Okurlarımızdan - Nisan 2011
Aşağıda, Erzurum Cezaevi’ndeki devrimci tutsaklardan aldığımız, direngenlikleriyle, mücadeleye olan inançlarıyla ve sıcacık cümleleriyle içimizi ısıtan bir mektubu yayınlıyoruz:
Cezaevinden Mektup
Sevgili dostlar, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, sömürü düzeninin ağır çalışma koşullarına karşı dokuma işçilerinin kavga ve direnişle büyük bedeller ödeyerek kazandıkları büyük bir mevzidir. Baskının zulüm ve sömürünün olduğu yerde özgürlük kendiliğinden gelen bir şey değildir. Hak ve özgürlük ancak mücadeleyle kazanılır. İşçilerin, emekçilerin, köylülerin, ezilen halkların ve açların yürek birliği ve proletarya kardeşliğiyle sınıf mücadelesini yükselterek her şey kazanılır. İşte sömürüsüz bir dünyada kadınların ve erkeklerin eşitliği, onur ve özgürlüğü böyle elde edilir. Yani kadının özgürlüğü dünyanın ve tüm insanlığın da özgürlüğüdür.
Clara Zetkin’ler, Rosa Lüksemburg’lar, Sema’lar, Bese’ler, Saba’lar, Hatice’ler, Meral Yakar’lar, Zilan’lar, İdil’ler ve nice karanfiller sosyalist mücadelenin içinde yer alarak, kölelik zincirini kırarak, özgür kadını simgelemişlerdir.
Hayatın en güzel yanı kadınların ve erkeklerin eşit haklara sahip olmaları ve insanın insanca yaşaması için özgürlük mücadelesi içinde yerlerini almalarıdır. Bu tüm insanlığa verilecek en güzel armağandır.
Kadınların her şeyden önce kendi özgüvenleriyle ayakları üstüne durmaları çok önemlidir, çünkü kadınlar sınıf mücadelesi içinde devrimin kapısını açacak son anahtardır. Yani güçlü bir iradeyle elde edilmeyecek hiçbir şey yoktur. İradesi güçlü olmayan özgür olamaz.
Özgür bir dünya yaratmak için, elbette kızıla dönüşecek gökyüzü güneşin doğuşuyla, orak çekiçle birleştiğinde değişecek yeryüzü.
Bu inançla siz Marksist Tutum’un tüm kadın emekçilerinin şahsında ezilen tüm dünya kadınlarının 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü yürekten kutluyoruz. 8 Mart’ın tüm karanfillerinin şahsında devrim ve sosyalizmin tüm kızıl güllerini saygıyla anıyoruz. Anılarını mücadelemizde yaşatacağız.
Yüreğimizin olanca sıcaklığıyla, umutla, dirençle ve sevgiyle, o direngen yüreğinizi selamlıyoruz. Sevgi ile umut ve inatla kalın. Serkeften.
Yaşasın 8 Mart! Biji 8 Adare!
Yaşasın ezilen dünya kadınlarının özgürlük mücadelesi!
Geleceğimiz Kayıp Gidiyor
“Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.
Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından,
düşerek de değil kuyulara filân;
çocuklar ölebilir yarın,
çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
arkalarında bir avuç kül bile değil,
arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında.
Krematoryum, krematoryum, krematoryum.
Bir deniz görüyorum
ölü balıklarla örtülü bir deniz.
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında,
yaşanmamış günlerimiz
çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan.”
Nazım Hikmet
Burjuvazi ve onun şakşakçıları kapitalizm için nihai sistem, yıkılamaz bir sistem diyorlar. Kapitalizmi işçi ve emekçi kitlelere güzel göstermek için birçok yalan haberlere başvuruyorlar. Burjuvazi “insancıl kapitalizm”den söz ediyor. Ama geldiğimiz 21. yüzyılda görüyoruz ki, söylendiği gibi hiç de insancıl koşullarda yaşamıyoruz. Dünyanın dört yanını sarmış bu “insancıl” sistemde insanlık açlıkla, yoksullukla, sefaletle, işsizlikle ve emperyalist savaşlarla yok oluşa doğru sürükleniyor.
Kapitalizmin bu çağına “insancıl” yerine tam ve kesin bir ifadeyle çürüyen kapitalizm diyebiliriz. Neden mi? Çünkü bu sistemde beş saniyede bir çocuk açlıktan ve sefaletten yaşamını yitiriyor. Yılda 6 milyon çocuk ölüyor. Emperyalist savaşlarda milyonlarca işçi ve emekçi yaşamını yitiriyor. Irak’ta 2003’den bu yana ölen insan sayısı 2 milyona yakın. Dünyada her 6 saniyede bir kadın tecavüze uğruyor. Yılda 2 milyon işçi iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu yaşamını yitiriyor. Dünyanın her noktasında işçi ve emekçiler burjuvazinin neo-liberal saldırılarına uğruyor ve yaşam koşulları her geçen gün geriye gidiyor. Hani bu sistemde insanlık refaha kavuşacaktı? Ama burjuvazinin söylemlerinin hiç de doğruyu yansıtmadığını görüyoruz. Daha geçtiğimiz ay içersinde NATO’nun Afganistan’da yaptığı bir operasyonda 65 sivil öldü. Bunların 40 tanesi ise 13 yaşın altındaki çocuklar. Özellikle çocukların ölüm oranı çok vahim durumda. Şu satırlar okunurken bile onlarca çocuğun öldüğünü bilmek acı verici bir şey. Göz göre göre insanlığın geleceği tehlikeye atılıyor. Peki, bunların hepsi ne uğruna? Sadece ve sadece bir avuç gözü kana susamış vampirin, asalağın yani patronların kârı uğruna. İşte kapitalizmin emekçilere ve onların çocuklarına sunduğu gelecek budur.
Peki, ya biz işçi ve emekçiler buna izin mi vereceğiz? Her şey bitti mi? Kapitalizmin insanlığı yok etmesine izin mi vereceğiz? Tabii ki hayır. Yaşanılacak çok güzel bir dünya varken, bunun yok edilmesine neden izin verelim? Açlığın, yoksulluğun, sefaletin ve emperyalist savaşların olmadığı bir dünya kurabiliriz. İnsanlığın barış içinde yaşadığı, kadınların tecavüze uğramadığı, aşağılanmadığı, iş kazalarının olmadığı, çocukların açlıktan ölmediği bir dünya yaratmak mümkün. Bu da ancak ve ancak kapitalizmin proletaryanın devrimiyle yıkılması sayesinde mümkün olabilecektir. Cenneti, yaşadığımız bu dünyada yaratabiliriz. Bu cennetin adı da “sosyalizm”den başka bir şey değildir.
Tuzla’dan bir deri işçisi
Umut İşçi Sınıfının Safında!
Bugün milyonlarca işçi iş bulma umuduyla birçok yola başvurmakta. Bir kısım işsiz işçi umudunu çeşitli partilere üye olmakta buluyor. Kimileri iş umuduyla fikirlerini benimsememesine rağmen gidip üye oluyor ya da olmak zorunda bırakılıyor.
Sizlere kendimden ve yakın çevremdekilerin yaşadıklarından birkaç örneği anlatmak istiyorum. Benim akraba çevremden havaalanında çalışanlar var. Birine “işçi alımı var mı, gelsem form doldursam iş için” dediğimde aldığım cevap, “partiden tanıdığın var mı?” oldu. Ne partisi dediğimde, AKP ilçe başkanlığından tanıdığımın olup olmadığını sordu. Ben de yok dedim. O ise, “git üye ol” dedi. Ancak o zaman işe girme durumum olabilirmiş.
Lojistik firmasında çalışan bir arkadaş fazla mesai ücretleri ödenmediği için itiraz edince işten atılmıştı. Bir yıldan fazladır işsiz ve sürekli iş arıyor. Artık o da umudunu partilere üye olmakta bulmuş. Geçen gün gördüğümde iş bulurum umuduyla CHP’ye üye olduğunu anlattı. Benim kardeşim askerden geldiğinde de aylarca işsiz kalmıştı ve babam bir gün “git AKP’ye üye ol” demişti. Sonrasında, “tamam gitme” diyerek vazgeçmişti.
Bu benim yaşadıklarım, gördüklerim. Ya diğerleri! Birçok işsiz işçi seçim zamanında partilerin çalışmalarına katılıyor iş umuduyla. Ama sonuçta bir parti iktidara geliyor ve diğer partilerin çalışmalarına katılanların umudu yitip gidiyor. Başbakan kriz başladığında “hamdolsun kriz bizi teğet geçti” demişti ama yüz binlerce işçi işsiz kaldı. Sene 2011 ve en büyük sorun yine işsizlik. Krizi ve işsizliği yaratan patronlar ve onların siyasi temsilcileri, fakat krizden en çok etkilenen ve işsizliğe mahkûm edilen biz işçiler.
Onun için biz işçiler, düzen partilerinde değil işçi sınıfının safında yer almalıyız.
Bağcılar’dan bir işçi
Tek Ayak Üstünde Duran Leylekler
Başlığa bakıp birçoğunuz bu nasıl bir başlıktır ki diyorsunuzdur. Evet dostlar, ben bir otomotiv fabrikasında çalışan bir işçiyim. 13 yaşından beri tekstil, iplik ve otomotiv fabrikalarında çalıştım. Yani 13 yaşından beri bedenim dişlilerin arasında ezilmekte. Hangi anne veya baba ister çocuklarının o yaşta çalışmasını? Hangi yürek kabul eder akranları ile oynaması gereken bir çocuğun 10 saat çalışmasını? Hiçbir anne, baba istemez! Hep birlikte düşünmemiz gereken asıl konu, kimler bizi bu hale getiriyor?
İlkokulda çok uslu ve çalışkan bir öğrenciydim. Ama sınıfımdaki herkes benim kadar uslu değildi. Sınıfta bir yaramazlık olsa öğretmenimiz gözlüklerinin üzerinden kaşlarını kaldırır, “sizi gidi haylazlar sizi, kalkın bakalım leylek gibi bekleyin tek ayak üstünde” derdi. Diğer öğrenciler içten içe güler sırıtırlardı arkadaşlarına. Teneffüslerde cezalıyı ortaya alır, “leylek, leylek” diye bağırırlardı. Ödüm kopardı tahtada tek ayak üzerinde ceza almaktan. Allahtan ilkokul bitti ceza almadan. Kimse “leylek leylek” diye bağırmadı bana. Babam çağırdı beni yanına ve “kızım seni ortaokula gönderemeyeceğim. Bütçemiz buna elvermiyor” dedi. Böylece çalışma hayatım başladı. Size bunları niye anlatıyorum biliyor musunuz? Yıllar sonra korktuğum başıma geldi. Şimdi çalıştığım işyerindeki makinede tek ayak üstünde çalışıyorum, hem de 12 saat. Kimse çember oluşturup “leylek leylek” diye benimle dalga geçmiyor. Çünkü bu olağan karşılanıyor bizim işyerimizde. İşe başladığımda dikiş makinelerini gördüğümde çok şaşırmış ve çocukluğuma geri dönmüştüm. Çünkü dikiş makinelerinde standart olan, sandalyeye oturarak çalışmaktır. Bütün gün boyunca bir ayak pedalda bir ayak dengede çalışmak değil. Bu koşulları yaşamayan anlayabilir mi? Elbette ki işçi kardeşlerim anlar. 12 saat ayakta çalışmanın zulmünü. 12 saat tek ayak üstünde çalışmak, ayaklarımızın ilk önce uyuşmasına, sonra kramp ve tutulmalara uğramasına neden olmakta. Katlanılmaz acılar anlayacağınız. Sandalye talep ettiğimizde, “olmaz öyle şey, birçoğunuz ayakta çalışıyor, eğer size sandalye verirsek diğer bölümler de ister” dediler. Bu nasıl bir mantıktır anlamış değilim. İşyerinde sendika temsilcileri bile işçi sorunlarına çok uzaklar. İşyerindeki sendika Türk-Metal ise malumunuz bunları bile dile getirmek tehlikeli oluyor. Şunu çok iyi biliyorum, ne işverenler ne de onların uşakları bizlerin sağlığını düşünürler. Onlar için önemli olan daha fazla kârdır.
Tüm hayat aslında biz işçilere yol gösteriyor. Kurtlar, kuşlar, arılar, karıncalar, balıklar, börtü böcekler ve tabii ki leylekler birbirleri ile dayanışma içerisinde ortak hareket ediyor. Ama biz insanlar arasında öyle mahlûklar var ki bunlar da insan gibi görünüyorlar ama insan falan değiller. Bu mahlûklara ve onların kurduğu bu rezil sisteme karşı işçi sınıfı olarak örgütlenmek zorundayız. Biz işçiler de kendi sınıfımızla dayanışma içerisinde ortak hareket edip, var olan yaşanılmaz koşullarımızı değiştirmeliyiz.
Gebze’den bir kadın işçi
“Bu Ayı Bir Atlatalım Daha İyi Olacağız…”
Annemle ay sonu yaklaştıkça hep böyle deriz. Hem de yıllardan beri. Ama sonra bakarız ki bir sonraki ayda da dilimizden bu sözcükler dökülmüş. Aradan yıllar geçer ama hiç bitmez bu bir sonraki ay düze çıkma beklentisi. Benim annemin aldığı asgari ücretle -ki annem şu an işsiz- bu sözcükler hiç bitmeyecek, sürekli söylenecek. Peki, aynı şeyleri patronlar, onların çocukları söylüyor mudur acaba? Hiç sanmıyorum, yediği önünde yemediği ardında yaşayan insanlar neden bunu söylesinler ki birbirlerine? Onlar, benim annemin ve annem gibi daha pek çok işçinin, meselâ sizlerin emeği üzerinden geçinen insanlar.
Bizler yani işçi sınıfındakiler, çocukluğumuzda onların eğitimlerini alarak yetiştiriliyoruz. İşçiler yaşamaları gerektiği için ve bu düzende parasız yaşanmadığı için onların fabrikalarında çalışıyorlar. Hatta zaman zaman makine başlarında canımızı veriyoruz. Yani, anladım ki “bir sonraki ay” lafları sadece bir umut bizim için. Ama bizim umudumuz bambaşka olmalı. Biz, işçilerin üretip patronların yönettiği bu düzen değişsin işte o zaman “daha iyi olacağız”. Ama bu sadece konuşmakla olmayacak elbette. İstediğimiz kadar söyleyelim bunu, bir işin ucundan tutup daha fazla insana, işçiye ve işçi ailelerine ulaşmadıkça hiçbir şey değişmeyecek. Daha iyi olacağımız, mutlu olacağımız o günler için birleşmeli ve mücadele etmeliyiz. Bizim tek kurtuluşumuz bir sonraki aylar değil, işçi-patron ayrımının olmadığı, insanca yaşayabildiğimiz bir dünya olacak. Yani bizim kurtuluşumuz yine bizde, bizlerin mücadelesinde olacaktır.
Söğütlüçeşme’den bir öğrenci
Taşeron Çalışma Yasaklansın!
Taşeron sistemi 90’lı yıllardan bu yana her geçen gün daha da yaygınlaşarak çalışma yaşamımıza girdi. Fabrikalarda, inşaatlarda, kamu kurumlarında, tersanelerde, belediyelerde hızla yaygınlaştı. Taşeron şirketlere bağlı olarak çalışan işçiler, “kadrolu” işçilere göre daha düşük ücretler alıyor, üstelik “belirli süreli” sözleşmeyle işbaşı yapıyorlar. İşçilerin canına malolan ölümlü iş kazaları da taşeron çalışmanın yaygın olduğu yerlerde daha fazla gerçekleşiyor.
Taşeronlaşma hayatımıza girdiğinden beri en çok sendikal örgütlenmede karşımıza dikildi. İşçilerin arasındaki rekabeti daha fazla körükledi. Sendikalarsa taşeron işçileri örgütlemekten özenle kaçındılar. Çünkü sendika bürokratları için oldukça zahmetli bir işti bu. Kâğıt üstünde taşeron işçinin sendikaya üye olmasına engel olan bir madde yok. Fakat taşeron patronunun sözleşmeyi rahatça feshedebilmesi örgütlenmenin önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Bu işten en fazla zararlı çıkanlar önce işçiler sonra sendikalar oldu. Yapılan her işçi kıyımından sonra işe yeni alınan işçiler taşeron şirketler üzerinden işe alındılar, daha düşük ücretlerle ve haklarının birçoğu kırpılarak. Her işten atma saldırısında sendikaların üye sayısı da düştü.
Taşeronlaştırma, beraberinde güvencesizliği ve esnek çalışmayı getirdi. Bu, patronlar için bulunmaz bir nimet oldu. Taşeron çalışma biçiminin yasalaşmasının gerekçesi oldukça tanıdık: istihdamı arttırmak ve işsizliği azaltmak. Geçtiğimiz günlerde meclisten geçirilerek onaylanan Torba Yasa için, hükümet, “istihdamı arttıracak, işsizliği azaltacak” demişti. Oysa torbadan çıkanlar arasında taşeron çalışmanın daha da yaygınlaşmasının önünü açacak önemli bir madde vardı. Artık uzmanlık gerektiren işler de taşerona verilebilecek. Zaten patronlar sınıfını temsil eden hükümetlerin, işçiden yana yasa çıkardıkları nerede, ne zaman görülmüş? Taşeron sistemi patronların kârına kâr kattı. İşçilerinse sefaletini, yoksulluğunu katladı. Patronların daha ucuza işçi çalıştırmaları sayesinde Çin’le rekabet edebilmeleri bile sağlandı! Çinli işçi kardeşlerimizin hangi koşullarda çalıştıklarını birçoğumuz bilmeyiz. Çin’in işçilerin sırtına basarak nasıl dünya ekonomi devleri sıralamasında ikinciliğe yükseldiği hiç konuşulmaz. Ama patronlar bal gibi biliyorlar, bu yükselmenin yolunun sömürüyü artırmaktan geçtiğini.
Patronlar sınıfı büyük bir iştahla haklarımıza saldırıyor. Dün taşeronlaştırmayı getirdi, sosyal güvenlik hakkımıza el attı, emeklilik yaşımızı yükseltti, bugün taşeronlaştırmanın yaygınlaşmasını yasalaştırdı, genç işçilerin daha fazla sömürülebilmesinin yolunu açtı, işsizlik fonunda birikmiş olan bize ait paraları patronların cebine hortumladı…
Hak gasplarına karşı taşeron veya kadrolu, sendikalı veya sendikasız tüm işçiler birleşmeli ve sınıf çıkarları etrafında mücadeleyi yükseltmelidir. Mücadeleci işçi arkadaşlarımızın geçmişte sıkça kullandıkları söz kulağımızda çınlamalı: Hak Verilmez Alınır!
İstanbul’dan bir işçi
Biz Nasıl Yaşıyoruz?
Nefes alıp veriyoruz, buysa yaşamak yaşıyoruz işte. Günlerin ve saatlerin sıkıntıları geride bırakacağı düşüncesiyle sürekli olarak zamanın geçmesini istiyoruz. Hem de giden günün ömrümüzü biraz daha kısalttığını bile bile. Sabahları işe gitmek için evden dışarı çıktığımızda asık suratlarla ve itiş kakış bindiğimiz otobüslerle, işyeri servisleriyle, hiç gitmek istemediğimiz yere doğru başlayan yolculuk. Gökyüzü kimin umurunda, umut dolu bakışlardan yoksun gözlerden yorgunluk ve bıkkınlık okunuyor. Çocukluğunu yaşayamamış insanların bakışlarını seyreden kaldırımlar, yorgun bedenleri neredeyse taşıyamayacak kadar güçsüz. Bütün insanlar gibi onlar da aşınmış ve yıpranmış… Neredeyse birbirimize selam verecek takatimiz kalmamış. Bize uzanan eli sıkmaya üşenir olmuşuz. Yaşadığımız çekilmez hayatın sıkıntılarından sıyrılıp mutluluğu kana kana yaşamaya susamışız.
Sabahları çayımızı yudumlarken, otobüsü ya da servisi kaçırma telaşı ile çiğnedikçe ağzımızda büyüyen lokmamızı yutkunmaya çalışıyoruz. Masamızın öbür ucunda oturan işçi kardeşimizle göz göze gelmemek için bir hayli çaba harcıyoruz. Kendi resmimizi görmekten, aslından ne kadar insanlıktan çıktığımızın resmini görmekten korktuğumuzdandır bu çaba. İnsanın hayatta en çok korktuğu şey gerçeklerle yüzleşmesidir. Böyle yaşayan milyonlarca, biz ne taşıyabiliriz ki okula, fabrikaya, küçük tezgâhlara? Tabiî ki umutsuzluk, yılgınlık ve çaresizlik! Biz işte böyle yaşıyoruz, adına yaşamak denirse!
Oysa yaşamak, nefes alıp vermenin ötesinde bir şeydir. Günün her saatinin tadını çıkartmaktır doyasıya. Meselâ sabah dışarı çıktığımızda yüzü gülen insanlarla yolculuk etmektir. Çocukların umut dolu bakışlarıyla bakmaktır gökyüzüne. Bir dosta merhaba demenin mutluluğunu hissetmektir yüreğinin derinliklerinde. Sıkmaktır bir eli gülen gözlerle. Sabahları yudumlarken çayımızı insanlığın ortak çıkarlarına dair konuşmaktır. Umudu taşımaktır büyük bir heyecanla okula, fabrikaya, küçük tezgâhında çalışan insanlara.
Güneşi göstermek ve bütün insanlık için doğduğunu anlatmaktır bıkmadan usanmadan. Gelecek için hiç durmadan dövüşmektir yaşamak!
Gazi Mahallesi’nden bir işçi
Akbil Hırsızlığının Hatırlattıkları
İşsizlik ve yoksulluk arttıkça toplumsal kötülüklerde artmaya başlıyor. Hırsızlık bu kötülüklerin başında geliyor. Son zamanlarda belediye ve özel otobüslerde yaşanan Akbil hırsızlığı toplu seyahat eden insanların adeta kâbusu oldu.
Hırsızlar, sabah ve akşamları tıklım tıklım dolan toplu taşıma araçlarında yuvalanarak işçi ve emekçilerin şoföre uzattığı Akbilleri adeta kaşla göz arasında ceplerine indiriyorlar. Her sabah veya akşam binilen toplu taşıma araçlarında insanlar “Akbilim gelmedi” diyerek feryat figan ediyorlar. Öğrencilerin, kadın ve erkeklerin yol ücretlerinin depolandığı Akbil veya indirimli kartlar sahiplerine geri dönmüyor. Akbilini hırsıza kaptıran kişi arabada bağırıp çağırıyor, üzülüp öfkeleniyor, fakat elden gelen bir şey olmadığı için evine veya işine gitmek zorunda kalıyor.
Akbilleri çalan hırsızları savunacak değilim. Fakat asıl suçlanması gereken kişi sadece Akbili çalan hırsız mıdır? Bu düzenin savunucuları olan politikacılar, yöneticiler ve sermaye sahiplerinin hiç mi suçu yoktur? Lüks otomobilleriyle tek başına seyahat eden, o gün işten atacağı işçilerin hesabını yapan sermayedarın, yine işçiden alıp patrona veren politikacının veya yoksulların evlerini başlarına yıkmayı hesap eden kentsel dönüşümün mimarı belediye yöneticisinin bu toplumsal kötülükte payı yok mu? Asıl suçlu, toplu taşıma araçlarını ücretsiz yapmayan siyasi yöneticilerdir. Asıl suçlu yeterince otobüsü toplu taşıma hattına koymayanlardır. Otobüsler tıklım tıklım dolduğu için insanlar ön kapıdan otobüse binemiyorlar, bu durumda arka kapıdan binerek Akbillerini şöföre uzatıyorlar ve Akbiller bazen geri dönmüyor.
Hırsızlık yöntemleriyle emeğimizin çalınmasına anlık öfkelenmemizin dışında tüm olup bitene sessiz kalmamıza ne demeli? Akbili çalınan kişi öfkeleniyor, küfrediyor çekip işine gidiyor. Baştan aşağı çürüyen bu haksız düzene karşı örgütlenmek, ücretsiz ulaşım hakkını savunmak neden tercihlerimiz arasına girmiyor? Eğer birlik olacaksak örgütlü de olmamız gerekir. Birimize yapılan haksızlığı hepimize yapılmış saymalıyız. Böylece toplu taşıma araçlarında ellerimiz sıkı sıkıya ceplerimizde, gözlerimiz pür dikkat uzattığımız Akbilde olmayacak.
Kartal’dan bir işçi
