yolu, onları bölmek, parçalamak ve birbirlerine olan güvenlerini yok etmektir. Hepimizin bildiği gibi tek başına kalmış her canlı, hayatını koruyamayarak yok olmaya mahkûm olur.

Artık uyanmanın vakti geldi işçi arkadaşlar. Bizler bir kez birleştiğimizde içimizdeki tüm korkuları atmış olacağız. İşçi kardeşlerimize güvenirsek kendimize olan güveni de sağlamış olacağız ya da tersi, kendimize güvenirsek işçi arkadaşlarımıza da güvenmeyi öğrenmiş olacağız. Biz işçilerin çıkarları, hakları ve mücadeleleri ortaktır. Kendimiz için istediğimizi, neden yanı başımızdaki işçi kardeşimiz için de istemeyelim. İşçilerin birbirlerinin ekmeğinde, emeğinde veya mutluluğunda gözü yok. Yapmamız gereken yaşadığımız sorunlara karşı tek başına değil, işçi kardeşlerimizle birlikte mücadele vermektir.

Marksist Tutum okuru bir işçi


Ya Tutarsa!

Ben bir eğitim işçisiyim ve aynı zamanda bir eğitimzedeyim. OKS, LGS, ÖSS diyerek ömrümüzün 15-20 yılını okul sıralarında geçirdik. Tam üniversiteden mezun olduk bir meslek sahibi olacağız derken, yine bir sınavla karşılaştık: KPSS. 2,5 saatlik ve iki aşamalı olan bu sınav, bizim mesleki alanımızla ilgili hiçbir soru içermiyor. Her yıl 80 bin öğretmen adayı mezun olmakta. Bu sınava yüz binlerce öğretmen adayı girmekte, fakat yılda sadece 10 bin ile 20 bin öğretmen ataması yapılmakta.

Şu an 200 bini aşkın mezun açıkta beklemekte. Yani işsizler ordusuna katılmış durumda. Yaşamak için çalışmak zorunda olan bu insanlar, ücretli, sözleşmeli gibi isimler altında daha ucuza ve iş güvencesiz olarak çalıştırılmakta. Her yıl kapı önüne konulma riskiyle yaşayan bu insanlar, işten çıkarılmamak için işverenin tüm dayatmalarını kabul etmekte. Asgari ücretin dahi altında çalışan öğretmenler var. Kamuda personel olarak çalışmak isteyenlerse KPSS’ye girmek zorunda. 2000 yılında uygulamaya konulan bu sınav, güya adil bir seçim için oluşturulmuş. Adaletsizliğin simgesi olan bir sistemin “adil” sınavı.

Her yıl binlerce insanın girdiği sınavdan, devlet, sınav giriş ücreti adı altında milyarlarca lira kazanıyor ve insanların umutlarıyla oynuyor. Bu sınavla dershanelere yeni bir rant kapısı açıldı. Devlet memuru olma hayaliyle dershanelerin kapısını aşındıranların sayısı hayli yüksek. Yıllarca atama beklemek, sınavı kazanamamak, hem aileleri hem de sınava girenleri büyük bir strese sokmuş durumda. “Memur” olma hayali bu insanların mücadele etmelerini engelliyor. Nasreddin Hoca’nın göle maya çalması gibi, “ya tutarsa” diyerek sınava hazırlananlar, kendilerine dayatılan bu sınavı sessizce karşılamakta.

“Ya tutarsa” diye beklersek tüm haklarımız tek tek elimizden alınacak. Bizler ancak mücadele edersek kazanırız. Mücadele tek başına yapılmaz, birlikte hareket etmeliyiz. Eğer bir araya gelirsek, bu adaletsiz sınavı da, bu adaletsiz düzeni de ortadan kaldırabiliriz.

1 Mayıs Mahallesinden işsiz bir eğitim işçisi