Okurlarımızdan - Mayıs 2008
Bu Tarih, Bu Mücadele, Bu Kavga Bizim!
1 Mayıslarda açan kızıl karanfiller
Tohum tohum boy veriyor
Karanlıklardan kızıl şafaklara
Yeni bir çağ sökün ediyor…
Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği’nin büyük bir özveri ve muhteşem bir titizlikle hazırladığı işçi tiyatrosunu işyerinden arkadaşlarımla soluksuz izledim. Salondaki atmosferi ve duygularımı kelimelere dökmem zor.
Sınıflar arası mücadele tarihinde, hiçbir toplumsal mücadele işçi sınıfının verdiği mücadeleler kadar zorlu ve görkemli olmadı. İşçi sınıfı verdiği mücadelelerle adeta kendi göbek bağını kendi kesiyor, tarihe, topluma ve insanlığa mal olacak savaşımlar içine giriyordu. Kendi şahsında kazandığı her bir mevzi gelecek kuşakların tutunacağı birer kaleye dönüşüyordu. 8 saatlik işgünü mücadelesiyle ateşlenen 1 Mayıs insanlığa verilmiş en güzel armağanlardan birisi değil midir?
Salonda “1 Mayıs Karanfilleri” adlı tiyatro oyununu izlerken aklım bir gerilere bir bugünlere uzanıyordu. Sahnede yüz yılı aşkın bir zaman önce dövüşen işçiler vardı. İnsanca yaşamak için kadın erkek dişe diş mücadele veriyorlardı. Başları dik, adımları sert, yürekleri cesurca çarpıyordu. “8 saat iş, 8 saat uyku, 8 saat canımız ne isterse!” diyerek yürüyorlardı burjuva düzenin üzerine. 1 Mayıs günü sömürülenlerle sömürenler arasında büyük bir meydan muharebesi yaşanıyordu. Göndere çekilen kızıl bayraklar insanlığın kör, karanlık, kuytuda kalmış tutsak kaderini parçalıyordu. İnsanlık proletaryanın verdiği mücadelelerle kurtuluşa koşuyordu.
Oyunun her sahnesini çılgınca alkışladık. Bugün o eski günleri hasretle arıyoruz. Birliğimiz, mücadelelerimiz ve örgütlerimiz yok denecek kadar az. Geçmiş kazanımları korumakta zorlanıyor hatta çoğunlukla kaybediyoruz. Savaş, kriz ve sömürü cehennemi insanlığı çoktan ağır hasta durumuna soktu. Bayraklar elden düştü ve direnişler kanla, katliamla bastırıldı. Fakat “1 Mayıs Karanfilleri” bizlere moral, bizlere umut, bizlere cesaret vermeye devam ediyor. Saflar daha da sıklaştıkça geçmişten geleceğe doğru dumanı dağıtan fırtına başlıyor. Ne eksik ne fazla, bu tarih, bu mücadele, bu kavga bizim. Yensek de yenilsek de tarihin, insanlığın ve geleceğin şanlı devrimleri bizim ellerimizde. Eğer yeniden dirilir ve birleşirsek o gün her şeyin adı yeni baştan konacak.
1 Mayıs’ın Kızıl Karanfilleri yüreğimizde boy veren tomurcuklardır. Burjuvazi ne denli bastırırsa bastırsın, geçmişten günümüze, kanımızdan yüreklerimize, bin filiz kızıl devrimlere boy veriyor.
Tuzla’dan bir işçi
Marksist Tutum: İşçi Sınıfının Sesi
6 Nisan miting günüydü. 30 bine yakın işçi ve emekçi hep beraber Kadıköy Meydanında toplandık. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasasını görüşen meclise taleplerimizi haykırdık. Miting boyunca alanı dolduran biz işçiler, örgütlü gücümüz, birliğimiz ve sınıfımıza olan güvenimizle, saldırgan burjuva yasalarına karşı meydan okuduk.
Bu miting benim için başka bir heyecan taşıyordu. Toplanma yerinde, yürüyüş kolunda ve alanda kortej kortej toplanmış işçilere Marksist Tutum’u tanıtacak, taleplerimizi haykıracak ve dergiyi alıp okumalarını sağlamaya çalışacaktım.
Toplanma yerine akın akın işçi kortejleri geliyordu. Sol partiler ve sosyalist gruplar, sendikalar, meslek odaları, dernekler ve gençler caddeyi doldurdukça miting korteji adeta bir devi andırıyordu. “Sınıf mücadelesinde Marksist Tutum”, “İşçi sınıfının sesi Marksist Tutum” nidalarımızı her kortejin duymasını istiyordum. Emperyalist savaşlara, neo-liberal saldırılara, anti-demokratik uygulamalara, şovenist saldırganlığa, kısaca ücretli kölelik düzenine karşı sloganlarımızı haykırıyorduk. Sloganlarımız, tanıtımlarımız ve çabamız sayesinde elimizdeki dergilerin tamamını işçilere ulaştırmış olduk.
Dergimizin sayfalarında gösterildiği gibi, işçi sınıfı tarihte, burjuvaların hazırladığı nice kölelik yasasını örgütlü ve militan mücadelesi sonucunda paramparça etmiştir. SSGSS yasası, mezarda emeklilik, paran kadar sağlık ve kazanılmış nice hakkın yok edilmesi anlamını taşıyor. Tarihimiz sınıf mücadeleleriyle örülmüştür. Burjuvazinin saldırılarının püskürtülebilmesi ve işçi sınıfının kazanması için, devrimci Marksizmin, militan sınıf mücadelesinin, enternasyonalist perspektifin sesi olan Marksist Tutum’un bayrağını daha da yükseltmeliyiz. İşçi sınıfının devrimiyle sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya uzağımızda değil.
Marksist Tutumcu bir işçi
Nice Yıllara Marksist Tutum
Marksist Tutum dergisinin üçüncü yaşını kutluyor olması, bizleri heyecanlandıran ve kıvanç veren bir siyasal boyut içeriyor.
Hatırlanacağı gibi geçen yüzyılda işçi sınıfına ideolojisiyle, siyasetiyle, partisiyle, yayınlarıyla yol gösterecek her ne vardıysa saldırıya uğradı ve çok büyük yaralar aldı. İşçi devrimi bürokratik bir karşı-devrimle yıkıldı, liderleri katledildi, uluslararası birlikleri dağıtıldı ve Marksist yayınları susturuldu. Ortaya çıkan tablo ürkütücüydü. Geçen binyılın sonunda işçi hareketi karanlık bir dönemin içinde çırpınıyordu. Bu karanlığı aydınlatmak ve mücadele ateşini büyütmek için devrimci Marksist fikirleri işçi hareketi içinde olabildiğince büyük bir güçle yaymak gerekiyordu.
Derken, Marksizmin kılavuzluğuna özlem duyan herkes için anlamlı adımlar atılmaya başlandı. Marksizmin belkemiği olan fikirler Marksist Tutum’da odaklaşıyor ve canlanıyordu. Militan işçilerin ellerindeki fener ışımaya başladı. Fakat hâlâ örgütlenmeye ve mücadeleye muhtaç büyük işçi kitleleri var. Tüm dünyada sömürülen işçi sınıfı, kapitalizmi kalbinden vuracak devrimci bir yol göstericiye ihtiyaç duyuyor.
Henüz yeni binyılın ilk on yılını dahi doldurmadık. Emperyalist düzen bir yandan can çekişirken öte yandan işçi sınıfının gırtlağını olabildiğince çok sıkarak varlığını korumaya çabalıyor. Kendiliğinden bir tükenişle yok olmayacak bu sefil düzen! İşçi sınıfı ancak örgütlenerek, harekete geçirilerek, işçi sınıfı içinde enternasyonalist, Marksist ve Bolşevik bir siyasetin hâkim kılınmasıyla devirebilir onu.
Unutturulan, yok sayılan, bitti denilen Bolşevik mücadele ve örgütlenmenin ana hatları Marksist Tutum’da yeniden canlanıyor. Yolumuz Ekim Devrimlerinin yoludur diyenler için büyük bir anlam ifade ediyor Marksist Tutum. Marksist Tutum yılmadan, yorulmadan ilerliyor. İşçi hareketinin nabzı tüm dünyada yeniden atmaya başlıyor. Dev uyanıyor. Hedefe ulaştıracak araçlar şekilleniyor. Taraflar netleşiyor. Soluğunu tüketen kapitalizme karşı sınıf mücadelesinin, işçi hareketinin sesi, soluğu, gücü ve mücadele hattı olan Marksist Tutum var. Dünya devrimi mücadelemizde nice yıllara Marksist Tutum!
Kartal’dan bir Marksist Tutum okuru
Marksist Tutum 3 Yaşında
Uzun senelerin emeğiydi ortaya çıkışı Marksist Tutum’un. Ve çıktığı günden beri bu sömürü düzenini deşifre edip biz işçi ve emekçilere neler yapabileceğimizi anlatıp durdu. Açlığın, savaşın, sömürünün nedenlerini ve çözümlerini usanmadan, kararlı bir şekilde sayfalarına yansıttı.
Marksist Tutum Nisan ayında 3 yaşını doldurdu. Ve her gün daha inatla anlatıyor sorunları ve çözümlerini işçi sınıfına. Çünkü Marksist Tutum işçi sınıfına olan inancın ürünüydü. Bugün Marksist Tutum neyi anlatmak istiyor sayfalarında? Bu kadar çok olmamıza rağmen neden bu kadar sefalet ve yokluk içindeyizi, yürüyen savaşların medeniyetler savaşı olmadığını, bu sefaletin yokluktan olmadığını, bunların kader olmadığını anlatıyor sayfalarında Marksist Tutum. MARKSİST TUTUM DİYOR Kİ: işçiler, emekçiler, gelin birbirimize sahip çıkalım ve yıkalım bu lanet olası sömürü düzenini. Kardeşçe yaşayalım şu yaşanası koca dünyada. Mümkün değil mi sizce? Elbette mümkün. Kendi sınıfımızın mücadelesinde yer alırsak olur tüm bu istekler ancak.
Gelin Marksist Tutum’un anlattıklarını okuyup, okutup bu lanet olası sömürü düzenini yıkalım. Biz kapitalizmi yıkmazsak her şeyle birlikte tüm dünya yok oluşa sürüklenecek. Tekrar hoş geldin Marksist Tutum. Bizleri aydınlattığın ve bu sistemde insan olarak var ettiğin için tekrar hoş geldin.
Kocaeli’den bir işçi
Yeter ki Umudumuzu Kaybetmeyelim
Son dönemlerde işyerleri kapanıyor; işsizler ordusunun sayısı arttıkça artıyor. Patronlar bizleri işten atarken ne yiyip ne içeceğimize bakmıyor. Çok da umurlarında değil. Onlar kârlarından başka hiçbir şeyi düşünmezler.
Dostlar, beni de işten çıkardılar. Gerekçe nedir diye sorduğumda, “işyerimiz küçülmeye gidiyor, yavaş yavaş işçileri çıkarıyoruz” dediler. Hâlbuki yalan. Geçmişte bu yalana inanırdım ama burjuvaların söylediklerine inanmamayı Marksist Tutum sayesinde öğrendim. Gerçek çok açık. Çalıştığım yerde işçiler çok eski. Patronun amacı, eski işçilerin tazminatlarını verip onları temizledikten sonra, yeni işe alacağı işçileri birkaç ay çalıştırıp sonra işten atmak. Birkaç ay çalışan işçiye tazminat ödemeyecek. Düşünsenize dostlar, bizlerin senelerine göz dikmişler, kıdem tazminatlarını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.
Patronlar işçi sınıfının örgütsüzlüğünden faydalanıyorlar. İşçi sınıfının mücadele verip kazandığı haklara acımasızca saldırıyor, elimizden teker teker alıyorlar. Çünkü biz işçiler buna izin veriyoruz. Bizler izin vermesek yapamazlar. İşçi sınıfı olarak bizler bir araya gelip birleşirsek, örgütlenip mücadele edersek, patronları tükürüğümüzle boğarız. İşçi sınıfı dünyanın her yerinde var ama bir avuç burjuva tarafından yönetiliyor. Biz işçilerin üretimden gelen muazzam bir gücümüz var. Bu gücümüzün farkında olsak ne işsizlik diye bir şey olur ne de kapitalizm. İnsanca yaşayacağımız güzel bir dünya yaratır ve bizden sonrakilere miras bırakırız.
İşçi sınıfı örgütlü mücadele ettiğinde hakkı olanı almıştır. Tarih bize bunu kanıtlıyor. 1917 Ekim Devrimi Lenin önderliğinde işçi sınıfının iktidarı ile sonuçlanmıştı. Ekim Devrimi biz işçi sınıfına bir kılavuzdur. Tarihini bilmeyen geleceğini de bilemez. Bunun için tarihimizi çok iyi öğrenmeliyiz. Kapitalizm denen bu sistem, doğayı ve insanlığı yok oluşa sürüklüyor. Giderek çürüyen kapitalizm işçi sınıfını yoksullaştırıyor, sefalete itiyor. Bütün sorunlarımızın kaynağında bu iğrenç sistem var. Burjuvazi insanlıktan önce kârını ve sermayesini düşünüyor. Onun için de biz işçileri köle gibi çalıştırıp üç kişinin işini bir kişiye yaptırıyorlar. Doğal olarak da geriye kalan iki kişi işsiz kalmış oluyor.
Evet dostlar, eğer bu sömürüye, açlığa, yoksuzluğa, sefalete dur demek istiyorsak, örgütlenmemiz ve bilinçlenmemiz gerek. Başka da yolumuz yok. Güzel bir dünya, ancak ve ancak işçi sınıfının vereceği devrimci mücadeleyle mümkündür. Ben buna inanıyorum. Yeter ki umudumuzu kaybetmeyelim ve bilincimizi güçlendirelim.
Marksist Tutum 4. yılına girerken bizlere işçi sınıfının kurtuluş yolunu göstermeye devam ediyor. Bizler de Marksist Tutum’a sahip çıkmalı, onu okumalı ve okutmalıyız.
Esenler’den bir kadın tekstil işçisi
Özgürlük, Demokrasi, İnsan Hakları, Barış…
Bizler yukarıdaki kavramları ve buna benzer birçoğunu burjuvazinin televizyonunda, basınında devamlı duymaktayız. Ama bu kavramlar, sınıflı toplum gerçeğini gözlerden gizleyerek tüm toplumsal kesimlerin çıkarı gibi gösterilmekte, burjuvazinin kendi emperyal ve tekelci çıkarları için kullanılmakta, bunlar aracılığıyla bizler yani işçi sınıfı burjuvazinin peşinden sürüklenmeye çalışılmaktadır. Yani bu kavramların içi boşaltılmaktadır. Burjuvazi için,
ÖZGÜRLÜK NEDİR? Sermayenin özgürlüğü.
DEMOKRASİ NEDİR? Burjuvazinin diğer sınıflara hükmetmesini sağlayan araç.
İNSAN HAKLARI? Afganistan, Irak, Afrika, Filistin ve dünyanın birçok yerinde katliamlar, savaşlar, kan ve gözyaşı.
İşte burjuvazi ve onların devletleri sermayenin çıkarlarını korumakta, insan hakları ve barışı değil. Bizler bugün ABD emperyalizminin Irak’a getirdiği özgürlük ve demokrasiyi görüyoruz! Bir milyondan fazla insan öldü, daha fazlası ölecek, sakat kalacak, ama burjuvazinin katliamlardan, savaşlardan servet yaratma hakkı insan haklarından önemli.
Burada Türkiye gerçeğine değinmekte yarar var. Başbakan Almanya’da evleri kundaklanan insanlar için insan haklarından bahsederken, doğuda güneydoğuda evleri yakılan, yıkılan, bombalanan, Kuzey Irak’ta operasyonlara maruz bırakılan Kürt ulusuna karşı işlenen insan hakkı ihlallerini meşru görüyor olsa gerek. Medyanın yaptığı psikolojik baskı, insanları savaşa itme, Kürt ulusuna ve vekillerine saldırılar insan hakları açısından önemli değil tabii.
Bir yandan halk nezdinde statükoculara karşı mağdur rolü oynayan AKP hükümeti demokrasi, hak, hukuk çığlığı atarken, bir yandan da sosyal güvenlik saldırısını yürütüyor, işçilerin en demokratik haklarını ellerinden alıyor, Kürt halkının en demokratik taleplerine gözünü yumuyor ve bunları yaparken her türlü baskı ve terörü meşru gösterip uyguluyor.
İşte özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi kavramlar işçi ve emekçilerin mücadelesiyle kazanılacak, gerçek anlamına proletaryanın kapitalizmi yok etmesiyle kavuşacaktır.
Ellerinde…
Özgürlük ellerinde
Barış, demokrasi, insan hakları ırak değil
Uzaklar yakın sen istediğinde
Mücadeleni aklınla özgürlüğünle birleştirdiğinde
İnancınla zaferinle
Kurulacak dünya ellerinde
Proletarya…
Pendik’ten Marksist Tutum okuru bir işçi
Selam Marksist Tutum dostları. Ben hayatımın büyük bir kısmını Gebze’de geçirmiş bir işçi ailesinin erkek çocuğuyum. Çocukluğum bütün kenar mahalle çocukları gibi yoksulluk içinde geçti. Daha doğrusu geçmiş diyeceğim. Çünkü yaşadığımız hayatı o kadar kanıksamışız ki, o dönem bizde derin acılar yaratmıyordu. Ailelerimizin alamayacağı hiçbir şeyi isteyemezdik. Çünkü bu isteğin bir karşılığı olmayacağını bilirdik. Ama hâlâ bazı anılarımı hiç unutamıyorum. Haylaz ve hiç yerinde durmayan çok meraklı bir çocuktum. Bir gün müdür geldi sınıfımıza. Çanakkale’ye gezimiz olduğunu ve isteyenlerin belirli bir ücret karşılığı ismini yazdırabileceğini söyledi. Şimdi hatırlıyorum da o an o geziye ne kadar gitmek istemiştim. O duyguyu anlatacak kelime bulamıyorum. Eve derin bir hüzünle gittiğimi hatırlıyorum. Aileme söylediğimde onların da bu isteğimi karşılayamamaktan kaynaklı çok üzüleceğini düşünmüş ve söyleyememiştim. Cuma akşamı arkadaşlarım otobüslerle yola çıktığında ben eve dönüş yolunu uzattıkça uzatmıştım. Çünkü gözlerimde ağlamaktan kalan şişkinliğin görülmesini istemiyordum. Bütün çocukluğum boyunca, çocuklarına güvenli bir gelecek temin etme uğruna didinmiş olan annemi üzmek istememiştim. Kendisi evde üç kuruşa deriden giyecek yapardı. Ve haftada bir gün bir arabalı adam gelir hepsini alırdı.
Şimdi ailem olan dostlarımla, yoksulluk yıllarımın ne anlama geldiğini çok daha iyi kavradım. Artık nerede bir yoksul çocuğun gözlerine baksam, damarlarımı yakıyor kanım. Bir hınç kaplıyor her yerimi. Biliyorum çünkü yoksulluğun nedenlerini ve bunun kader olmadığını. Herkes de bilsin istiyorum. Uzun zamandır “çok zenginim”. Bütün dünyada benim bir sürü arkadaşım, kardeşim, dostum var; Afrikalı, Amerikalı, Asyalı. Birçoğuna henüz sarılamadım, onlarla tanışamadım bile. Ama biliyorum onlar orada. Ve bir gün karanlıkları kızıl şafaklar yırttığında yoksulların gözyaşları mutluluktan akacak. Ve tüm insanlık birbirini kucaklayacak. O günü erkene almak için görev ağır ve bir o kadar onurlu.
Haydi; kızıl bir anaç olalım. Kızıl tohumlar serpelim yeryüzüne…
Gebze’den bir işçi
Kapitalizm Hayatımızı Belirlemeye Devam Ediyor
Bundan yaklaşık üç ay önce, ailesi ile birlikte yaşayan 25 yaşındaki iş arkadaşım, babasının zorlamalarıyla kredi çekerek ev aldı. Güya ev sahibi olacaklarmış. Çektikleri kredi 40.000 YTL idi ve geri ödemeleri gereken rakam ise tam 63.000 YTL, yani 1500 YTL aylık geri ödeme.
Arkadaşım bu süreçten sonra hayatında müthiş bir değişim yaşadı. Sürekli mesaiye kalma isteği, hep bir dalgınlık ve paraya endekslenmiş bir aile ilişkisi. Üç kuruş fazla mesai alacam diye gece gündüz çalışan işçinin bakın aile içinde neleri kayboluyor. Çok hazindir. Bir akşam oturup konuştuk. Şunları söyledi: “Kredi ödemelerini ertesi gün yapmak için bir gün babamın maaşını ve kendi maaşımı çekip eve gittim ve yorgunluktan kanepede uyumaya başladım. Bir ara uyandığımda babamın anneme, bu çocuk bizi kandırıyor, maaştan paramı çalıyor, ne yapıyor anlamadım dediğini duydum.”
Bununla karşılaşan arkadaşımız mahvoluyor. Olanlara anlam veremiyor, hep bir huzursuzluk ortamında yaşamanın verdiği ağırlıkla tek suçlu olarak babasını görüyor. Oysa asıl suçlu kapitalizmin ta kendisidir. İnsanlar arasındaki duygusal bağları koparan, aile ilişkilerini lanet olası paraya indirgeyen kapitalizmin ta kendisidir. Kapitalizm işçiler arasındaki insani tüm bağları koparmış, çocukları, sömürülmeye hazır iş araçları haline getirmiştir.
Kapitalizm altında aile ilişkilerini metalaştırırken bir de utanmadan aileyi kutsamaya kalkan ve bu hususta devamlı komünistleri aileyi yok etmekle suçlayan kapitalistlere Marx’ın verdiği cevap manidardır: “Bizi çocuklarımızın sömürülmesine karşı çıktığımız için mi suçluyorsunuz? Biz bu suçu kabul ediyoruz.” Aile ilişkilerimizin, hayatımızın kurtulması için tek yol vardır. O da kapitalizmi yıkmak.
Kocaeli’den bir metal işçisi
Selam Marksist Tutum okurları
Ben Gebze gibi sanayinin ve buna bağlı olarak işçilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgede yaşıyorum. Sanayinin 70’lerin sonunda hızla geliştiği bu bölge haliyle işçi göçünün de yoğun olarak yaşandığı bir yer oldu. Çeşitli kültürlerden, coğrafyalardan, memleketlerden gelen insanların iç içe yaşadığı bir bölge. Kültürleri farklılık gösteren bu yeni toplumun yemeklerinde, düğünlerinde, inançlarında pek çok farklılık var. Ancak önemli bir ortak noktaları da var: o da kadının bu toplumdaki rolüdür.
Kadın! Analarımız, bacılarımız, eşlerimiz… Sayıca insan soyunun yarısı. Fakat toplumdaki yeri itibarı ile hep maalesef ikinci sınıf insan. Oturmasına kalkmasına dikkat etmek, söylediği her şeyi iki defa düşünmek zorunda olan da onlardır. İşte eşitsizliklere maruz kalması yetmezmiş gibi evde de durum maalesef onlar açısından farklı değildir. Biz UİD-DER’li işçiler olarak 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü derneğimizde hep beraber kutladık. Kadın arkadaşlarımız serbest kürsüde dile getirdikleri sorunlarla ve bunlara karşı yapılabilecek şeyleri ifade ederken söyledikleriyle şunu tekrar ispat ettiler: Kadın mücadele ettiği oranda özgürleşiyor, özgürleştiği oranda da daha fazla mücadele edebiliyor!
Dünyayı şu ya da bu ırkın ve cinsin tahakkümü altına sokmak isteyenlere karşı mücadele, ırka ve cinslere göre değil ortak düşmana karşı yürütülmek zorundadır. Kadının özgürleşmesi devrim yolunda verilecek mücadele ile başlayacaktır.
Gebze’den bir metal işçisi
Bildiğiniz gibi, biz emekçi çocuklarının yaşadıkları sorunlar hiçbir konuda olmadığı gibi eğitim konusunda da patronların çocuklarıyla aynı değildir. Bu ayrımlar ilkokul sıralarından başlar ve eğitim hayatımız boyunca da devam eder. Konu üniversite olunca aradaki uçurum iyice derinleşir. Biz emekçi çocukları sınava çok zor şartlarda hazırlanırız ve sınavda onlardan çok daha yüksek başarılar göstermek zorundayızdır. Çünkü onlar çok düşük puanlarla istedikleri özel üniversiteye gidebilirler. Bizlerin ise devlet üniversitesinden başka şansımız yoktur. Bu zorlu maratondan sonra bizleri altından kalkamayacağımız harçlar, kitap paraları beklemektedir. Bundan dolayı da birçok üniversite öğrencisi eğitim hayatı boyunca çalışmak zorunda kalır. Part-time dediğimiz bu çalışma sistemi patronlar için kaçırılmayacak bir fırsattır. Bizler eğitim hayatımızı devam ettirebilmek için sigortasız ve üç kuruşa çalışırız, hatta bazen de bedava... İşte size ucuz işgücü!
Ben de bir üniversite öğrencisi olarak part-time anketörlük yapıyorum. Part-time dediğime bakmayın haftanın beş günü, hem de sabahtan akşama kadar. Ama sigortam yok ve anket başı para kazanıyorum. Günde üç lira yemek parası veriyorlar ancak bir gün için belirlenen anket sayısını aşamadığımda onu da kesiyorlar. Şirketin bir de düzenli olarak aylık alan kadrolu elemanları var. Biz öğrencileri en zor projelere veriyorlar ki proje yavaş ilerlediğinde herhangi bir kayıpları olmasın. Örneğin beni bir sigara projesine verdiler ve bulunması neredeyse imkânsız bir markanın kullanıcısını arıyoruz. Dört gün boyunca bu projeden kazandığım toplam para otuz beş lira idi. On iki lira yemek parasını da düşünce kalır size yirmi üç lira. Şaka gibi değil mi? Buna sömürü sözcüğü bile yetersiz kalmıyor mu? İnsanların sömürülmesine, öğrencilerin bedava işgücü olarak kullanılmasına daha ne kadar göz yumacağız? Daha ne kadar emeğimize sahip çıkmayacağız? Unutmayalım sömürüden kurtulmanın yolu birleşmekten ve mücadele etmekten geçer.
Gazi Mahallesinden bir üniversite öğrencisi
Patronlar Sınıfı Artık Krizi Gizleyemiyor!
Dünya burjuvazisi, ABD’de mortgage (kredili konut sistemi) krizi ile kendini gösteren, tüm dünyada piyasalarda büyük risk yaratan ve büyük bankaların zararlarını açıklamasıyla ilerleyen krizi artık gizleyemiyor. Türkiye’de de yetkili ağızlar korkularını dile getirirken, patronlar sınıfı hemen krize bir suçlu aramaya başladı bile. Her zaman yaptıkları gibi sorunu izlenen yanlış politikalara ve kötü siyasetçilere indirgeyerek asıl nedeni gizlemeye çalışıyorlar. Eski Maliye Bakanı Kemal Derviş gibileri, suçu piyasalara yanlış müdahale eden bankerlere yıkarken, aslında krizin gelip geçici olduğu, sorunun sanıldığı kadar büyük olmadığı yalanını biz işçilere yutturmaya çalışıyor. Ama bu kriz kapitalist sistemin işleyişinden kaynaklanmaktadır ve artık patronların gizleyemeyeceği bir hal almıştır. Onlar sistemin devamını yani kendilerine cennet, biz işçilere ise cehennem olan bu düzenin sürmesini istediklerinden, bizi işte bu yalanlarla kandırıyorlar. Oysa kapitalizm, bugüne kadar sayısız kriz yaşamıştır ve bunların hepsi de patronların bizi sömürerek gerçekleştirdikleri aşırı üretimden kaynaklanmaktadır.
Şurası çok açık, bu krizin faturasını bize ödetmek isteyecekler. Yani krizin zam olup, işten çıkarmalar olup, yoksulluk, açlık olup üstümüze yıkılması muhtemeldir. Bizlere düşen ise artık patronların yalanlarını boşa çıkararak kendi bağımsız çıkarlarımız için işçi sınıfının mücadelesini ve birliğini büyütmektir!
Gazi Mahallesinden bir işçi
İşçi Çocuklar
Sabahın erken saatlerinde kalkıp yola çıkıyorlar. Ama sırtlarında okul çantaları yok. Onlar işe gidiyorlar. Evlerine geldiklerinde ise evde bakmaları gereken insanlara bakıyorlar. Ekonomik sebeplerden dolayı o çocuklar sırtlarında okul çantası değil hayatın yükünü taşıyorlar. Geleceğe dair pek fazla umudu yok çalışan çocukların. Hayal bile kuramaz duruma gelmiş bulunmaktalar artık.
Ben sabahın erken saatlerinde kalkıp işe giden veya sırtında okul çantası yerine hayatın yükünü taşıyan bir çocuk değilim. Onların yaşadığı sıkıntıyı, acıyı yaşayan bir çocuk da değilim ama duyduklarım, gördüklerim ve bildiklerim sayesinde o çocukların neler yaşadığını tahmin edebiliyorum. Bir çocuk neden okul önlerinde selpak satar, küçük baraka gibi bir evde yaşar? Sıkıntılarını, yaşadıkları acıları tahmin edebiliyorum. Bir gün bir yere giderken küçük baraka bile denilemeyecek bir evde yaşayan çocuklar gördüm. O kadar kalabalıklardı ki kaç kişi olduklarını bile sayamadım.
Peki bu çocuklar neden bunları yaşıyor? Neden baraka gibi bir evde yaşıyorlar? Neden okul önlerinde selpak satıyorlar? Neden okulda olmaları gerektikleri saatlerde fabrikalarda çalışıyorlar? Ya da bunları kim yaptırıyor onlara? Kapitalist sistem çocuklara bunları reva görüyor. Kapitalist sistem çocuklara okula gitmeyi değil işe gitmeyi, güzel, büyük evlerde değil küçük baraka gibi evlerde yaşamayı, sokaklarda aç susuz yaşamayı, bir elma, sadece bir elma için saatlerce çalışmayı reva görüyor.
Uzun bir yürüyüşten sonra vardı pazaryerine
Meyvelerle dolu tezgâhlara baktı
Karnının gurultusunu bir kez daha duydu
Korkarak sordu pazar çantasını taşıyan kadına
Çok ucuza taşırım abla, çok ucuza
Sadece bir elma
Elma, dedi usulca
Çocukların sırtlarında hayatın yükünü değil okul çantalarını taşıdıkları, saatlerini fabrikalarda, konfeksiyonlarda değil okullarda geçirdikleri günler ancak işçi sınıfının örgütlenip, mücadele etmesi ile gelecektir. Çalışan çocukların mutluluğu işçilerle gelecek.
İşçi sınıfı ya örgütlüdür ve her şeydir ya da örgütsüzdür ve hiçbir şeydir.
Esenler’den 11 yaşında bir kız öğrenci
