Okurlarımızdan - Mayıs 2009

Marksist Tutum 4 Yaşında

İşçi sınıfının sesi olan, onun uluslararası mücadelesindeki meşalesi olan Marksist Tutum dergisi, 2009 1 Mayısının arifesinde 4. yılını geride bıraktı. Marksist Tutum, insanlığın kurtuluşunun sosyalizmde olduğunu ve uluslararası kapitalizmi yok edecek yegâne sınıfın işçi sınıfı olduğunu söyleyerek yayın hayatına başlamıştı. Bu geçen dört yıl içinde devrimci Marksizmin öğreticisi oldu. Marksizm öldü, işçi sınıfı ve onun mücadelesi öldü diyenlere inat, Marksist fikirleri işçi sınıfına aktarmaya devam ediyor. Marksist Tutum, bizlerin kapitalizmin derin kuyusundan çıkmamız ve onun karanlık yüzünü görmemiz için elimizden bırakmamamız gereken bir fenerdir.

Çıktığı ilk günden beri işçi sınıfına yol göstermeye, ona kılavuzluk etmeye devam ediyor. İşçi sınıfının kurtuluşu proleter devrimle mümkün olacaktır. Bunun için de tüm dünya işçi sınıfının bir enternasyonal çatısına ihtiyacı vardır. Marksist Tutum da bu yolda ilerleyecek olan enternasyonalist komünistlere ışık tutmaktadır. Biz genç devrimci Marksistlere düşen görev ise bu ışığı büyütmek ve bu fikirleri sınıf kardeşlerimize taşımaktır.

Marksist Tutum okuru bir işçi


Kurtuluşa Giden Yola Işık Tutmak

Kapitalist sistem bizlerin kanını emiyor ve yaşadıklarımızı sorgulatmamak için mengenesinde sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Kendi kör karanlığında bizleri dövüyor ve şekil veriyor. Bizlerin örgütsüz, dağınık ve her şeyden bihaber yaşamamız için ideologları, devlet mekanizması ve kitle iletişim araçları ile elinden geleni yapıyor. Bizler örgütsüz, dağınık, bilinçsiz olduğumuz sürece dünyadaki güzelliklerin farkına varamadan göçüp gitmiş oluyoruz bu koca dünyadan. Bu kör karanlığın içinde olan milyonlarca işçiden biri de bendim. Devrimci fikirlerle tanıştıktan sonra artık karanlığın yerini giderek aydınlık almaya başladı ve kurtuluşa giden bu yolda Marksist fikirler bana ışık tuttu. Tutmaya da devam ediyor.

Marksist Tutum karanlıktan çıkmak isteyenler için bir fener görevi görüyor. Tam dört senedir devrimci Marksizmi bizlere ulaştırıyor. Kapitalistlerin ideolojik saldırılarına karşı bizleri uyarıyor ve nasıl bir perspektifle bakmamız gerektiğini gösteriyor. Ayrıca işçi sınıfının tarihini de bizlere anlatarak sınıf tarihimizle ilgili mücadele deneyimlerini öğrenmemizi sağlıyor. Bizlerin duygu ve düşüncelerini yansıtan okur mektuplarıyla sınıf kardeşlerimizle bağ kurmamızı sağlıyor. Böyle bir araca sahip olmanın mutluluğu şüphesiz çok büyüktür. Bizler bu fikirlerle güçlenip kurtuluşa gidecek o son savaşa, sınıf savaşına hazırlanıyoruz. Bu savaşta Marksist Tutum bizlere yol göstermeye devam edecek.

Yaşasın Sosyalizm!

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Gebze’den işsiz bir işçi


Oku, okut, öğren, öğret!

Marksist Tutum dördüncü yılını geride bıraktı. Yıllardır bizleri aydınlatan, sınıf mücadelesinin hangi safında ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatan Marksist Tutum, fikirlerinden taviz vermeden yoluna devam ediyor. Kapitalizmin tüm pisliklerine rağmen ayakta kalabilmek ve mücadele edebilmek özellikle bu topraklarda çok zor. 1980 askeri faşist darbesi ve etkileri emekçilerin kâbusu haline gelmiştir. Burjuvazi işini iyi yapmış ve bizlerin mücadelesinin önündeki engellere her zaman bir yenisini ekleyerek ne olduğumuzu unutturmuştur. Fakat Marksist Tutum tüm olumsuzluklara rağmen mücadele bayrağını yükseltmiştir. Doğru temellerde inatla ve sabırla çalışmıştır. Ve bu fikirleri bizlere ulaştırmıştır.

Marksist Tutum işçi sınıfının bilimini, Marksizmi temel alarak, tarihimizden dersler çıkartarak, çözümün ne olduğunu bizlere aktarmaya çalışmaktadır. Bu fikirlerin her geçen gün daha fazla emekçiye ulaşması ve kabul görmesi, hedefe varılacak yolun doğru olduğunun da bir göstergesidir. Bizlere düşen görev, bu fikirleri daha fazla insana ulaştırmak ve mücadelemizi ileriye taşımak olmalıdır. Çünkü ne kaybedecek bir şeyimiz, ne de başka bir alternatifimiz var. Ya tüm insanlığın ve doğanın kurtuluşu için mücadele ederiz, ya da savaşların, açlığın ve sömürünün egemen olduğu kapitalizmin hizmetine gireriz.

Yaşasın Marksist Tutum!

Yaşasın Proletaryanın Pusulası Marksist Tutum!

Gebze’den bir metal işçisi


Üreten Biziz Yöneten de Biz Olmalıyız

Tantanası yaklaşık iki ay süren yerel seçimler sona erdi. Seçim öncesinde belediye başkan adayları, muhtar adayları her yerde kampanyalar yürüttü. Bütün sokaklar, caddeler, duvarlar afişlerle, bayraklarla vb. donatıldı. Sanırsınız panayır var. Bir de göremezseniz duyun diye müzikler çalıyorlardı. Sanki semt pazarı! “Gel vatandaş gel, elmanın iyisi burada!” misali. Seçimler sona erdi. Seçim öncesinde bütün “manavlar” gezildi, “elmalar” görüldü ve nihayetinde vatandaş “en demokratik hakkını” kullanıp kendi “elma”sını seçti. Evet, pazardan elma-armut seçer gibi seçildi adaylar. Ve seçilenleri beğensek de beğenmesek de değiştirmek için bir sonraki seçim dönemini beklemek zorundayız. Burjuvazinin demokrasisi biz işçi-emekçiler için 4-5 yılda bir kere oy kullanmamızla sınırlı. Seçme özgürlüğümüz pazara sürülenle sınırlı. Çürük mü, sağlam mı belli olmayan semt pazarının mallarından birini seçti vatandaş. Seçti ama bir türlü ortalık durulmuyor. Sonuçlara itirazlar, yeniden sayım yapılmasını isteyenler, çöplerden çıkan oy pusulaları vb. uzunca bir süre gündemi işgal etti. Yaralamalar, seçim cinayetleri günlerce basında haber oldu. Aklıma bir sürü soru takılıyor. Neden, niçin, nasıl vb. En önemlisi de kim kazandı?

Gerçekten kim kazandı? Biz işçi-emekçiler mi? Kazanan yine burjuvazi oldu. Daha önceki belediye başkanları ya da muhtarlar ne kadar işçiler için bir şey yaptı? Şimdiki kazananlar ne kadar yapacak? Bir sürü vaatlerde bulunanlar vaatlerini yerine getirmediğinde değiştirmek için yine 4-5 yıl beklemesi gerekecek vatandaşın. Bu süreçte yine birileri kasasını doldurmaya devam ederken birileri de her geçen gün uçuruma biraz daha yaklaşacak.  Seçim sürecinde herkes bir şekilde politikleşmişti. Şuna oy ver, bu daha iyi vb. İyi de senin en insani ihtiyaçlarının karşılanması için bu adaylar bir şeyler yapacak mı? Meselâ, başkan seçildiklerinde belediyeler bize ücretsiz konut, sağlık, ulaşım, su, doğalgaz olanağı sağlayacaklar mı? Bizlerin gideceğimiz yerlere rahat, kolay ve insan gibi gitmemizi sağlayacak toplu taşıma projeleri geliştirecekler mi? Biraz olsun nefes alabileceğimiz parklar, çay bahçeleri, ucuz restoranlar yapacaklar mı?

Burjuvazinin pazara çıkardığı adaylar bizlerin bu en insani taleplerini karşılayamazlar. Geçmiş dönemlerde de karşılamadılar şimdi de karşılamazlar. Burjuvazinin temsilcileri patronlar lehine çalışırlar. Yaptıklarını meşru hale getirmek için demokrasi şalına bürünerek bizleri kandırırlar. Bugün de bu devam ediyor. Kendini var etmek için sadece yıpranan, bozulan vidalarını değiştirdiler, temizlenmesi ve yağlanması gereken dişlilerine bakım-onarım yaptılar. Bunun için bile biz işçi-emekçileri kullandılar. Çarklarının dönmesi için biz işçi-emekçilerin örgütsüzlüğünden yararlandılar.

İyi de nereye kadar? Bu çark devamlı burjuvazinin lehine mi işleyecek? En insani yaşamsal taleplerimiz için bu çarkın bakım-onarımını yapmayalım. Bunun için biz işçiler örgütlenip kapitalist sistemin devamını değil sonunu hazırlayalım. Kendi ellerimizle kendimiz için bir dünya yaratalım patronlar için değil. Kendi yöneticilerimizi kendimiz seçelim, denetleyelim ve istediğimiz an değiştirebilelim. Neden hep birileri bizi yönetiyor, neden biz kendimiz yönetmeyelim? Dünyadaki her şeyi üretecek gücümüz var, yönetecek bilincimiz de var. Üreten bizsek yöneten de biz olalım. Çözüm burjuvazinin seçimlerinde ve burjuva iktidarlarda değil, çözüm işçi iktidarında!

İkitelli’den bir metal işçisi


Neyi Seçtik?

Geçtiğimiz günlerde genel seçim havasında bir yerel seçim yaşadık. Patronlar sınıfının temsilcileri olan partiler, 1-2 ay boyunca kriz yüzünden bize yaşattıkları işsizliği, açlığı unutturmaya, gündemimizden kısa bir süre de olsa çıkarmaya çalıştılar. Yaptıkları seçim kampanyalarında birbirlerini kedi köpek gibi yediler ve biz işçileri de kendilerine taraf etmeye çalıştılar. Maalesef bizim bir sınıf olarak örgütsüzlüğümüzden faydalanarak da bunu başardılar.

Nerden bakarsak bakalım düzen partileri, biz işçileri kandırmak, bizleri sadakaya muhtaç hale getirmek için varlar. Bir sınıf olarak bunu şimdi bu kadar net göremesek de, Elif Çağlı’nın da dediği gibi, gerçekler direngendir. Gerçeklerin üstü ne kadar örtülmeye çalışırsa çalışılsın fışkırırcasına yüzeye yine çıkar. Milyonlarca insan evsizlikle, açlıkla, işsizlikle yüz yüze. Egemenler bize her şeyi güzel, her şeyi güllük gülistanlık gibi göstermeye çalışıyorlar. Ama işsiz aileler geceleri aç yatıyor, yüz binlerce yoksul-işsiz insan krizin ne anlama geldiğini çok iyi hissediyor. Çünkü açlık unutulamıyor! Tayyip Erdoğan krizi fırsata çevireceğiz derken, patronlara sesleniyordu. Patronlar da aldıkları bu fırsat izniyle binlerce işçiyi kapının önüne koydu. Yani, büyük patronlar krizi fırsata çevirmek için harekete geçtiler. Tarihin de gösterdiği gibi; her kriz, büyük tekellerin, büyük patronların, küçük işyerlerini, küçük patronları yutmasına ve yok etmesine yardımcı olur. Büyük patronlar iflas eden işletmeleri çok düşük fiyatlarla satın alabilme fırsatı yakaladılar. Tabii yakaladıkları “fırsatlar” bunlarla sınırlı değil, daha önlerinde paralarına para katacak savaşlar var! Onların fırsatı, bizim felâketimiz demek.

Biz, onlar bizi savaşa göndersinler diye, çocuklarımızı öldürsünler diye, bizi aç ve sefil bıraksınlar diye oy vermiyoruz onlara. Ama maalesef örgütsüzüz, üretimden gelen gücümüzü göremiyoruz, kendi sınıfsal politikalarımızı ortaya koyabilecek gücü göremiyoruz. Bu yüzden onlar belirliyor gündemimizi ve onların peşine takılıp duruyoruz. Bu durum hep böyle sürüp gidecek değil tabii. Savaşlar, krizler her ne kadar bizim için çok yıkıcı olsa da, bir yandan da gözlerimizin açılmasına, netleşmemize ve örgütlü olmamızın zorunluluğunu hissetmemize yol açar. Yaşadığımız süreç ya insanlığı korkunç bir felâkete sürükleyecek ya da sömürücülerin sonu olup güzel bir dünya kurmamıza neden olacak. Bu yüzden hazırlıklı olmalıyız. Örgütlenmeliyiz, sınıf mücadelemizi yükseltmeliyiz. Kendi sınıf çıkarlarımız için mücadele etmeliyiz her yerde. Onlarınkine karşı kendi ideolojimizi ve siyasetimizi ortaya koyabilmeliyiz. Kendi seçimlerimizi yapmalıyız, onlarınkini değil!

Bostancı’dan işsiz bir işçi


Dilenme, Safına Gel Diren!

Belki sizlerin de dikkatini çekmiştir son zamanlarda dilencilerin sayısında ciddi bir patlama yaşanıyor olması. Önceleri sadece yaşlı ve çocuklar dilenirken şimdi orta yaşlılar ve gençler de dilenmeye başladı. Kimisi yırtık dökük elbiselerle, kimisi takım elbiselerle, çeşit çeşit dilencilerle karşılaşıyorum. Her dilencinin şüphesiz çeşitli sebepleri var bu işi tercih etmelerinde. Ama şu da bir gerçek ki bu sömürü sisteminin bir sonucudur dilencilik. Yoksa bir insan neden başkasına el açsın?

İşsizliğin had safhaya ulaştığı şu koşullarda, bıraktık yaşlıları gençler bile iş bulamazken insanlar şüphesiz çeşitli arayışlara gidiyor. İster onaylayalım ister onaylamayalım sonuçta her gün onlarla karşılaşıyor, belki de onlardan yüzümüzü çeviriyoruz, ama şunu da düşünmek gerekir ki bu sömürü sistemi devam ettiği sürece her an biz de o kervana katılabiliriz. Çünkü onlar da aşağılanmaya, yalvarmaya, soğukta sakat yerlerini birilerine göstermeye meraklı değiller. İnsan doğal olarak soruyor acaba çalışanlar gece gündüz çalışırken neden birileri dileniyor, normalde bu çocuk ve yaşlı insanların dilenmek yerine devletin korumasında olması gerekmez mi?

Kimisine göre bunlar çalışmayı sevmiyorlar, rahata alışmışlar. Bu yaygın görüş yanlış bence, çünkü şu koşullarda kimse çalışmayı sevmiyor. Ayrıca bu insanların ne kadarına iş olanağı sağlandı ki çalışmayı sevmediklerini bilelim. Daha çocuk yaşta dilenenler ise hayatın bir sürü acımasızlığı içinde acıyla ve tüm toplumdan nefret ederek büyüyor. Yıllardan bu yana bu ülkede sözde eşitlikten bahseden sahtekârlar sadece kendi ceplerini doldururken acaba neden bunları görmüyorlar ya da görmezden geliyorlar?

Çoğu zaman da zabıtalar ani baskınlar düzenleyerek sanki büyük bir hüner gibi televizyonlarda onları teşhir ediyor ve ne kadar çok para kazandıklarını anlatarak paralarına el koyuyorlar. Ne kadar ikiyüzlü bir davranış. Bu insanlara bir yaşama şansı dahi tanımayan bu sistemin bekçileri acaba birileri torbalarla paraları araklarken neredeler?

Bugün kumarhaneler resmen banka gibi çalışıyor, acaba bu beyler bunları görmeyecek kadar kör mü? Değil tabii ki, ne de olsa onlar bu işin “haracını” veriyor. Dilenciye gelince de ben senden de almasını bilirim, topladığın parana el koyarım diyor.

Çürüyen kapitalist sistemin efendileri bir dilencinin topladığı paraları sanki katrilyonlar gibi anlatırken, dolandırıcılıktan elde edilen ya da biz işçilerin sırtından kazanılan paralardan hiç söz etmemektedirler. Bana göre tüm insanların insan gibi çalışması, insan gibi yaşaması, bu çürümüş sistem içerisinde imkânsızdır. Bu sistemin merhemi olsa kendi yarasına sürer. Bence kurtuluş sınıfsız bir toplum için, insan gibi yaşamak için, sınıf mücadelesinde yerini almaktan geçiyor.

Esenler’den bir işçi


“Kırıntı”

Bilmiyorum kaçınıza denk geldi, kaçınız izlediniz? Geçenlerde internette karşıma çıkan bir video vardı. Kırıntı isimli bir kısa film. Özetle paylaşmak istiyorum sizlerle. Her tarafı yıkık dökük harabe bir evde babasıyla birlikte yaşıyor küçük kız. Evlerinin duvarlarında oluşan deliklerden görüyor dünyayı. Bir de siyah-beyaz televizyonlarından. Bir parça bayat ekmeğini parçalayıp yemeye çalışırken televizyonun karşısında, çocukları görüyor çöplükte yiyecek toplayan. Çocukları görüyor bir tabak yemekten pay alabilmek için birbirleriyle yarışan. Çocukları görüyor aç kalmaktan kemikleri sayılan. Bakışlarından anlaşılıyor nasıl bir dehşete kapıldığı. Birkaç gün sonra televizyon bozuluyor ve baba tamir edebilir miyim diye düşünerek televizyonu açıyor. Kapağı açtığında ise televizyonun içinden yere ekmek kırıntıları saçılıyor. Yoksul baba o gece gizlice izliyor kızını ve görüyor ki küçük kız aç çocukları gördüğünde elindeki bayat ekmeğin kırıntılarını kapaktaki havalandırma delikleri arasından televizyonun içine atıyor. Küçücük yüreği dayanamıyor çocukların aç kalmasına ve ekmeğini paylaşıyor onlarla!

Boğazım düğümlendi izlediğimde, yutkunamadım bir an. Bir yanda sınırsız zenginlik, lüks ve rahat içinde hayatlar, bir yanda açlığın, sefaletin, savaşların içinde hayata tutunmaya çalışan insanlar. Kapitalizmin korkunç çelişkisini görmek hiç de zor değil. Bizi sömürerek üzerimizden sınırsız kârlar elde eden kapitalistlerin, bize sundukları, açlık, yoksulluk ve savaştan başka bir şey olmayacaktır. Bizi buna mahkûm eden bu sistemden medet ummak, acılarımızı anlamalarını beklemekse, bizi daha da dibe batırmaktan başka bir işe yaramayacak. Bizim acılarımızı anlayacak olan da, dindirecek olan da sadece bizleriz (tıpkı kendisi de açlıkla boğuşan küçük kızın, aç çocukların yaşadıklarını anlaması gibi). Bizleri kurtaracak olan işçi sınıfının bilinçli ve örgütlü mücadelesidir. Mücadele saflarında yerimizi aldığımızda karşımızda durabilecek hiçbir güç yoktur. Sadece kırıntıları değil, ellerimizle yarattığımız dünyanın bütün güzelliklerini paylaşmak için hep birlikte mücadeleye!

Gebze’den işsiz bir kadın metal işçisi


Kriz “Anadolu Kaplanları”nı da Teğet Geçmiyor

Kriz, batıdaki sanayi merkezlerinin yanı sıra, Anadolu’daki sanayi bölgelerini de derinden etkiledi. Krizden nasibini alan Kayseri ve Konya gibi kentlerde birçok işyeri kapanmış ya da satışa çıkarılmış. Okuduğum bir gazete haberinde, bir taraftan krizin bu kentlere yansımasından söz ediliyor, bir taraftan da nasıl büyüdükleri anlatılıyordu.

Onlara göre, bu kadar büyümelerinin sebebi, kente damgasını vuran ahilik geleneği, geçmişe dayanan ticaret geleneği ve ailelerin çocuklarını daha genç yaşta ticarete yönlendirmesiymiş. Ancak o kadar başarıya rağmen gelinen aşamada işyerlerinin neredeyse yüzde sekseni satılık ya da kiralıkmış. Krizin etkilerinden tedirgin olan burjuvazi canhıraş hükümeti yardıma çağırıyor. Ne kadar büyüdükleriyle övünen bu “Anadolu kaplanları”, kriz karşısında adeta süt dökmüş kediye dönmüşlerdir. Ayrıca krizi görünce inlerine çekilip işçileri sokağa atmışlardır.

Gerçek olan bir şey var ki, bu kan emiciler, aralarında çocukların da bulunduğu on binlerce işçiyi ağır koşullarda çalıştırarak kaplanlaşmışlardır. Neredeyse açlık sınırının altında verilen ücretler, sigortasız çalıştırılan çocuk işçiler (sözde bunlar ticareti öğreniyor), her türlü sosyal haktan mahrumiyet, bir de bu yetmezmiş gibi bu insanların dinsel sömürüsü… “Anadolu kaplanları”nın nasıl büyüdüğünü anlamak için bu gerçekler yetse gerek.

Burjuvazi hiç şüphesiz biz işçilerin sırtından bu hale gelmiştir. Bu insanların yalanlarına kanmamalıyız. Biz işçiler kendi çıkarlarımızın onların çıkarlarından ayrı olduğunu ve kurtuluşun mücadelede olduğunu kavramalıyız. İşçi sınıfının kurtuluşu ancak kendi eseri olabilir.

Kıraç’tan bir işçi


Şapka Düştü Kel Göründü!

Türkiye’de egemen güçler arasındaki çarpışmada açığa çıkan pislikler bizlere burjuvazinin neler yapabileceği hakkında ipuçları vermektedir. Yıllardır Kürt halkına yönelik yürütülen operasyonlarda birçok faili meçhul cinayet meydana geldi ve binlerce insan kaybedildi. Ergenekon davası kapsamında ortaya çıkan itiraflar sonucu JİTEM’in Kürt bölgelerinde yürüttüğü operasyonlarda insanları öldürdüğü ve asit kuyularına attığı ortaya çıktı. Ergenekon operasyonları dolayımıyla ortaya çıkan BOTAŞ kuyuları açılmaya ve içinden insan kemikleri çıkmaya başladı. Yani şapka düştü kel göründü. Tabii ki bu buz dağının sadece görünen kısmı. Eğer bizler birlik olup sömürücü egemenlerin yakasına yapışmazsak ne yazık ki pislikler tümüyle ortaya çıkmayacak ve kuyuların üzerleri yine örtülecek. Egemenlerin saldırılarına karşı örgütlü bir mücadele yürütmemiz gerekiyor. Yoksa o karanlık bizi de boğacak.

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Başkasını Ezen Ulusun İşçileri Özgür Olamaz!

 Kocaeli’den bir işçi


Nereye Kadar Boyun Eğeceğiz?

Çalıştığım fabrikada yapılan baskılar bitmek bilmiyor. Her gün biraz daha işçilerin üzerine geliyorlar. Masalarda iş birikince müdür gelip işçilerin hepsini fırçalıyor. Beş kişinin yapacağı işi iki kişi yapıyor.

Geçen gün müdür işçilerin yanına gelerek, “Neden masalarda işler birikmiş, neden yavaş çalışıyorsunuz? İşine gelen adam gibi çalışsın, gelmeyen de s.ktir olsun gitsin, burada bana bedava çalışmıyorsunuz, size para veriyorum” diye bağırmaya başladı. Tuvaletleri kastederek, “buraya sıçmaya mı geliyorsunuz? Ya adam gibi çalışırsınız, masalarda iş birikmez ya da hepinizi kapının önüne koyarım” dedi. Hamile bir kadına dönerek, “sen bu aralar yavaş çalışıyorsun, kendine çeki düzen ver, atarım kapının önüne” diye bağırdı.  Başka bir kadına da, “elinden gelenin fazlasını yapacaksın” diyerek ona da aynı tehdidi savurdu ve gitti.

Hiçbirimiz dönüp “sen ne diyorsun” diyemedik. Çünkü örgütlü değiliz, bir araya gelmek için çaba harcamıyoruz. Patronların bütün baskılarını çekiyoruz, küfürlerini yiyoruz ve tüm bunlar üç kuruşluk asgari ücret için. İşsiz kalmamak açlıktan ölmemek için. Yapılan bütün hakaretleri sineye çekiyoruz. Çalıştığım bölümde ağırlıklı olarak kadın işçiler çalışıyor ve birçoğu eski işçi. Tazminatları olduğu için boyun eğiyorlar. İşçiler tüm bu olanlara ses çıkarmadan kafayı önlerine eğmiş çalışmışlar bugüne kadar ve çalışmaya da devam ediyorlar. Patronun amacı işçilere tazminat vermemek, işçiler kendileri istifa edip gitsin diye bakıyor. İşçiler de patronun bu yapmak istediğini bildikleri için ses çıkarmadan çalışıyorlar. Bu korkunç sömürü ve baskının bir tek bizim fabrikada olmadığından eminim. Biz işçiler ne zaman bu haksızlığa dur diyeceğiz? Özellikle kadın işçiler olarak, bütün bu olanlar karşısında kafamızı önümüze eğip nereye kadar böyle küfürler, baskılar altında çalışacağız? Biz işçilerin kadınıyla erkeğiyle patronların baskılarına karşı örgütlenmemiz, mücadele etmemiz gerek. Omuz omuza olmak zorundayız. Yoksa patronlar işçilerin gözünün yaşına bakmazlar.

İkitelli’den bir tekstil işçisi


Planlı Yaşamak

İçinde bulunduğumuz kapitalist sistemde hayatımızda hep bir takım dengesizlikler oluşmakta. Vakit yetersizlikleri, kendimize zaman ayıramamamız. Hayatımızın düzensiz olması ve kendimize zaman ayıramamamız hiç kuşku yok ki patronların bize dayattığı yaşamdan kaynaklanıyor. Ona rağmen biz her ne koşulda olursa olsun kendimize dönmeli ve sorgulamalıyız.

Öncelikle kendimizde bir şeylerin eksik olduğunu görmeli ve bu boşluğu tamamlamak için bir şeyler yapmalıyız. Yani biz HER ŞEYİ ÖĞREN HİÇBİR ŞEYİ UNUTMA mantığıyla yola çıkarsak öğrenmemiz gereken çok şey olduğunu göreceğiz. Şüphesiz bizler zamanımızı verimli kullanmıyor ve bir sürü içi boş işlerle uğraşıyoruz.

Bizler her gün düzenli olarak çalışmaya giderken ayarladığımız saatlerimizi yeri geldiği zaman da kendimize ayarlamasını bilmeliyiz. Nasıl ki sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar kendimizi patrona göre programlıyorsak, patronlar tarafından alınmış zamanlarımızın geri kalanını en iyi şekilde kullanmasını da bilmeliyiz.

Hayatımızın akışını uyumasıyla-kalkmasıyla, okumasıyla-yazmasıyla, yemesiyle-gezmesiyle belirli bir düzene sokarsak, zamanı daha verimli kullanırsak, bundan kazançlı çıkan biz olacağız. Patronlar planlar yapıp çalışma düzenleriyle bizleri iliklerimize kadar sömürüyorlar. Bizler de işçi sınıfının bir parçası olarak kendimiz için planlar yapıp patronların ve onun yardakçılarının saltanatını yerle bir edelim ve bu sömürüye dur diyen kişiler arasına girelim.

Kahrolsun kapitalistlerin kölelik düzeni!

Beylikdüzü’nden Marksist Tutum okuru bir işçi


Ben 11 yaşında bir öğrenciyim. Sizlere okulda yaşadığımız bazı sorunları anlatmak istiyorum. Öyle bir sistemde yaşıyoruz ki okullar ticaret yuvalarına dönmüş durumda. Her yıl “bağış” adı altında biz öğrencilerden aidat paraları, spor paraları ve daha gereksiz birçok para isteniyor. Aslında bizim için gereksiz görünen bu paralar patronlar için o kadar gerekli, o kadar önemli ki, eğitim parasız dedikleri okullarda bu paraları bizden topluyorlar. Benim annem asgari ücretle çalışan bir işçi. Ve ben her yıl okula aidat parası, spor parası, fotokopi parası vs. vermek zorunday(mış)ım. Şöyle hesapladığımız zaman annemin maaşı ev kirasını, faturaları ve en temel ihtiyaçlarımızı dahi zor karşılarken ben tüm bu paraları nasıl verebilirim? Patronların ve onların devletinin kârdan başka hiçbir şey düşündüğü yok. Ben en temel ihtiyaçlarımı karşılamadan yaşamayı göze alırken, patronlar kârlarından 1 kuruş eksiltmeyi göze alamıyorlar, yeri geldiğinde kârlarını canlarının bile üstünde tutuyorlar. Bu insanlık mıdır? İşçilerin ve işçilerin çocuklarının hayatlarını düşünmeyen bu insanlar neden hâlâ dünyanın tepesine oturmuş bizi yönetmeye çalışıyorlar. Bu dünyada kârlarından ve canlarından başka bir şey düşünmeyen patronlara yer olmamalı. Dünyanın tüm güzelliklerini yaratan işçi sınıfı pekâlâ bu dünyayı en güzel şekilde yönetebilir de!

Esenler’den bir öğrenci


Dünyayı sarsan ekonomik kriz her yerde, her şekilde biz işçi-emekçilerin hayatını olumsuz yönde etkilemekte ve gün geçtikçe karın tokluğuna çalıştırmalar yaygınlaşmakta. Çalıştığımız fabrikalarda, işyerlerinde, bize dışarıdaki işsizler ordusu gösterilip diken üstünde tutuluyoruz. Her geçen gün yanımızda bir arkadaşımızın işsizler ordusuna katıldığına şahit oluyoruz. Ve biz aynı zamanda dışarıdaki arkadaşımızın korkusuyla da çalışıyoruz işsiz kalmamak için.

Fabrikalarda ücret zamları durduruluyor, baskılar artıyor ve işten çıkarmalar yaygınlaşıyor. Kapitalistler yaşanan ekonomik krizi “fırsata çevirmek” için her türlü politikayı uygulamaktan geri durmuyor. Az kişiyle çok iş, fazla mesai… Peki biz işçi sınıfının fertleri olarak neler yapmalıyız? Öncelikle yaşanan ekonomik krizin sorumlusunun biz değil kapitalistlerin bitmek bilmeyen kâr hırsı olduğunu bilmeliyiz. Üretimden gelen gücümüzü birleştirmeli, korkularımızdan arınmalıyız. Ve bunların sağlanabilmesi için de güven bağlarını geliştirmeli, çıkarcı değil tamamlayıcı olmalıyız. Dışarıda binlerce işsiz varken fazla mesailerde ömür çürüten arkadaşlarımız çok fazla. Bunlara engel olmak bizlerin elinde. Ellerinizi gelin ellerimizin üzerine koyun, çünkü birleşen işçiler yenilmezler!

Beylikdüzü’nden bir işçi


Dünyada bir sömürü rüzgârı esip durmakta. Geçmişte de vardı ama artık iyice pervasızlaştı. Dünyada bir kriz çıktı, faturasını işçilere ödetiyorlar. Bir taraftan da patronlar kârlarını üçe beşe katlıyorlar. İşçi sınıfı bir yerlerde mücadele etmek için yine çaba gösteriyor. Bu savaş yaşam boyu vardı ve var olacaktır. Şimdi soruyorum: suskunluk mu, yoksa daha güçlü adımlarla sömürüye ve baskıya karşı bir duruş mu sergileyeceğiz? Ben inanıyorum ki sömürüye ve baskılara bir başkaldırı, bir isyan yükselecektir. Ama bir sorun var; o da işçileri örgütlemek ve içlerindeki ateşi, isyanı çıkartmayı başarmaktır.

Esenyurt’tan bir işçi