Okurlarımızdan - Şubat 2012
Erzurum Cezaevinden Yeni Yıl Mesajı
Erzurum Cezaevindeki devrimci tutsakların yeni mücadele yıllarını kutluyor, onlardan aldığımız yeni yıl mesajlarından birini, bir devrimci tutsağın umut dolu resmi eşliğinde sizlerle paylaşıyoruz:
Merhabalar sevgili Marksist Tutum emekçileri,
Palandöken’in eteklerinden, ayazları içinden, umudumuzun güneşi, parçası yüreğimden kopardığım aydınlık ve sımsıcak selam ve sevgilerimi yolluyorum. Her birinizi olanca coşkumla sımsıkı kucaklayıp öpüyorum.
Yeni kavga yılınızı komünarca coşkumla selamlayıp kutluyorum.
Yeni kavga yılının her yönüyle eskisinden daha iyi ve güzel günlere vesile olamasını dilerken, çalışmalarınızda başarılarınızın artarak devamını temenni ediyorum.
Dünya komünü düşümüzü gerçek kılmak için, dünyanın dört bir yanında inanç ve kararlılıkla çalışan, mücadele eden tüm düşdaşlarıma sonsuz başarılar…
Her yeni yıl yeni umutların ebesi olur…. 2012’nin de hepimiz için özgür ve düşlediğimiz yarınlara bir adım daha yaklaştığımız yıl olmasını umut ediyorum…
Nice sevda güzelliğinde yeni yıllar sizlerin olsun!
2012 yılı boyunca; başarı, sağlık, direnç ve umutla kalın!
Komünarca selamlar
Sevgilerimle
Not: Bu şiirim tüm düşdaş yüreklilere yeni kavga yılı armağanımdır…
Düş-tü Gözlerine
Havada yağmur
Dışarıda ot kokusu
Sarhoş bir rüzgâr eteklerime dolanıyor
Kılıç olmuş gözlerin yollarımı kesiyor
Benim ise başım dönüyor…
Yakamoz düştü gözlerine
Bir martı havalandı yüreğimden
Ay’ı ben miydim gözlerinin
Yuvası sen miydin martılarımın…
Buzdan kılıçlara asi kardelendi düşümüz
Umudun güneşine gülümseyen
Baharı getirmek için gidenlerimiz
Issız koyaklarda kır çiçeği oldular
Zemheri hasatlara aldırmadan
Çiseliyordu gece yıldızları
Kar altında mağma yüreğimize
Aşk için dövüşmek küçültmez sevenleri
Sevdayı büyütmek için büyümeli sevdalıları…
H.S.
Gerçeğin Peşinde…
Önce soru sormamayı öğrettiler.
Sonra da gerisini…
Ağzını açtığında kapamanı, yürümek istediğinde durmanı, koşmak istediğinde uslu olmanı, ağladığında susmanı, güldüğünde susmanı, konuşmak istediğinde susmanı söylediler. Akşam olmadan gelinmeliydi eve çünkü sokaklar tehlikeliydi. Tanımadığımız insanlarla konuşmamalıydık çünkü insanlar tehlikeliydi. “Sen kızsın, sen anlamazsın” denildi, “sen erkeksin, ablanın namusu senin namusun” denildi. Erkeksen sevgilin olabilirdi ama kız kardeşinin sevgilisi olamazdı, namussuzluktu. Peki, senin kız arkadaşın bir başkasının kız kardeşi değil miydi? Herkes bilirdi bunu ama yine de susardık.
Neden? Kimsenin aklından sorular geçmiyordu çünkü en başta yasaklanmıştı soru sormak. Aklım isyan ediyor öğrendikçe gerçekleri, daha önce anlatılmayanlara.
En iyi Kürt ölü Kürttür diyerek bir halkı sevmemeyi öğrettiler, Türkün Türkten başka dostu yoktu. Çocuk oyunlarımıza bile sıçratılmıştı planlı ırkçılaştırma. 1-2-3’ler yaşasın Türkler, 4-5-6 Polonya battı, 7-8-9 Almanya domuz, 10-11-12 İtalya tilki, 13-14-15 Amerika kalleş… Yalanlarla kuşatılmış hayatımızda gerçeği söylemeye çalışanları dışladık. Dışkı denizinde yüzüyorduk ama temizmiş gibi davranıyorduk. Her şeyi kılıfına uydurmayı başardık, hatta kılıflar yaptık içinde yalanlarımızı saklayacağımız. Kitaplar yalanlarla yazıldı, eğitim sistemi yalanlar öğretti. Bilimsel keşifler, doğru bildiğimiz yalanlar ortaya çıkar diye saklandı... Şimdi bir bir ortaya çıkıyor saklanan gerçekler. Biz köşe bucak kaçıyoruz yüzümüze çarpan gerçeklerden. Hâlâ yalancı renklerle boyuyoruz yüzlerimizi. Daha ne kadar direneceğiz peki, ne kadar kalacak yüzümüze yapışan sülükler?
Değişmek zor mu bu kadar? Bu kadar zor mu insanca yaşamak? İnsan olmak! Öğrenmek istiyorsa insan gerçekleri, önce her şeye “neden” sorusuyla başlamalı. Gerçekler inadına duruyor yerinde, biz biraz kıpırdasak insan olmak için, gerçeklere ulaşmak hiç de zor değil. Nasıl mı? Sadece bir sözle başlayacak, gerisi bize kalmış: Merhaba...
Yenibosna’dan bir işçi
Denktaş İçin Dökülen Gözyaşları
Çok uzun zamandır Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunamadı. Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, birbirleriyle bir sorunları olmadığı halde, onyıllardır küçücük bir adada, bir çitin iki tarafında yaşıyorlar. Kıbrıs, Türk ordusunun 1974’teki işgal harekâtıyla ikiye bölünmüş ve Türkiye ve Yunanistan yıllardır hep kendi konumlarını güçlendirmek için Kıbrıslı Türklerle Rumları birbirlerine karşı kışkırtmışlardır. Ada halkını yıllarca birbirine düşman eden kişilerin başında gelen bir isimse 13 Ocakta öldü: Rauf Denktaş!
Denktaş’ın ölümüyle birlikte burjuvazi ve medyası gözyaşlarına boğuldu. Bazıları işi daha da abartıp “babamız öldü”, “gerçek lider”, “halkını canından çok seviyordu” gibi laflar ettiler.
“Devlet kurucusu” diye adı geçen adam hangi devleti kurdu acaba? Söz konusu devlet Kıbrıs ise eğer, bizim bildiğimiz Kıbrıs kurulmadı, bölündü. Ve Denktaş bu bölünme işinde başrolü üstlenmiştir. 30 yıldır Türkiye’nin kirli işlerinin yapıldığı bir üs haline dönmüştür Kıbrıs. Denktaş ise, bir taraftan TC’nin valisi gibi davranırken, bir taraftan da kontr-gerilla örgütlenmesinin, uyuşturucu trafiğinin, kara para aklamanın, kumarhanelerin, mafyanın merkezi haline getirilmiş bu adanın kaymağını yemiştir. Bu adam nasıl oluyor da bir kahramanmış gibi topluma “baba” diye yutturuluyor? Ada halkının barış içinde birarada yaşamasının önündeki önemli engellerden biri olan Denktaş, yıllardır faşist güçlerin yanında yer aldığı gibi, Kıbrıslı işçilerin, emekçilerin taleplerine hep kulak tıkamıştır. Bundan dolayı Denktaş burjuvazinin “baba”sıdır! İşçi sınıfının bu ölüm karşısında gözyaşı dökmesini gerektirecek en ufak bir neden yoktur.
Ama burjuvazi her türlü yanlış yönlendirmede pek mahirdir. Kendi adamlarını utanmadan biz işçilere “baba” diye pazarlıyorlar. Apple’ın kan emici kurucusu, ölümüyle birlikte bir anda kahraman olmuştu. Hemen her ülkede bu ve benzeri tonla örnek vardır eminim. İşte Denktaş da bu şekilde kahramanlaştırılmaya çalışılan örneklerden biridir.
İstanbul’dan bir işçi
“Komutanım da Terörist Çıktı!”
26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, “Ergenekon terör örgütü” davası kapsamında gözaltına alınıp, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Bütün burjuva medya, bu olayı “cumhuriyet tarihinde bir ilk” olarak yazdı ve haber yaptı. Toplumun da gündemine oturan bu olay gerçekten de önemliydi. Geçen gün çalıştığım fabrikada haberi gören genç işçilerden birinin tepkisi aynen şu oldu: “Vay be, komutanım da terörist çıktı!”
Evet, ordu içinde bu tip darbe planları yapıldığını ve bu darbe planları doğrultusunda milliyetçilik zehri kullanılarak katliamlar organize edildiğini yıllardır anlatan devrimciler var. Ancak işçilerin çoğu bu anlatılanlara bir türlü inanmak istemiyor. Çünkü TSK, bu işleri en son yapacak kurum olarak öğretilir bizlere. Şimdi burjuvazi içerisindeki iktidar kapışmasından kaynaklı olarak, televizyonlar bu “paşa”ların neler yaptığını az da olsa anlatmaya başlayınca, insanların kafalarında bugüne kadar bildikleri altüst oluyor. Mevlana’nın da söylediği gibi, “bozuk düzende sağlam çark olmaz”. Burjuva güçlerin iç kapışmaları sonucu olan bu ve bunun gibi tutuklamalar şaşırtıcı olmamalı. AKP hükümeti de bu olaylar içersinde kendisini sütten çıkmış ak kaşık havasına sokuyor. Peki, şu an ordu büyük oranda hükümetin güdümüne girmiş durumda olmasına rağmen, katliamlar devam etmiyor mu? 12 yaşındaki çocukların kafalarına bombalar yağdırılmıyor mu? AKP hükümeti de tıpkı diğer burjuva hükümetler gibi katliamcıdır.
Aslında burjuva medya insanlara bir yandan da “devletin masum olduğu ancak kurumlar içerisindeki bazı art niyetli kişilerin bulunduğu” ve “adalet karşısında herkesin eşit olduğu” yalanını pompalamaya çalışıyor. Olayın ardından cumhurbaşkanı da “hukuk karşısında her insanın eşit olduğunu” söylemişti. Peki, gerçekten öyle mi? Gerçekten bir patronla bir işçi adalet karşısında eşit mi?
“Kapitalist düzende yaşıyoruz ve bu sınıflı toplumda “hukukun üstünlüğü”, “eşitlik”, “adalet”, “özgürlük” kavramları yalandan başka bir şey değildir… Kapitalist toplumda burjuva adaletin herkese eşit davranması ve gerçek anlamda adil olması mümkün değildir. Bu düzende güçlü olan burjuvazidir ve hukuk da, yargı da onun çıkarları temelinde işlemektedir. Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçilerin çıkarlarını koruyan adil bir yargı ancak işçi sınıfının iktidarı altında işleyebilir. O zamana kadar adalet mülk sahiplerinin adaleti olmaya devam edecektir.” (Gülhan Dildar, Polis Terörü ve “Hukukun Üstünlüğü” Yalanı, 28 Aralık 2011, www.marksist.com)
Mücadeleci işçiler ve emekçiler olarak, asla burjuvaların kendi çıkar kapışmalarında taraf olmamalıyız. Aksine her kapışmada onların gerçek yüzünü insanlara teşhir etmek zorundayız.
Esenyurt’tan bir deri işçisi
Yeni Anayasa Hazırlıkları ve Emekçiler
Anayasa değişikliği uzun bir dönem tartışma konusu olmuş ve nihayetinde referanduma sunulmuştu. Önemli bir oy farkıyla 12 Eylül darbecilerinin anayasasının değişmesi gerektiğine kanaat getirilmişti. 30 yıldır, üzerinde birçok değişiklik yapılsa da, gerçekte yasakçı özünü, yani 12 Eylül kalıntılarını tümüyle koruyan bir anayasa ile yönetildik. Her şeyin yasak olduğu, suç sayıldığı anayasa maddeleri yüzünden binlerce devrimci, mücadeleci işçi suçlu muamelesi gördü.
Şüphesiz ki 12 Eylül anayasasının değiştirilmesini savunmak kadar doğal bir şey olamaz. Şimdilerde yeni bir anayasa için hazırlıklar yürütülüyor. Neyle karşı karşıya olduğumuzu hep birlikte göreceğiz. Eski anayasa kadar geri ve dar bir düzeyde olmayacağı kesinse de, ezilenlerin yıllardır yüksek sesle dile getirdikleri düzeyde demokratik bir anayasanın yapılmayacağı da bir başka gerçektir.
Toplumun ihtiyaç ve beklentileri dikkate alınacak mı sorusunu yanıtlamak için yeni anayasayı kim hazırlıyor bir bakmak gerekir. İşçi sınıfı gerekli örgütlülüğe sahip olmadığı için ne yazık ki bu anayasa hazırlığında geri planda kalmaktadır. Haliyle hazırlanacak yeni anayasa burjuvazinin ve onun temsilcilerinin eline kalmıştır. Bu anayasayı esas belirleyecek olan işçi sınıfı ve onun örgütleri değil burjuvazinin temsilcileri olacaktır. Haliyle yıllarca bizleri çok komik asgari ücretlere mahkûm edenlerden, sürekli milliyetçiliği ve kirli savaşı körükleyenlerden, azınlıklar üzerinde asimilasyon politikaları uygulayanlardan, emperyalist savaşta pay kapmak için çırpınanlardan, çalışma koşullarını daha da ağırlaştırıp bizlere kölelik koşullarını dayatanlardan, emekçilerin çıkarlarını kollayan demokratik bir anayasa yapmalarını beklemek çok saflık olur herhalde.
İşçi sınıfının büyük bir kesimi anayasanın değişmesi için evet oyu kullanmıştır. Fakat bu yeni anayasanın içeriği nasıl olacak, içinde işçilerin haklarını da güvenceye alacak şeyler var mıdır, bunu takip etmemektedir. Oysa işçi sınıfı yasa yapıcıları kendi insafına bırakmayıp mutlaka üzerlerinde bir baskı hissettirmelidir. Bu da ancak bu sorumluluğu hissedip sınıf örgütlerinde örgütlenerek mümkün olacaktır.
Kıraç’tan bir işçi
Nineleri İş Aramak Zorunda Bırakan Bir Düzen
İşe yetişmek için bindiğim minibüs tıklım tıklım dolmuştu. Yanımda oturan arkadaşım kalktı ve yaşlı bir kadına yer verdi. Kadının yüzüne baktım. Eski püskü kıyafetlerine ve yaşına rağmen al yanakları ve ışıltılı çekingen gözleriyle çok güzel görünüyordu. Ben onun gençken ne kadar güzel olabileceğini düşünürken o bana saati sordu. “Dokuza yirmi var” dedim. “Tüh” dedi kaygıyla, “geç kaldım.” “Nereye geç kaldın teyze, hastaneye mi gidiyorsun” diye sordum. Anlatmaya başladı.
İş aramaya gidiyormuş. Bu arada eski işyerine de uğramayı ve eski patronundan iş istemeyi düşünmüş ama saat ilerlediği için uğrayamayacakmış. Ona üzülmüş. Çok şaşırdım. “Teyze, sen kaç yaşındasın, nasıl iş arıyorsun?” diye sordum. 70 yaşındaymış. Kapı kapı dolaşıp temizlik işi arayacakmış Maltepe’de. Oğlu iş kazası geçirmiş, çalışamıyormuş. Gelini 10 günlük bebeğiyle evde kalmak zorundaymış. Çalışmak ona düşmüş.
“Ne iş olsa yaparım, ortalığı süpürürüm, bulaşık yıkarım. Yeter ki doğalgazımızı kesmesinler, o kadarcık para kazansam yeter. Dünden beri hiçbir şey yemedim. Ama önemli olan torunum. O daha 10 günlük bir bebek. Doğalgazı keserlerse çok üşür.” Bunları anlatırken bir ara “sen gençsin, belki ekmeğini taştan çıkarıyorsun, bu anlattıklarıma inanmazsın belki” diyerek başını önüne eğdi.
Nasıl inanmam teyze? Adına kapitalizm denilen bu sömürü düzeninde bir avuç insanın serveti büyüsün diye milyarlarca insan yoksullukla cebelleşmiyor muyuz? İşsizlikle, açlıkla ve mahrumiyetlerle sınanmıyor muyuz?
70 yaşında ninelerin aç kalmadığı, iş aramak zorunda olmadığı, bebeklerin üşümediği bir dünyada yaşamak istiyorum. Benim gibi düşünenlerin çok olduğunu biliyorum. Ama böyle bir dünya rüyalarda inşa edilmiyor. Kimse böyle bir dünyayı altın tepsiyle sunmayacak bize. Biz işçilere böyle bir dünya kazandıracak olan kendi ellerimiz ve alınterimizdir.
Gebze’den bir işçi
Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi
12 Eylül askeri faşist darbesinin baskı, işkence ve insanlık dışı uygulamalarının en çok kendini hissettirdiği Diyarbakır 5 Nolu Cezaevine değinmek istiyorum. Son günlerde gerek sivil toplum örgütleri tarafından düzenlenen sempozyumlarla, gerek o işkenceli günleri bizzat yaşamış insanların anlatımıyla, gerekse de hakkında yazılan kitaplar, çekilen belgesellerle sıkça gündeme geldi Diyarbakır Cezaevi. İnsanı, bunlar gerçekten yaşanmış mı, bu işkenceleri yapanlar insan olabilir mi dedirten bir işkence merkezidir bu cezaevi.
Benim bu günlerde okuduğum bir kitapta dikkatimi çeken, bu cezaevinde yapılan birçok işkencenin içinde bir de zorla marşlar ezberletilmesi ve bunun askeri disiplin içinde tutsaklara söyletilmesi oldu. Bu marşların içinde İstiklal Marşı da bulunuyormuş. Bu marş söyletme işkencesinin dikkatimi çekmesindeki sebep, biz o yaşlarda ilkokul öğrencileriydik, yani 1980’li yıllarda ilkokul, ortaokulda okuyan çocuklardık. Mahallelerimize nereden, nasıl geldiği belli olmayan, şimdi 30’lu, 40’lı yaşlardaki çoğu kişinin hatırlayacağı bir “oyunumuz” vardı. Bir arkadaşımızın arkasından sessizce eğilerek yaklaşır, elimizle onun yumurtalıklarını sıkar ve “istiklal marşını oku” derdik. Bazen de “tersten” diye eklerdik.
Bizim çocuk bilincimize masum bir şaka olarak yerleşen bu “oyunun” o dönem Diyarbakır Cezaevinde, Kürtleri Türkleştirme politikası olarak uygulanan işkence çeşitlerinden bir tanesi olduğunu, büyük ihtimalle bizim mahallelerimize de bu cezaevinden çıkıp geldiğini bilmiyordum.
Diyarbakır Cezaevinde çok sayıda mahkûm işkence ve ağır şartlar altında hayatını kaybetti. Tarih er ya da geç halklara yapılan zalimlikleri gün yüzüne çıkartıyor. Bize okullarda öğretilen sahte tarihlere inat gerçekler tek tek ortaya çıkacak, çıkıyor. Halkın devrimci çocukları, halklarının yüreğindeki yerini alıyor.
Maltepe’den bir Marksist Tutum okuru
Güzel Günler Göremeyen Çocuklar
Sınıf başkanı Gizem… Hepimiz izledik, güldük ve sonra üzüldük acı sonuna. Üzüldük, çünkü bir şekilde tanımıştık onu, evimizin içine girmişti, sınıftaki arkadaşlarına sitem ettiği bir videoyla. Çok şey konuşuyordu orada, gülüyorduk küçük yaştaki bu isyanına... Ama anlıyorduk onu.
Yoksul evlerin çocuklarıydık biz de tıpkı onun gibi. Pazar günleri banyo günüydü bizim evlerimizde de, her daim sıcak suyumuz olamazdı. Güzel ayakkabıları olan arkadaşlarımızı biraz özenerek, biraz da çocukça kıskançlık besleyerek izlerdik. O ayakkabıları kendi ayağımızda hayal ederdik. Gündüzleri sofra örtüsü yapılan, geceleri perde diye cama gerilen çarşafımızı anımsadım Gizem’e dair yazıları okuyunca. Babamın kolunu fabrikada makineye kaptırdığı geceyi anımsadım, babasının inşaattan düştüğünü yutkunarak anlattığını izleyince. “Ya babam ölürse?” diye kalbimin sesini dışarıdan duyabildiğim geceyi anımsadım. Bir teneffüs vakti oyun oynarken birden yırtılan ayakkabılarımı hatırladım. Arkadaşlarım görmesin diye kendimi paralamıştım oysa ben onun aksine. Belki de onu gözümde bu kadar cesur kılan buydu. Çünkü çocuklar utanır ve gizlenemez tarafını bilmez yoksulluğun. Hep imrenerek bakarlar arkadaşlarının güzel ayakkabılarına, belli etmeme çabasıyla.
Ama farklıydı Gizem. Hiç gocunmadan haykırıyordu “benim botlarımın altı delik, ayaklarım hep ıslandı okula gelirken. Derya’nın botları ne güzel. Benim de olsaydı keşke ama benim babam alamıyor, çok çalışıyor ama alamıyor” diyerek. Öyle garip hissettirdi ki bu haykırış beni. Tam da böyle olmalı diyordum bizim çocuklarımız. Ezilmeden, bükülmeden tokat gibi çarpabilmeliydi içindekileri. Şimdiden böyle haykıran bir çocuk, büyüdüğünde kavganın en önünde yer alacak, hep soracak adaletsizliği ve hep baş kaldıracak… Ama yaşayamadı Gizem. Yoksulluk onun botlarının altındaki delikten sızarak tüm bedenine işledi ve alıp götürdü. Pazar gününe sıkıştırılan banyonun keyfini yaşamak istemişti ablasıyla birlikte ve şofben tüpünden çıkan gazdan zehirlendi her ikisi de. Birkaç gün sonra da ablası gitti peşinden. Hiçbir şey yaşayamadılar kısacık ömürlerinde: “Beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya, göçüp gittiler bu her dalı yemiş dolu dünyadan.” Geriye küçücük bedeninden taşan kocaman yüreği kaldı. Öyle ya en civan yürekliyim diyen bile çıkıp da tüküremez bir kaymakamın kalıbına! Geriye işçi babasının kızına alamadığı güzel ayakkabıların azabı, annesinin hiçbir teselliyle dinemeyecek acısı ve tekrar tekrar onu hatırlayacağımız güzel görüntüleri kaldı.
Evet, mücadeleci bir ruh taşıdığı her halinden belli olan Gizem gitti aramızdan, ama göremediğimiz daha nicesi var ayakkabısının altı delik, yüreğinden zerre kadar korku sızmayan çocuklarımızdan. Yokluğu bilen ya da başkalarının yokluğunu kendininmiş gibi içinde hisseden bir sürü yumruk var. Bu yumruklar, yitip giden Gizemlerin yaşayamadığı her şeyin hesabını soracakları günü bekliyorlar!
Kocaeli’den bir kadın petrokimya işçisi
Kayıp Gülüşler
Bir geçim telaşıdır bizimki
Ölümü hiçe sayıp düşeriz yollara
Ayaklarımız buz tutar
Bedenimiz ayaza meydan okur
“Kaçakçılık” yaparız
Bazen elli kişiyiz bazen iki yüz
Bugün kaç kişi çıktık “kaçağa” bilmiyorum
Ben vardım,
Cihan vardı on altısında,
Vedat,
Nevzat,
Hamza,
Selam,
On yedisinde Serhat vardı
En küçüğümüz Şıvan, Mehmet ve Orhan’dı
Haylazdılar keratalar
oyuna koşar gibi gelirlerdi “kaçağa”
Bugün kazandığımız parayla
Umut alacaktık kendimize
kardeşimize şeker...
Annemize verecektik bir kısmını
Babamıza cıgara alacaktık
Tam dönüş yolundayken
Askerler Roboski’de önümüzü kestiler
Beklettiler bir süre soğukta
Sonra bıraktılar
Annem,
asker görürsen korkma oğlum,
bir şey yapmazlar size demişti
Korkmuştum onlardan
Yüzlerinde kin vardı, nefret akıyordu
Az ilerde bir uğultudur koptu
Gökten ateş yağıyordu üstümüze.
Birden karardı gözlerim;
ayaklarıma baktım yoktular
Mehmet’e baktım
son kez çırpınıyor bedeni
Şıvan’a haykırmak istedim
sesim çıkmıyordu...
Boğuk gökyüzüne bakarken
yüreğimize çakıldı bombalar
Kaybettim gülüşlerimi
son kez bakarken hayata
Bu topraklarda yaşamlar
bir paçavra gibi dağılır rüzgârda
Düşman pusu kurar genç yaşlı demeden
Islıklar bombalara karışır
silah sesleri ağıtlara
Rüzgârlar olanca gücüyle
acı taşır anaların yüreğine
Kardeşler unutmayın bizi
Kayıp gülüşlerimizin
sorun hesabını
Yanlarına kalmasın cellâtların
Son kez gülüşlerimizin iziyle hoşcakalın....
Ankara’dan bir Marksist Tutum okuru
Paran Yoksa Sağlık da Yok
İşçiler olarak bu kadar ağır şartlarda çalıştığımız halde patronların saldırısı bitmiyor. Bizden önceki işçi kardeşlerimizin kazandığı haklar birer birer elimizden alınıyor. Bunların başında sağlık hakkımız geliyor. Bugün sağlık parasız gibi görünse de bu bir yalandan ibaret. Eğer sağlık parasız olsaydı bu kadar özel hastane olmazdı. Üstelik özel hastaneler muazzam kârlar elde ediyorlar ve her geçen gün yeni özel hastaneler açılıyor. Ben de yıllardır sigorta primi ödeyen bir işçiyim. Sık sık hastaneye gitme durumum olmadı bugüne kadar. Fakat birkaç aydır dişimden dolayı hastaneye gidip gelmekteyim. Dişimin bir tanesi çürüdüğü için çekilmesi ve yerine yenisinin takılması gerekiyor. Ancak yeni dişin takılması için benim 3 bin lira para vermem gerekiyormuş, çünkü sigorta bu tedaviyi karşılamıyor. Asgari ücretin 659 lira olduğu yerde bir işçi de o kadar para ne gezer? Eğer dört buçuk ay yemeden, içmeden, kira ödemeden yaşarsam o kadar parayı ancak biriktirebilirim. 3 bin liram olmadığı için sağlam üç dişimin çekilmesine mecbur kalıyorum. İşte size parasız sağlık! Onca sene sigorta primi ödedim ancak bir dişimi bile yaptıramıyorum.
Üstelik çektiğim kuyruk sırası eziyeti, gidip gelmem de cabası. Kayıt sırasında beklerken önümdeki bir kişiye 2014 yılına randevu verdiler. Kendi derdime mi yanayım, vatandaşınkine mi? Yahu 2014 yılına kim öle kim kala. Bir de utanmadan Türk devleti sosyal hukuk devletidir diyorlar. Bunun neresi sosyal, neresi hukuk? Eğitimi, sağlığı, ulaşımı parasız yapmayıp patronların cebini dolduran devlet nasıl benim devletim olsun? Oysa sağlık hakkı en doğal hakkımız değil midir? Eminim, hastane kuyruklarında bekleyip üç dört yıl sonraya randevu alan insanlar da bunu düşünüyordur. Fakat örgütsüz olduğumuz için kimse bir tepki vermiyor, çaresiz bu duruma razı oluyor.
Sağlık hakkımız elimizden alınıyor. Paran varsa tedavi var, paran yoksa öl deniyor. Peki neden örgütlenmiyoruz, neden korkuyoruz? Mücadele edersek, örgütlenirsek başımıza bir şey gelmesinden mi korkuyoruz? Peki her gün yüzlerce insan hastalıktan, açlıktan, iş kazlarından, yoksulluktan ölmesi bizi korkutmuyor mu? Mücadele bizleri bekliyor, örgütlendikçe en doğal hakkımız olan parasız sağlık, eğitim, ulaşım haklarımıza sahip olabilir ve bu ücretli kölelik düzenine bir son verebiliriz.
Esenler’den bir işçi
