Okurlarımızdan - Ocak 2009

Özür Diliyorum Kampanyası

Son günlerde gündemde bayağı yer tutan ve bir grup aydın tarafından başlatılan özür kampanyası, 1915’te yaşanan Ermeni soykırımını TC’nin inkâr politikasına karşı açılmış bir kampanya. Kampanya tam olarak başarılı olur ya da olmaz belli değil ama şu bir gerçek ki, bir anda statükocuları, CHP, MHP, AKP ve daha birçok çevreyi hop oturtup hop kaldırdı. Vay efendim nerden çıktı Ermeni soykırımı diyerek, birçok yazar-çizer ve sözde aydın bir anda küplere bindi. Soykırımın iftira olduğu, Türk ulusunun yıpratılmak istendiği vs. söylenip duruldu.

Bir kere biz Türk emekçileri burada taraflı düşünmek zorundayız, yani işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda. Bize böyle şeyler asla olmaz ve olmadı diyen bu sahtekâr burjuvazinin ne kadar yalancı olduğunu düşünürsek, Ermeni halkının yaşadığı sorunların ne kadar da gerçek olduğunu daha iyi kavrarız herhalde.

Bir kere Türk burjuvazisi daha düne kadar milliyetçiliği pohpohlayarak, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, binlerce Aleviyi gözümüzün içine bakarak katlettirdi. Daha şiddetli bir şekilde yıllardır Kürtlerin üzerinde terör estiriliyor. Binlerce Kürt öldürüldü ve bu haklı Kürt ulusal mücadelesini destekleyen herkes terörist ilan edildi. Aynı şekilde yıllar boyunca yine bu topraklarda bu sisteme muhalif herkes terörist ilan edilerek birçok kişi ya kurşuna dizildi ya darağaçlarında can verdi.

İşyerlerinde insan gibi çalışıp insan gibi yaşamak isteyen işçiler her türlü saldırı ve işten çıkarmalara maruz kaldı. Burjuvazinin haksız saldırılarına karşı haklı taleplerini dile getirmek isteyen işçiler alanlara çıktıkları zaman çeşitli bahanelerle ya saldırıya uğradı ya da mahkemelik oldu.

Şimdi burjuvazinin ve onların çanak yalayıcılarının çıkıp da biz masumuz demeleri ne kadar inandırıcı olabilir?

Şüphesiz eski yaraları kaşıyarak bir sonuç elde edilemez. Ama şu da bir gerçek ki, saldırıya uğrayan Ermeni halkının derdini anlayabilmeli ve Türk burjuvazisinin peşine asla takılmadan bu suçu işleyen burjuvaziyi mahkûm etmesini bilmeliyiz.

Burjuvazi ne kadar kendini temize çıkarmaya çalışsa da çeşitli tarih kitaplarında sadece 1895’te İstanbul’da düzenlenen Ermeni kıyımında binlerce Ermeninin katledildiği yazmaktadır. 1915’te başlayan Ermeni kırımında yüz binlerce Ermeni öldürülmüş, zorla sürgüne gönderilmiştir. Sürgün konvoylarına defalarca saldırılar düzenlenirken Ermeniler çok ciddi kayıplar vermiştir. Çeşitli kaynaklara göre bu Ermeni kırımında 800 binden fazla Ermeni katledilmiştir. Birçok bölgede yerel halkın Ermenilere sahip çıktığı ve onları kolladığı, yemek verdiği de bilinmektedir. Çok sayıda Ermeni çocuk Türk ve Kürt aileler tarafından alınıp büyütülmüştür.

Gerçekten de Ermeni halkına karşı bu insanlık dışı kıyım mahkûm edilmelidir. Ermeni işçi kardeşlerimizle enternasyonalist bir çizgide birleşmemiz, onların acılarını görmezlikten gelerek asla mümkün olmayacaktır.

Bugün burjuvazi kendini ne kadar temize çıkarmaya çabalarsa çabalasın, biz işçi-emekçiler bir kere yaşadığımız somut sorunlardan yola çıkarsak eğer, aslında burjuvazinin masum olamayacağını daha iyi kavrarız. Biliyoruz ki burjuvazi her başı sıkıştığında milliyetçiliği hortlatarak biz işçi-emekçileri bölüp parçalıyor, ezilen Kürt ulusunun üstüne salıyor, Ermeni halkını sürekli bize düşman olarak gösteriyor. Oysa bizim asıl düşmanımız Ermeni emekçileri değil, Ermenisiyle, Almanıyla, Fransızıyla, Türküyle yani bütün ulusların patronlar sınıfıdır. İşçi sınıfının asıl düşmanı yıllarca bizlerin kanını emen burjuva sınıftır.

Kıraç’tan bir tekstil işçisi


İşçiler Hangi Lükslerinden Fedakârlık Yapacaklar?

Bir toplu sözleşme sürecini daha geride bıraktık. İçinde bulunduğumuz derin ekonomik kriz nedeniyle, diğer sözleşme süreçlerinden farklı adımlara, farklı politikalara şahit olduk. Aslında farklı demek ne kadar doğru olur ki? Biz işçilerin sürekli karşılaştığı oyunlardan hiçbir farkı yoktu elbette. Ama bu defa, her konuda olduğu gibi sözleşmede de, bahane gösterecekleri bir şey vardı ellerinde. Son zamanlarda, “Krizleri fırsata dönüştürmek” sloganını birçok reklam panosunda görmüşsünüzdür. MESS için bu süreç böyle işledi. Daha masaya oturmadan “Kriz var, bizden zam beklemeyin” diyerek masaya neyi yatıracağının ipuçlarını da vermiş oldu. Bizzat üyesi olduğumuz Türk Metal sendikası tarafından, bu ipuçları biz işçilere itina ile taşındı. MESS’in söylemlerini aratmayacak sözlerle, sözleşmeden beklentilerin yüksek olmaması gerektiğini anlatmaya koyuldular. Sendikacılarımız, ülke ekonomisi krizde olduğundan işimizi kaybetmemek için bazı fedakârlıklar yapmamız gerektiğini, soframızdaki ekmeğin hiç olmamasındansa küçülmesine razı olmamızı, masaya yumruk vurulursa yatırımcıların başka ülkelere kayacağını bizzat kendi ağızlarıyla söylediler. Yaklaşık 3,5 ayı aşan sözleşme görüşmelerinin ardından imzalanan toplu sözleşme sonuçlarında, bu sözlerin ne anlama geldiğini anlamış olduk. Zaten esnek çalışmalarla yarıya inen maaşlarımız (yaklaşık 4 aydır esnek çalışıyoruz), toplu sözleşme rakamları ile en ufak bir iyileşme dahi görmedi. Kısacası, metal işçileri aslında sıfır zam almış oldular.

3,5 ay süren görüşmeler sürecinde, sendikamız tarafından bizlere ne istediğimiz sorulmadı. Sürecin detaylarına ilişkin hiçbir açıklama yapılmadı. Hatta işçiler sözleşme sürecine ilişkin soru bile soramaz hale getirildiler. Çünkü en ufak bir sorgulamada işlerinden olacaklarını iyi biliyorlardı. Sendikalar bizim öz örgütlerimiz olmasına rağmen, bizim dışımızda hareket ediyorlar. Sendika bürokratları, işverenin çıkarlarına ters düşecek adımlar atmamaya özen gösteriyorlar.

Bugün fedakârlık yapması gerekenler biz işçiler değiliz. Hangi “lüksümüzden” fedakârlık yapabiliriz ki? Çocuklarımızın aşından mı? Sofradaki ekmeğimizi yarıya düşürerek mi? Ya da sofradaki ekmeğimizin tamamını işsiz kalmak bedeliyle onlara vererek mi? Hasta yataklarımızda yatarken, ilaç alacak, doktora gidecek paramız yokken hangi fedakârlıktan bahsedilebilir ki? Şu soğuk kış günlerinde, yakacak odunu kömürü yokken tekstil artığı kumaş parçalarını yakanlar mı fedakârlık gösterecek? Çocuklarını delik ayakkabı ve paltosuz okula gönderen işçiler mi yapacak fedakârlık?

Oysaki patronların fedakârlık yapacağı çok şey var. Sofralarında çeşit çeşit yemekleri var. Altlarında son model arabalar var. Eğlence merkezlerinde, Noel tatillerinde harcayabilecek milyon dolarları hâlâ var. Bankalarda telaffuz edemeyeceğimiz kadar çok paraları var. Bizim bir aylık maaşımız, onların bir restoranda ödediği paradan çok daha az. Hasta olduklarında ayaklarına kadar gelecek sağlık hizmetleri var. Sıcacık, at koşturmaya müsait geniş geniş evleri var. Bir gün giydiklerini, bir daha giymeyecek kadar çok elbise ve ayakkabıları var. İşin en acı yanı da, bu koşulları onlara sağlayan biz işçileriz. Ya bizim yaşadığımız koşullara bir bakalım? Ne adalet değil mi? Fedakârlık yapması gereken birileri varsa, onlar da patronlar sınıfıdır. Krizi onlar yarattılar, bedelini de onlar ödemeli, bizler değil. Onların hayatlarından kısacağı şeyler, bizlerin hiç yaşamadığı, alamadığı şeyler.

Bizler yıllardır, gece gündüz demeden çalışıyoruz. Bugüne kadar hep biz işçilerden fedakârlık yapmamız istendi, hatta dayatıldı. Krizin aşılması için fedakârlıklara, çok çalışmaya, sözleşmelerde haklarımızı gasp ettirmeye gerek yok. Eğer kriz bu şekilde aşılacak olsaydı, bugüne kadar dünyada hiçbir zaman kriz yaşanmazdı. Çünkü biz sürekli bu dayatmalarla yüz yüze değil miyiz?

Krizin ilelebet aşılmasının yolu biz işçilerin kendi sınıf çıkarlarımız temelinde, kendi sınıf siyasetimizle örgütlenmemiz ve bu düzeni yerle bir etmemizden geçiyor. Öncelikle farkına varmamız gereken şey şudur: hayatı yaratan, zenginlikleri yaratan biziz, üreten biziz ve yöneten de biz olmalıyız. Bizlerin bu bilinçle, sendikalarımızda, derneklerimizde örgütlenip, kendi örgütlerimize sahip çıkmamız ve mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor. Hangi sendika olursa olsun, içinde olmaktan, mücadele etmekten asla geri durmamalıyız. Bugün sendikalar bizim değil de işverenin tarafında yer alıyorsa, bunun nedenini biz işçilerin örgütsüzlüğünde aramalıyız. Biz işçiler bir araya gelerek işyerlerinde örgütlenmezsek, bizim hayatımızı yakından ilgilendiren kararlarda hiçbir zaman söz sahibi olamayacağız. Krizin faturasını patronlara ödetmek için, asalakların kârları ve çıkarları uğruna bedel ödememek için, dünyanın gerçek sahiplerini bulması için, örgütlenelim, mücadele bayrağını yükseltelim.

İşçinin alınteridir

Bey paşa sarayları

Önümüz kavga yeridir

Yürü iş alayları!

Türk Metal üyesi bir kadın işçi


İşten Atılmalara Karşı İşgal ve Direniş

Kapitalizmin krizi derinleştikçe patronların barbarlıkları da katmerleşiyor. Kocaeli’nde bulunan BRİSA lastik fabrikasında yaşanan 3 günlük fabrika işgalinin ardından bir yenisi de 23 Aralıkta Ümraniye’de yaşandı. Yukarı Dudulu Organize Sanayi Bölgesinde bulunan ve 470 işçinin çalıştığı Sinter Metal fabrikası işçiler tarafından işgal edildi.

Bir süredir Birleşik Metal-İş sendikasına üyelik çalışmaları yürüten Sinter işçileri, 23 Aralık Salı sabahı fabrikalarına geldiklerinde içeri alınmadılar. İşçiler, otomotiv yan sanayiinde faaliyet gösteren fabrikalarının tabelasının söküldüğünü ve kapıya asılan listelerden 300’e yakın işçinin atıldığını okudular. Sinter işçileri bunun üzerine demir kapılardan atlayarak fabrikalarını işgal ettiler. Sendikal haklarını ve atılan tüm işçilerin işe iadesini talep ederek direnişe geçtiler.

Direniş öncesindeki süreç şöyle gelişmişti. 18 Aralık günü patron 38 işçiyi performans düşüklüğü gerekçesi ile işten çıkardı. Çıkarılan bu işçilerin çoğu Sinter’deki sendikal örgütlenmeye öncülük eden ve sendikaya üye olmuş kişilerdi. İşten çıkartılan bu 38 işçi 19 Aralık Cuma günü fabrikanın kapısı önünde direnişe geçtiler. Patron Cuma günü içerdeki işçilere, 38 işçinin işten atılmasının krizle alakası olmadığını, geri kalanların da sendikadan uzak durması gerektiğini söyledi. Bu açıklamanın üzerine, henüz işten atılmayan işçilerin nerdeyse tamamı Cuma akşamı sendikaya üye oldu. Ertesi sabah işçiler topluca işten çıkartıldı.

Birleşik Metal-İş sendikası temsilcileri, patronun işçilere işbaşı yaptırmayarak iş yasasını çiğnediğini, durumun tespiti için müfettiş çağıracaklarını belirttiler. Yine aynı gün akşam üstü Sinter işçilerinin fabrikalarını işgal ettiklerini duyan direnişteki Ünsa işçileri, dayanışma ziyaretinde bulundular. Dayanışma için gelen 70 işçi Sinter işçileriyle buluştuklarında, “Direne Direne Kazanacağız!”, “Birleşen İşçiler Yenilmezler!” sloganlarını attılar.

Krizle birlikte işçiler için meşru bir mücadele yolu olarak, tekrar hatırlanmaya başlanan “fabrika işgalleri” işçi sınıfının gündemine girmeye devam ediyor. Fakat yaşanan bu işgaller ve direnişler ancak diğer işçilerin destek ve örgütlülüğüyle başarıya ulaşabilir.

Dudullu’dan bir metal işçisi


2008 Biterken

Burjuvazinin saldırılarının alabildiğine arttığı, her geçen gün sömürünün daha da derinleştiği bir yıl oldu 2008. Yüzlerce iş cinayetinin yaşandığı, işsizliğin, yoksulluğun, açlığın giderek arttığı, kapitalizmin sistem krizi sebep gösterilerek yüksek oranlarda zamların yapıldığı, işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırıların daha da yükseltildiği bir yıl yaşandı ve yaşanmaya da devam edecek.

Bu gelişmeler sırasında elbette siyasi alanda da it dalaşı devam etti. İktidar gücü AKP ve statükocu CHP arasındaki dalaşmalara yenileri eklendi. Ancak burjuva siyasetçileri, çıkarları söz konusu olduğunda bir araya gelme noktasında görevlerini yerine getirmekten, dolayısıyla Kürt halkına yönelik saldırılarda ortak cephe kurmaktan geri durmadılar. Aynı ortak cephe SSGSS (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası) yasasının meclisten geçmesi, asgari ücrete sadaka tutarında zam yapılması, işsizlik sigortası fonunun patronlara açılması gibi neo-liberal saldırılarda da aynı işbirliğini sürdürmeye devam etmiştir. AKP hükümeti özellikle 22 Temmuz seçimlerinden galip çıktıktan sonra işçi-emekçi kitleler üzerinde saldırılarını dizginsizce uygulamaktan çekinmedi. Son dönemde iyice ayyuka çıkan kriz ise burjuvazinin saldırılarını daha da arttırmasını beraberine getirmiştir. Ancak Türkiye işçi sınıfı hareketlenmeye başlamış ve özellikle kriz koşullarının giderek derinleşmesiyle “Krizin Faturası Patronlara” demiştir.

2008 yılında gündemde epeyce yer bulan bir diğer konu ise devlet terörüydü. Devletin kolluk güçlerinin sokak ortalarında, gözaltılarda uyguladığı işkenceler sonucu Baran Tursun, Festus Okey, Engin Ceber ve daha onlarca insan katledildi. Burjuva devlet aynı saldırganlığını Newroz kutlamalarında, 1 Mayıs’ta, SSGSS eylemlerinde, 12 Eylül mitinglerinde, “Krizin Faturası Patronlara” diye haykırdığımız alanlarda da sergiledi.

2008 yılı süresince neo-liberal saldırılar hız kesmeden devam etti. Türkiye işçi sınıfı kısıtlı olsa da hareketlenmeye başladı. Özellikle son dönemde, kriz koşullarının işçilerin aleyhine ağır şartlarda dayatılması ve birçok işyerinden işten atılmalar sonucu direniş, grev ve işgal haberleri gelmeye başladı. Ancak bizler işçi sınıfı devrimcileri olarak biliyoruz ki, doğru bir önderlik olmadığı sürece bu tepkiler giderek sönümlenecektir. Özellikle işçi sınıfının öz örgütleri olan sendikalar içinde yer eden bürokrasi ve uzlaşmacı tavır ne yazık ki işçi sınıfının bu haklı tepkisini etkisizleştirebilir. Bu noktada bizlere düşen görev, oluşan tepkileri doğru yere kanalize edebilmek için var gücümüzle çalışmaktır.

2009 yılına girerken patronlar sınıfının yeni yıla dair krizden zararsız çıkma ya da en az zararla çıkma ve giderek daha da büyüme hayalleri var. Tabii patronlar sınıfı bunu işçi sınıfına daha da ağır bedeller ödeterek ve sömürüyü daha da azgınlaştırarak yapacaktır. Bu aşamada bizler için yeni yıl her zaman olduğu gibi mücadelenin daha da yükseltilmesi için çalışmaya devam edeceğimiz bir yıl olacaktır.

Gazi Üniversitesinden bir öğrenci


Maraş Katliamı Adana’da Lanetlendi!

30 yıl önce yükselen devrimci hareketin önünü kesmek ve olağanüstü rejimin zeminini döşemek amacıyla, Maraş’ta, burjuva devletin kontrolündeki faşistlerin devrimcilere ve Alevilere yönelik saldırılarında yüzlerce kişi yaşamını yitirmişti. 30. yılında Adana’da düzenlenen ve 6 binden fazla kişinin katıldığı miting ile katliam bir kez daha lanetlendi. Alevi-Bektaşi Federasyonunun çağrısıyla ve “Unutur­sak hatırlatırlar”, “Katliamın gizli arşivleri açıklansın” şiarlarıyla, demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve sol gruplar 21 Aralıkta bir araya geldiler. Alevi-Bektaşi Federasyonu temsilcisi konuşmasında, “devletin Alevilerden özür dilemesi gerektiğini” belirterek, AKP hükümetinin katilleri koruduğunu söyledi.

Burjuvalar iktidarda olduğu sürece biliyoruz ki, ne katliamların sorumluları yargılanabilir ne de yeni katliamların önüne geçilebilir. Örgütlü mücadeleden başka bizler için kurtuluş yok. Farklı etnisite ve inanç gruplarının ezilmediği, tüm halkların kardeş olduğu bir hayat ancak işçi iktidarıyla gerçekleşebilir. Bunun için bizlere düşen de örgütlü mücadeleyi sağlam adımlarla büyütmektir.

Mersin’den Marksist Tutum okuru bir öğrenci


Çöpe Neyi Atsak Artık?

Yolu sanayi havzasına düşmüş. Sırtındaki küfeye çöpte ne bulduysa atıyor bir bir. Yaşamak için, yaşı, cinsiyeti ne olursa olsun çalışmak zorunda. O gün evinde ne bulmuşsa geçirmiş üstüne. Kendini yazması, eldivenleri ve montuna sıkıca sarmalamış. Lakin kızarmış yanakları soğuktan yine de.

Sokağın öbür yanında direniyor işçiler. İşçilerin birbirlerine sokulmaları ısıtıyor yürekleri. Aslında o öylesine dalmış ki işine, yolun öbür tarafında dahi bakmıyor, bakamıyor. Soğuk ve açlık silmek istiyor bütün umudunu. Umut sol omzunun üstünde kızarmış, o bilmiyor. Çöplere bakıyor ve hızlı hızlı sürüyor arabasını. Şu telâşa son verse de bir kez çevirse yüzünü sola! Bir kez göz göze gelse direnen işçilerle! Sırtındaki arabasıyla karışsa işçilerin arasına! Haykırsalar hep birlikte sömürüye, ezilmişliğe, yoksulluğa karşı! Hep beraber temizleseler dünyayı sömürücülerden! Lakin bir sola baksa…

Marksist Tutum okuru bir işçi


Sermayenin Vatanı Yoktur

Geçtiğimiz günlerde Çalışma ve Sosyal güvenlik Bakanı Faruk Çelik, her fırsatta işçileri kapı önüne koyan patronlara hitaben, “Böyle vatanperverlik olmaz. Her şey ballı börek iken işletmeler açık olacak ama biraz sıkıntıya girince atıverin işçiyi sokağa. Bu nasıl TC vatandaşlığıdır, bu nasıl sanayicilik anlayışıdır” diyerek sitemde bulundu. Tabii yeri geldiğinde “vatanperver” geçinmeyi pek seven patronlar sınıfı, bu sözlere çok kızdılar. Kuşkusuz bakanın asıl derdi de vatanın üzerinde yaşayan halkın sıkıntıları değil, artan işsizliğin ve yoksulluğun “sosyal patlamalara” yol açacağı korkusuydu. Ama yine de bu çıkış patronları kızdırdı.

Bakan Faruk Çelik’e yanıt veren Zorlu Holding yönetim Kurulu başkanı Ahmet Nazif Zorlu, bakanı şöyle yanıtladı: “İşçi çıkarmayı kimse istemez. Kurumlar çalışanlarıyla beraber büyüyor, var oluyor. Tabii bir yandan da tüm dünyada yaşanan bir global sıkıntı var. İşletmeler bu sıkıntıyı atlatabilmek için çözüm üretmeye çalışıyorlar. Tüm tasarruf tedbirlerine rağmen durum kötüye gidiyorsa son çare olarak işçi çıkarmayı seçiyorlar. Yoksa durup dururken işletmeler neden işçi çıkarsın. Tabii ki işçi çıkarmak çözüm değil ama işletmenin başka tasarruf yapacağı kalem kalmamışsa bunu yapmak zorunda. Bunun vatanseverlikle hiç alakası yok.”

Bu atışmanın ardından burjuva medyada kısa süreli de olsa bir vatanseverlik tartışması yaşandı. Patronlar, vatanlarını çok sevdiklerini ama mecbur kaldıkları için işçi çıkardıklarını anlatmaya koyuldular. Oysa sermayenin vatanının olmadığı, biz işçiler için çok açık olmalıdır. Kâr neredeyse sermaye oradadır. Yani amaç kâr ise vatan teferruattır sermaye için. Bunun böyle olduğu, 2006 yılındaki tekstil krizinden örneklerle de hatırlanabilir. O tarihte, krizden dem vuran patronların Mısır’da 1,5 milyar dolar yatırım yaptıkları unutulmamalı. Çünkü Mısır’da işgücü son derece ucuz ve bu nedenle daha büyük bir sömürü olanağı var.

O yüzden patronlar sınıfının büyükbaşlarından Zorlu’nun açıklamasını iyi kavramakta fayda var. Onun da itiraf ettiği gibi, patronun tek düşüncesi kârıdır. Kârının azalmaması için her tedbiri alır. Buna işçileri sokağa atmak da dâhildir. Üstelik bu seçenek, Zorlu’nun söylediği gibi sonuncu değil belki de ilk seçenek olmaktadır. Çünkü işten atılan işçilerin hayatlarını nasıl sürdürecekleri patronları ilgilendirmez. Maliyetleri düşürerek kârlarını yüksek tutabilmek için, işçi çıkartır, çalışma saatlerini uzatır, ücretleri düşürürler. Ancak, işçiler haklarını korumak için greve gittiklerinde bir anda vatansever kesilirler. Onların işçilere reva gördükleri vatanseverliğe ters düşmez ama işçilerin mücadelesi hemen “ulusal çıkarlara” aykırı olmakla suçlanır ve yasa dışı ilan edilir.

Bizler biliyoruz ki patronlar sınıfı kendi yarattıkları krizi biz ödetmek istemektedir. Bunu yaparken de işçi sınıfını milliyetçilikle zehirleyip vatanseverlik safsatasıyla kandırmaya çalışmaktadır. Oysa sermayenin vatanı olmadığı gibi işçi sınıfının da vatanı yoktur. İşçi sınıfının vatanı bütün dünyadır. Bu gerçekle hareket etmeli, dünya çapında bir mücadeleyi örgütlemeliyiz. İşçi sınıfının önderi Karl Marx’ın dediği şu gerçek yolumuza ışık tutmalı: “İşçi sınıfının vatanı yoktur, onlardan sahip olmadıkları bir şeyi isteyemeyiz.” Evet, kapitalist sistem bir dünya sistemidir. Karşıtı olan sosyalizm de bir dünya sistemidir. O halde işçi sınıfının sosyalizm mücadelesi enternasyonalist bir mücadeledir. Sermaye sınıfına karşı işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesini yükseltelim.

Gazi Mahallesinden bir büro işçisi


Tersanelerde Kriz ve Mevsimlik İşçiler

Krizden en çok etkilenen sektörlerden biri de tersaneler. 2008’in sonunda Tuzla tersanelerinden atılan işçi sayısının 12 bini bulacağı ve ilerleyen süreçte de bu rakamın 20 bini aşacağı tahmin ediliyor. Daha şimdiden işsiz sayısı 10 bine yaklaşmış durumda. İşsizler ordusu her geçen gün büyüyor ve her gün, her dakika bu orduya yeni işçiler ekleniyor. İşten atılan işçiler kara kara düşünüyorlar, “ben bu kışı nasıl geçiririm?” diye.

Tersanelerdeki bu kıyımdan dolayı zarar gören işçiler arasında, köyünden “geçici olarak” çalışmak üzere gelen mevsimlik işçiler de bulunuyor. Diğer işçilere kıyasla daha düşük ücretle ve sigortasız çalıştırılan bu işçi arkadaşlarımız şimdi de işsizlikle boğuşuyorlar. Bu arkadaşlarımız haklarını da bilmedikleri için herhangi bir talepte bulunamıyorlar. Bunu çok iyi bilen patronlar da, işçi alırken genelde onları tercih ediyorlar. Onları kendileri için bir sigorta gibi görüyorlar. Patronlar, kapıda binlerce mevsimlik işçi bekliyor diyerek, bunu diğer işçiler üzerinde bir sopa olarak kullanıyorlar.

Mevsimlik işçilerin sıkıntıları sadece işyerinde yaşadıkları sorunlarla da sınırlı kalmıyor. Köyünden, toprağından kopup gelen işçilerin ne yatacak yerleri, ne sıcak yemekleri, ne de bir adresleri var. Zor belâ buldukları bekâr evlerinde bir odada yaklaşık 10 kişi kalıyorlar. Üstelik bu pislik içindeki odaya kişi başı 100 YTL veriyorlar. Sokaklarda kalmamak uğruna işçiler bu pisliğe dayanmak zorunda kalıyorlar. Yemeklerini yapacak bir mutfakları ya da gidip elini yüzünü yıkayabilecekleri, duş alabilecekleri bir banyoları bile yok. Tersanelerde bu kadar ağır koşullar altında ve her saniye ölüm tehlikesiyle çalışan işçiler bu odalara geri dönmek bile istemiyorlar. 2008 yılının sonlarına yaklaştığımız bu günlerde binlerce işçi işsiz kaldı ve işten atılmanın ciddiyetinin henüz farkına varabilmiş değiller. Çünkü “Bu kriz birkaç ayda geçer, ben o sırada köyüme giderim kazandığım bir süre beni idare eder, sonra da şehre geri döner hemen iş bulurum” diye düşünüyorlar.

Krizin birkaç ay süreceğini düşünen işçiler çok yanılıyorlar. Krizin “teğet geçtiği” Türkiye buysa krizin derinleştiği hali düşünemiyoruz bile. Zaten tersanelerde her geçen gün gemi siparişleri iptal ediliyor. Tersanelerdeki krizi tescillemek için birkaç rakam vermekte yarar görüyoruz: son iki ayda 123 yeni gemi ve 84 tamir gemisinin siparişleri iptal edilmiş durumda. Yani Tuzla tersaneleri yaklaşık 4 yıllık bir işten mahrum kaldılar.

İşçilerin patronların saldırılarını geri püskürtmelerinin tek yolu, hiçbir sektör, din, dil, ırk ayırt etmeden bir araya gelip bu çürümüş düzene karşı mücadele etmeleridir. Ya biz işçiler bu sistemi yıkacağız ya da sistemin kurbanı olup yok olacağız.

Bir grup tersane işçisi


Dünyaya Barışı İşçiler Getirecek

Barış… Şu an en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri. Ekmek gibi, su gibi en hayati ihtiyaçlarımız kadar önemli bir olgu olmasına rağmen, yaşantımız içinde yabancısı olduğumuz, ismini çok kereler duyduğumuz ama kendisiyle tanışamadığımız bir kavramdan öteye gitmiyor. Şöyle de diyebiliriz: Kimilerinin çok kullandığı, dillerinden düşürmediği barış, bir türlü ona her günkünden daha çok ihtiyaç duyanlara uğramıyor. Barışı dillerine pelesenk edenlerin açıklamalarına baktığımızda, onların bundan kastettikleri şey “barışsız barış” olsa gerek. Adına kapitalizm denilen bu toplumsal formasyonda barış adına hiçbir şeyden söz edemiyoruz. İnsana aykırı ne varsa hepsi bu düzenin genlerinde yer etmiştir. Bu düzende savaşsız geçen bir tek dönem bile olmamıştır. Nefes alıp verdiğimiz bu coğrafyada bizler bunun canlı tanıklarıyız. Kürt halkını ezen ve onları inkâr eden burjuvazi, ikiyüzlü siyaset yaparak sözde başka ülkelere barışı götürmeye kalkıyor! Savaş derken, sadece tanklarla, tüfeklerle işlenen insanlık suçları değil, bir bütün olarak insanın insan üzerinde kurduğu her türlü baskı da bir savaştır. Bugün dünyayı yönetenler, yönetilenlere savaş açmış durumda. Düzenin yöneten sınıfı bir buhranın içinde cebelleşip kurtulma yolları ararken, çıkışı baskı altında tuttuğu işçi sınıfına faturayı kesmekte buluyor. İşte, savaşın en alası!

Bizler, Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği (UİD-DER) olarak gerçekleştirdiğimiz “Dünyaya Barış İşçilerle Gelecek” adlı seminerimizde kapitalist sistemin tarih sahnesine çıktığı andan bugüne hem insanlık hem de doğa üzerinde yarattığı tahribatı anlattık. Slaytlar eşliğinde ilerleyen seminer, aslında nasıl bir dünyada yaşadığımızı anlatıyordu. İnsanın kanını donduran o kareler, bugün içinde yaşadığımız sözde “alternatifi olmayan” çürümüş sisteme aitti.

Her şeyi olduğu gibi “barış sorununu” da kendi tekelinde gören burjuvazi, emperyalist savaşlarda milyonlarca işçi ve emekçinin ölmesine sebep olurken, yarınlarımızı karartmak için de elbirliği etmiş durumda. Sermaye sınıfı ekonomik krizle içine düştüğü çıkmazdan kurtulmak için her zaman yaptığı gibi dünyayı, kardeş halkları birbirine boğazlatarak kana bulayacaktır. O geçmişte bunu yaptı ve on milyonlarca insanın ölmesine, bir o kadarının da sakat kalmasına sebep oldu. Gerçek anlamda dünyaya barışı getirecek olanlar kapitalistlerin defterini dürecek işçilerdir. Buna şüphe yok. Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya yaratmak isteyen her bilinçli işçi, artık yönetilmek istemeyen diğer işçilere de o yolu göstermelidir.

 Aydınlı’dan bir işçi


İTÜ’de Bıçaklı Saldırı

2 Aralıkta saat 13:30 civarında, İTÜ yabancı diller fakültesine “Sancak” adlı dergiyi dağıtmak amacıyla bir grup (çoğu okul dışı) girdi. İçeriye ellerini kollarını sallayarak, naralar atarak girmeleri ve bu durumu okul güvenliğinin ve idaresinin engellememesi okul öğrencilerinin tepkisiyle karşılandı. Dergiyi dağıtırlarken sergiledikleri tutum faşizancaydı. Biz okulumuzda böyle bir olayın yaşanmaması için gelenlere tepkimizi göstermek istedik. Ancak bizim uyarılarımıza aldığımız karşılık satırlar ve bıçaklardı. Bu karşılığı fırsat bilerek satırlar ve bıçaklar hiç düşünmeksizin savrulmaya başlandı. İTÜ makine hazırlık öğrencisi Çağdas Ali Dede ile birlikte 4 arkadaşımız bu saldırılarda yaralandılar. Olay sürerken ve sonrasında hiçbir güvenlik görevlisinin olmaması olayın önceden planlanmış ve polisle işbirliği içerisinde olunduğunu gösteriyor. Okulumuzun normal zamanlarda açıkken bile giriş çıkışa izin verilmeyen kapısı o gün ardına kadar açıktı ve bu güruhun gitmelerine izin verildi.

Çağdaş, kalbinden aldığı bıçak darbesiyle 3 gün yoğun bakımda, 1 hafta da özel bakım odasında doktor kontrolü altında tutuldu. Olayın ardından suç duyurularıyla 13 kişi gözaltına alındı. Ancak bir şekilde (!) 12’si serbest bırakıldı. Yaşanan faşist saldırıları okulumuzda istemediğimize dair eylemler düzenledik. Biz düşünen yeni nesil aydın insanlar olarak bu saldırıları protesto ettik. Ancak bu sefer karşılaştığımız durum, ellerinde tüfekler ve silahlarla her geçen gün sayısı artan polis ekipleri oldu. İdarenin izin vermesiyle içeri girip masalarımızı dağıtıp el koydular. Olayın suçlularını biz olarak göstermekti amaçları.
Bizim bu yaşadığımız, faşizmin ve emperyalizmin bıçak darbelerinden sadece bir parçası. Her gün dünyanın her köşesinde bu bıçaklar ve tüfekler kalplere istenildiği gibi doğrultuluyor. Üstüne üstlük, yaşanan olaylarda, karşı duran ezilen halk ve işçi sınıfı suçlu gösteriliyor. Susmadığı zaman ise bıçaklarla, kurşunlarla susturuluyor. Bizim istediğimiz buna hep beraber karşı durmak, susmamak, susturulmamak. Ya bu aşağılık, acımasız sistemi ortadan kaldırmak için örgütlü mücadeleye hep beraber katılırız ya da bir gün o bıçak darbesinin bizim de kalbimize saplanacağını unutmayız...

İTÜ’den Marksist Tutum okuru bir öğrenci

 


Demokrasi ve Özgürlükler Sınırlı Olmalıymış!

14 Aralık tarihli Sabah gazetesinde bir köşe yazısı okudum. Demokrasi ve özgürlüklerin sınırlı olmasını savunan Nazlı Ilıcak, tam da Türkiye’de ordunun durumu ve yeni polis yasaları tartışılırken, yan komşumuz Yunanistan’da patlak veren olaylar gündeme oturdu, diyor. Ve yine Nazlı Hanıma göre Yunanistan’da ordu bir kenara itilmiş, iktidardan uzaklaştırılmış, tam demokrasiye geçilmiş. Bunun için anarşi yükselmiş, düzeni tehdit eden olaylar başlamış. Bu sebepledir ki, demokrasi ve özgürlükler sınırlı olmalıymış. Yani ona göre ordu iktidardan uzaklaştırılmamalı, baskı yasalarına tepki gösterilmemeli. Yoksa başımıza gelecekler Yunan hükümetinin başına gelen olur diyor. Tabii özgürlüğü sınırlanan o olmayacak. Yolda giderken önünü kesip, kimlik sorup, sonra sırf görünüşü polisin hoşuna gitmediği için yolundan alıkonulacak olan o değil. Nezarette saatlerce kalacak, dayağa, işkenceye maruz kalacak olan da o olmayacak. Anlaşılan Nazlı Hanım da düzen bekçileri gibi titremiş düzen tehlikede diye. Titreyin, evet düzeniniz tehlikede. Çok kalmadı tahtınızın yıkılmasına. İşçi sınıfı sizi o rahat koltuklarınızdan indirecek, saltanatınıza son verecek. Bugün, yarın, öbür gün ya da daha sonraki gün, ama bir gün yapacak bunu.

Nazlı Hanım sadece yazı yazmıyor, açıkça yalan ve çarpıtmaya başvuruyor. Yan komşumuzda olanlar yalnızca bir çocuğun ölümünden değil, küresel krizden kaynaklanmıştır. Bu olay sadece tuzu biberi olmuştur. Çünkü çok önceden sendikalar genel grev kararı almıştı. Çünkü kriz tüm dünyayı olduğu gibi Yunanistan’ı da etkilemiştir. Burada olduğu gibi oradaki işçi kardeşlerimizin de hakları budanmaya, yaşam koşulları zorlaşmaya başlamıştır. Bunun için 24 saatlik genel grev yapmışlardır. Aslında düzen bekçileri gibi Nazlı Ilıcak da tüm bunların farkında, fakat ne o ne de düzen bekçileri bunu ağızlarına alamazlar. Bunun için de tüm olanları anarşist bir gurubun isyanı gibi anlatır ve nasihat ederler, “bakın bizim yasalarımıza ses çıkarmayın yoksa böyle olur” diye.

Siz ve düzen bekçileri, biz işçileri ne sanıyorsunuz? Hiçbir şey anlamayan cahil insancıklar mı? Ama siz böyle görmeye devam edin. Bir gün size ne olduğumuzu, işçi sınıfının iktidarını kurduğumuzda, kendimiz ürettiğimiz gibi yönettiğimizde, göreceksiniz o zaman bizlerin neler yaptığını, yapabildiğini. Bunu daha önce yaptık. 1917’de Rusya’da, 1871’de Paris’te yaptık. Her ne kadar karşı-devrime yenik düşsek de bu sefer işçi sınıfı iktidarını dünya devrimiyle taçlandıracaktır. Çünkü dersler çıkardık, daha bir donandık ve artık düzeniniz de çürüdü. Ölüm çanları çalmaya başladı; titreyin, korkun. Biz işçiler saltanatınıza son vereceğiz. Sömürünün olmadığı, insanların insanca yaşadığı, pisliklerinizin olmadığı bir dünya kuracağız. Güneşe yükselecek şanlı kızıl bayraklarımızı göndere çekeceğiz.

Yaşasın işçilerin uluslararası mücadele birliği!

Esenler’den işsiz bir işçi


Saldırılara Karşı Mücadele Bayrağını Yükselt

Kapitalizm içinde bulunduğu krizle birlikte çürümüşlüğünü artık gizleyemez oldu. Burjuva ideologlarının dahi inkâr edemediği bu gerçeklik nedeniyle dünyada işçilerin yaşamına giderek devrimci sözcükler ve kitaplar girmeye başladı. Burjuva medya, son yaşanan kriz sonrası Amerika’da internet üzerinden aranan kelimelerden sosyalizmin üçüncü sırada olduğunu yazdı. Marx’ın eserlerine rağbetin giderek arttığı haberleri duyulmaya başlandı. Yaşanan krizin yoksul işçi-emekçilerde bir öfke patlaması yaratması kaçınılmazdır. Bugünlerde Yunanistan’da bu tarz öfke patlamaları başladı bile. Yoksul işçi-emekçilerin vermiş oldukları bu sınırlı tepki bile burjuvaların yüreklerine devrim korkusunu salmış durumda. Bu tepkiye, yaşanan saldırılara karşı fabrikalarda yürütülen mücadeleler de eklenince, korku alabildiğince artmaktadır. En büyük korkuları ise bu tepkilerin örgütlü bir şekilde gösterilmesidir. Tarihten iyi bildikleri üzere 1917 Ekim Devriminin attığı tokadın acısını halen yüreklerinin bir yerinde hissediyorlar.

Tüm bu yaşananlardan sonra burjuvazi de saldırılarını alabildiğine hızlandırmıştır. Kolluk kuvvetlerine tanınan sınırsız yetki bunların en başında geliyor. Ayrıca çıkartılan diğer saldırı yasalarıyla da mücadeleyi frenlemeyi amaçlıyorlar. Çekilen dizi film ve sinema filmleriyle de burjuvalar devrimcilere saldırılarını yükseltmişlerdir. Kurtlar Vadisi gibi dizilerle ve Muro tarzı filmlerle devrimci kelimelerin anlamları boşaltılıyor. Devrimcileri kadın düşkünü, arkadaşlarını ispiyonlayan, ölüme gönderen, öldüren insanlar olarak göstermekteler. Ayrıca işçi sınıfı mücadelesinde önemli yere sahip olan kavramları tiye alıp herkesin diline dolanan (anlamlarını dahi bilmeden) sıradan kelimelere dönüştürüyorlar. İşçiler arasında yapılan şakalaşmalarda dahi bu tarz kelimeler sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır. Bunların yanı sıra Stalinist bürokrasinin yapmış olduğu katliamları da devrimci Bolşevikler yapmış gibi bir imaj yaratılmaya çalışılmakta. Son zamanlarda işçi sınıfının büyük önderlerinden Lenin’in mumyalanmış naaşı sözde yenilenmek üzere çıkarılmış ve yapılan işlemler sırasında fotoğrafları çekilerek medyada çarşaf çarşaf dolaştırılmaya başlanmıştır. Lenin’in çürümüş fotoğraflarını gösteren burjuvazinin ne kadar iğrençleşebileceği bir kez daha gözler önüne serilmiştir.

Tabiî ki biz devrimci işçiler bunların hesabını soracağız. Bunları hiçbir zaman unutmayacağız. Örgütlü bir mücadele yürütüp Bolşevik tipte bir öncülük ile bu çürümüş sistemi, kapitalizmi tarihin çöp sepetine attığımız zaman bunların hesabını an ve an soracağız. Şimdi ise kararlılıkla mücadelemizi daha da yukarılara taşımalıyız. Bizler sınıfımıza, mücadelemize ve örgütlülüğümüze güvenen, devrimci olmak için çalışan insanlar olarak tüm saldırıların özünü işçilere teşhir etmeli ve mücadele bayrağını daha da yukarılara taşımak için yorulmak bilmeden çalışmalıyız.

Kahrolsun Kapitalizm, Yaşasın Sosyalizm!

Gebze’den bir metal işçisi


Gebze’de 30 Kasımda düzenlenen mitingde, ben, bazı arkadaşlarımla birlikte vardiyadan direkt miting alanına geldik. Miting alanında taleplerimizi haykırdık. Taleplerimiz şunlardı: işçiler işlerinden çıkartılmasın, ücretsiz izinler durdurulsun, krizin faturası patronlara, doğalgaz ve elektrik zammı kaldırılsın, biz üretiyorsak biz yönetmeliyiz. Bugün krizin faturasını bize ödetmek istiyorlar. Ama biz de diyoruz ki, krizin faturasını biz değil patronlara ödemeli. Bunu da çalıştığımız işyerlerinde anlatmalıyız. Pamuğu toplayan biz, onu ip haline getiren biz, onu kumaş yapıp dokuyan biz, kumaşı perde haline getiren biz. Demek ki her şey biz işçi sınıfının elinde.

İşyerlerinde patrona fazla kazandırdığımızda bize bu yıl ciromuz bu kadar, size bu kadar para demedi patron. Ama kriz var diye bizleri ücretsiz izinlere çıkartıyorlar. İşçi çıkartıp iş küçültmeye gidiyorlar ya da fabrikaları kapatıp işçiliğin ucuz maliyetli olduğu yerlere taşıyorlar. Ama şu da bir gerçek ki; patron olmadan işçi olur, işçi olmadan patron olmaz.

Kıraç’tan bir tekstil işçisi


Geçen günlerde gazetede okuduğum bir haberde “Bush kapitalizmin devamını istiyor” diye başlık atmışlardı. Açıklamada şöyle yazıyordu; dünyada değişime gerek yok, reformlarla düzelteceğiz krizi. Bush’un dünya değişiminden kastettiği aslında sosyalizmdir. Sosyalizm kapitalizmi tarihin çöplüğüne atacaktır. Bush gibileri kapitalizmi sürdürmek için işçi sınıfına yapmadıklarını bırakmıyorlar. İstedikleri gibi at koşturmak istiyorlar. Peki, işçi sınıfı örgütlü olsa Bush gibileri at koşturabilirler mi? Tabiî ki hayır!

Kapitalistler işçi sınıfının örgütlü gücünden çok korkar. Kapitalizm içine girdiği krizin bedelini biz işçilere ödetiyor. Şimdiden fabrikalar kapanmaya başladı. Her batan fabrikayla yüzlerce insan işsiz kalıyor. Her şeye zam geliyor. Ama ücretlerimiz düşürülüyor, onlara zam yok. Kiralara, elektriğe, doğalgaza, suya, yediğimiz gıdalara zam üstüne zam ekleniyor. Zaten aldığımız ücretle ancak kiralarımızı ödeyebiliyoruz. Biz işçiler zaten asgari ücret alıyoruz. Nasıl geçinecek diye de düşünmez patronlar. Eğer bugünden fabrikalarımızda, mahallelerimizde bir araya gelip örgütlenmezsek, ya açlıktan ya da kapitalizmin yarattığı paylaşım savaşlarında öleceğiz ve sınıf kardeşlerimizi öldüreceğiz. Bu felâketleri yaşamamak ancak ve ancak işçi sınıfının vereceği örgütlü mücadeleyle olacaktır.

Krizin Faturası Patronlara!

Esenler’den bir kadın işçi


Kapitalist Sistemin Kurbanları

Kapitalist sistemde mücadele etmeden varolmaya çalışan her işçi bir kurbandır. Hem patronlar hem de onların devleti halka zulmetmektedir. Krizin işçi ve emekçileri vurduğu şu dönemde patronlar sefa sürerken işçi kardeşlerimiz evlerine ekmek götürebilmek için savaş vermektedir. Bir yanda emekçilerimiz kan ağlarken, işçilerimiz işsizlikten yakınırken, bir yanda da bu sistemin zengin ettiği bir burjuva kesim var. Biliyoruz ki bu kesim eziklik yaşamamış, mağdur olmamış, açlık nedir tanımamış, yoksulluk nedir bilmeyen bir kesimdir. Bu düzenin devam etmesi bir tek onların işine gelmektedir. Bizler ise bu düzene karşı mücadele etmezsek hep ezilecek hep sömürüleceğiz. Bunun için mücadeleye atılmalıyız!

Düşünün ve dur deyin artık! Bizler köle değiliz! Her insan bir yumruk olmalıdır. Birleşelim ve insanca yaşamak için mücadele edelim.

Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şeyiz!

Gazi Mahallesinden bir gıda işçisi


Küresel kriz dalga dalga yayılıyor. Yayıldığı yerlerde patronları ve onların devletlerini önlemler almaya yöneltiyor. Devletler krize önlem olarak patronlara sıcak para aktarımı yapıyor ve batan şirketleri devletleştiriyor. Diğer taraftan ise patronlar işçileri birer birer değil biner biner işsizleştiriyor. Daha ilk günlerde dünya çapında 1 milyona yakın işçi işsiz kaldı. 2008 sonuna kadar bu rakamın 5 milyona, toplam işsiz sayısının ise 195 milyona ulaşacağı belirtiliyor.

Biz işçiler krizi yaratmadığımız halde faturasını ödeyerek işimizden oluyoruz. İşi olmayan bir insan ne yapar? İşin olmazsa para alamazsın, evine yiyecek götüremezsin, ihtiyaçlarını karşılayamazsın, ev kiranı ödeyemez sonunda evden atılırsın. Patronlar bize “umurumuzda değilsiniz” diyorlar ve ölüme terk ediyorlar.

Dostlar krizin sorumlusu biz değiliz, faturasını bize ödetmeye çalışıyorlar. Krizin faturasını patronlara ödetelim, ama nasıl? Örgütlenerek! Evet! Biz işçiler bir araya gelip krizin, açlığın, savaşların kapitalist sistemin işleyişinden kaynaklandığını öğrenip mücadeleye atıldığımızda ve birleştiğimizde işçi sınıfına yaşatılan tüm sorunların önüne geçebilir, kapitalist sistemi yok edebiliriz!

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

Gazi Mahallesinden bir kadın tekstil işçisi


Bu sabah kızıl bir güneş doğuyor şehre

Mavi gök, denizler ve ırmaklar

Ve nasırlı elleriyle işçiler,

Hepsi bir olmuş selamlamakta, doğan kızıl güneşi

 

Kalplerinde özgürlük ateşi

Ellerinde alın terinin simgesi

Dillerinde işçilerin gizli sesi

Hoş geldin kızıl güneş bu sabah şehre

 

Kavga verdik

Eşitlik ve özgürlük için

Yaşanabilir bir dünya için

Yani

Mücadele ederek geldik biz bugünlere

Ve yine

Yürüyor proleter

Zafere

Kızıl güneşe

 

Gebze’den bir metal işçisi


Dünyada ekonomik krizin yoğunlaşması ve bunun Türkiye’ye yansımasıyla oluşan işten atılmalar, ücretsiz izinler, ücretlerin geç ödenmesi, geçirilen sağlık yasası, zamlar, artan vergiler kısacası işçi sınıfı için kısıtlanan ve daraltılan bir yaşam.

Böyle bir ortamda ben de bir işçi olarak sistemin yaratmış olduğu böyle bir krizi bizlerin ödememesi gerektiğini haykırıyorum. Bu yüzden, bu krizin faturasını bunun yaratıcısı olan patronlar ödesin sloganıyla işçi arkadaşlarımla Ankara’daydım. Alanda gördüğüm bu muazzam görüntü ve bulunduğum kortejdeki kararlılık, nasıl da işçiler birlik olduğunda haklarımızı alacağımızı ve daha da ötesine gidebileceğimizi hissetmemi sağladı. O gün, biz işçiler olarak Ankara’da istemlerimizi haykırdık. Biz işçiler birlik, güven ve sınıf kardeşliği temelinde hareket edersek patronları dize getirebiliriz. Biz birleşip beraberliğimize güvendiğimiz müddetçe, mücadelemize inandığımız sürece aşamayacağımız engel yoktur kardeşler.

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Mücadelesi!

Esenler’den bir metal işçisi