Okurlarımızdan - Ocak 2010

Tekel İşçisi Direnişin Simgesi!

Batman, Diyarbakır, Manisa, Adıyaman, İzmir, Tokat, Bitlis… Daha pek çok ilden gelen binlerce Tekel işçisi günlerdir Ankara’nın soğuğunda, yağmurunda direniyorlar. Direniyorlar çünkü çalıştıkları fabrikalar satıldı, satıştan sonra gönderildikleri ve şu an çalıştıkları yaprak tütün işletmeleri de ellerinden alınmak üzere…

4-C adlı kölelik yasasıyla güvencesiz, örgütsüz, sendikasız bir çalışmanın içine atılmak isteniyor Tekel işçileri. Oysa Tekel işçisi bütün özlük haklarıyla ve şimdiye kadar kazandığı bütün haklarla devletin başka kurumlarına nakledilmek istiyor. “Yan gelip yatmak, çalışmadan para kazanmak” değil çalışmak istiyor.  Tekel işçileri direniyorlar çünkü işleri, aşları ellerinden gidiyor, direniyorlar çünkü gelecekleri ellerinden gidiyor, direniyorlar çünkü geleceğimiz, haklarımız ellerimizden gidiyor. Bugün Tekel direnişinde cisimleşen mücadele aslında bütünüyle sınıf mücadelesinin bir parçası. Devletin yürüttüğü özelleştirme politikaları bugün olduğu gibi yarın da binlerce işçinin canını yakacak.

Bugün 4-C’li çalışan binlerce işçinin, özelleştirme kapsamında bulunan kurumlarda çalışan işçilerin, sendikalı, sendikasız bütün işçilerin bu saldırıya üretimden gelen gücüyle karşı durması gerekir. Ancak işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve sendika bürokrasisinin patronlar sınıfı ve devletiyle kol kola oluşu, böylesi bir örgütlü tepkinin yükseltilmesine engel oluyor.

AKP iktidarı yürüttüğü özelleştirme politikalarının önünün işçilerin mücadelesiyle tıkanmaması için direniyor. Çünkü bu mücadelenin başarı kazanması hem egemenleri bundan sonraki saldırılarında bir kez düşündürecektir hem de yeni mücadelelere moral bir güç kaynağı oluşturacaktır. Tabii direnişin kaybedilmesi de benzer şekilde işçi sınıfına yönelik bu türden saldırıların daha da artacağının bir göstergesi de olabilir. Ama Tekel işçisi inatla direniyor, “ölmek var, dönmek yok” diyor, bu bizim onur mücadelemiz, gelecek mücadelemiz diyor. Ve bu kararlılıkla işçi sınıfı mücadelesinden kopuk Türk-İş bürokratlarını da iş yapar hale getirmeye çabalıyor.

Bugün gelinen noktada Tekel işçileri, sendikaya bindirdikleri basınçla Türk-İş bürokrasisinin işçilere konaklayacak yer ayarlamasını ve Cuma günleri her defasında 1 saat artarak yürüteceği 1 saatlik iş bırakma kararını almasını sağlamışlardır. Bu karar elbette tek başına yeterli değildir. Bugüne kadar işçi sınıfına yönelik yapılan saldırılara karşı gerçek anlamda örgütlü bir tepki vermeyen Türk-İş bürokrasisinin bu kararın hayata geçirilmesi konusunda ne kadar istekli ve başarılı olup olmadığını elbette göreceğiz. Ancak buna bel bağlamadan, yürütülecek eylemlerle de bu kararın basıncı arttırılabilir. Kendi içinde de örgütlü bir güç oluşturması gereken Tekel işçilerinin bunu gerçekleştirdiklerinde mücadeleyi kazanımla taçlandırmaları çok daha kolay olacaktır. Şimdiye kadar konuştuğumuz hemen hemen bütün işçilerden Ankara’ya gelme noktasında kendilerinin inisiyatif kullandıklarını, örgütlü oldukları Tek Gıda-İş sendikasını da kendilerinin peşinden buralara getirdiklerini dinledik. Ellerinden alınmak istenen haklarına karşı mücadeleden başka bir çözüm olmadığını ve kendilerinin de bu güçlerini kullandıklarını anlatan işçiler, dönmek gibi bir seçeneği asla kabul etmediklerini ısrarla dile getiriyorlar. Bu cevabı, daha önce “siz boşuna burada beklemeyin biz hükümetle konuşup 4-C konusunda bir iyileştirme yapacağız ve sizi mağdur etmeyeceğiz” diyen sendikacılara da verdiler.

Direnişin simgesi haline gelen Tekel işçisinin mücadelesi bizim de mücadelemizdir. Patronlar sınıfı ve onların temsilcisi olan hükümetlerin, karşılarındaki örgütsüz işçi sınıfına yönelik yürüttüğü saldırı politikaları her geçen gün daha da azgınlaşıyor. Ve biz işçi sınıfı olarak örgütsüz olduğumuz sürece bu saldırıların boyutları daha da artacaktır. Bugün Tekel işçisine yapılan saldırılar dün olduğu gibi yarın da milyonlarca işçiye karşı yapılmaya devam edecektir. Bize düşen bu mücadeleye Tekel işçisiyle birlikte sahip çıkmaktır. Tekel işçilerinin dediği gibi “İş Ekmek Yoksa Barış da Yok”, “Direne Direne Kazanacağız”.

Ankara’dan işsiz bir işçi


Kadıköy’de Irkçılık Karşıtı Mitingdeydik

Bilindiği gibi son zamanlarda ırkçılık egemenler tarafından bilinçli olarak tırmandırılıyor. Tokat’ta 7 askerin öldürülmesini fırsat bilen egemenler var güçleriyle işçilerin bilinçlerini çarptırmak ve onları Kürtlerin üzerine salabilmek için çalışıyorlar. Her gün iş kazalarında, maden ocaklarında onlarca insan ölürken buna kulak tıkayan sermaye medyası ve statükocu faşist çevreler, askerlerin öldürülmesini faşist saldırıların bahanesi haline getirdiler. Bir taraftan Kürt açılımından bahsedilirken, burjuvazinin bu konuda ne kadar da korkak olduğunu gördük. Kürt halkını temsil eden DTP kapatıldı.

Burjuvazinin mantığı, bir şey verilecekse onu da ancak biz veririz mantığıdır. Bu topraklarda daha cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, tuzu kuru sermaye partileri her zaman hem Kürtlere hem de işçi sınıfına karşı düşmanca tutum almıştır. Bunun canlı göstergesi ise son zamanlarda yaşanan olaylardır. Bir taraftan Kürtlere yönelik saldırılar, bir taraftan işçilerin sosyal haklarına yönelik saldırılar, bir taraftan ortamı provoke etmek için girişilen faşist saldırılar bunun canlı örnekleridir.

Statükocu kesim tüm bunları neden yapıyor? Sebebi çok basit, kurt dumanlı havayı sever derler. Bu kesimler çalışmadan, emek harcamadan yaşayarak işçi sınıfının sırtından beslendikleri için, biz işçilerin uyanmasını istemiyorlar. Onun için yalanla dolanla, milliyetçilikle, ırkçılıkla biz işçileri uyuttukları yetmezmiş gibi bir de bizleri birbirimize düşman etmeye çalışıyorlar. İşte dostlar bundan dolayı biz işçiler uyanık olmalıyız. Burjuvazinin bu oyunlarına gelmediğimiz gibi diğer işçi arkadaşlarımızı da bu konuda bilinçlendirmeliyiz.

İşte bu sebeple 13 Aralıkta Kadıköy’de yapılan ırkçılık karşıtı mitinge UİD-DER’le birlikte katıldık. 1937-38’de, Dersim’de, dönemin tek partisi CHP’nin yönetimindeki devlet tarafından yapılan katliamı protesto ettik. Mitingde, halkların kardeşliğini, işçilerin vatanının tüm dünya olduğunu, başka ulusları ezen ulusların özgür olamayacağını haykıran sloganlar attık.

Tüm ezilenler birlik olup ortak düşmana karşı ortak bir mücadele yürütmedikçe kurtuluş bizim için hayal olacaktır. Diğer taraftan burjuvazinin oyununa gelmemeli ve Kürt kardeşlerimizin bu haklı davasında onları desteklediğimizi her fırsatta dile getirmeliyiz. Asla burjuvazinin yalanlarına kanmamalı, çünkü bu kan emici sınıfın tarihi bizlere acı gerçekleri gösteriyor. Gerçekten de burjuvazinin tarihi katliamlarla soykırımlarla bezeli. Onun için bu kapitalist sistemin defterini dürmemiz gerekiyor.

Kıraç’tan bir işçi


Kavga Son Nefese Kadar

Yüreğimden kopan fırtınayı duyuyor musun?

Ya kalbime saplanan on beş bıçağın

Kanayan yarasını hissediyor musun?

Karadeniz, kanlı Karadeniz!

 

Hava buz kesiyor dört yandan

İki sınıfın kavgasına şahit bu gece

Burjuvazi ve bizim, on beş yoldaşın

Sınıf kavgasına şahit

 

Kaçmak bizlere değil, bize yaraşmaz diyor

Suphi ve yoldaşları,

Kavgadan kaçmak bize değil

Kahpe düşmana yaraşır

 

Gün kavga günüdür

Ölmek var, dönmek yok

Kavga, son nefese kadar

Esenler’den bir inşaat işçisi


Lenin: Devrimci Mücadelenin Işığı

1917 Rus işçi devriminin tartışmasız en önemli önderi Lenin’di. Lenin adı devrimle özdeştir. Tüm yaşamını devrimci mücadeleye adayan Lenin’i, bugünün devrimci militanları çok iyi incelemeli ve özümsemelidir.

Çarlık Rusya’sı Avrupa ülkelerine oranla daha geç kapitalistleşmişti. Ekim Devrimine kadar Çarlık Rusya’sında çok sayıda devrimci örgütlenme vardı. Devrimci örgütlenme çok farklı kanallara bölünmüştü. Fakat bu örgütlenmelerin hiçbiri Çarlığı yıkmayı başaramadı.

Marksist örgütlenmeler 1880’lerle birlikte ortaya çıktı. Bu örgütlerin güçleri henüz çok zayıftı. Lenin, İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği içinde sürdürdüğü faaliyetini, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin kuruluşu ile devam ettirdi. Lenin devrimci teori ve örgütlenmeye daima büyük önem verdi. Gerek sendikalist-ekonomist akıma gerek maceracı sol akımlara karşı daima mücadele etti. İşçi sınıfını örgütlemek için her türlü legal ve illegal olanaktan yararlandı. İşçi sınıfının bağımsız çıkarlarından asla ödün vermedi. Marksizme ve işçi kitlelerinin sömürüye karşı mücadelesine daima güvendi ve önem verdi. Lenin’in temel hedefi sömürüye dayanan düzeni ortadan kaldırmak ve işçi sınıfının yönetimi altında sınıfsız bir dünyanın yolunu açmaktı.

Böylece Lenin farklı parçalara bölünmüş siyasi örgütlenmeleri devrimci Marksist tarzda eleştirdi ve işçi sınıfı içinde canlı bir örgütlenme olan Bolşevik örgüt tipini ortaya çıkardı. Lenin, Bolşevik örgütü, işçi sınıfının siyasal mücadelesine kılavuz yaptı. Stratejisi ve taktiği ile devrimci bir örgütlenmenin işçi sınıfı içinde nasıl mücadele etmesi gerektiğini gösterdi. İşçi sınıfının gündelik sorunlarıyla tarihsel sorunlarının pratikte nasıl kesiştirileceğini ortaya koydu ve bunu partiye kabul ettirdi.

Lenin olmasaydı Bolşevik örgüt olmazdı ve Bolşevik örgüt olmasaydı Ekim Devrimi başarılamazdı. Bolşevik örgütlenme olmasaydı Ekim Devrimi insanlığın kurtuluşuna ön ayak olan atılımları gerçekleştiremezdi. Ancak devrimin kritik döneminde Lenin’in kaybı ve devrimin geri çekilişi, işçi devleti ve parti içine karşı-devrimci sızmaları daha da hızlandırdı. Stalinizm eliyle Rus bürokrasisi hem Lenin’in mirasını hem de Bolşevik örgütlenmeyi dinamitleyip ortadan kaldırdı. Ve Stalinizm komünist harekete dünya çapında egemen oldu.

Bugün Marksist Tutum sayesinde Bolşevik geleneğin önderleri ve mücadele tarzı ile yeniden buluşuyoruz. Emperyalist kriz ve savaş döneminde işçi sınıfının en çok ihtiyaç duyduğu devrimci teori ve örgütlenme ilkeleri yeniden ortaya çıkartılmaktadır. Sömürüden ve baskıdan ancak Ekim Devrimi tarzında işçi devrimi ile kurtulacağımızı unutmamalıyız. Bu devrimi gerçekleştirmek için, işçi sınıfına politik bir örgütlenmenin yol göstermesi gerekiyor. Böylesi bir devrimi gerçekleştirmek ve böylesi bir örgütlenmeyi başarabilmek için Lenin’in ve Bolşevizmin izinden yürümeli ve onların mirasını omuzlayarak mücadeleyi sürdürmeliyiz.

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru


Susmayacağız!

Sus diye haykırıyor tepemizdeki ses

 Sus!

Sus ki kurumasın sırtındaki ter

 Sus!

Sus ki görmesin güneşi gözün

Sus ki eksilmesin gözlerinden keder

Susmayacağız!

Kurak topraklar gibi çatlarken ellerimiz

Kardeşini süngülemek için giderken gençlerimiz

Hem de sırf başkası için

Saraylarda yankılanırken onların sesi

Kadehler kalkarken altın kaplama yalılarda

Atacaklar seni o kör, derin kuyulara

Zincirlerini biraz gevşetip

Eline tutuşturacaklar ölüm makinelerini

Salacaklar kardeşinin üstüne

Salacaklar üstüne mamasız bebenin

 Gün görmemiş kederli gözlerin…

Vur diyecekler, vuur!

Ama sus!

Sorma neden diye

Neden diye bu kardeş kavgası

Neden diye kurtlar sofrasında körpe bedenler

Susmayacağız!

Susacak mısınız?

Yoksa kalbiniz taş kesilip çat diye ikiye mi ayrılacak?

Bir ömrü bir güne sığdırırken

Hep aynı sofraya otururken akşam sabah

Dalından yolunurken çiçeklerimiz

Mayın tarlalarında koşarken çocuklarımız

Yarım ve çeyrek bacaklarıyla

Zehir kusarken bankerlerin kasaları

Ve sus diye haykırırken tepemizdeki ses

Fabrika köşelerinde yiterken ömrümüzün onda sekizi

Yiterken rüyalarımızın onda yedisi

Daha da göz dikilmişken gençliğimizin onda onuna

Susmayacağız!

Kıraç’tan bir tekstil işçisi


Kapitalist Toplumda Kadına Bakış

Dün akşam internette haber sitelerini dolaşırken gördüğüm bir haber başlığı bana kapitalist sistemin hayatın her alanını mahvettiği gibi kadın erkek ilişkilerini nasıl yozlaştırdığını da açık açık gösterdi. Haberin konusu şuydu: 2 ay sonra askere gidecek olan bir genç işçi, çalıştığı yerde kocasından yeni ayrılan bir kadın işçiye “duldur bir şey olmaz” diyerek tecavüz etmeye kalkmış ancak başaramamıştı.

Kapitalist üretim tarzı her şeyi olduğu gibi cinselliği de metalaştırmış durumda. İnsanlar gün geçtikçe birbirine yabancılaşıyor, televizyonda ve gazetelerde her gün kasaptaki et reyonlarına dizilmiş kuzu butları gibi kadın ve erkek vücutları sergileniyor ve bunun sonucu belki de insanların kendi aralarında paylaştıkları en güzel şey olan cinsellik hayvani duyguların tatmin edilmesinin aracı haline dönüştürülüyor. Ve bu olaylar çoğunlukla işçi kadınların başına geliyor. Çünkü çok sayıda kadın işçi erkeklerden daha ucuza çalıştırıldıkları için geceleri geç saatlere kadar mesailere kalmak zorundalar ve birçok işyerinde servis hakkı olmadığı için kadın işçilerin birçoğu evlerine kendi imkânlarıyla dönmek zorunda. Ve bu yüzden birçok işçi mahallesinde kadınlara yönelik tecavüz, gasp vb. saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Ustaların veya patronların sözlü veya elle tacizlerini saymıyorum bile.

Ancak Türkiye gibi bir ülkede kadınlara yönelik saldırıların nedeninin, birçok ülkede olduğu gibi kapitalizm olduğu aşikâr olsa da Türkiye’nin bu konuda özgün yönleri var. Kapitalizme geç uyum sağlayan bir toplumda yaşadığımız için kadınlara yönelik bu saldırılar sürekli olarak bizzat kadınlar tarafından sumen altı ediliyor. Çünkü bu olaylarda suç sürekli olarak kadınların üstüne kalıyor. Bunun nedeni ise kadın işçilerin devrimci mücadeleden kaçmaları ve kendilerini geri planda tutmalarıdır. Hâlbuki kadınların özgürlüğüne giden yol kadın işçilerin bu mücadeleye aktif şekilde katılmalarından geçiyor. Bunun için biz kadın işçi ve emekçiler devrimci mücadeleye katılmalı ve bu mücadeleyi tüm varlığımızla benimsemeliyiz.

Yaşasın Dünya Emekçi Kadınlarının Devrimci Mücadelesi!

Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!

Bursa’dan Marksist Tutum okuru bir kadın öğrenci


TC devleti kurulduğu günden bu yana birçok katliam gerçekleştirmiş, Aleviler, Kürtler ve devrimciler bu katliamlardan nasibini almıştır. CHP ve onun Kemalist önderliği ise pek çok katliamın olduğu gibi son zamanlarda sıkça dillendirilen Dersim Katliamının da başlıca mimarı olmuştur. Kendine “sol” diyen, hatta Sosyalist Enternasyonal’e üye olan bu burjuva partisi, nihayet ne kadar faşizan bir zihniyete sahip olduğunu kendi sözcüleri aracılığı ile ortaya koymuştur. Onur Öymen açıkça, Kürtlerin bir zamanlar Dersim’de olduğu gibi bugün de katledilmesi gerektiğini dile getirmiştir.

Bugüne kadar Alevilerden oldukça oy toplayan bu utanmazlar kanlı tarihleriyle bir de övünerek “Biz Atatürk’ü savunduk” demişlerdir. Alevi kardeşlerimiz ise çeşitli yerlerde yürüyüşler düzenleyerek tepkilerini dile getirmişlerdir. Burada önemli olan soru ise Alevilerin veya Kürtlerin ya da toplumun diğer ezilen kesimlerinin gerçek dostunun kim olduğudur? Elbette ki işçi sınıfı! Türk burjuvazisinin bugünkü pervasızlığı güçlü bir sınıf hareketinin olmamasından kaynaklanmaktadır. Ama elbette çok da uzak olmayan bir gelecekte Alevisi, Sünnisi, Türkü, Kürdü ve diğer sınıf kardeşleriyle dünyayı yaratan bu sınıf, kendi yarattıklarına sahip çıkacak, savaşlar da katliamlar da son bulacaktır.

Dünyaya Barış İşçilerle Gelecek!

Gazi Mahallesi’nden bir kadın büro işçisi


İşçi Çocukları

İnsanın insanı sömürdüğü kötü bir dünyaya gözlerimizi açtık. Ve belki de bu yüzden her yeni doğan ağlayarak içine çekti ilk nefesini. Ekmeği çalınmış sofralarımızda bol bol umut koyuldu tabaklarımıza, silgimizin ikincisi yoktu ve yenisi de alınamayacağı için paylaşılamazdı. Paylaşılmayan silgiler arkadaşlığımızın güzelliğini silerdi. Evimizin odaları soğuktu ve yüzümüzün nuru donardı. Biz hep çirkin gezerdik. Babamız yorgundu istisnasız her akşam ve annemizin gözleri hep mutsuz bakardı. Saçlarımızı okşamadığı, bizi öpmediği için babamızın bizi sevmediğini düşünürdük. Biz de babamızı sevdiğimizi unutuverdik.

Biz işçi çocuklarıyız ve her yerde sürüsüyle bize benzeyen çocuklar var. İşçi babalar çocuklarının saçını okşayamaz. Çünkü yorgun nasırlı elleri takatsizdir. Ve annelerimiz boş tencerelere koyar mutluluğunu gözleri mutsuz bakar. Çocuklar annelerini saraylarda yaşatma umuduyla tuttukları kalemlerle zengin yaşamlar çizerler geleceğe. Hemen hepsinin resimlerinin boyaları dökülür, altta kalan umutları paramparça olur. Adaletsizliğin diz boyu olduğu yalanla dönen dünya asileştirir yüreklerimizi. Asileşmeli yüreklerimiz, savaşmalı, düşman olmalı insan hayatlarına, umutlarına, mutluluklarına düşman olan düzene. Gecesi gündüzü, gözünün feri, ellerinin güzelliği çalınmış işçi babalar, çaresiz bırakılmış ağlayan analar ve umutlarının yıkıntılarıyla yaralanmış işçi çocuklar ezildiklerinin altından şahlanacak bir gün ve o gün yıkılacak saltanatlar. Yıkılan kötülükler güzelliklerin inşasına atılan temeldir. Biz de sömürüsüz, dürüst bir dünyanın temelini kapitalizmi yıkarak atacağız.

Ankara Üniversitesi’nden bir öğrenci


“Kamber Ateş Nasılsın?”

12 Eylül döneminde cezaevine giren bir Kürt genci Kamber Ateş. İki kişilik bir hücrede tutuklu. Aradan zaman geçiyor ve bir mektup alıyor Kamber. Bir tebessümle başlıyor satırları okumaya, mektubun sonuna doğru asılıyor yüzü. Belli bir keder kaplıyor gözlerini. Bunu fark ediyor hücre arkadaşı. Soruyor:

– Ne oldu?

– Anam geliyormuş ziyaretime.

– Ee ne güzel işte.

– İyi ama…

Tamamlamıyor cümlesini. Annesi ve kardeşi trenle geliyorlar. Yolculukları sırasında gençleri izliyor yaşlı kadın. Gülümsüyor baktıkça. Belli ki oğlu düşüyor aklına. Yolculuğun sonunda oğlu bir şeyler söylüyor kadına, onaylıyor.

Demir kapıları geçiyorlar bir bir. Parmaklıkların ardında beklemeye koyuluyorlar. Sonra kardeşi bir yazı görüyor duvarda, okuyor. Dizlerinin üzerine çöküyor umutsuzca. İçeride ise Kamber’in telâşlı, tedirgin, üzgün bekleyişi sürüyor. Ziyaretçi anonslarıyla ürperiyor. Ve sonunda beklenen anons:

 – Kamber Ateş 3 no’lu kabin…

Gardiyanların aşağılayan bakışları arasında gidiyor ziyaretçilerine doğru. Kardeşiyle konuşmaya başlıyor. Nasılsın? Memleket nasıl? Herkes iyi mi?

Sonra anasından hiç beklemediği anda bir soru geliyor.

– Kamber Ateş nasılsın?

Gözleri parlıyor Kamber’in. Bir yandan şaşkınlık, bir yandan mutluluk. Heyecanla cevaplıyor.

– İyiyim ana. Sen nasılsın? Babam nasıl? Köyden ne haber?

Cevap yok… Tekrar soruyor anası:

– Kamber Ateş nasılsın?

O anda anlıyor Kamber. Kapanıyor gözyaşlarıyla anasının ellerine. Anası soruyor bir kez daha: Kamber Ateş nasılsın? Sonra eğiyor başını öne, gözünde bir damla yaş. Ve tam arkadaki yazıya ilişiyor gözler: “TÜRKÇEDEN BAŞKA BİR DİLDE KONUŞMAK KESİNLİKLE YASAKTIR”

Tesadüfen izlediğim bir kısa filmdi bu. Ne büyük bir acı barındırıyor içinde demiştim. Anası görüşe gelecek diye kederleniyor bir evlat. Konuşmak isteyecek anasıyla ama olmayacak biliyor. Ve oğluyla konuşabilmek, sesini duymak ve duyurmak için, birkaç dakikada Türkçe bir şeyler öğrenmek zorunda kalan yaşlı bir ana. Bu film, gerçek bir hikâye üzerinden, Kürt halkına yapılan zulmün küçücük bir örneğini yansıtıyor. Filmi seyrettikten hemen sonra açılım tartışmalarının Meclis’e taşınmasını izlemiştim televizyondan. Sevgili “devlet büyüklerimizden” biri, “Bu ülkede kime anasının dilinden dolayı zulmedilmiştir, bu bölücülüğün yapılmasına ne gerek var” diyerek ağzından salyalar saçıyordu. “Bunu söylemeye hâlâ yüzleri tutuyor” dediğimde, bir arkadaşım “yüzleri değil yüzsüzlükleridemişti. Kürt halkına bunca yıldır yapılan her türden işkencenin üzerini milliyetçilik zehriyle kapatanlara, halkları birbirine düşman edip bunun üzerinden siyaset yapanlara, iki tarafı da kana bulayan “vatansever”lere pek yakışan tanımlamalardan biri oldu bu.

Anadilini bile konuşmaktan men edilen, kart kurt diye tanımlanan, yıllarca inkâr ve imha edilen bir halkın en insancıl talepleri bölücülük diye nitelendiriliyor. Oysa asıl bölücüler bunu yapanlardır. Onlar bizi birbirimize kırdırmaya çalışıyorlar. Bunu başarmalarını engellemek istiyorsak asıl düşmanı görüp ona karşı mücadele etmeliyiz.

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Gebze’den işsiz bir kadın işçi


Hırsızlık Günah Değil!

İngiliz rahip Jones, York kentinde St. Lawrence Kilisesi’nde verdiği bir Pazar vaazında, yoksulların büyük mağazalarda hırsızlık yapmalarının günah olmadığını söylemiş. Özellikle ekonomik kriz nedeniyle artış görülen hırsızlık olaylarına dikkat çeken rahip, sıkıntıya düşen yoksullardan, cinayet ve gasp yapmak yerine büyük mağazalarda ihtiyaçlarını karşılamalarını istemiş ve bu durumun “tanrı buyruklarına aykırı olmadığını” sözlerine eklemiş. Rahibin vaazına büyük kiliseler ve mağaza sahipleri tepki göstermiş.

Anlaşılan o ki İngiltere gibi bir ülkede bile olsa aç ve yoksulların sayısı hızla artıyor. Örgütsüz milyonlar açlıktan ölmemek için hırsızlık dâhil her çareye başvuruyor. Yasalar hırsızlık ve yağma olaylarına karşı 15 yılı bulan cezalarla dolu olmasına rağmen, ekonomik kriz dönemlerinde böylesi cezalar dahi caydırıcılığını yitiriyor.

İnsanlar açken, büyük marketlerde satılamayıp çürüyen tonlarca gıda maddesinin bulunması kapitalist sistemin özünü ortaya koyuyor. Paran yoksa açlıktan ölmeye razı ol. İşçiler üretiyor, patronlar işten atıyor, sonra işçiler aileleriyle birlikte açlığa mahkûm ediyor. Bir avuç sermaye sahibi tıka basa doymuşken, yoksullara dürüstlük vaazı veriliyor.

Bizler ne rahip gibi dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun işsiz, aç ve yoksul milyonlara “hırsızlık yapmayı” önereceğiz ne de patronları koruyan yasaların yaptığı gibi, “yapmayın suçtur” diyeceğiz. Bize göre, üretilen bütün ürünler emekçi kitleler tarafından üretildiğinden, herkes tarafından ihtiyaca göre bölüşülmelidir. Kapitalist sistemi, özel mülkiyet düzenini yok ettiğimizde, hırsızlık da yok olacaktır. Bunun içinse öncelikle tüm emekçiler olarak örgütlenerek ortak mücadele vermek zorundayız. 

Kartal’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Bursa’da İşçi Katliamı

Yine maden, yine iş kazası… 19 sınıf kardeşimizi kaybettik. Canımız acıyor. Gazeteler, TV’ler kardeşlerimizin akıbetini “kadermiş” gibi, “kazaymış” gibi veriyorlar. Biz biliyoruz bunun bir kaza olmadığını. Yüzyıllardır biliyoruz, Kozlu’dan biliyoruz, Çin’den biliyoruz, Tuzla’dan biliyoruz, Bursa’dan biliyoruz, Nijerya’dan biliyoruz.

Yaşananlar alınterimizle doymayıp kanımızı da isteyenlerin planlı, bilinçli, hain cinayetleridir. İşte Bursa’da yaşanan iş cinayetinin ipuçları: Düzenli ölçüm yapılmaması, havalandırma yapılmaması, bakanlığın eksik denetim yapması, nitelikli eleman çalıştırılmaması ya da elemanların eğitilmemesi, madenlerde uluslararası iş güvenliği standartlarının yasa değişiklikleri ile bozulması.

Her gün bir başka şehirden, bir başka ülkeden işçi kardeşlerimizin ölüm ve yaralanma haberleri geliyor. Hepsi, ihmal, tedbirsizlik, denetimsizlik, göz yumma, sendikasızlaştırma, kuralsız çalıştırma sebebiyle… Hepsi patronların kâr hırsı ve karşısında biz işçilerin örgütsüzlüğü yüzünden. Hesabını elbet verecekler. Bizler mücadelemizi büyüttükçe. Her işyerine, her şehre, her ülkeye yaydıkça…

Gazi Mahallesi’nden bir işçi


“İki Dil Bir Bavul”

Geçtiğimiz günlerde arkadaşlarla bir filme gittik. Ben izlediğimiz bu filmden sonra “anadilde eğitim hakkı”nın Kürtler için nasıl yakıcı bir talep olduğunu şimdiye kadar iyi kavrayamamış olduğumu hissettim. Vizyondaki onca sıradanlık arasından sıyrılan çarpıcı bir filmdi “İki Dil Bir Bavul”. Kalplerimize ve vicdanımıza uzak kılınmaya çalışılan bir coğrafyanın yürek parçalayan öykülerinden biriydi anlatılan. Kürt illerinde yaşayan çocukların eğitim haklarının ellerinden nasıl alındığını ibretle izledik film boyunca.

Doğuda bir Kürt köyüne ilkokul öğretmenliği için tayin edilmiş Emre öğretmenin şu sözleri ile bitiyor filmin fragmanı: “Dediklerimden hiç bir şey anlamıyorsunuz değil mi? Öylece gülüyorsunuz zaten. İyi, ben de sizi anlamıyorum, ne yapacağız?” Türk öğretmenin ve Kürt halkının çaresizliğini o kadar iyi anlatıyor ki bu soru.

İlk başlarda nasıl bir film izlediğinizi fark edemiyorsunuz, ama sonra yavaş yavaş filmin içine çekiliyorsunuz. Perdedekilerin kurgu değil de gerçeğin ta kendisi olduğunu anlayınca, algılarınız açılıyor. Sanatsal kaygılara takılmadan çekilmiş bu film, gerçekliğin kendisini perdeye yansıtmak istemiş sadece.

Film, Türk öğretmenin Kürt köyündeki bir yılını anlatıyor. İlk tayin yerine giden Emre öğretmenin minibüsün üstündeki bavulu ile başlıyor hikâye. Aslen Denizlili olan öğretmen hiç Kürtçe bilmemekte, çocuklar da Kürtçe dışında bir dilde konuşamamaktadırlar. Bu koşullar altında geçen koca bir öğretim yılı, genç eğitim emekçisini oldukça bunaltır. Çünkü çocuklar köylerinde ve evlerinde Kürtçe konuşmaktadırlar. Okulda öğrendikleri az sayıda Türkçe sözcüğü de, okuldan çıkınca ya da tatillerde unuturlar. Çocuklar harfleri ve yazmayı öğrenirler fakat bu öğretmenin işini hiç de sanıldığı gibi kolaylaştırmaz. Bunu öğretmenin ödevleri kontrol ederken söylediği şu sözler yalın bir dille anlatıyor: “Bunları sen mi yazdın Rojda? Dersimiz Türkçe. Ödevi neden Kürtçe yapıyorsunuz?” Çünkü Kürtçe çocukların anadilidir ve evdeki yardım da ancak Kürtçe olabilmektedir. Temel eğitim bir yana çocukların 5 yıl içinde Türkçeyi öğrenmelerinin bile oldukça zor olduğunu fark eder Emre öğretmen. Aslında çaresizliği koşulların yarattığını da anlar gün geçtikçe.

Kürt halkı kimliğiyle ve diliyle koca bir halktır. Bu gerçek egemenler tarafından yok sayılmak ve gizlenmek istense de artık mızrağı çuvala sığdıramıyorlar. Kürt halkı yıllardır pek çok sorunuyla birlikte anadilde eğitim talebini de dile getiriyor. Ama şovenizm, medyasıyla ve eğitim sistemi ile, bu topraklarda yaşayan emekçilerin gözlerini sıkıca bağlayıp zihinlerine ışık sızmamasına uğraşıyor. İşte o ışığın perdeye yansıtılmış hali “İki Dil Bir Bavul”. O yüzden herkese tavsiye ediyorum.

Ümraniye’den bir işçi


Sağlıkta “Devrim”

Sağlık sisteminde yapılan birçok değişiklikle daha iyi ve daha modern bir sağlık hizmeti alacağımız söylemleri dün gibi aklımda. Bu doğrultuda, hükümet birçok konuda değişikliğe gidip, meclisten bir sürü yasa geçirmişti. SSK hastaneleri, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı olumlu bir adım olarak tek çatı altında birleştirilmişti. Artık kuyruk çilesi bitecek, sıraya girmeden muayene olabilecek ve istediğimiz eczaneden ilaç alacaktık. Hatta özel hastanelerin kapısından içeri girmekle kalmayacak, tedavi hizmeti bile alabilecektik. Bunların hiçbirinden ücret alınmayacak ve hepsini devlet karşılayacaktı. Kulağa ne de hoş geliyor, değil mi? Keşke gerçekler de böyle olabilseydi!

Tüm bu sözler hangi hükümetin ağzından çıkarsa çıksın, biz yine tedbiri elden bırakmamalı, güzel vaatlerin ardından gelecek saldırılara hazırlıklı olmalıyız. Zaten aradan uzun zaman geçmeden tüm bu parlak sözlerin cilâsı dökülmeye başladı. Pandoranın kutusu açıldı. Sosyal Güvenlik Yasasındaki değişikliklerin “kara gerçeği” suratımıza çarptı. Patronların bizleri daha uzun yıllar boyunca çalıştırmalarına ve daha fazla sömürüye mahkûm etmelerine sınırsız izin verilmiş oldu. Çok çalışıp, az kazanıp, çok zaman sonra –o da vademiz yeterse eğer– emekli olabilecektik. Bir zamanlar emekli olabilme ihtimalim var diye seviniyordum, ama artık o ihtimal de kalmadı!

Üstelik sağlık hakkımıza dönük saldırılar da mecliste sıraya dizildi. Devletin bütçedeki kara deliği bağrımızı deldi. “İşçinin canı sağlıkta tasarruftan önemli mi, 2 TL’den ne olur?” dediler. Hastaneleri paralı hale getirdiler. Örneğin özel hastaneye gideceksek 15 TL muayene parası vermemiz gerekiyor. Devlet hastanelerine 8, sağlık ocaklarına 2 TL ödememiz gerekiyor. Yetmedi, ilaç katkı payı oranlarını da arttırdılar. Devlet neredeyse her alanda zam yapmayı adet edinerek, otomatiğe bağladı. Keşke benim patronum da zam konusunda devleti örnek alsa. İki yıldır bıraktık zam yüzü görmeyi, maaşımı topluca almayı özledim.

Ücretlerimizden her ay SGK primi kesiliyor. Ama biz her ay hastaneye gitmiyoruz. Hatta SGK primimizle, belki de tüm ömrümüz boyunca alacağımız sağlık hizmetinden çok daha fazlasını ödüyoruz. Fakat yine de parasız sağlık hizmeti alamıyoruz. Yaptığımız her alışverişte, evimize gönderilen her faturada vergileri ödeyen biziz. Daha cebimize girmeden, maaşımızdan kesilen vergilerin, primlerin karşılığını kaliteli bir hizmet olarak hiçbir zaman alamadık. “Sağlıkta devrim” diye tanıttıkları ve bize yutturdukları bu sistem, bizi iyice yolunmuş kaza çevirdi. Verdiğimiz paralar yetmiyor, daha fazlasını istiyorlar. Bunlar daha başlangıç. Bundan çok daha kötü uygulamalar sırada bekliyor. Şimdiden toplumsal bir tepki vermezsek bundan sonra devletin “kaz yolma harekâtı” daha da hız kazanacak. En temel ihtiyaçlarımızdan biri olan ücretsiz sağlık hakkı için taleplerimizi yükseltmeli ve bunun etrafında işçi arkadaşlarımızı mücadeleye çağırmalıyız.

Gebze’den bir tekstil işçisi


Galip Usta Sizce Kim?

-Galip Usta-

                        tuhaf şeyler düşünmekle

                                               meşhurdur:

(…)

"Gündeliğim artar mı?" diye düşündü

                         20 yaşında.

"Babam ellisinde öldü,

ben de böyle tez mi öleceğim?"

                        diye düşündü

                        21 yaşındayken.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü

 22 yaşında.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü

             23 yaşında.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü

             24 yaşında.

Ve zaman zaman işsiz kalarak

"İşsiz kalırsam" diye düşündü

             50 yaşına kadar.

51 yaşında "İhtiyarladım" dedi,

 "babamdan bir yıl fazla yaşadım."

Şimdi 52 yaşındadır.

İşsizdir.

 

Nazım Hikmet’in dizeleri bugün biz işçilerin durumunu o kadar iyi özetliyor ki. Nazım Usta “Galip Usta”dan bahsederken aslında milyonlarca işçiden bahsediyor. Bugün fabrikalarda, makine başlarında, tezgâh başında milyonlarca işçi, yani milyonlarca Galip Usta, “işsiz kalırsam” endişesiyle yaşıyor.

Patronlar sınıfı, krizden etkilenmemenin ilk yolu olarak, çalıştırdığı işçilerin bir kısmını işten atmaktadır. Bugün içinden geçtiğimiz kriz nedeniyle milyonlarca işçi patronlar tarafından işsiz bırakıldı. İşini kaybeden işçinin ilk düşündüğü şey kendisiyle birlikte ailesinin karşılaşacağı ekonomik zorluklardır. Bir işçinin işsiz kalması demek, açlığın, yoksulluğun pençesine düşmesi demektir. İşçi bunları düşünürken patronların düşüncesi ise geriye kalan işçilere aynı miktarda üretimi nasıl yaptırırım olmaktadır. Çünkü senin aç kalman patronun hiç de umurunda değil ki! Onun tek derdi her koşulda nasıl daha fazla kâr elde ederim olmaktadır.

Hâlâ bir işi olup da çalışanların durumu da bir o kadar kötü. Bir işi olduğuna sevinsin mi yoksa patronun uyguladığı basınç nedeniyle üzülsün mü? İşten çıkartılan işçilerin işleri de çalışanların omzuna yüklendikçe, ücretler ödenmedikçe, daha önceden alınan fakat kriz bahane edilerek kesilen sosyal haklar alınamadıkça çalışan işçi için hayat çekilmez olmakta. Uzayan çalışma saatlerine ve tüm baskılara rağmen çalışan işçi hâlâ bir işi olduğu için sevinmeye devam etmekte. Sokaktaki çığ gibi büyüyen işsizler ordusuna henüz katılmadığı için haline şükretmekte. Krizi fırsata çevirmek isteyen patronlar ise çalışanlara her türlü baskıyı uygulayarak sürekli geri adım attırmakta.

Kadını erkeğiyle, genci yaşlısıyla milyonlarca işçi “işsiz kalırsam” diye düşünmekte. İşsizler ordusuna katılmamak için her türlü baskıya boyun eğen işçi, ayağına pranga vurulan ortaçağ köleleri gibi işsizlik kırbacıyla çalıştırılmakta. Ve bugün çalışanların çoğunluğu kendinden ziyade çocuklarını ve ailesini düşünerek bütün zorluklara katlanmakta. Kafasında hep aynı soru: “Ya işsiz kalırsam?” İşsiz kalırsam ben ne yaparım, çocuklarım, eşim ne yapar sorularına yanıt arayan işçi, örgütsüz olduğu için patronların her dediğini yapmakta. Ücret düşüşlerine sesini çıkarmamakta, uzun saatler çalışmaya evet demekte, fazla mesailere boynunu bükmekte, hatta sigortasız, servissiz, yemeksiz çalışmayı bile kabul etmekte.

“Ya işsiz kalırsam” korkusu değil mi milyonlarca işçiyi patronlar sınıfının her türlü baskılarına razı eden? Milyonlarca işçiyi çalışma dışına düşüren aynı korku değil mi? Bugün milyonlarca insan açlıktan, susuzluktan, hastalıktan ölüyorsa, hep bu korkuyu duymaktan değil midir? Neden soruyu başka şekilde sormuyoruz? Örneğin “Bugün işçi sınıfının içine sürüklendiği koşulları nasıl tersine çeviririz?” Ya da “Neden çok çalışmama rağmen iyi bir yaşam sürdüremiyorum?”

Bizlerin kaybedecek neyi var? Kazanacağımız kocaman yaşanabilir bir dünya varken neyi kaybedeceğiz? Nazım Usta dizelerinde işçi sınıfı için bakın ne diyor: “Ve onlar için ‘zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur’ denildi.”

Gelecek güzel bir dünya yaratmak biz işçilerin elinde. Bunun için “işsiz kalırsam” diye düşünmek yerine gelecek güzel günler için örgütlenmeli ve patronlar sınıfına ve onların sistemine karşı mücadele etmeliyiz. Milyonlarca Galip Usta örgütlenmeli ve mücadele bayrağını yukarılara taşımalı!

Esenler’den Marksist Tutum okuru bir işçi


Koca Yürekli Çocuk

İstanbul’a yolum düştü geçenlerde. Biraz yürüdükten sonra bir bankta dinlenmek için oturdum. Tam karşımda bir pastane vardı. Lüks bir yerdi belli ki. Tam önünde mendil satan bir çocuğa ilişti gözüm. Fakat garip bir şey vardı bu çocukta. Bir süre gözlemledim. Hiç mendil satan bir çocuk gibi değildi davranışları. İnsanların yüzlerine bakmıyordu. Mendillerini satmak için bir çabası yoktu. Pastaneden içeriye giren herkesin ayaklarına bakıyordu sadece. Biraz izledikten sonra yaklaştım ona. Yakından bakınca daha net anlaşılıyordu her şey. İçeriye giren herkesin ayakkabılarına bakıyordu. Her gördüğü ayakkabıdan sonra kendi yırtık ayakkabılarını biraz daha gömüyordu bacaklarının arasına. Biraz düşününce anlamak hiç de zor olmuyor onun büyük hayalinin ne olduğunu. O daha küçücük bir çocuktu. Ve büyük yükler vardı belli ki küçücük omuzlarında. Belki bir gün, az önce yanından geçen çocuklar gibi, annesinin elinden tutup pastaneye girmek istiyordu, güzel yiyeceklerden tatmak… Ayağında güzel ayakkabılarıyla tabii.

Yanına gidip oturdum. Merhaba dedim. Büyüdü gözleri bir anda şaşkınlıkla. Kimsenin onu fark etmemesine alışmıştı. Cevap vermedi. Adın ne dedim. Serkan dedi. Kendimi tanıttım. Sohbet ettim onunla. Okula gitmiyordu. Kardeşleri vardı kendinden küçük. Babası iş bulamıyordu. Mecburdu mendil satmaya. Ben görmeyeyim diye daha bir saklamaya başladı ayakkabılarını. Utanıyordu. O utandıkça ben de utandım. Dünyanın adaletsizliğinden utandım. Serkan’ı bu küçücük yaşta oyunlarından mahrum eden, bir ayakkabının ya da güzel bir yiyeceğin onun için sadece hayal olarak kalmasına neden olan bu sisteme öfkem büsbütün büyüdü.

Güzel bir sohbetten sonra bir mendil alarak ayrıldım yanından. Daha sonraki günlerden birinde yine yolum düştü oraya. Serkan’ı aradı gözlerim. Yoktu. Başka bir yer bulmuştu mendillerini satacak belki de. Başka ayakkabıları izliyordu. Yürüdüm yol boyunca. Etrafımda onlarcasını gördüm. Hepsinin ayrı bir hikâyesi vardı şüphesiz. Masallardaki gibi değildi çünkü yaşantıları.

Sistemin adaletsizliğini görmek istiyorsanız dostlar etrafınıza iyi bakın. Saklamıyor kendisini, gözümüzün içine içine sokuyor. Küçük Serkan mendil satıyor. Mehmet 13 yaşında sanayide çalışıyor. Hakan küçücük bedeniyle bir arabanın altına giriyor, tamirci çırağı. Ayşe dileniyor. Fatma tren vagonlarına tarak satıyor, ağabeylerim ablalarım yardım edin diyor… Şairin de dediği gibi, oyuncakçı her akşam camekânından onların çocuk parmak izlerini siliyor! Evet. Burjuvazi gözümüzün içine bunları sokarken, minicik çocuklarımızın bile hayallerine kirli ellerini uzatırken bizler izleyecek miyiz? Sadece yazık deyip geçecek miyiz? O kirli elleri kökünden koparmadıkça değişen hiçbir şey olmayacak. İnanıyorum ki işçi sınıfı ağır ellerini toprağa basıp doğrulduğunda, kadınıyla, çocuğuyla hak ettiği o güzel günleri doyasıya yaşayacak.

Gebze’den işsiz bir kadın işçi


Kapitalist Sistem Toplumu Hasta Ediyor!

Kapitalist sistemin içine girdiği kriz her geçen gün işçi sınıfının sırtına bir kırbaç gibi inmeye devam ediyor. Kriz sürdükçe açlık, yoksulluk ve sefalet cenderesinin içine daha fazla işçi-emekçi yuvarlanıyor. Bu gün milyonlarca işçi kriz nedeniyle işini kaybetti. Milyonlarca işçi kriz nedeniyle açlığa terk edildi. Milyonlarca çocuk daha hayatı tanımadan yaşamını yitirdi. Sistemin kendisinin ürettiği ekonomik çöküntünün tüm faturası işçi-emekçilere kesildi.

Elektrikten doğalgaza, giyecekten gıda ürünlerine peş peşe zamlar yapılırken, işçi ücretlerine kriz var denilerek zam yapılmadığı gibi ücretler zamanında bile ödenmiyor. En temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan çalışan işçiler ve geliri dahi olmayan işsiz işçiler her geçen gün psikolojik olarak daha da yıpranır hale geldiler. Herkesin sinir sistemi çökmüş vaziyette. Toplumsal basıncın etkisiyle işsiz işçiler daha da çok problem yaşıyorlar.

Her gün basında mutlaka ya intihar haberleri ya da cinnet geçirip ailesini öldüren baba haberleriyle karşılaşmaktayız. İnsanlar durup dururken intihar eder mi? Kendi ailesini hunharca katleder mi? Bu yaşananların sorumlusu kim? Kapitalist sistemin insanlarda yarattığı psikolojik sorunlar öyle boyutlara ulaştı ki, insanların hiç de az olmayan bir kısmı sinir sistemini baskılayan ilaç kullanmadan yaşamını sürdüremez hale geldi. İnsanlar her gün asık suratlı, gergin bir halde ya da sürekli düşünceli bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar.

Bugün işyerlerine baktığımızda işçiler arasında o kadar kopukluk var ki, herkes kendi derdine düşmüş durumda. Yabancılaşma her geçen gün artıyor. Ekonomik zorluklar insanları öyle bir cendereye sokmuş durumda ki, işçi-emekçilerin kafası sürekli olarak “ayın sonunu nasıl getireceğim, faturaları ödeyebilecek miyim, ev kirasının da günü geldi ev sahibine ne diyeceğim, çocuğun okul masrafları da artı” gibi sorular ve sorunlarla meşgul. Örgütsüzlüğün vermiş olduğu dağınıklık emekçi kitlelerin durumunu iyice zorlaştırmakta. Burjuvazi böylesi dönemlerde daha fazla ideolojik bombardımana tutuyor emekçileri. Özellikle televizyon yoluyla kafalar iyice bulanıklaştırılmakta. Kriz nedeniyle patronlar kendi paçalarını kurtarmak için faturayı işçi sınıfına keserken, “krizin sonuçlarına hep birlikte katlanmamız gerek” diyorlar. Oysa krizin gerçek sorumlusu olan kapitalistler yerine işçiler krizin sonuçlarıyla yüz yüze kalmakta.

Toplumsal bir varlık olan insan örgütlü olduğu zaman tüm sorunların üstesinden gelebilir. Bugün krizin faturasını hâlâ işçi sınıfı ödüyorsa, bu onun her anlamda örgütsüz olmasından kaynaklanmaktadır. Örgütlü olan patronlar sınıfının karşısında örgütlü olan işçi sınıfı tüm sorunların çözümünü üretebilir.

Örgütlüysek Her Şeyiz, Örgütsüzsek Hiçbir Şey!

Esenler’den bir metal işçisi

 


Eminim ki sizlerin de gözünden kaçmamıştır. Çocukların doldurduğu internet kafelerde genellikle vurdulu kırdılı oyunlar oynanıyor. Bu oyunlarda çocukların kimisi terörist, kimisi kahraman, kimisi kötü adam olup, sanal düşmanlarını öldürmek için saatlerini internet kafelerde geçiriyorlar.

İnsan başta, ne olacak çocuklar oynasın diyebilir, ama bu oyunla kalmıyor. Son zamanlarda dikkatimi çeken asıl şey ise, sokaklarda hemen hemen üç çocuktan birinin elinde mutlaka oyuncak silah var. Hatta kimi sokaklarda silahsız çocuk yok. Bazen çocuklar kendi aralarında plastik silahlarla çatışmaya girip kendi akıllarınca düşmana saldırıyorlar.

Üzülmemek elde değil ama ne yazık ki burjuvazi gençlerimizi daha çocukluktan itibaren bir şiddet gençliğine dönüştürüyor. Bilinçleri daha ufakken lime lime ediliyor. Boşuna dememişler yılanın başını küçükken ez diye. Burjuvazi de bizim çocuklarımıza böyle bakıyor sanırım.

Peki bu çocukların bu küçük yaşlarında ne yapması gerekir? Mantık şöyle diyor, çocuklar okula gitmeli, ve insanlığın çıkarı için çalışan bireyler haline gelmeli. Mantık bunu diyor da işin içine şu mantıksız kâr düzeni girince iş değişiyor, mantık kenara itiliyor. Oysa çocuklarımız bu lanet olası sistemde nelere özendiriliyor. Savaş ve şiddet içerikli şeylerle çocuklar birer savaş makinesi olmak için hazırlanıyor. Özellikle kapitalist sistemin krize girmesi ile birlikte savaş içerikli filmler de televizyonlardan eksilmez oldu.

Benim düşüncem, daha küçük yaştaki çocuklarımızı savaş ağalarının istediği şekilde yetiştirmemeliyiz.

Bu sömürü sistemi ufacık bedenleri de çemberine almış durumda. Sağlıklı bir gelecek için şüphesiz gençliğimizin de sağlıklı olması gerekir. Görünen o ki bu sömürü sisteminde sağlıklı bir genç yetiştirmek çok zor. Sözde çocuklarına sahip çıkan aileler ise bu duruma göz yumarak bu suça ortak olmaktadır. Ancak sınıfımızın saflarında mücadeleye atılarak bu sömürü sistemine ağır bir darbe vurarak gençliği ve geleceği kurtarabiliriz.

Kıraç’tan Marksist Tutum okuru bir işçi


Burjuva Düzen mi, Sosyalist Düzen mi?

Öncelikle herkese merhaba demek istiyorum. Ben Bilecik’te okuyan bir üniversite öğrencisiyim. Herkesin işinde, okulunda sorunu olduğu gibi (bu sistem zaten başlı başına bir sorun) benim de burada sorunlarım oluyor. Bunları teker teker anlatıp uzatmak istemiyorum, ama başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Hukuk dersindeydik ve hukuk sistemlerini işliyorduk. Öğretmenimiz kapitalist ve liberal hukuk sistemleri ve kapitalist düzenden gayet güzel ve övgü dolu sözlerle bahsederken, sıra sosyalist hukuk sistemi ve sosyalist düzene geldi. Sözde sosyalist düzen ve hukuk sistemi halk üzerinde bir baskı unsuru oluşturmuyor ve kişi hak ve özgürlüklerine ait hiçbir şey sunmuyormuş! Tabii hoca böyle söylerken, öğrenciler de genel olarak hoca ne diyorsa doğrudur mantığına bürünüyorlar. Ama yıllardır neden işçilerin emekçilerin sosyalizm uğruna nice bedeller vererek mücadele ettiklerini sorgulamıyorlar, ya da kapitalist sistemin ne kadar insanlık dışı bir düzen olduğunu. İşte öğrencilerin en büyük sorunlarının başında  öğretilenleri  sorgulamadan benimsemeleri geliyor. Hâlbuki biz öğrenciler olarak bunları sorgulamalıyız. Çünkü bu vahşi sistemde  bize ait hangi şey doğru anlatılır ki? Zaten yeri geliyor okullarında, yeri geliyor gazete ve televizyonlarında egemenler insanların bilincine sürekli aynı şeyleri yerleştirmeye çalışıyor. Bizim de, bizim olan, işçi sınıfının kurtuluşunu anlatan dergi ve gazetelere sahip çıkmamız gerekiyor. Ancak böylelikle doğru bilgiye ulaşabilir, çıkarlarımızın sosyalist düzende olduğunu anlayabiliriz.

Bilecik’ten bir öğrenci


Kapitalizme Karşı Mücadele Saflarına

Marmara Üniversitesi’nden bir grup arkadaş kendi aramızda bizlerin sorunlarını anlatan filmler izleme ve izledikten sonra bu filmler üzerine konuşma kararı aldık. İlk filmimizi de geçenlerde seyrettik. Öncelikle film izlemek için bir arkadaşımızın evinde sözleştik ve film seçimi yaparak kararlaştırdığımız günde filmi izlemek için bir araya geldik. İzlediğimiz film Amerika’da yaşayan bir işçinin sağlık konusunda çektiği sıkıntıları anlatıyordu ve Amerika’daki sağlık skandalını çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyordu.

Film aslında sadece Amerika’da değil tüm dünyada kapitalizmin insafsız tekeline bırakılmış sağlık sektörünün gerçeklerini çok güzel bir şekilde anlatıyordu. Film, hastalanan oğlunun hastane masraflarını sigortanın karşılamadığını öğrenen babanın içinde bulunduğu zor durumu anlatıyor. Bunun yanında kapitalizmin ne kadar insafsız ve kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmediği çok güzel bir şekilde dile getiriliyordu. Aslında çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bugün Türkiye’ye bile baktığımızda sağlık sektöründeki çarpıklıklar kendini çok açık bir şekilde belli ediyor. Durmadan çıkartılan yasaların bazıları bizim yararımızaymış gibi görünse de aslında olduğu gibi kapitalizme hizmet ediyor. Kapitalizm ve onun koruyucusu olan hükümetler, biz işçi sınıfı ve emekçileri ezme konusunda hiç acıma göstermeden saldırılarına aralıksız devam ediyor. Bugün insanlar için en önemli şeylerden biri olan sağlık kapitalist tekellerin elinde ve biz ezilenlerin yararı hiçbir şekilde gözetilmiyor. Buna bir örnek vermek gerekirse, kanser ilaçlarının çok yüksek fiyatları ve özel sigortaların bunları karşılamayarak kâr uğruna insan sağlığını hiçe saymasıdır.

Bizler haksızlıklara karşı mücadele yürütmediğimiz takdirde tüm bu sorunlar karşımıza çıkmaya devam edecektir. Kapitalizm her geçen gün emekçi kitleri daha da fazla eziyor. Bizler, geleceğin işçileri olacak olan öğrenciler, bir an önce örgütlenmeli ve kapitalizme karşı mücadeledeki yerimizi almalıyız. Unutmamız gerekiyor ki zafer mücadele eden işçilerin olacak.

Marmara Üniversitesi’nden bir öğrenci


İnsan Kaynakları Terörü

Ben ofiste çalışan bir işçiyim. Çalıştığım yerde, bütün birimlerde çalışan işçileri ve patronu da sayacak olursak hemen hemen 35 kişiyiz. Patronumuz büyük bir kapitalist olma hırsı ile yanıp tutuşuyor. Bunun için “İnsan Kaynakları Şefi” adı altında bir zat-ı muhteremi başımıza getirdi. Yeni müdürümüzün çok işi var! Zavallı, derler ya başını kaşıyacak zaman bile bulamıyor.

İlk önce hepimizi teker teker görüşmeye alarak bireysel performans hedefleri belirledi. Üç ay hedefi tutturamayan kapının önüne. Sonra zımbalara, hesap makinelerine kadar her şeyi zimmetimize geçirdi. Kaybolursa tabii ki maaşımızdan kesilecek. Ardından ofis kurallarını belirten bir bildirge dağıttı. Bildirgeye, giyeceğimiz çorabın renginden tutun telefonların nasıl açılması gerektiğine kadar her şeyi yazmış. Uymayanlar tespit edilirse yazılı olarak ihtar edilecekmiş. Son marifeti de Cuma günleri haftalık toplantı olması sebebiyle, aslında sekizde işbaşı yaparken, herkesi saat yedide ofiste hazır istemesi. Buna bağlı olarak da güya akşam beşte paydos edecektik. İlk hafta saat beşte çıkabildik. Ancak ikinci hafta kimse altıdan önce ofisten ayrılamadı. Ben üç vasıta değiştirerek işyerime ulaşıyorum. İstedikleri saatte orada olmak için yaşadığım sıkıntıları varın siz düşünün. Benimle aynı durumda olan bir arkadaşımın işine sırf bu durumu dile getirdiği için hemen son verdiler.

İşte dostlar, bizler mücadele etmediğimiz sürece başımıza bunlar geliyor. Bakalım daha neler yaşayacağız. Tek çözüm yolumuz var; örgütlenip mücadeleye atılmak.

Marksist Tutum okuru bir kadın işçi