Okurlarımızdan - Ocak 2011
Avrupa’da Sınıf Kavgası Konuşuyor
Dünyanın dört bir yanından sınıf kavgasının görüntülerini izliyoruz. Meydanlara çıkan on binlerce insan polisle çatışıyor. Mali sermayenin sembolleri olan bankaların camlarını kırıyor, barikatlarda kadınlı erkekli gençler beraber çatışıyor. Şu “medeni dünya” (Avrupa) ne hale geldi böyle diye hayıflanıyor, hali keyfi yerinde olanlar. Sıcak sudan soğuk suya eli değmeyenleri bir telaş aldı.
Yunanistan’da eski ulaştırma bakanını sokak ortasında dövüyor eylemciler. Adamın yakasına yapışmış bırakmıyor gençler. Yumruk yumruğa bir dayak ki sormayın. Komşu gençler hiç acımıyorlar sermayenin politikacılarına.
Hangi televizyon kanalını izlesem, hangi haber bültenini takip etsem durum aynı. Yumruklar konuşuyor. Yumrukların dili çok sade, çok etkili. Hangi dilde olursa olsun hemen anlıyor insan. Sırada İngiltere var. Sokakta ringe çıkmış İngiliz gençleri süslü bir bey arıyor. Polis, köpekler gibi çıkmış gençlerin karşısına havlıyor. Ama o da ne, yan caddede lüks bir otomobil sakin sakin akşam sefasında. Gençlerin gözleri keskin. Hemen atılıyorlar. Emekçileri inim inim inletenlerin baş temsilcisi arabada sefa sürüyor. İngiliz prensi ve eşi bilmiyor galiba İngiltere’nin eski İngiltere olmadığını. Sokağa böyle çıkılmaz. Gençler sarıyor otomobilin çevresini. Prens ve eşinin ödleri kopuyor. Gözleri faltaşı gibi yerinden fırlayacak. Cehenneme düşmüş gibi yalvarıyor gözleri. Öfkeyle, hınçla, kinle öğrencilerle karşı karşıya geliyorlar. Ben bayram ediyorum. Elinize sağlık diyorum. Bir tane de Hint yoksulları için, bir tane de Iraklı yoksullar için, bir tane de benim için vurun İngiliz kardeşlerim. Bu yumrukları izleyince aklıma proleter bir dörtlük geliyor:
Devrim gökten inmez biliriz
Proleter ellerimizle büyütürüz onu biz
Kendiliğinden gebermez emperyalizm biliriz
Bir dünya, proleterler döve döve ezeriz onu biz
Derken görüntülere İtalya, Portekiz, İrlanda karışıyor. Of ki ne of! Nasıl da çıldırmış gençler. Avrupa demokrasisi, Avrupa medeniyeti ne güzelmiş böyle zamanlarda. Mahkeme kuruluyor orta yere. Cezalar veriliyor taşla, sopayla, yumrukla. Alevler göğe yükseliyor. Gözler çakmaklaşıyor. Korku siliniyor anında. Cesaret sömürünün üzerine yürüyor. Hem de koşa koşa…
Beyler büzüşüyor. Tıpkı köhnemiş düzenleri gibi. Proleterler devleşecek. Yumruklar öyle bir yağacak ki, bu yeni bir dünya kuracak. Yenenler ve yenilenler. Yenenler biz, yenilenler onlar olacak.
Kartal’dan bir işçi
“Toplumdan Aldığını Topluma Vermek”
Limak Holding yeni bir vakıf kurmaktaki amacını yukarıdaki cümle ile ifade ediyor. Enerji sektöründen turizm ve inşaat sektörüne kadar geniş bir yelpazede yatırımları olan Limak Holding aynı zamanda özelleştirme ve HES ihalelerinde de önde giden bir holding. Aslında benim için diğer sermayedarlardan farkı olmayan bir şirketler grubu. Kafamı karıştıran şey, bir vakıf kurarak “topluma hizmet etme” isteği oldu. “Kurumsal sosyal sorumluluk isteği”. Biraz geç kalmışlar vakıf kurmakta, çünkü araştırdığım holdinglerin birçoğu vakıf sahibi ve bunların çoğu vergiden muaf.
Aydın Doğan’dan tutun da Hacı Sabancı’nın vakfına, Nuh Çimento vakfından, Alarko’ya, Eczacıbaşı’ndan, Elginkan holdingin vakıflarına hepsi vergiden muaf.
Vergi vermiyorlar, yani “hayır yapıyoruz” deyip vergiden düşüyorlar, okul yapıyoruz, yurt yapıyoruz diyerek vergiden kaçırıyorlar.
Kapitalistler bizi iliklerimize kadar sömürüyorlar, alınterimize el koyuyorlar, devlete vermek zorunda oldukları vergiyi de vakıflar yoluyla geri alıyorlar. Bunun adı da “kurumsal sosyal sorumluluk isteği” oluyor!
Bu arada vergi toplamakla yükümlü devlet kurumumuz da reklâmlar veriyor, “verginizi ödeyiniz, size yol, su, elektrik olarak geri dönecek” diye. Ama görünen o ki, asgari ücretlinin, çalışanların ödedikleri vergiler, holdinglere, patronlara vergi iadesi, teşvik primi adı altında geri dönüyor.
Asgari ücret komisyonunundan ne çıkacağını tahmin etmeyen var mıydı?!
Vakıf kurup haklarımızı alamayacağımıza göre tek yolumuz kalıyor, mücadele etmek, örgütlü gücümüzü birleşerek büyütmek.
Ankara’dan emekli bir işçi
Çocuk İşçiliğinde Acı Gerçek
Belki dikkat etmiyoruz ve bu yüzden de görmüyoruz. Ama sokaklarda onlar, boyacılık yaparken, mendil, simit satarken, ışıklarda arabaların camlarını silerken hep onlar var. Bazen fabrikalarda çalışırken, bazen inşaatlarda tuğla, kum taşırken hep kardeşlerimiz olan çocuk işçilerle karşılaşırız. Çocuklarımız ve kardeşlerimiz de bu düzenin kölesi olmaya mahkûm edilmiştir. Ve sonrası… Sonrası çocuk işçiliğinde ölümler başlamıştır.
Çocuk olduğuna bakmaksızın, “gençtir, daha çok çalışır” denilerek, ağır işlerde, uzun saatler boyunca çalıştırılırlar. Oysaki onlar daha çocukturlar. Bizim çocuklarımızdır onlar! Yaşıtlarıyla, arkadaşlarıyla vakit geçirmek, oynamak, okumak, spor yapmak onların da hakkı değil mi? Patron çocukları gezip eğlenirken, bizim kardeşlerimiz neden onlara hizmet etmeye mahkûm kılınıyorlar? Oyuncak fabrikalarında patron çocuklarına oyuncak üretirken neden ürettikleriyle kendileri oynayamıyorlar?
Hindistan’da futbol topu üreten bir fabrikada binlerce çocuk işçi çalışıyor. Aldıkları ücret ise akıllara zarar: 6 cent. Yani sadece 10 kuruş. ABD çocuk işçiliğine çözüm önerileri getiriyor sözde. Sanki Hindistan’da ve Çin’de çocuk işçileri çalıştıran ABD’li kapitalistler değiller! Üstelik insan hakları izleme örgütü 2005-2008 yılları arasında, ABD’de, tarlalarda tam 43 çocuk işçinin öldüğünü açıklıyor. Buyurun size çözüm!
Türkiye’deki istatistiklere bir bakalım. 2009 Aralık ayı itibari ile 8 bin 298 çocuk sokaklarda çalışırken bulunmuşlar. Bu çocuklar aileleri tarafından boyacılık, mendil, gıda satmaya zorlanmışlar ve dahası dilencilik yapmaya itilmişler. Devlet yetkilileri ise bütün suçu ailelere atıp düzeni temize çıkarmaya çalışıyorlar.
Kimse bu düzeni sorgulamıyor. Oysa çocuklarımız çalışmak zorunda kalıyorsa bunun sorumlusu kapitalist sömürü düzenidir. İşçileri yoksulluğa terk eden ve çocuklarını çalıştırmak zorunda bırakan patronların kâr düzenidir. Patronlar işçileri açlığa ve yoksulluğa terk ederek onların çocuklarının körpecik emeğine de göz dikiyorlar, daha fazla kâr elde ediyorlar.
Çocuklarımızın düzgün bir eğitim alabilmesi, yaşıtlarıyla beraber oynayabilmesi ve gelişimlerini rahat sağlayabilmeleri için örgütlenip mücadele etmemiz gerek. İşçi sınıfı ne kadar mücadeleciyse yaşam koşulları o kadar iyi olacaktır.
Pendik’ten bir Marksist Tutum okuru
Makine Bakmıyor, Sen de Bakma!
Dünyanın 40 ayrı ülkesinde üretim yapan bir şirketin Gebze’deki fabrikalarından birinde çalışıyordum. Çalışma şartlarımız çok ağırdı. Direksiyon üretimi yapıyorduk. Yıllık izinlerimizi almak için hep birlikte mücadele etmiş, kazanmıştık ve bu durum herkesin moralini düzeltmişti. Arkadaşlarla birliğimizi bozmamamız gerektiğini, yoksa her şeyin daha kötü olacağını konuşuyorduk. Ancak birliğimizi koruyup güçlendiremediğimiz için işveren ve gangster Türk Metal sendikası el ele verip kısa sürede bizden intikam aldılar. İşten atılanlar arasında ben de vardım.
Şirketin yönetimi değişmiş ben işten atıldıktan sonra. Yeni yönetim fabrikayı denetlemeye gelmiş. Gelmişler ki ne görsünler? İşçiler başlarını kaldırıyorlarmış, meraklı gözlerle bakıyorlarmış “yeni patron kim” diye. İşini bırakan olmamış, sadece bakmışlar. Ama bu bile patronu çok kızdırmış. Hemen bir toplantı düzenlenmesini istemiş ve bu toplantıda bir daha aynı şeyin yaşanmaması için herkesi uyarmış. Eski iş arkadaşlarım anlattı bunları: “Patron insani reflekslerimize bile tahammül edemedi. Makine başını kaldırıp ‘patronum kim’ diye bakmıyor! Sen neden bakıyorsun? Makine bakmıyor, sen de bakma! Makine tepki vermiyor, sen de verme! Bunun başka bir anlamı olamaz.”
Aşağılık patronlar! Günde 12 saat çalıştırıyorsunuz. Zamanımızın sahibi sizsiniz. Bedenlerimizin tüm enerjisi sizin için. Uykularımızın bölünmesi sizin için. Bir bardak çaya hasret sabahlarımız sizin için. Gözlerimizin tüm nuru sizin. Tezgâh başında kan çanağı gözlerle devirdiğimiz geceler sizin. Alnımızın teri sizin için dökülüyor. Makinenin parçası olduk. Artık insan gibi değiliz sizin yüzünüzden. Neye benziyoruz bilemiyorum. Yorgunuz, ağrısız geçen bir dakikanın nasıl olduğunu unuttuk. Yarın aç kalmamak için ne yapacağımızı bilemiyoruz. Zamanımızı, hayatımızı yutan bir canavarın pençesinden kurtulmaya çalışıyoruz, daha çok gömülüyoruz.
Daha ne bekliyoruz ki? Artık kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. İnceldiği yerden kopsun. Başımızı kaldırıp patronların gözünün içine bakacağız. Yumruğumuzu kaldırıp pençelerini parçalayacağız. Öfkeleneceğiz. Beterin beterine katlanmayacağız. Kavga etmeyi seçeceğiz. Artık makine değil, insan olacağız.
Gebze’den işsiz bir kadın işçi
“Çok Çalıştığım İçin Çirkinleştim Ben”
Gebze’den minibüse binmiştim. Eve dönüyordum. Aylar önce işten atılmıştım. Tutunmakta zorlanıyordum. Sonra arkalarda bir yer boşaldı ve kendimi çuval gibi bıraktım minibüsün koltuğuna. İşe iade davamı, işsizliğimi, minibüsteki insanların yüzlerindeki yorgunluğu düşünüyordum. Yüzler sağlıksızdı. Yüzler mutsuzdu. Düşünceler birbirini kovalıyor, başımda bir uğultu yaratıyorlardı. Arka sırada oturan iki kişinin sohbeti uğultuyu bir anda kesti. Yüksek sesle konuşuyorlardı. Dikkatle dinlemeye başladım.
“Eğer insan iyiyse içinin güzelliği dışına vurur. İyi insan güzeldir. Allah kimi çirkinleştireceğini, kimi güzelleştireceğini bilir,” dedi biri. Diğeri öfkelendi. “İnsan iyiyse güzel mi olur? Ben Orduluyum. 20 sene evvel buraya yerleştim. Çocuklarımı büyütmek için, evlatlarımı okutmak için, yazın kavurucu sıcağında, kışın ayazında inşaatlarda çalıştım. Ellerimin nasırlarını görüyor musun? Saçlarım döküldü. Dişlerim döküldü. Yüzüm kırış kırış. Henüz 42 yaşındayım ama sorsam 55 dersin. İnsanı çirkinleştiren kötülüğü değil, çok çalışmasıdır. Kötü bir insan olduğum için değil, çocuklarımın nafakasını kazanacağım diye çirkinleştim ben. Çok çalıştım, çok yıprandım. Evlatlarımı böyle okuttum ve kendimle gurur duyuyorum.”
Dönüp o işçinin ellerine, kocaman nasırlarına, diş kalmamış ağzına ve saçsız başına baktım. Yanındakine onurlu bir öfkeyle bakan kısık gözlerine baktım. Dünya dönüyor, dünya güzel. Çünkü dünyayı döndüren ve güzelleştiren biz işçiler “çirkinleşecek” kadar çok çalışıyoruz. Patronlarımıza çok çalışıyoruz. Patronlara çok çalışmak bizi “çirkinleştiriyor” ve insan olduğumuzu unutturuyor. Kendimiz için çalışmanın vakti gelmedi mi? Birleşmek için çalışalım. Örgütlenmek için çalışalım. Sömürüyü ortadan kaldırmak için çalışalım. Çalışalım ki güzelleşelim. Güzel dünyamızın üstünde asalaklar değil güzel insanlar yaşasın diye çalışalım!
Marksist Tutum okuru bir kadın işçi
Yaşadıklarımızı Hiç Düşündük mü?
Kapitalist sistem kendini var edebilmek için insanlığı her gün biraz daha uçurumun kenarına itiyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler patronlar sınıfı ve onların geleceği için kullanıldığından bugün yüz milyonlarca insan ölüm-kalım savaşı veriyor. İnsanların en temel ihtiyaçlarının başında beslenme, barınma, ısınma, sağlık ve eğitim geliyor. Bilimin, tekniğin, üretimin mevcut gelişmişlik düzeyini düşündüğümüzde çocukların yeterli beslenemediği için ölmemesi gerekirdi, milyonlarca insanın sokaklarda yaşıyor olmaması gerekirdi, eğitimini yarım bırakıp milyonlarca çocuğun fabrikalarda, tarlalarda çalışmak zorunda kalmaması gerekirdi. Daha yakın zamanda soğuk hava nedeniyle Polonya’da 70’ten fazla insan donarak öldü. Hiç düşündük mü neden?
Üretim araçları kapitalistlerin daha fazla kâr elde etmeleri temelinde işlev gördüğü için milyarlarca insan açlık, yoksulluk, işsizlikle karşı karşıya kalıyor. Sermayeyi elinde tutan bir avuç kapitalist, tüm insanlığın da geleceğini kontrol ediyor. Sokakta yaşayan insanlar soğuk nedeniyle donarak yaşamını yitirirken sermaye sınıfının temsilcileri füze kalkanı kurma derdine düşmüşler. Füze kalkanı kurmak için harcanan parayı yoksullar için harcamış olsalar milyonlarca insanın barınma sorununu ya da beslenme sorununu tümüyle çözebilirler. Ama insanlar sermaye sınıfı için ne kadar önemli ki? Onlar kâr sağlayan bir yatırım mı diye bakıyorlar meseleye? Füze kalkanı kaç insanın en temel ihtiyaç duyduğu sorunlarını çözecek, ya da kaç tane insanın yaşamını yok edecek, onların umurunda değil!
Sermaye teknolojik gelişmeleri en kârlı gördüğü alanlarda kullanıyor. Militarizm konusunda neredeyse bütün ülkeler yarış halinde ve en yüksek teknolojide silahlara sahip olmak için yatırım üzerine yatırım yapıyorlar. İnsanların bu silahlarla ölüyor olması hiç de umurlarında değil. Önemli olan sermayelerinin daha ne kadar büyüyecek olması. Patronlar silahlanırken biz işçi-emekçiler neler düşünüyoruz? Onlar birbirlerine karşı olduğu kadar asıl olarak ezilen ve sömürülen işçi-emekçilere karşı silahlanıyorlar. Kendi yerli patronlarımızın silahlarıyla mı övüneceğiz? Bugün birçok işçi kardeşimiz sınıfsal bilinçten yoksun olduğu için var olan silahlanmayı kendilerinin de çıkarınaymış gibi düşünmekte. Oysa patronlar sınıfı ile biz işçi sınıfının çıkarları hiçbir zaman örtüşmeyecektir. Onlar silahlandıkça biz sömürülenler daha çok açlığa, yoksulluğa, işsizliğe itilmekteyiz. Biz işçiler karşısında örgütlü hareket eden patronlar sınıfı silahlandıkça silahlanıyor. Bizler bu kadar yatırım neden savaş sanayiine yapılıyor diye sormuyoruz. Çünkü kapitalistler yıllardır kendilerinin çıkarlarıyla biz emeği ile yaşamını sürdürenlerin çıkarlarının ortak olduğunu çeşitli ideolojilerle beyinlerimize kazımışlar.
Her geçen gün beyinlerimize daha fazla hükmedebilmek için, fabrikalarında daha fazla sömürmek için her yola başvuruyorlar. Yeter ki bizler düşünmeyelim, sormayalım, sorgulamayalım. Çok iyi biliyorlar ki düşünmeye, sorgulamaya başladığımızda yaşadığımız bu insanlık dışı sistemi değiştirmeyi de düşüneceğiz. Füze kalkanı projesinin biz işçilerin çıkarına olmadığını göreceğiz. Çalışma saatlerimizden işyeri koşullarına kadar birçok durumu sorgulamaya başlayacağız. Patronların siyasal temsilcilerinin ağızlarından dökülen cümleleri daha dikkatli dinleyeceğiz ve bizi kandırmalarına izin vermeyeceğiz. Patronların çıkarları için değil kendi sınıfsal çıkarlarımız için hareket etmeyi öğreneceğiz. Var olan teknolojinin tüm insanlığın çıkarları için kullanılmadığını görmeye başlayacağız. İşsizliğin her gün daha da arttığını, insanların en temel gereksinimlerini karşılayamadığı için yaşamını yitirdiğini, emperyalist savaşların patronlar sınıfının çıkarına olduğunu kavrayacağız.
Peki, patronlar sınıfı ve onların ideologları işçi sınıfının uyanmasını engellemek için her türlü yola başvururken, biz işçiler olarak ne zaman o derin uykudan uyanacağız? Yaşadıklarımızı ne zaman sorgulamaya başlayacağız? Kapitalist sistem tüm insanlığı yok oluşa sürüklerken kasaba kesime giden koyunlar gibi sessiz mi kalacağız? İnsanlık dışı bir sistem olan kapitalist sistem var olduğu sürece biz işçiler için güzel günler olmayacak. Kâra dayalı olan bu sistem yıkılmadıkça tüm insanlık için daha zor günler yaşanacak demektir. Tüm insanların daha iyi bir yaşam sürdürebilmesi için bu sistem yıkılmalı. Hem de var olan tüm kurumlarıyla birlikte. Onun yerine sınıfların olmadığı, insanın insanı sömürmediği, açlığın, yoksulluğun, işsizliğin olmadığı, bilimin ve teknolojinin tüm insanlığın yararı için kullanılacağı bir dünya yaratmak için örgütlenmeli, patronlar sınıfına karşı kendi sınıfsal çıkarlarımız temelinde mücadele etmeliyiz. İnsanca bir yaşam biz işçilerin örgütlü mücadelesiyle kurulacaktır.
Esenyurt’tan bir işçi
Sabah Treninden İşçi Manzaraları
63’ü oturan, 177’si ayakta toplam 240 kişi. Bunu da 6 ile çarpalım olur sana 1440. Neyi mi hesaplıyorum? Ben her sabah işe trenle giden bir büro çalışanıyım. Bu hesapla trende sabahları işe gitmek için yolculuk yaptığım insan sayısı toplam 6 vagonda 1440 kişi. Biz işçiler işyerlerimize gitmek için sabahın erken saatlerinde düşeriz yollara. Kimimiz işyeri servisleriyle, kimimiz yürüyerek, kimimiz de toplu taşıma araçlarıyla gideriz çalıştığımız yerlere. Ben de her sabah trenle işe gidiyorum. Tren istasyona yanaştığında herkes doluşuyor trene, yer kapma telaşı ile tam karga tulumba durumu oluyor. Henüz ilk durak olmasına rağmen ayakta kalıyoruz kimimiz.
Tren hareket ediyor, her durakta onlarcamız biniyor ve sabahları o kadar kalabalık oluyor ki, 1440 sayısını oldukça geçiyoruz. Bununla birlikte bizim matematik hesabı da tutmamış oluyor. Tren içerisinde ağırlıklı olarak tersane işçileri oluyor. Yüzlerine vuran yorgunluk ifadesi ve ellerindeki derin yarıklar onları tanımayı kolaylaştırıyor. Bir de birçoğunun yaşı 50’nin üzerinde olan teyzeleri hemen tanıyorum. Onlar da temizlik yaptıkları yerlerde yaşadıkları sıkıntıları anlatıyorlar sürekli. Bir de çok yorulduklarını ama çalışmaya da mecbur olduklarını anlatıyorlar birbirlerine. Mecburlar çünkü bazılarının çocukları üniversitede okuyor, masrafları çok fazla ve tek maaş yetmiyor. Bazılarının kocaları işten atıldığı için çalışmak zorundalar. Bir de öğrenciler oluyor trende. Onları tanımak da çok kolay oluyor, genelde ya futbol ya da televizyon dizileri gündemlerinde. Geleceğe dair birçoğunun hiçbir fikri yok. Onları bekleyen işsizlik kâbusundan da çok haberdar değiller. En zor olansa büroda çalışan işçileri tanımak oluyor. Elbise gıcır, saçlar şekil, parfüm kokuları tüm treni sarıyor, bir tek onlar trendeki diğerlerinden farklı duruyorlar. Kendimden biliyorum, büyük bir kısmı asgari ücret ve onun biraz üstüne çalışıyorlar. Galiba masa başında çalışıyor olmak onların kendilerini diğerlerinden farklı görmesini sağlıyor.
Yukarıda saydıklarım benim “servis” arkadaşlarım. Aslında biz koca işçi sınıfı ailesinin her türünden var trende. Temizliğe gidenler annelerimiz, okula gidenler kardeşlerimiz, işe gidenler babalarımız. Trendekilerin ailelerini de kattığımızda benim hesap hepten şaşmış oldu. Sorunlarımız aynı. Çalışmak, hayatımızı devam ettirmek zorundayız. Bu yüzden birbirimizden habersiz aynı saatte doluşuyoruz hep o kara kutunun içerisine. Bizler işçi sınıfının evlatlarıyız, çok fazlayız, trenlere sığmıyoruz, fabrikalara sığmıyoruz, yollara, alanlara sığmayacak kadar çoğuz.
Ellerimizle sunuyoruz bir avuç asalağa yarattığımız tüm güzellikleri. Onlar için veriyoruz ömrümüzün en güzel, en yaşanılası yıllarını. İstiyorsak insanca yaşamı, bırakalım patronların işleri için örgütlü hareket etmeyi. Biraz da kendi sınıf çıkarlarımız için birlikte olalım, örgütlü hareket edelim!
Kartal’dan bir büro işçisi
Düzen Çürüdükçe Ölümler de Çeşitlenerek Artıyor!
Uyuşturucu bağımlılığı her geçen gün artıyor. Bu düzen içinde insanlar doğal yollarla mutlu olamayınca, kendilerini uçucu maddelerle mutlu etmeye çalışıyor. Uyuşturucu kullanımı ilkokul çağlarındaki çocuklarda da her geçen gün yaygınlaşıyor. Son dönemlerde ortaya çıkan ve özellikle çocuklar arasında giderek yaygınlaşan “çakmak gazı oyunu” 1 yılda 6 çocuğun canını aldı. Yaşamını yitirenler arasında 19 yaşında gencecik bir üniversite öğrencisi de var. Çocuklar ve gençler bu oyunu güzel rüyalar görmek ve mutlu olmak için oynadıklarını söylüyorlar. Aile sorunları nedeniyle, mutsuz ortamlarda yetişen çocuklar, bir anlık mutluluk için hayatlarını söndürüyorlar.
Geçim şartlarının her geçen gün zorlaştığı bir ortamda mutlu olmak ne mümkün. Çok değil on yıl öncesine bakmak bile bize bir fikir verebilir. O yıllarda ölümün bunca çeşidi yoktu. İnsanlar bugüne göre biraz daha mutluydu. Çünkü evimize giren ekmek sayısı fazlaydı. O ekmek sayısı artması gerekirken tam tersine azaldı. Azalan ekmek azalan mutluluk demektir. Biz işçiler, uzun saatler boyunca çalışarak çocuklarımızla zaman geçirmeye fırsat bulamıyoruz. Onların sorunları ile ilgilenemiyoruz. Üstelik de eve getirdiğimiz ekmek yetmiyor. Yani bugün biz işçiler yapmamız gereken hiçbir şeyi yapamıyoruz. Düzen çürüdükçe biz de içinde çürüyoruz.
Gerçek anlamda mutlu olduğumuz anları saymazsak hangi birimiz bir ömür boyu mutlu yaşayabiliyoruz? Hayatımızın en büyük zaman dilimini çalışarak geçiriyoruz. Uzun süre işsiz kalan işçileri saymazsak, hangi birimiz güne uyandığımızda “ne güzel, bugün işe gidiyorum” diyebiliyoruz? İşyerlerinde ne kadar mutlu çalışıyoruz? Eğer bizler mutlu olamazsak, bizim çocuklarımız da mutsuz olurlar. Mutlu olmak için çeşitli uyuşturucu maddeler kullanarak hayatlarını mahvederler. Sonrasında döktüğümüz gözyaşlarının ise hiçbir anlamı kalmaz.
İşçi sınıfının önderlerinden Karl Marx’ın bir sözü var: “Bireyin mutluluğu toplumun mutluluğundan ileri gelir.” Bugün toplum ne kadar huzursuz ve mutsuz, işte biz de bu toplumu oluşturan bireylerden biriyiz. Bizlere bireysel mutluluğun önemli olduğunu anlatıyorlar. Bunun kesinlikle hiçbir doğru yanı yoktur. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Hiçbir sağlıklı insan tek başına yaşamak istemez, yaşayamaz da. Hayatını sürdürmek için çevresindeki insanlarla iletişim kurmak zorundadır. Çevresindeki insanlar mutsuzsa bireyin mutlu olması ne kadar mümkün olabilir ki?
Düzen çürüdükçe insanlığın acıları da her geçen gün artıyor. Ölümler çeşitlenerek daha dünyayı tanımamış çocukların koynuna girip onları toprağın altına yatırıyor. Geride ise gözyaşları, derin acılar, ahlar ve vahlar kalıyor. Tüm yaşanan acıların en büyük sorumlusu aslında bizleriz dostlar. Ölen çocuklar bizim çocuklarımız. Bu acıyı kendi ailemizden birinin acısıymış gibi düşünelim. Ölümlere yol açan bu lanet olası kapitalist düzeni ortadan kaldırmak için, biz ve bizden sonraki çocuklarımızın mutluluğu için örgütlenerek mücadele edelim. Çocuklarımız ölmesin ve insanlık gülsün diye!
Gazi Mahallesinden bir gıda işçisi
Gözümüzü Açarsak Kapitalizmi Yıkabiliriz
Kapitalizm var oldukça işçi sınıfı çile çekmeye devam edecek. Hayatımızdaki her şeyi kendi sistemlerine göre ayarlamışlar ve saltanatlarını öyle sürdürüyorlar. Hayatımızın devamına bu sistem karar veriyor. Yaşadığımız olayların altından bu sitem çıkıyor, onun kurallarıyla karşılaşıyoruz. Örgütsüz ve bilinçsiz olduğumuz için bu kararlar ve kurallara çaresizce boyun eğiyoruz. Patronlar sermayelerini bizlerin sırtından kazandıkları artı-değer üzerine kurmuşlardır. Örneğin hastaneler sözde devlet hastanesiymiş ve parasız hizmet veriyormuş gibi gözüküyorlar. Fakat biz işçilerden kesilen paraların haddi hesabı yok.
Sigortalı olduğumuz halde tedavi için para harcıyoruz. Devlet hastaneleri bizlerden kesilen paralarla kuruluyor. Bedava olması gerekirken dönüp yine bizden tedavi parası alınıyor. Eğer SSK’ya bağlı hastanede bir hastanız yatıyorsa ve siz de refakatçi iseniz sizden para istiyorlar. Düşünsenize normal hayatta zaten senden para kesilirken, o yetmiyormuş gibi hastana bakman için bir de günlük para istiyorlar. Sanki beş yıldızlı otelde kalıyoruz günlük para verelim. Her anlamda mağdur olan biziz, utanmadan hastamıza bakmamıza bile para istiyorlar. Artık şunu net bir şekilde görelim, kapitalizm iyice çürüdü, yozlaştı. İnsan bu adaletsizliğe bu haksızlığa daha ne kadar susar? Dünyanın çarkını döndüren işçi sınıfının bunun karşılığında aldığı kocaman bir hiç. Hiçbir yerde insan gibi muamele görmüyoruz. Şunu bilmemiz gerek, egemenler saltanatlarını işçi sınıfının örgütsüzlüğünden faydalanarak kurmuştur. İşçi sınıfı durgun bir deniz gibi durulduğunda saltanatları gürlemiştir. İşçi sınıfının mücadelesi yükselişe geçtiğinde ise saltanatları sarsılmıştır.
Demek ki kapitalizmin devam edip etmeyeceği işçi sınıfının büyük dalgalarına bağlı, örgütlü mücadelesine bağlı. Eğer kapalı gözlerimizi açarsak, üzerimizden umutsuzluğu atarsak, kendimize ve iş arkadaşımıza güvenirsek, birlikte mücadele edersek, işte o zaman gözümüzde büyüttüğümüz bu pislik sistemi yıkabiliriz. Tek bir çözüm var, o da bilinçlenmek, mücadele etmek, başka da çözüm yok.
İkitelli’den bir tekstil işçisi
İşsizlik Artmaya Devam Ediyor
Burjuva basına da yansıyan çeşitli finans kuruluşlarının raporları, ekonomik krizin etkilerinin devam ettiğini anlatıyor. Özellikle de Amerika ve Avrupa’da ekonominin iyi durumda olmadığını ve yakın bir gelecekte de düzelemeyeceğini söylüyor bu raporlar. İşsizliğin artacağı da yine bu raporlarda yazıyor.
Dünyadaki krizin sorumlusu biz olmamamıza rağmen krizin faturasını işsizlik olarak işçi sınıfı ödüyor. Bu raporlardan birine göre, Avrupa bölgesinde işsizlik 2011 yılının ortalarında 16,5 milyon olarak zirve yapacakmış. Kriz öncesi büyüme hızlarına ise 2015 yılında ulaşılacakmış. İşsizlik verileri yıllara göre dalgalanmalar gösterse de uzun dönemli eğilimin sürekli artış yönünde olduğu görülüyor. Kapitalist sistem ayakta kaldığı sürece bizler bu işsizlik krizlerinden çıkamayacağız. İşsizlik krizlerinden kurtulmanın tek yolu, sömürüye dayalı bu sistemi hak ettiği çöplüğe göndermektir.
İstanbul’dan bir işçi
Emekçilere
Ne yalıları, tekneleri, arabaları
Ne dolgun banka hesapları vardı
Tüm varlıkları eski bir çift ayakkabı
Yamalı bir pantolon, bir kazak
Bir de yeşil, kürk yakalı kabanlarıydı
Emeğimizle eğlenirken haramzade burjuva çocukları
Onların eğlencesi çekiç darbeleri
Bir de izmaritine kadar içilen sigaralarıydı
Soğuk dondurucu kış gecelerinde
Hiç eksilmezdi yüreklerindeki ateş
ve fabrika duvarlarında yankılanan
devrim çığlıkları…
A.A.
