Okurlarımızdan - Şubat 2011

İşçi Sınıfının Öğrettikleri

2010 yılı, mücadele deneyimleri açısından Türkiye’de ve dünyada önceki senelere oranla daha hareketli ve kazanımlarla dolu bir yıl oldu. Tek tek baktığımızda pek önemli görünmeyen birçok grev ve direniş, yan yana konularak değerlendirdiğimizde görmemiz gereken bir resmi gösteriyor!

Bunlardan UPS direnişi, RİMAKS direnişi, ÇELMER direnişi somut kazanımlarla biten mücadele örneklerinden birkaçı. Bunların dışında Akkardan, Brillant, İSKİ, TEKEL, Sa-Ba, Akdeniz Çivi, İleri Elektrokimya gibi direnişler de bulunuyor. Bu direnişlerin hepsi somut kazanımlarla sonuçlanmasa bile fabrikalardaki işçilerin tepkilerini anlatan bir tablonun parçalarıdır. Bu tabloya baktığımızda önceki yıllara oranla Türkiye’de de mücadele eden işçilerin arttığından söz edebiliriz. Başkaldırı geleneğinin unutturulmaya çalışıldığı bir dönemden geçerken, bu fabrika işçilerinin eylemleri bizi bir noktaya götürüyor. Sanayi işçileri, hizmet sektöründeki işçiler hep bir ağızdan haykırıyor;  “kriz yok dediniz,  kriz yoksa bunlar ne?”

İşten atmalar, sosyal hak gaspları, saldırı yasaları vb. bunların birçoğu 2010’da gerçekleşti. Türkiye burjuvazisi 2010’u işçi sınıfına alabildiğine saldırarak ve büyüme rekorları kırarak geçirdi. Üretimdeki ve sermayelerindeki büyümeyi de daha az işçiye daha çok iş bindirmek suretiyle yaptılar. Krizin tüm yükünü de işçi sınıfının sırtına yıktılar. Ekonomistler ve uzmanların açıklamaları 2011’de krizin tüm dünyada daha da derinleşeceği yönündedir. Bu, tüm dünyada 2011 yılının patronlar açısından 2010 yılını aratacak bir yıl olacağı anlamına geliyor.  2011’de işçiler daha da hareketlenecek, çünkü iktidardaki hükümetlerin politikaları giderek daha da saldırganlaşıyor. Örneğin Türkiye’de torba yasası ile işçi sınıfının kalan kazanımları da elinden alınmaya çalışılıyor. Türkiye burjuvazisi ve AKP hükümeti bir yandan ekonomi iyiye gidiyor diye övünürken, diğer taraftan işçilerin elindeki 3 kuruşu nasıl alırızın hesabını yapıyor!

Toplumun en büyük kütlesini oluşturan işçi sınıfını 2011’de büyük saldırılar bekliyor. 2010’da işçi sınıfı ve sendikalar neleri yapamadıysa bunlardan dersler çıkarılmalı, grev ve direnişler daha iyi örgütlenmeli ve daha uzun soluklu kavga verebilecek birlikler oluşturulmalı. 2010 her şeye rağmen önümüzdeki yıla ışık tutuyor. Yaşanan grev ve direnişler, hazırlıklı ve örgütlü olmadan işçi sınıfının kalıcı zaferler elde edemeyeceğini bizlere gösteriyor.

2010’u değerlendirirken dünyadaki grevleri, direnişleri, işçi ve öğrenci eylemlerini unutmamalıyız. İngiltere, Fransa, İspanya, bazı Afrika ülkeleri, Çin, Yunanistan, Güney Kore akla ilk gelen ülkeler. Dünyadaki eylemler, bir şeyin eksikliğini yakıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Tüm dünyadaki işçilerin bu eylemlerini ortaklaştırabilecek bir örgütlülüğün olmaması, bunların paralellik içinde gerçekleşememesine sebep oluşturmuştur.

Bu vesileyle bir de, işçi sınıfından ümidi kesenlere, döneklere, kaypaklara, kısacası “elveda proletarya” diyenlere seslenmek istiyorum. Her şeye rağmen, her şeye inat, Elif Çağlı, Büyüyen İşçi Sınıfı adlı kitabında Marksist bir bakış açısıyla işçi sınıfının küçülmediğini aksine giderek büyüdüğünü, potansiyel gücünün de arttığını anlatıyor.

E. Çağlı’nın bu kitabında da anlattığı gibi, dünya çapında sömürülen bir sınıf sadece dünya çapında örgütlenirse ve dünya çapında eyleme geçerse, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya kurulabilir. Dünyada yaşanan tüm eylemler işçi sınıfının mücadelesinin de olgunlaşmasını sağlayan adımlardır. Bu adımlar 2011’de de hızlanarak artacaktır. Tunus, Cezayir, Arnavutluk, Mısır bunun ilk örnekleridir. Marksizmin bilimsel zenginliği bizlere kılavuzluk etmeye devam ediyor. 2011’de de yolumuzu aydınlatmaya devam edecek. Tüm bu yaşananlarla 2010 yılı 2011’de aşılmayı bekliyor.

Yolumuz Marksizmin Işığıyla aydınlanan işçi sınıfının yoludur.

Yaşasın Sürekli Devrim, Yaşasın Dünya Devrimi!

Esenler’den bir Marksist Tutum okuru


Devrimin Bir Çeşidini Daha Öğrendim: “Peynir Devrimi”

Marksist Tutum’da bir işçi mektubu okumuştum geçtiğimiz ay. Bütün patronlar tutturmuş devrim de devrim, deniyordu mektupta. Arkadaşın bahsettiği gibi, hemen her yerde, makinede devrim, arabada devrim, çantada devrim, giyimde devrim, bankacılıkta devrim, şunda devrim, bunda devrim yazılı reklâmlara rastlıyoruz. Patronlar reklâm metinlerine “devrim” kelimesini eklemeden reklâm yapamaz oldular.

Reklâmlarından artık kafamız şişiyor. Bu patronlar bizlere ne demek istiyorlar acaba? İki gün önce İstanbul’a gidiyordum. Dolmuş durakta yolcu beklemek için durdu ve o esnada yanımızdan geçen bir İETT otobüsünün üzerinde yazanlar birden otobüse odaklanmama sebep oldu. Ne mi gördüm dersiniz? Yukarıda saydığım devrim reklâmlarının bir yenisini gördüm. Otobüs bir peynir reklâmına boyanmıştı ve üzerinde kocaman harflerle “Peynirde devrim, Naturena lezzeti” yazıyordu. Mektubu yazan işçi arkadaş bu konuyu çok güzel özetlemişti aslında. Gerçekten de bu patronlar çok oluyorlar artık. Bizlerin acılarıyla alay edip, “siz, bize çalışıp bizim için tükenin, size karşı devrimi biz yapıyoruz” dediklerini duyar gibiyim. Duymakla kalmıyorum yaşıyorum da birebir fabrikada her iş günü.

Patronlar hedefleri için hiç durmaksızın saldırılar planlayıp uygulamaktan da çekinmemekteler. Çünkü patronların ar damarı bulunmuyor. Pazarladıkları ürünlerde “devrim” yapmak için önce sömürüde devrim yapıyorlar. İşçi sınıfı gözlerini ovuşturup uyanmak için hareketlenirken, patronlar da uyanacak olan bu devin kendileri için felâket olacağını gayet iyi görmekteler. Bunun içindir ki devrim kelimesinin anlamını yitirmesine çabalamaktalar. Bir zamanlar bu kelimenin ağza alınması yıllarca zindanlarda yatmak demekti.  Şu sıralardaysa işçilerin örgütsüzlüğünden meydanı boş bulan patronlar, bu kelimenin içini boşaltmaya çalışıyorlar. Bu çok ama çok ciddi bir konudur bence. Hiçbir işçinin hafife almaması gerek bu olanları. Dersimizi almalıyız bu olanlardan. Hem de bir an önce.

Bizleri bölüp birbirimize karşı kışkırtan patronlar, bizi mahkûm ettikleri ağır iş koşullarımızla eğlenmekteler. Bizlerse, giderek kötüye giden iş ve yaşam yüzünden umutsuzluğa düşüyor ve patronların oyunlarına alet oluyoruz. Kardeşlerim, içinde bulunduğumuz cehennem azabından kurtulmamızın tek yolu örgütlü gücümüzün büyümesidir.

Bütün işçi dostlarım ve kardeşlerim, eğer sabırlı ve kararlı bir şekilde birleşir ve patronlar sınıfına karşı bilinçlenip örgütlenirsek, o zaman patronların değil işçilerin iktidarda olduğu bir dünyayı yaratabiliriz. Kendilerini dünyanın sahibi zanneden asalak patronlar sınıfı da o güzel günler geldiğinde devrimin nasıl olduğunu elbette görecek. Asıl devrim o zaman yaşanacak. Bütün işçiler ezenleri ezmek için el ele verecekler. Yeter ki birbirimize güvenelim ve örgütlenelim. O vakit devrim gelir belki yarın belki yarından da yakın!

Kocaeli’den bir kadın metal işçisi


İçinde Sen Yoksan İşçi Dostum, Ne İşe Yarar O Sendika?

Bu sıralar sendikalı olan birçok işyerinde temsilci ve delege seçimleri yapılıyor. Durum böyle olunca sendikalı olan ya da olmayan birçok işçinin gündeminde sendika daha fazla yer tutuyor. Benim çalıştığım işyerinde de temsilci ve delege seçimleri yaklaştı. Yoğun bir gündem var. Sendikalı olmadığını bildiğim bir arkadaşıma sendikanın öneminden, işçilerin ekonomik mücadele örgütleri olduğundan bahsettim. Sendikanın gücünü bizim birliğimizden aldığını, patronların da bu birlikten korkup taviz vermek zorunda olduğunu geçmişte yaşadığımız örnekleri anlatarak açıklamaya çalıştım. Bu yüzden onun da mutlaka sendikalı olması gerektiğini söyledim. Bu işlerin kendisine göre olmadığını, daha önce bir sendikada çalıştığını, iç yüzünün nasıl olduğunu bildiğini söyledi. Anlattığına göre çalıştığı sendikada çok yüksek maaş alınıyor, üst düzey görevliler çok lüks arabalara biniyor, yedikleri önünde yemedikleri arkalarında oluyormuş. O bunları anlatırken bahsettiği sendika acaba hangisi diye düşündüm ve sordum. Hatırlamakta zorlandı, biraz düşününce ismini söyledi. Ne dese beğenirsiniz: TİSK! Yani Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu. Dayanamayıp güldüm. Gerçekten fıkra gibi. Ona TİSK’in bir patron sendikası olduğunu, yüksek maaş almalarının tesadüf olmadığını söyledim. Ama iş lüks arabalara binen kalantorlara gelince durumu açıklamakta biraz zorlandım. Evet, o adamlar patron ve o yüzden lüks arabalara biniyorlar. Peki biz işçilerin sendikalarındaki üst düzey yöneticilerin lüks arabalarına ne demeli? Tastamam sendika bürokrasisi!

Bize göre astronomik maaşlarla işçilerden tamamen ayrılan bu adamların yaşamları ve çıkarları da başka oluyor. Ne yedikleri yemek, ne giydikleri elbise, ne içtikleri sigara bizimkilere benziyor. Ve kaçınılmaz sonuç olarak çıkarları da biz işçilerinkinden başkalaşıyor. İşte bu yüzden döne döne söylüyoruz. Sendikalar bizim olmalı! Sendikalarda yer almazsak, sendikalarımızı denetlemezsek birileri bizim adımıza, bizim çıkarlarımızdan bağımsız işler yapmaya devam edecek. Yapılacak şey, sendikalarda, atılacak her adımda bizlerin yer aldığı bir karar mekanizmasını işletebilmektir. Aksi halde sendikalar gerçek amaçları dışındaki işlerle oyalanıp duracak.

Sendikalı Ol, Sendikanı Denetle!

Ankara’dan sendikalı bir işçi


Evsizlerin ve Eksi 4 Derecenin Hatırlattıkları

Havaların iyice soğuduğu şu günlerde Fatih’te sokakta yaşayan bir evsiz donarak öldü. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise sıcaklık eksi 4 dereceye ulaşana kadar sokakta yaşayanlara yardım edemeyeceklerini söyledi. Yani evsizler eksi 4 dereceye kadar dayanabilirlerse belediye kendilerine yardım edecekmiş!

Bu insanlar neden sokaklarda yaşıyorlar? Kendi özgür iradeleriyle mi sokaklarda yaşamayı (aslında ölüme terkedilmeyi) istediler? Hayır arkadaşlar. Kimse sokaklarda istediği için yaşamıyor. Bu düzende bırakın başlarını sokacak bir evin kirasını ödemeyi, kendi karınlarını doyuracak bir iş bile bulamadıkları için sokaktalar. Çalışmak istemedikleri için de işsiz değiller üstelik. Belki de onları gördüğümüzde aslında çalışabileceklerini, kendi umarsızlıkları yüzünden bu halde olduklarını düşünüyoruz. Oysa meslek sahibi olan birçoğumuzun bile iş bulmakta ne kadar zorlandığını unutuyoruz.

Aslında bu sorun çözülebilir: Meselâ belediye reklâmlara ayırdığı bütçenin sadece binde birini bile evsizlerin barınması için kullansa, evsizler soğuk kış günlerini dışarıda geçirmek zorunda kalmazlar. Veya boş evler evsizlerin kullanımına açılabilir. Ya da daha kalıcı çözüm olarak bu insanlara iş imkânı sağlanabilir. Fakat belediye, insan hayatı rakamlara bağlıymış gibi eksi 4 dereceyi bekliyor. İşte kâr düzeni, işte kapitalizm budur! Kapitalizmde patronlar daha çok kâr etmek için, bırakın işsizlere iş sağlamayı, mevcut işçileri de işten çıkartarak daha az işçiyle daha çok üretmek derdindeler.

Biz işçiler bunlara dur demeyecek miyiz peki? Sokakta donarak ölen, işinden atılan, iş bulamayan sınıf kardeşlerimize sahip çıkmayacak mıyız? Kapitalizm altında yaşanan bunun gibi pek çok sorunun bugünden yarına çözülemeyeceği bir gerçek. Tüm bu eşitsizlikleri burjuvazinin bizim adımıza çözmeyeceği ise daha büyük bir gerçek. O yüzden sorunlarımızı büyük veya küçük, benim ya da başkasının derdi demeden sahiplenmek zorundayız. Bu sahiplenmenin yolu, koca bir sınıf olduğumuzu hatırlamakla başlıyor. Her gün bu köhne düzeni yeniden vareden bizler, pekâlâ bu köhne düzenin canına da okuruz.

Sarıgazi’den bir işçi


Muhteşem Yüzyıl

Bugünlerde televizyonda yayınlanan Muhteşem Yüzyıl isimli dizi üzerine çok tartışmalar yaşanıyor. Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman ile saraya cariye olarak getirtilen Hürrem’in aşkı da yer alıyor bu dizide. Bazı siyasetçiler, yazarlar, tarihçiler, diziye çok sert eleştiriler getiriyorlar ve halkın tepkili olduğunu söyleyerek yayından kaldırılmasını istiyorlar. Bütün bunlar sonucunda RTÜK’ten uyarı cezası alan dizinin böyle giderse yayından kaldırılma tehlikesi bile var. Ama tartışmalar kızıştıkça diziye olan ilgi de artıyor. Bu arada dizi, yıllarca bize Osmanlı padişahlarını dokunulmaz, eleştirilmez, zaafları olmayan, sorgulanamaz kişiler gibi gösteren resmi tarihi sorgulama fırsatı da veriyor.

Olayın bir de şu yönü var: Yıllardır birçok TV kanalında Kürt halkını bölücü terörist, uyuşturucu satıcısı, mafya, katil gibi gösteren dizilere neden aynı eleştiriler ya da uyarı cezaları gelmiyor? Şu an yayında birçok dizi var alenen faşist birer davranış sergileyen. Padişahları ya da Mustafa Kemal’i eleştirince yer yerinden oynuyor. Kimlerin bam teline dokunuluyor acaba? Gerçekleri öğrenmememizi ve bize resmi tarihin öğrettiklerine itaat etmemizi kimler istiyor? Ya sağ burjuvazi engel oluyor ya sol burjuvazi. Yeri gelince de birleşip ikisi birden halka karşı ittifak kuruyorlar.

Yıllarca bize Kızılderili halkını kötü adam olarak belleten Amerika’ydı. Türkiye burjuvazisi de Kürt kardeşlerimizi bize aynı şekilde göstermeye çalışıyor. Demek ki, burjuva televizyonlar sadece halkı oyalamak, uyutmak için değil, aynı zamanda egemenlerin istedikleri şekilde yönlendirmek için de var.

Maltepe’den bir Marksist Tutum okuru


İşsizlik Kırbaç Oldu Sırtımızda

Ben işsiz bir işçiyim ve iş ararken yaşadığım bazı sorunları paylaşmak istiyorum. Çoğunlukla fabrikalar olmak üzere hemen hemen her sektörde iş arıyorum. İş arama sırasında çeşitli sorularla karşılaşıyorum. Bunlar genellikle, “ne mezunusunuz, daha önce bu işi yaptınız mı” gibi sorular oluyor. Sonrasında servisimiz yok deniliyor ya da “siz form doldurun, biz sizi ararız” diyorlar. Ama ne arayan var ne de soran. Gazetelerin iş ilanlarına da bakıyorum. Orada da genellikle servisin olmadığı söyleniyor.

İş ararken en çok karşılaştığım sorun maddi sorun oluyor. Oturduğum semtte fabrika neredeyse yok denecek kadar az. O nedenle sanayinin, fabrikaların olduğu bölgelere iş aramaya gidiyorum. Fakat fabrikalara ulaşabilmek için iki vasıta değiştirmek zorunda kalıyorum. Bir de bunun dönüşü var. İş ararken su, yemek derken haliyle çok masraflı oluyor. Her zaman para bulamıyorum. Para bulamadığım zaman gidemiyorum, bu sefer de ailenin basıncı başlıyor. “İş bulamadın mı”, “yarın iş bulmadan eve gelme” vb. şeklinde.

Görüştüğüm birkaç işyerinde yaşadıklarım şunlar. Nakış atölyesine gittim, “sigortaya ihtiyaç duyuyor musun?” diye sordular. Hangi işçi sigortaya ihtiyaç duymaz ki? Bir dokuma fabrikasına gittiğimde 12 saat, iki vardiya çalışıldığını ve ücret olarak asgari ücret verdiklerini söylediler. Arkasından, “ben de biliyorum bu ücretin az olduğunu ama çalışmamaktan iyidir” diye ekledi benimle görüşen kişi. Yani “işine gelirse, senin gibi onlarcası geliyor” demek istiyorlar.

Evet, iş bulmam belki günlerce, aylarca sürecek. Belki daha kısa sürede bulacağım. Fakat çalışan bir işçi olsam bile işveren işsizler ordusunu sürekli bizlere karşı kullanacak. İşsizleri açlıkla, çalışanları işsizlikle korkutacaklar. Oysa toplam işler tüm işçiler arasında bölüştürülebilse herkese yetecek iş olurdu, ama bu sistemin işsizliği ortadan kaldırmak diye bir derdi yok. İş saatleri düşürülsün, herkese iş!

Bağcılar’dan işsiz bir işçi


Güç Birlikten Doğar!

Milyarlarca insanız. Kimileri umutlu, kimileri umutsuz. Terazinin hangi tarafının ağır bastığı çok açık. Dünyanın çarkını döndüren biz işçiler, umutsuz ve mutsuzuz. Umutsuzluğu ve mutsuzluğu kime borçlu olduğumuzu çok iyi biliyoruz: Patronlara. Patronların bizler için kurdukları kafeslerde, sadece onlara zenginlik yaratan, iyi bir yaşam sunan varlıklar haline gelmişiz biz işçiler. Hâlâ bu kafeslerde yaşıyor olmamızın sebebi, onlara muhtaç olduğumuzu düşünmemiz ve bize layık gördükleri her şeyi kabul edip üstüne şükretmemiz. Birçoğumuz, en kötü koşullarda yaşadığı halde artık kaybedecek bir şeyinin olmadığının farkına varmıyor ve susuyor. Ama biliyorum, farkına varamamamızın, sessizliğimizin sebebini. Bilgisizliğimizden, bilinçsizliğimizden. Çaresizliğimiz, birlik olmayışımızdan kaynaklanıyor. Düşünüyorum kaybedecek neyimiz var ki zincirlerimizden başka! Ama kazanacak çok şeyimiz var; bize ait olan kocaman bir dünya! Umutlarımızın var olabilmesi için hep beraber umudu var etmeye.

Gazi Mahallesinden bir kadın işçi


Burjuvazinin Böl-Yönet Taktiği

Neden farklı milliyetten, dinden, dilden, mezhepten insanlar arasında husumetler vardır? Neden insanlar anlaşamaz? Neden tek vücut davranamıyoruz? 

Şüphesiz her neden sorusunun altında yatan cevaplar öz olarak aynı. Çünkü kanımızı emen egemen sınıf, biz ezilen, sömürülen ve köleleştirilmek istenenlerin birlik olmasından öcü gibi korkuyor ve ondan dolayı da bizleri birbirimize düşürmek için türlü dalaverelere başvuruyor.

İster ortalığa saçılan Wikileaks belgelerine bakalım, ister Ergenekon davasında açığa çıkan darbe planlarına, burjuvazinin böl-yönet taktiğini apaçık görürüz. Burjuvazinin, egemenliğini garantiye almak için oynadığı türlü oyunların ve söylediği yalanların farkına varmak o kadar da zor değil aslında.

Yeri gelmiş Alevi-Sünni ayrımı körüklenerek, yeri gelmiş Kürt-Türk düşmanlığı yaratılmaya çalışılarak, yeri gelmiş şeriatçılık-laikçilik ayrımları ortaya atılarak emekçiler bölünmeye çalışılmıştır. Burjuvazi bu ayrımları yaratmak ve körüklemek için katliamlar tezgâhlamaktan dahi geri durmamıştır. 1980 öncesindeki Maraş, Çorum katliamları buna örnektir. Kürt illerinde kontr-gerillanın organize ettiği cinayetler ortadadır. Örneklerin sayısı arttırılabilir.

Yani toplum alabildiğine birbirine düşmanlaştırılmaya çalışılmıştır. Bugün insanların birbiriyle kaynaşamamasının ve aşırı güvensizliğin altında yatan şey, ne yazık ki yıllardan beri burjuvazinin uygulamış olduğu bu bölücü politikalardır. Bizleri birbirimize düşmanlaştırmış ve güvensizleştirmiştir. Burjuva devlet her organize ettiği saldırıyı çeşitli kılıflara sokarak, toplumu da bu katliamın bir parçası haline dönüştürmeyi başarmıştır.

Aslında tezgâhlanan bu katliamlar, inkâr ve imha politikaları, toplumu ezmek ve sindirmek için uygulanmaktadır. İçinde yaşadığımız kapitalist sistem tamamen kan ve irin kokmaktadır.  Egemenlerin çıkarına zarar gelmesin, onların servetlerine bir başkası göz koymasın, işçilerin ve ezilen halkların ellerindeki zincir hiç çözülmesin diye bin bir türlü oyuna ve katliama başvurulmaktadır. Haliyle yıllardır süren bu imha ve düşmanlaştırma politikası burjuvazinin elini çok rahatlattığı gibi, işçi sınıfı içinde de derin yaralar açmıştır. Bundan dolayı yıllardan beri Kürt halkının haklı taleplerine Türk emekçiler hep kulak tıkadı, Alevileri, Ermenileri ve diğer azınlıkları hep aşağıladı. Egemen sınıfın işçi sınıfını sömürmeye devam edebilmesi için bu düşmanlıkların devam etmesi gerekiyor.

Burjuvazinin tüm bölme politikalarına, insanları birbirine düşman etmesine, ancak ve ancak örgütlü işçi sınıfı karşı koyabilir. Eğer ki birileri tarafından ve birilerinin çıkarı için toplum birbirine kışkırtılmamış olsa kesinlikle insanlar birbirlerine düşman olmazlar. Biz işçiler ne zaman ki kendi sınıf çıkarlarımız için birlikte davranmayı öğreniriz, işte o zaman burjuvazinin oyunlarına gelmeyiz. Bundan dolayı her bilinçli işçiye sorumluluk düşüyor; burjuvazinin bu bölücü ve katliamcı geleneğini teşhir ederek işçiler arasında kardeşliği ve dayanışmayı pekiştirmek.

Esenyurt’tan bir işçi


Ne Çok Şeyi Görmezden Geliyoruz

Merhaba arkadaşlar, bu mektubu yazarken, aslında biz işçilerin ne kadar çok şeyi görmezden geldiğini fark ettim. Meselâ işe gitmek için sabah erkenden kalktık. Bu soğuk havalarda ne zulümdür o sıcak yataktan kalkmak, hepimiz iyi biliriz. Bir de benim gibi servisiniz yoksa, otobüslerde sıkış tıkış yolculuk etmek zorunda kalırsınız, bu arada da malûm ses “bir adım daha arkaya, az daha sıkışalım” der. Hadi bunları görmezden geldik. Esas zulüm yolun sonunda fabrikaya varınca başlayacak. Bu arada ineceğimiz yere gelmiş oluruz ve yanımdaki mesai arkadaşımı dürterim, “Murat günaydın”. Cevap yok. Bir daha, “günaydın dedik, ne haber, neyin var?”. Cevap, “daha uyanamadım, iyi, senden ne haber?”.  İçimden derim, “ah be Murat zaten bir uyansan, bir uyansak neler yapacağız!”.  Neyse uyusa da bizim sınıftan uyansa da, bir gün uyandıracağız, çalışmaya devam. Bu çalışma keyifli, esas şimdi üretime gidip çalışmak var, soğuktan titremek, yorgunluktan halsiz düşmek ve bitmek bilmeyen işgünü. Bunu da görmezden geldik mi, geldik…

Durun bir de sorum var sizlere. Bu iddia’da hangi takımın yeneceğinden daha zor bir soru. Ya fazla mesaiye kalıp ölüden farksız eve gideceksin, ama az da olsa ek para alacaksın, ya da kalmayıp asgari ücrete talim edeceksin. Hadi bakalım, hangisine basacağız paraları? Ben parayı patrona basalım derim, çünkü hangisini seçersek seçelim o kazanıyor. Elbet böyle devam etmeyecek. Bu düzeni değiştireceğiz, hem de bugün düzenin değişebileceğini görmezden gelen işçilerle değiştireceğiz.

Hayatımızın bir gününü daha birkaç kuruş karşılığında patrona satıp işyerinden çıktık. Ama görmezden gelinen şeyler bitmedi. Meselâ açtık haberleri, Samsun’da iki buçuk aylıkken açlıktan ölen çocuğun ailesinin resmi, sekiz ay önce göçük altında kalan madencilerin cesetlerine yeni ulaşılması, silikosizden ölen İsmail kardeş, anamızı biraz daha ağlatacak torba yasa, işsiz kaldığı için kendini ateşe verip yakan emekçi kardeşlerimiz... Bunları da görmezden geldik mi? Eh helal olsun bize ve sınıfımıza.

Tek başına, örgütlü mücadeleden uzak olunca çaresiz kalan işçiler bunları görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Bunlar olumsuz haberlerden birkaçı, bize kapitalizmin dayattığı bir hayat bu. Ama görmezden gelinmemesi gereken bir şey var. Tunus’ta, Cezayir’de, Mısır’da ayaklanan sınıf kardeşlerimiz egemenlere korku salıyor. Dünya işçi sınıfı derin uykusundan uyanıyor. O halde elimizi çabuk tutmalıyız, işçi sınıfının uluslararası birliğini sağlamak için daha fazla çaba göstermeliyiz. Bizler bu birliği oluşturmak için her şeyi görmeli ve sınıfımıza göstermeliyiz. Ancak böylece kapitalizmin bizi kör ettiği bu dünyayı değiştirebiliriz.

Kartal’dan bir işçi