Okurlarımızdan - Ocak 2012

Emekçiler Söz Konusu Olunca “Devlet Baba” Zorba Kesiliyor!

17 Ağustos depremiyle binlerce ev yıkılmıştı. Hasar alan ama yıkılmayan evlerin boşaltılması, orada yaşayan insanların güvenli konutlara yerleştirilmesi gerekiyordu. Onun yerine depremzedeler kaderine terk edildi. Aradan 12 sene geçip de yeni depremler ve yeni can kayıpları olunca devletin aklına bir fikir geldi: Depremi yaşayan Sakaryalıları hasarlı evlerinden çıkarabilmek için elektriklerini ve sularını kesmek! 1300 binanın elektriği ve suyu kesilince depremzedeler mecbur kalıp evlerinden çıkacaklardı. Sonra nereye mi gidecekler? Devlet bu sorunla ilgilenmiyor! Binlerce Sakaryalı ise çaresizlik ve öfke içinde sorunlarına çözüm bekliyor.

Deprem kuşağında olduğumuzu bilen devlet, depremden önce zaten hiçbir önlem almamıştı. Bu yüzden 60 binden fazla insan ölmüş, bir o kadarı da yaralanmıştı. Bugünden geriye bakınca, devlet depremde ölmeyip sağ kalanlar için ne yaptı peki? Depremde yıkılan binaları yapan inşaat şirketlerini ve müteahhitleri cezalandırdı mı? Depremzedelere sağlam ve yaşanabilir konutlar sağladı mı? Bir daha ölümler yaşanmasın diye önlem aldı mı? Almadı, aslında devletin bunların hiçbirini yapmaya vakti olmadı! Çünkü devlet 12 yıldır deprem vergisi toplamakla çok meşguldü. Başka işleri de vardı. Otomobil ve akaryakıt şirketleri mutlu olsun diye uğraşıyor, duble yollar yapıyordu. Bir de depremde yıkılmayan hasarlı evlerin elektriğini suyunu kesmekle meşguldü. Her şeyi de devletten beklemek doğru olmaz değil mi? Hangi bir işe yetişsin!

Devletin 12 senedir topladığı deprem vergileriyle duble yol yapması da babalığındanmış! “Evin babası nasıl evin ihtiyaçlarına karar verip gelirini buna göre harcarsa, devlet de öyle yapar.” Bunlar devletin Bakanının sözleri! Devlet bizim babamızmış! “Babamız” düşünmüş taşınmış, asıl ihtiyacımızın depremde ölmemek için sağlam evler değil de duble yol olduğuna karar vermiş. Böyle baba olmaz olsun!

Bu kadar maskaralık yeter! On binlerce insanı göçük altında bırak, ölmeyip sağ kalanlar için parmağını bile kıpırdatma, sonra da ölmediklerine kızar gibi onları cezalandır. 80 yaşında insanları, okul çağında çocukları bile karakışın ortasında soğukta ve karanlıkta bırak. İşte devletin gerçek yüzü bu! Bizden toplanan vergilerin kanımızı emen, canımızı alan patronlara peşkeş çekildiği yeter! Çektiğimiz eziyet, ödediğimiz bedeller yeter artık! Depremin ve devletin enkazı altında kalmaktansa, insan gibi, hak ettiğimiz gibi yaşamak için elimizi taşın altına koyup mücadele etmeyi öğrenmeliyiz.

Kartal’dan bir işçi


Siz Buna Cezaevi mi Diyorsunuz?

Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan askerlerden 66’sı Hasdal cezaevinden Hadımköy’e nakledildi. Daha önce 1. Zırhlı Tugay Komutanlığı olarak kullanılan kışla, cezaevine dönüştürüldü. Bu restorasyon için tam tamına 1 milyon TL harcanmış. Cezaevinin özelliklerini duyunca, cezaevi değil de lüks bir dinlenme tesisi olduğunu düşünebilirsiniz. Bunu düşünmeniz de çok normal. Çünkü hiçbir fark bulamazsınız. Bakın lüks cezaevinde ya da “tatil beldesinde” neler var? 18 subay, 16 astsubay ve 20 uzman çavuş misafirhanesi olmak üzere toplam 54 oda bulunuyor. Her odada yatak ve oturma alanları, banyo-tuvalet, LCD televizyon, mini bar, buzdolabı ve klima var. Ayrıca açık ve kapalı spor alanları, tenis kortları, golf sahası, kapalı yüzme havuzu, revir, kapalı kondisyon salonu, sauna, şok havuzu ile jakuzi de bulunuyor. Bitti mi? Bitmedi. “Paşalarımızın” canları sıkılmasın diye bilardo, briç, bezik gibi oyun ve eğlence imkânlarıyla birlikte, her türlü içki ve meşrubatın servis edildiği gazino ve stresten uzak kalmak için mesire ve yürüyüş için yeşil alanlar da unutulmamış. Tutuklu generallere verilen yemeklerde de yok yok… Yemeklerin yanında ayrıca özel soslar vs. de veriliyor.

Bunları duyduğumda devrimci tutsakların hangi şartlar altında hücrelere tıkıldığını ve oralarda hayatlarına nasıl devam ettiklerini düşündüm. Ergenekon sanıkları cezaevi diye lüks içinde yaşarken, tek istekleri, insanların özgür, eşit ve sömürüsüz yaşadığı bir dünya olan devrimci tutsaklar, bugün F tiplerinde 11 metrekarelik odalarda tutuluyor, fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kalıyor.

Cezaevlerinden yansıyan bu iki farklı görüntü, aslında bu dünyanın küçük bir örneği gibi. Generaller burjuvazinin bir parçasıdırlar. İşçiler açlık sefalet içinde yaşarken, patronlar zevk-i sefa sürüyorlar. Hem de bizlerin sırtlarından kazandıklarıyla. Artık bu asalakları sırtımızdan atma vakti gelmiştir. Güzel bir dünya için mücadele eden tüm devrimci tutsakların özgür kalması için mücadele edelim.

Tüm devrimci tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

Tuzla’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Türkiye Keyif Sürüyor!

Patronlar sınıfı tarafından dünyanın en çok takip edilen dergilerinden biri olan Amerikan Time dergisi Kasım sayısında Erdoğan’ı kapak yaptı. Dergide, Erdoğan’ın İslamcı kökenli olduğu, ayrıca laik, demokratik olduğu ve ülkesini bölgesel bir güç haline getirdiği söylenmiş. Arap coğrafyasındaki rolünden de bahsedilen Erdoğan’ın, buralardaki ülkelerde en çok hayranlık duyulan kişi olduğu da yazılmış.

Ama benim en çok dikkatimi çeken bölümler şunlar oldu: “Erdoğan, Türkiye’nin uluslararası saygınlığını çok fazla arttırdı, her şeye gücü yeten askeri dizginledi, kişi başı geliri üçe katlayan ve girişimcilerin önünü açan ekonomi politikalarını takip etti ve birçok yönden Batı yanlısı konumunu korudu. Demokratik ve ekonomik açıdan yükselen ve uluslararası arenada hayranlık duyulan bir ülke olarak Türkiye, yıllardır altında yaşadıkları otoriter yönetim ve yoksulluktan sıyrılmakta olan insanlar açısından dayanılmaz cazibeye sahip.” Yazıda, Türkiye’nin Ortadoğu’da siyasi bir keyif sürdürdüğüne de değinilmiş.

Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada yükselen bir güç olduğu gerçek. Fakat bunun nasıl olduğuna hiç değinilmemiş. Arap ülkelerindeki diktatörlere akıl vermekten geri durmayan Erdoğan ve Türkiye burjuvazisi, işçi sınıfı, emekçiler ve Kürt halkı üzerindeki baskıları tırmandırıyor. Birbiri ardına açıklanan ekonomi paketleri kimlere yarıyor? İşçi ve emekçilerin çalışma saatlerinin arttığına, ücretlerinin düştüğüne, çalışma koşullarının giderek daha da kötüleştiğine bakılırsa artan kişi başı gelirler biz işçileri değil, yalnızca patronları kapsıyor. Çünkü Türkiye’nin keyfini sürdüğü söylenen ekonomik güç bizlerden çalınanlarla oluyor. O yüzden de eğer ortada keyif sürülen bir şeyler varsa, biz işçiler bunlardan hep mahrum kalmaktayız. “Türkiye büyüyor” söylemlerine kanıp işçilerin de haklarının büyüdüğünü zannetmeyelim, haklarımız için örgütlenelim!

Kaynaşlı’dan bir Marksist Tutum okuru


Erdoğan’dan Esad’a “Demokrasi ve Özgürlük” Dersi

Ortadoğu’daki sınıf kardeşlerinin ördüğü isyan zincirine bir halka daha ekleyerek aylardır mücadele eden Suriyeli emekçileri, Baas rejimi katlederek durdurmaya çalışıyor. Ancak yükselen mücadele Beşar Esad’ı köşeye sıkıştırmış durumda.

Suriyeli diktatörün baskının dozunu artırarak saldırması ve eylemleri kanla bastırma girişimleri karşısında Türk devleti de, diğer emperyalist güçler de, Beşar Esad’a istifa etmesi çağrısında bulunuyorlar. Zorba diktatörün geri çekilmeyeceğini ve ölene kadar savaşacağını söylemesi üzerine Tayyip Erdoğan eski dostu olan Esad’a tepkisini şu şekilde ifade etti: “Kendi halkına karşı ölene kadar savaşmak kahramanlık değil korkaklıktır. Kendi halkına karşı ölene kadar savaşan birini görmek istiyorsan, Nazi Almanyasına bak, Hitler’e bak, Mussolini’ye bak, Romanya’nın Çavuşesku’suna bak. Eğer bunlardan ders almıyorsan kendi halkına karşı silah doğrultan ve 32 gün önce hiçbirimizin arzu etmediği şekilde aynen senin kullandığın ifadeleri kullanan ve öldürülen Libya liderine bak, daha fazla kan dökmeden artık o koltuktan çekil.”

Beşar Esad’a “demokrasi ve özgürlük” dersi veren Erdoğan, konu Kürtler olunca kendi halkına karşı savaşmanın en zorba yöntemlerini uygulamaktan kaçınmıyor. İnkâr ve imha yöntemiyle baskı altında tutulmak istenen Kürtler terörist ilan ediliyor. Türk devleti onlara karşı otuz yıldır tanklarla, toplarla, ölümcül silahlarla donanmış savaş uçaklarıyla saldırıyor. Buna rağmen Erdoğan, şimdi isyancı kitleleri aynı söylemle katleden Esad’ı canilikle suçlamakta, yapılanları kabul edilemez ilan etmektedir.

Suriye’deki halk isyanını kanla bastırmaya çalışan Beşar Esad’ın anti-demokratik uygulamalara başvurmasını Nazi Almanya’sına benzeten ve sonunun Libya lideri Kaddafi gibi olacağı uyarısında bulunan Erdoğan’ın amacı elbette Suriye halkının demokrasi ve özgürlüğe kavuşması değildir. Halkların gerçekten özgürlüğünü istemek ne Erdoğan’ın ne de diğer emperyalist haydutların isteği olabilir. İnsanlığın özgürlük mücadelesi yolunda atılacak en büyük adım, isyan eden kitlelerin mücadelelerini kendi ülkelerinde kuracakları işçi iktidarıyla taçlandırmaları ve bu iktidarların dünya devrimine ilerlemesi olacaktır.

Yaşasın dünya devrimi!

Beylikdüzü’nden bir metal işçisi


Ölüyoruz Ama Neden?

O henüz 24 yaşındaydı. Gencecik taptaze bir işçiydi. 30 Kasım gecesi, kaldığı hastanede can verdi. Anılarımda onun nasırlı elleri var. Mala tutmaktan, tuğla taşımaktan nasır tutmuştu elleri. Küçük yaşta çalışmaya başlamıştı elleri. Ölüm haberi ilk geldiğinde “Volkan’ı deprem öldürdü” dediler. Önce inanamadım. Çocukken tarlalarda beraber koşturduğum, beraber hayvan otlatmaya gittiğim kuzenim nasıl ölebilirdi. Son görüşmemde, yapmayı planladığı bir sürü hayali vardı. Parasızlıktan ara verdiği okulunu bitirecekti, evlenecekti ve daha neler neler…

Tıpkı birçok işçi gibi o da birçok şeyi sadece hayal etmişti. Şimdi düşünüyorum Volkan ve daha niceleri gerçekten depremden mi öldüler, yoksa yine egemenlerin kâr hırsına mı kurban oldular? Bu soruyu biz işçiler kendimize sormalıyız. Çünkü her “doğal” felâkette nedense sadece biz işçiler ölüyoruz. Yani depremler, seller hep bizim canımızı alıyor. Peki, neden biz ölüyoruz da patronlar sınıfından kimsenin evi yıkılmıyor, onlardan birileri ölmüyor? Bu rastlantı olamaz, değil mi? Çünkü bizlerin evleri az ve kötü malzemeyle yapılırken, onlar kendi evlerini en iyi malzemeyle yaptırıyorlar. Hayatı üreten bizim ellerimizken, ellerimizi onların uzun yaşaması için kullanıyoruz. Zaten sistemi onlar kurduğu için onların yaşamasına olanak sağlıyor. Böylesi bir sistemde, böylesi yaşamak değil. Biz ölürken, bizden beslenen asalakların refah içinde yaşaması kabul edilir bir şey değil.

Ben depremi en acı haliyle yaşamış Vanlı bir işçiyim. Ama biliyorum ki bu kadar canı alan deprem değil kapitalist sistemdir. Patronların kâr hırsı yüzünden ölüyoruz. Bu sistem var oldukça ölmeye de devam edeceğiz. Artık kabuklarımızdan çıkalım ve bu bize yapılanların hesabını soralım. Bunu da ancak örgütlenerek başarabiliriz.

Bahçelievler’den bir sağlık işçisi


Bedelli Askerlik Kimler İçin Çıkarıldı?

Son günlerde bedelli askerlik gündemdeydi. “Devlet büyüklerimiz” bu yasanın geçmesi için çok çaba harcadılar ve nihayet geçirdiler meclisten. 29 yaş ve üstü kişiler otuz bin lira verip askerliği yapmış sayılacak. Otuz bin “liracık” veremeyen işçiler de kuzu kuzu askerliğin yolunu tutacak. İşçilerin büyük bölümü asgari ücrete ya da biraz üstüne çalışıyor. Karnını zor doyuruyor, bu parayı vermesi imkânsız zaten. Bu yasa çıkarken işçiler için çıkarılmadı. Yasayla devlet yine zenginlere bir güzellik yaptı. Patronların yani ensesi kalın olanların çocukları için çıkardı. Şimdi fakir fukara insanların çocukları dururken zengin züppeleri mi gidip askerlik yapsın? Kuru ağaca selam versin? Bakar mısınız adalete, bu nasıl adalet?

Çevremdeki işçi arkadaşlarıma soruyorum bedelli askerlik hakkında ne düşünüyorsunuz diye. Verilen cevapların hepsi şöyle: “Çok saçma bir yasa. Ben param yok diye askere gideceğim, hatta bok yoluna gideceğim. Madem öyle askere gittiğimizde de bize otuz bin lira versinler, askerlik yapmamızın bedeli de bu olsun.”

Bedelli askerliğin parasını işçiler veremez. Alınan ücret ortada, işçi emekçi insanları bu durumdan uzak tutmamak için bankalar bedelli askerlik kredisi vermek üzere işlemlere başladılar. İnşaat sektöründe de kampanya başlatma planları yapılıyor: Bedelli askerlik parasını yani otuz bin lirayı biz ödeyelim, size yüz elli bin liraya ev verelim, ev sahibi olun! Ne kadar düşünceli insanlar var değil mi dostlar? Devlet bu yasayı çıkarırken önce kendi çıkarını epeyce düşündü, sonra da işçilerin önüne sürdü. Resmen tuzak, bu tuzağa düşen bir işçinin borcu ne zamana biter kim bilir. İşçi kardeşlerim, bu düzende kim güçlüyse onun borusu öter. Bugün patronlar sınıfı egemen olduğu için devlet de patronların çıkarlarına göre yasalar çıkarıyor. Eğer işçi sınıfı olarak örgütlenip bu köhnemiş düzeni yıkarsak, o zaman bizim kendi yasalarımız da bizim çıkarlarımızı güdecek.

Beylikdüzü’nden bir kadın işçi


Hani Bu Vatanı Çok Seviyordunuz?

Son zamanlarda bedelli askerliğin gündeme gelmesiyle birlikte ister istemez bu soruyu soruyoruz. On yıllardır gençlerimiz daha hayatlarının baharında askerlikte yaşamını yitiriyor. Kimisi asker törenleriyle karşılandı, kimisi güya eğitim zayiatı oldu, kimisi denek olarak kullanıldı, kimisi de tüm bu yaşananlara akıl erdiremediği için psikolojik bunalıma sürüklendi. Omuzlarda “en büyük bizim asker” nidalarıyla askere gönderilenler, kışlalara teslim olur olmaz tekmelerin tokatların hedefi oldu, hem de hiç olmadık yere. Özellikle yıllardır süren kirli savaşın olduğu bölgelerde bir anda adam öldüren, insanlara kurşun sıkan bir katile dönen işçi çocukları büyük travmalar yaşadı yıllarca. Anaların yüreğine ateş düşerken toplumun bağrında derin yaralar açıldı, teselli olarak elde kalan ise “vatan sağ olsun” oldu. Kadıköy’de oturan ve faturalarını ödeyemedikleri için elektrikleri kesilen “şehit” ailesine sormak gerekir, vatan ne demek diye? Ya da 20 yaşında oğlunu yitiren analara.

Dolsun kasaları ağaların, artsın sayısı milyarderlerin, topraklar peşkeş çekilsin para babalarına, evlerimiz başımıza yıkılıp gökdelenler dikilsin yerine, denizler ormanlar kiralansın, her şeye vergi gelsin, çalışma saatleri artıp ceplerimiz boşaltılsın, hakkını arayanlar suçlu olsun, farklı kimlikler reddedilsin, ama vatan sağolsun!

Bedelliyle birlikte bir kez daha görmüş olduk ki, Türkiye’nin kaymağını yerken vatanlarını “çok seven” kapitalistler ve onların uşakları, iş acısını çekmeye gelince yoksul çocuklarını öne sürmekteler.

Bugün bedelli askerliğin kimin için çıkartıldığı açıkça ortadadır. 30 bin lira bir işçi çocuğu için çok iyi paradır ve zaten 30 yaşına kadar askere gitmeyenlerin sayısı son derece azdır. Zengin çocukları ise hem askere zaten çok geç gidiyorlar, hem de bedelli ile bundan da kurtulmuşlardır. 30 bin lira bir iş adamı için çok komik bir paradır. Onlar işçilerden gasp ettikleri bu parayı bedel olarak verirken, biz işçi-emekçi çocuklarının kaderine yine savaşlar ve ölümler düşmektedir. Bu uygulama tam bir çifte standart ve zengini kayırma uygulamasıdır. Fabrikalarda kanımızı emenler, cepheye de işçi çocuklarını sürmektedir. Burjuvazinin vatanı paradır. İşçilerin vatanı ise tüm dünyadır. Yeter ki aramızdaki çitleri kaldıralım, tüm bu haksızlıklara karşı işçilerin uluslararası mücadele birliğini pekiştirelim. İşte o zaman esas bedeli burjuvaziye işçiler ödetecektir!

Sefaköy’den bir işçi


Çikolata Yemenin Tadı

Her gün televizyonlarda onlarca çikolata reklâmı yayınlanır. “Hayatın Tadı”, “Sınırsız enerji”, “Gençleştirir, güzelleştirir, mutluluk verir” gibi sloganlarla çikolatanın marifetleri anlatılır. Bu propagandaya maruz kalan bir insanın çikolata tüketmemesi neredeyse imkânsız hale getirilir.

Gerçekten de güzeldir çikolata, insanın ağzını tatlandırır. Güzellik ve mutluluk vermesi ise, malını satmaktan ve kâr elde etmekten başka bir şey bilmeyen çikolata tekellerinin kandırmacası. Kapitalistler için çikolata sektörü oldukça kârlı bir sektör ve 90 milyar dolar gibi bir pazara sahip. Ama kimse bu çikolataların nasıl ve kim tarafından üretildiğinden bahsetmiyor. Mutluluktan bahseden televizyon reklâmları, çikolata üreten 800 bin çocuk işçiden söz etmiyor.

Dünyanın en büyük kakao üreticisi Fildişi Sahilleri’nde, kakaonun yüzde 90’ı çocuk işçiler tarafından üretiliyor. BBC haberine göre, çikolata tekellerinden Nestle ve diğer birçoğu, çikolata üretiminde çocukların çalıştırılmasının önüne geçileceğine dair söz vermiş ancak geçen sürede hiçbir adım atılmamış. Çocuklar sadece ucuz işgücü olarak kullanılmakla kalmıyor, aynı zamanda köle olarak satılıyor. Zaten kapitalist tekellerden çocuk işçi çalıştırmamaları beklenecek bir durum da değil. Onların bu kadar kâr elde etmelerinin bir nedeni de çocukların ucuz işgücü. Çocukların ölmesi, hastalanması, köle olarak satılması umurlarında değil.

Bu örnekler kapitalizmin nasıl da çürüdüğünü açıkça ortaya koymuyor mu? Nasıl da iğrenç bir tezgâh işliyor! Bir taraftan en ağır koşullarda çalışan çocuklar ve onların sırtından kazanılan paralar, diğer taraftan çikolata tekellerinin “çocuklar sütle büyüsün, çikolata yesin, mutlu olsun” reklâmları. Patronlar ve onların yalan makinesi medya ne kadar yalan üretirse üretsin gerçekler eninde sonunda ortaya çıkıyor.

İşçiler kapitalizmin yalanlarına karşı örgütlendiklerinde, patronlara karşı mücadele ettiklerinde, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya umudunu her geçen gün daha yakın kılıyorlar. Bugün bütün dünyada işçi sınıfı patronların yarattığı ekonomik krizin bedelini ödememek için örgütlenmekte ve mücadele bayrağını yükseltmektedir. İşçiler örgütlendikçe ve mücadele ettikçe kapitalizmin pisliklerinden, bencilliğinden arınmakta, arındıkça mutlu olmaktadır. İşçi sınıfı bu sömürü düzenine yıkıcı darbesini vurduğunda, gülücükler içinde ellerinde çikolata ile koşuşan çocuklar ve yetişkinler olarak çikolata yemenin tadı ve hazzı bir başka olacak.

Esenyurt’tan bir işçi


Büyüyen Türkiye mi, Patronların Sömürüsü mü?

Patronlar işçi sınıfının kanını emerek, sömürüyü katmerleştirerek, semirdikçe semiriyorlar. Sermayelerinin büyümesini sanki herkes zenginleşmiş gibi yutturmaya çalışıyorlar. Bu konuda sürekli istatistikler açıklanıyor, Türkiye’nin dünyanın 16. büyük ekonomisi olduğu, dolar milyarderi sayısının 38’e çıktığı ve gurur duymamız gerektiği söyleniyor. Ama gerçekler öyle demiyor. Açlık sınırının, yani dört kişilik bir ailenin mutfak masrafının 900 lira, yoksulluk sınırının 3000 lira olduğu bir ülkede asgari ücret 659 lira ise nasıl bir büyümedir söz konusu olan?

Yine istatistiklerden gidersek, büyüyen tek şeyin patronların sömürüsü olduğu görmüş oluruz. İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odasının “1000 Büyük Sanayi Firması ve Türkiye Ekonomisinin Gerçekleri” adlı araştırmasına göre, Türkiye’nin ilk 1000 büyük sanayi firması, 2010 yılında, çalıştırdıkları kişi başına 12 bin 178 lira kâr etti. 1998 yılında bu miktar 577 lira imiş. Yani devasa bir artış söz konusu. Üstelik de geçen sürede 500 bin kişi işten atılmış. İşte gurur tablosu! Neredeyse beş içinin işini bir işçiye yaptırarak, milyonlarca insanı kapsayan bir işsizler ordusu yaratarak, en ağır iş koşullarında biz işçileri çalıştırarak semiren 1000 büyük patron. Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi de esnek çalıştırma, taşeronlaştırma, kölelik büroları, bölgesel asgari ücret, deneme sürelerinin uzatılması ve kıdem tazminatının tırpanlanması gibi saldırı başlıkları olan bir paketi yasalaştırmak istiyorlar.

Yani sömürü daha da katmerleşecek, Türkiye dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisi olacak ve bizden yine gurur duymamız istenecek. Örneğin Amerika’da sokaklarda yaşayan 40 milyon evsiz var. Sokaklarda yaşayan bu Amerikalıların, ABD’nin dünyanın en büyük ekonomisi, en güçlü ülkesi olmasından gurur duyması kadar abes bir şey olabilir mi? İşte bu abesliktir bizlere yutturulmaya çalışılan. Aslında büyük oranda da başarılı olunuyor. Örgütsüzlük koşullarında işçi sınıfının gözü milliyetçilikle kör edildiği için, var olan temel çelişki de görülemez oluyor. Bizleri açlığa, yoksulluğa mahkûm eden patronlar ortada dururken, bizler ya yanımızdaki işçi kardeşimizi düşman olarak görüyoruz ya da başka ülkedeki işçi kardeşlerimizi.

İşçileri gururlandıracak şey örgütlenmektir, hakkını söküp almasını bilmektir. Biz işçiler için gurur tablosu oluşturacak şey, patronları dize getiren grev, direniş ve eylemlerin sayısının, sendikal ve siyasal örgütlülüğün gücünün artmasıdır. Grev yasağını delerek o yasağı patronların başına geçiren Kavel işçilerini, 15-16 Haziran 1970’de patronları korkudan İstanbul’u terk etmek zorunda bıraktıran işçileri duydukça, bir taraftan gururlanıyoruz diğer taraftan cesaretle kavgamıza sarılıyoruz. Sınıf tarihimizin bize verdiği cesaretle kavgamıza sahip çıkalım, patronların daha fazla bizleri sömürmesine izin vermeyelim, örgütlü gücümüzü ve mücadelemizi büyütelim.

Kıraç’tan bir işçi