Okurlarımızdan - Şubat 2010
Sermaye İçin 3 Çocuk Yapmak!
Başbakan ha bire 3 çocuk yapın diyor. Basında yayınlanan istatistiklerde “Genç Türkiye” efsanesinin artık bittiği, nüfusumuzun Avrupa ülkelerine benzer oranda yaşlandığı söyleniyor. Milli Eğitim Bakanı çocuk nüfusundaki düşüşe bağlı olarak önümüzdeki dönemlerde ilköğretim okullarının azaltılacağını söylüyor. Sermaye sınıfı bir bütün halinde bizden 3 çocuk yapmamızı istiyor.
Toplumun genç bir nüfusa sahip olmasını sağlayacak iki sınıf var. İlki mutlu mesut egemen sınıftır. Bu sınıf toplumda bir avuç olduğu için, onların değil 3 çocuk 10 çocuk dahi yapmaları bu sorunu çözmüyor. Toplumun nüfusça ezici çoğunluğunu oluşturan yoksul, işsiz, aç milyonlarca işçi ve emekçi ise, ikinci sınıfı oluşturuyor. İşte nüfusu arttıracak tek çözüm yolu bu sınıftan ailelerin en az 3 çocuk yapmasıdır. Fakat milyonlarca işçi ve emekçi neden çocuk yapmıyor?
Bu sorunun cevabı, içinde yaşadığımız düzende aranmalıdır. Bir yanda yoksulların diğer yanda bir avuç zenginin olduğu bir düzende, mutlu olan kesim bir avuç zenginden başkası değildir. Bu sermaye sahibi kesim daha çok mutlu olsun diye, milyonlarca işçi ve emekçi her geçen gün daha çok hayatın güzelliklerinden mahrum bırakılıyor. Sabahtan akşama kadar ağır ve zor koşullarda çalışıyorken, aldığımız her şeye gün geçtikçe zam üstüne zam geliyorken, artık elektrik, doğalgaz faturalarımızı ödeyemiyorken ve üç günlük bir tatile dahi çıkamıyorken, yaşadığımız bu cehenneme nasıl üç çocuk daha getirelim? Her şey bir kenara, biz milyonlarca anne baba, bir gün daha yaşamak için ne zorluklar çektiğimizi çok iyi biliyoruz.
Fabrikalarda bize üretimi daha çok arttırın dedikleri gibi topluma da çocuk sayısını arttırın diyorlar. Sermaye sınıfı çocuklarımızı sıradan bir üretim aracı gibi görüyor. Çocukları sevselerdi dünyayı savaşların, krizlerin, iş kazalarının, hastalık ve cinayetlerin arttığı bir dünya haline getirmezlerdi. Almanya, Fransa gibi zengin Avrupa ülkelerinin birçoğunda işçi aileleri artık birden fazla çocuk yapmıyor. Çünkü bu düzen dünyanın her yerinde işçilerin kanıyla besleniyorken, işçilere hiçbir gelecek vaat etmiyor.
Hükümet samimi olsaydı hali hazırda milyonlarca çocuğa el uzatarak onların yaşamını garanti altına alırdı. Oysa küçücük çocuklar bir lokma ekmek yiyebilmek için çalışmak zorunda kalmaya devam ediyor. Filistinli ve Iraklı çocuklar gibi Kürt çocukları sokaklarda kurşunlanıyor, cezaevlerine atılıyor. Çocuk işçilerin kanını emenler Tayyip gibi sermayenin emrindeki siyasetçiler ve fabrika sahipleridir. Bu düzen her yerde işçilerin yaşamını kurutmaktan başka bir işe yaramıyor.
Bu sistem böyle diye biz yarınlarımızdan umudumuzu yitirecek miyiz? Elbette hayır. Biz yarınlarımızdan umutluyuz. Bu düzeni yıkacak ve yeni bir düzen kuracağız. Bu umuda sahip çıkacak işçileri örgütleyerek işe başlamalıyız. Evet, işçi kardeşler, çocuk sahibi olmak için en başta bu ücretli kölelik düzenine karşı mücadele etmeliyiz. Çocuklarımıza güven dolu bir dünya bırakmak için bu düzene karşı mücadele etmeliyiz. İnsanların kaygı duymadan çocuk yapmaları ve o çocukların kırlardaki çiçekler gibi boy vermeleri ancak bu düzen yıkıldığında ve sınıfların olmadığı bir düzen kurulduğunda mümkün olacak. Fotoğraftaki Tekel işçisinin çocuğunun bize son çağrısı şudur: Çocuklarınızı sermaye sınıfının sömürüsü için değil insanlığın örgütlü mücadelesi için dünyaya getirin!
Marksist Tutum okuru bir işçi
Asıl Korsan Kim?
Merhaba dostlar. Dergimizin geçen sayılarında, Somali’deki korsanlık olaylarıyla ilgili bir yazı okumuştum ve asıl korsanların emperyalist güçler oldukları yorumu beni oldukça etkilemişti. Çalıştığım gemi o bölgeden geçerken yaşadığım ve tanık olduğum birkaç olay, bu yorumun ne kadar doğru olduğunu gösterdi ve beni bu yazıyı yazmaya sevk etti.
Somali açıklarındaki bölge, çeşitli emperyalist güçlerin savaş gemileri tarafından “korsanlık yapıldığı” gerekçesiyle adeta işgal edilmiş durumda. Hindistan’dan Çin’e, Amerika’dan Türkiye’ye kadar pek çok devletin savaş gemileri bölgede cirit atıyor. Sivil ticaret gemileri de bu bölgeden geçerken, “korsanların saldırısından korunmak” amacıyla bu savaş gemilerinden “eskort” kiralamak zorunda. Üstelik bu koruyuculuk karşısında ödenen paralar hiç de küçümsenecek miktarlar değil. Özellikle Hindistan ve Çin’e ait savaş gemileri bu işi tam anlamıyla “ticarete dökmüş” durumdalar. Hal böyle olunca da insanın aklına ister istemez, bu işten kimin kârlı çıktığı” sorusu takılıyor. Acaba diyorum kendi kendime, bu “Somalili korsanlar” hikâyesi de emperyalist güçlerin bir dümeni olmasın?
Öte yandan bu durum zaten çok yoksul olan bölge halkını da oldukça zor durumda bırakıyor. Örneğin NATO’ya ait bir savaş gemisi, gözümüzün önünde Somalili bir balıkçı teknesine ateş açtı ve yoksul balıkçıları oldukça zor durumda bıraktı. Somalili balıkçılar uzun zamandır işlerini yapamaz durumdalar. Denize her açıldıklarında korsan oldukları şüphesiyle ya tacize uğruyorlar ya üzerlerine ateş açılıyor. Geçtiğimiz aylarda bir balıkçı teknesi bu şekilde batırılmış ve içindeki balıkçılar da öldürülmüşlerdi. Halk o kadar çaresiz durumda ki, korsanlık işiyle uğraşan mafyatik yapılar ve bölgede bolca bulunan savaş ağaları adam bulmakta hiç zorlanmıyor. Tanıştığımız bir Somalili meseleyi şöyle özetliyordu: “Büyük savaş gemileriniz ve silahlarınız, askerleriniz varsa yaptıklarınız korsanlık olmuyor, geçen her gemiden haraç alınması korsanlık olmuyor, ama bir avuç çaresiz ve savaş ağalarının denetimine girmiş insanın yaptıkları korsanlık oluyor.”
Evet dostlarım, ben bu yoruma katılıyorum. Bence de asıl korsanlık emperyalist güçlerin yaptıklarıdır. Önce onlara karşı durmalı ve asıl onların hakkından gelmeliyiz.
Marksist Tutum okuru bir deniz emekçisi
Tekel’in Kadın İşçileri: “Merhamet Dilenmiyoruz!”
Tekel işçilerinin mücadelesi her türlü zorluğa rağmen devam ediyor. Yaşanan zorluklar sadece soğuk hava veya sokakta çadırlarda kalmak değil, burjuva hükümetin medyada yankılanan açıklamaları da aynı zamanda. Direnişi karalamak ve bölebilmek için her gün hükümet sözcülerinden beyanat üstüne beyanat geliyor. Tekel işçisi kadınlar, başbakanın “türbanlı kadınları getirmişler, onlara mikrofon veriyorlar” ve maliye bakanının “tek kusurumuz fazla merhametli olmak” şeklindeki açıklamalarına karşı bir basın açıklaması gerçekleştirdiler.
Direnişin 43. gününde Sakarya Caddesinde yapılan açıklamada, kadın işçiler, “kadın erkek, ülkenin her yöresinden işçiler olarak birlikteyiz. Ekmeğimizin peşinde artık kemikleştik. Bir ve bütün olduk. Başbakan bilmeli ki emekçinin türbanlısı da sokakta hak arar. Türbanlı ile türbansız arasında ayrım yok. Çünkü aynı ekmeği, aynı kaderi paylaşıyorlar. Nafile sayın başbakan nafile, Tekel işçisi bu ayrımcılığa, bu bölücülüğe pabuç bırakmıyor. İnsanlar kavgasını başındaki örtüsüyle değil yüreğiyle veriyor” diyerek başbakanın sözlerine tepki gösterdiler. Bakan Şimşek’in sözlerine ise, “biz kimseden merhamet dilenmiyoruz. Kimsenin merhametine de ihtiyacımız yok. Seçimle gelenler merhamet kelimesini ağzına alamaz. Seçimle gelenler kendilerini halktan büyük göremez. Sosyal devlette merhamet olmaz. Sosyal devlette yurttaşlık hakkı olur. Biz de bu hakkı istiyoruz” diyerek tepki gösterdiler.
Basın açıklaması sırasında sık sık “Tekel işçisi direnişin simgesi”, “ölmek var dönmek yok”, “zam zulüm işkence işte AKP” sloganları atıldı. Açıklama sonrasında kadın Tekel işçileri sloganlar eşliğinde Türk-İş binası önüne kadar yürüdüler.
Giderek büyüyen Tekel direnişi her kesimden destek almaya ve kamuoyunda ciddi bir destek oluşturmaya devam ediyor. Gerek sendika bürokratları gerekse de hükümet cenahı bu durumdan oldukça rahatsız. Ancak bugüne kadar Tekel işçisini ayakta tutan mücadele gücü bugün de halen devam ediyor. Tekel işçisi her şeye rağmen direniyor ve inatla haykırıyor: Ölmek Var Dönmek Yok!
Ankara’dan bir işçi
Tekel İşçileri 17 Ocakta Kararlılıklarını Haykırdılar
Günlerdir Ankara sokaklarında direnen Tekel işçileri 17 Ocak Pazar günü yapılan mitingle kararlılıklarını bir kez daha haykırdılar. On binlerce işçinin katıldığı mitingde, işçi sınıfının ne kadar güçlü olduğu bir kez daha dosta düşmana gösterildi. İşleri ellerinden alınan Tekel işçileri, işçi sınıfının gücüne inanmayanlara çok şeyler öğretecektir.
Tabii bunun olabilmesi başta sendikanın ve işçi sınıfının vereceği desteğe bağlıdır. Ama görülen o ki sendikanın kendini yormaya hiç niyeti yok. İşçilerden birinin söylediği gibi, “sendika baştan beri bize adam gibi destek verseydi, biz Türkiye’nin tek gündemi olurduk; ama istediğimiz gibi bir destek olmadı; bundan sonra nasıl olur bilmiyoruz; ama biz sonuna kadar devam edeceğiz.” Bu da işçi sınıfının istedikten sonra ne kadar kararlı olabileceğini gösteriyor. Tek sorun doğru ve sağlam bir bilinç ve ona denk düşen bir örgütlülüktür.
Sendikaların işçilere bilinç konusunda pek bir katkı sunmadığı yıllardan geçiyoruz. Onu yapmadıkları gibi işçilerin mücadele etmelerini de çoğu zaman engelliyorlar. İşçilerin talepleri onlar için önem teşkil etmiyor. Yıllardır sendika bürokratlarının koltuklarından kalkmayarak, işçilerin sırtından geçinen birer asalak olarak yaşamaktan başka bir şey yapmadıkları bugün de ortadadır. İşçilerin yerine kararlar alarak, onları önemsemeyerek bugün de kendilerini gösteriyorlar. İşçilerin din, dil, ırk demeden bir bütün olduğunu ve sınıf kardeşi olduklarını, sorunlarının ortak olduğunu, kime karşı mücadele etmeleri gerektiğini Tekel işçileri iyi bir örnek teşkil ederek göstermiştir.
Tekel işçilerinin Türk-Kürt beraber omuz omuza verdikleri direniş işçi sınıfının çıkarlarının ortak olduğunun resmidir. Biz işçiler sınıfsal çıkarlarımız doğrultusunda bütün ayrımları bir tarafa kaldırıp mücadeleyi güçlendirmek için elimizden geleni yapmalıyız!
Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği!
Direnen Tekel işçisi kazanacak!
Esenyurt’tan işsiz bir işçi
Patronların İşçi Sınıfını Bölme Oyunları ve 4C
Patronlar sınıfı, biz işçilerin bir araya gelmesinden korktuğu için, işçi sınıfının öldüğü ya da bazı ücretli çalışanların aslında işçi olmadığı gibi ideolojik yalanlarla bizleri kandırmaya çalışıyor. Örneğin kamu çalışanlarına “memur” diyerek işçi olduklarını unutturmaya çalışıyorlar. Fakat bugün mücadelenin gerilerde seyretmesinden cesaret alarak, memurların birçok kazanılmış hakkını gasp etmeye çalışmaktan da geri durmuyorlar. Bunun için kullandıkları en büyük araç ise 4C, yani kamu işletmelerinde iş garantisi olan “memur”lar yerine sözleşmeli personel çalıştırmak. Hepimizin bildiği gibi, en son Tekel işçisi kardeşlerimizi 4C’li yapmak istediler ve işçilerin buna karşı sürdürdükleri mücadele halen devam ediyor.
Peki, bu uygulamayla iş güvencesi ile birlikte başka neler kaybediliyor? Örneğin, iş sözleşmesi sona erdiğinde 4C’li işçiler işsizlik sigortasından faydalanamıyorlar. Ayrıca bu yöntemin patronlar için en önemli getirilerinden biri de örgütlenmenin önüne geçmektir. Yasaya göre 4C’ye tâbi çalışanlar “işçi” ya da “memur” statüsünde sayılmadıkları gibi, sendika üyesi de olmamaktadırlar. KESK’in açtığı davalar sonucunda, ilgili kanun değiştirilerek üyeliklerin kabul edileceği söylenilmiştir. Ancak Mayıs 2009 yetki toplantılarında devlet güdümlü bazı sendikaların yaptığı üyelikler kabul edilirken, bazılarınınki kabul edilmemiştir.
Evet dostlar, patronlar hem yalanları, hem de kanunlarıyla bizlerin örgütlenmesinin önüne geçmek için her şeyi yapıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, bizler bir araya geldiğimizde, onların insanın doğasına uzak, bizlere açlık ve gözyaşı dışında hiçbir getirisi olmayan sistemlerini başlarına geçireceğiz. Bizler de önce kocaman bir sınıfın yani işçi sınıfının bir parçası olduğumuzun farkına varmalı, sonra sınıfımızın gücüne güvenmeliyiz. Nazım Ustanın dediği gibi, “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” günler bizim ellerimizde.
Gazi Mahallesinden bir kadın büro işçisi
Direksiyonu Sıkıca Kavramak!
Ben otomotiv sektöründe çalışan bir kadın işçiyim. Benim gibi birçok işçi arkadaşım hayatın her alanında çalışmakta ve türlü zorluklarla karşılaşmakta. Birçoğumuz sistemin içerisinde o kadar kaybolup gitmişiz ki ne yaşadığımızın bile farkında değiliz. İşçiler olarak bizlerin yaşama dair sorumlulukları var. Fabrikalarda uzun çalışma saatleri, sağlıksız iş koşulları ve patronlar tarafından kandırılan işçiler arasında azgın rekabet koşulları içerisine sıkıştırılan hayatlarımız. Hayat elbette ki fabrikadan ibaret değil. Peki, gerçekten insanca yaşayabiliyor muyuz? Meselâ iyi beslenebiliyor muyuz, barınabiliyor muyuz, kendimize, sevdiklerimize zaman ayırabiliyor muyuz? İnsanlık nedir? Fabrikalarda 12-16 saat çalışarak iliklerimize kadar sömürülmek mi? İş kazası geçirip kolu ya da bacağı tezgâha bırakmak mı? Ya da onca yıl çalışıp bir şey anlamadan bu dünyadan göçüp gitmek mi? Sömürmek ya da sömürülmek mi? Tabii ki bunların hiçbiri insanlık değil.
Otomotiv sektöründe çalıştığımı söylemiştim. Birçok işçi arkadaşa, fabrikalarda yaşanan sorunlar sanki birbirinden farklıymış gibi gelse de, gerçekte bütün işçilerin yaşadıkları sorunlar ortak. Fark etmek önemli ama ondan daha önemlisi bu sorunlara karşı işçiler olarak ortak hareket edebilmek. Benim çalıştığım işyerinde karşılaştığımız birçok sorun var. En can yakan sorunumuz ise meslek hastalıkları. Çalıştığım fabrikada işçi sağlığına sözde çok önem veriliyor. Fakat bence önem verilen tek şey ürünün kalitesi ve daha fazla nasıl üretilebileceğinden başka bir şey değil.
Bu fabrikaya ilk işbaşı yaptığımda öyle eğitimler aldık ki, şaşırarak “çok iyi bir işyeri, burada ne yapıp etmeli kalmalı” demiştim. Çalışmaya başladığımda bu işin öyle anlatıldığı gibi olmadığını çok zaman geçmeden anladım. İçeride çalışan arkadaşlar arasında rekabetçi bir anlayış yerleştirilmişti, kendimi sanki hipodromda koşu kulvarındaki yarış atı gibi hissettim. İşçi arkadaşlarımın hızlarına yetişebilmek için çok çabaladım. İlk bir iki hafta böyle geçti. Daha sonraları ise yoğun mesai ve tempodan dolayı elimde ödem oluşmaya ve müthiş sancılar çekmeye başladım. Bir taraftan koşuyu bırakmamak diğer taraftan ise haftada üç kez “daha iyi yarışabilmek için” hastanenin acilinde geçirdim gecelerimi. Şimdi bu kız ne iş yapıyor diye soracaksınız. Ben birçok işçi arkadaşım gibi lüks otomobillerin “deri” direksiyonlarını dikiyorum. O hiç kullanamayacağım direksiyonların! Zaten böyle çalışmaya devam edecek olursak o direksiyonu tutacak bir elimiz-kolumuz da olmayacak.
Bir de utanmadan koca bir pasta kestiler afiyetle yememiz için. Neden mi, bu yılı iş kazasız atlatmışız da ondan. Kocaman, hem de kuyruklusundan bir yalan! Birçoğumuzun belinde ve boynunda fıtık, ellerinde ödem ve lif kopması oluştu. Yani dostlarım kullanamaz hale geldik organlarımızı. Ama öylesine bir bilinç çarpılması yaşanıyor ki, tüm bunları bizzat yaşayan işçi arkadaşlar, “evet iş kazası yaşanmadı” diye sevinebiliyor. YA MESLEK HASTALIKLARI!
Ayrıca fabrikada TPM ve 5S kalite sistemleri uygulanmakta. Bu da aslında patronların “işçiyi daha çok nasıl sömürebiliriz ve rekabet gücümüzü nasıl artırabiliriz” kaygısından başka bir şey değil. Evet, dostlar bu kalite çemberleri de biz işçileri bölen, yalnızlaştıran, başını kaldırmayan uysal kölelere çeviren sistemlerdir. Arabanın direksiyonu önemli, arabaya yön verir. O direksiyonu elimizle sıkıca kavramak ve özgürlüğe sürebilmek, haklarımız için, insanca yaşamak için mücadele etmek gerekiyor.
Gebze’den bir kadın işçi
“Biz Bir Aileyiz, Aynı Teknedeyiz” mi?
Yeni bir yıla girdiğimiz şu günlerde, aklıma gelen ve sizlerle paylaşmak istediğim bir olay var. Eski çalıştığım fabrikada işveren yılbaşlarında çeşitli partiler düzenlerdi. Bu partilerine müdürlerini ve idari kesimde çalışanları da davet ederdi. Bir yılbaşı partisine fabrikanın üretiminde çalışan 5 işçi arkadaşımız da davet edilmişti. Bu kutlamadan sonra arkadaşlarımızla yılbaşı partisinin nasıl geçtiğini, neler yaşadıklarını konuşmuştum.
Parti bir teknede düzenleniyor. Son derece şık, ışıltılı bir tekne. Oraya vardıklarında arkadaşlarımız kendilerini ezik ve küçülmüş hissediyorlar. Çünkü bir kendi kıyafetlerine bakıyorlar, bir de diğerlerinin. Şıklıkta birbirleriyle yarışan süslü kadınlar ve kaliteli takım elbiseleriyle erkekler. Partinin devamında işçi arkadaşlarımıza bir masa veriliyor. Orada kendi aralarında eğlenmeleri söyleniyor. Herkes deli gibi eğlenip kadeh kaldırırken işçiler dış kapının mandalı muamelesi görüyor. “Ömrümde yaşadığım en kötü yeni yıl kutlamasıydı!” yorumu yapıyor aralarından bir arkadaşımız.
Bu partinin sonunda işyeri koridorlarındaki panolara yılbaşı partisinde çekilmiş fotoğraflar asıldı. Sevgili patronumuz(!) işçi arkadaşlarımızın masasında, onlarla samimi bir şekilde gülümsüyor, kadeh kaldırıyor. Patronumuz bu fotoğrafları asarak ne kadar mütevazı, ne kadar candan bir işveren olduğu palavrasıyla gözlerimizi boyamanın peşinde. Fotoğraflar çekiliyor, objektif kapanır kapanmaz işçilerle kimse muhatap olmuyor.
Evet, dostlar, bizim sırtımızdan geçinen, bizi sömürerek kârlarına kâr katan patronlar, kriz dönemlerinde ya da birazcık kârları azaldığında “biz bir aileyiz, hepimiz aynı gemideyiz” gibi yalanlara başvururlar her daim. Ama bu olayda da görüldüğü gibi biz hiçbir zaman bir aile olamayız, aynı gemide yer alamayız. Olsa olsa koca ellerini ceplerimize daldırırlar, bir lokma ekmeğimize göz dikerler, kârlarına kâr katarlar. Bizden çaldıklarıyla lüks teknelerde, pahalı şarap kadehlerini kaldırırlar, bize de uzaktan izlemek düşer. Birazcık sesimizi çıkarmaya kalksak o “aynı gemi”den aşağı atmaktan hiç çekinmezler bizi.
Onların masallarına kanmayalım dostlar. “VEBANIN GİRDİĞİ KAPIDAN GİRİN, ONLARIN GİRDİĞİ KAPIDAN GİRMEYİN” diye ne güzel söylemiş şair. Biz onlar için ailenin bir ferdi değiliz. Savaşlarında kullanacakları siperleriz, kanını içecekleri köleleriz. İşçi sınıfı büyük ve onurlu bir ailedir ve bu ailenin içinde patronlara yer yoktur. Gün gelecek onların kökünü kazıyıp hak ettiğimiz güzel, temiz geleceğe kavuşacağız!
Kocaeli’den bir kadın işçi
Son Olsun!
İnsanlık için,
doğa için
bu kavga
son kavga olsun!
Söylenen özgürlük türküsü
Yitirilen bunca yaşam
Yaşanılan zulüm
Son olsun!
Geçmişi hatırla
Geleceği
Geleceğimizi düşün!
Düşün ki
yüreğindeki
isyan ateşi
yeniden alevlensin!
Makine dişlilerinde
kavga meydanlarında
yaşamını yitiren kardeşlerimizi
düşün!
Üretirsin
nasırlı ellerinle
açlıktan
yoksulluktan
ölen insanları
çocukları
düşün!
Gözü yaşlı anaları
babaları düşün!
Ya
Geleceğimiz!
Onu hiç düşündün mü?
Makine çarklarının
sömürü için değil
Tüm insanlık için
döndüğünü
düşün!
Sömürünün
savaşların
son bulduğunu düşün!
İnsanın insana kulluk
etmediğini düşün!
Açlığın
yoksulluğun
son bulduğunu düşün!
Kaybedeceğin bir şey yokken
kazanacaklarını düşün!
Düşün ki
bu kavga
son olsun!
Esenler’den bir işçi
