Okurlarımızdan - Mart 2011

Mücadele Bizi Çağırmaya Devam Ediyor

Günlerdir televizyonlarda Tunus, Cezayir ve Mısır’daki isyan görüntülerini büyük bir heyecan ve coşkuyla izliyorum. İzlerken aklıma hep mücadeleye çağırdığım işçi arkadaşların sözleri geliyor; bu işçilerden adam olmaz; patronlar çok güçlü ve devlet hep patronların yanında, biz onlara karşı gelemeyiz; biz nasıl isyan edelim, tüm polis, jandarma patronların emrinde, en ufak bir hareketlenmede başımızı ezerler bir daha doğrulamayız; siz hayal görüyorsunuz bu dünya böyle gelmiş böyle gider…

Son günlerde olanlar gösteriyor ki, bu dünya böyle gelmedi ve böyle gitmeyecek. Kuzey Afrika işçi sınıfı geçmişte işçilerin yaptığı devrimleri ve kazandığı zaferleri hatırlattı tekrar. 1871’de Parisli işçiler onları savaşın ve açlığın içine iten yönetime karşı isyan ettiler ve kendi öz örgütlülüklerini kurdular. 72 gün boyunca Paris işçilerin egemenliği altında yönetildi. 1917’de Rus işçi sınıfı Çar’ın iktidarına son verdi ve bir işçi iktidarı olan Sovyet hükümetini kurdu. Barışı sağladı, toprak reformu yaparak topraksız köylüye toprak verdi ve fabrikaları işçi yönetim ve denetimine bırakarak üretenin yöneten olmasını sağladı, kadınıyla erkeğiyle her işçiye iş verdi, Rus milliyetçiliği altında ezilen halklara kendi kaderlerini tayin etme hakkını tanıdı. Rusya işçi sınıfı tüm bir dünya tarihinin yönünü değiştirdi. İşçilerin bu devriminden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. 1936’da İspanya İç Savaşı sırasında tüm dünyadan mücadeleci işçiler, sosyalistler, yerlerinden, yurtlarından, evlerinden çıkarak İspanyol işçi kardeşleriyle birlikte faşizme ve İspanyol burjuvazisine karşı kurşun sıkmaya gittiler.

Burjuvazinin ideologları tarihin sonunun geldiğini, devrimler çağının bittiğini söyleyedursunlar, Tunus’ta, Mısır’da, Cezayir’de işçiler, sınıflı toplum tarihe karışmadıkça, sınıf mücadelesinin, daha özgür ve daha mutlu bir hayatı kurma mücadelesinin yok olmayacağını, işçi sınıfının egemenler için bir tehdit olacağını tekrar göstermişlerdir.

Yıllarca diktatörlükler altında ezilen, sindirilen, değersiz görülen Kuzey Afrikalı işçiler, bugün öfkesi gürbüz birer savaşçı olmuş, egemenlerin silahlarına, tanklarına karşı savaşıyorlar. Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeylerinin olmadığını haykırıyorlar. Egemenlerin o çok korkulan gücünün işçi sınıfının birleşik gücü karşısında hiçbir şey olmadığını gösteriyorlar. Paris’te, Rusya’da, İspanya’da ve dünyanın pek çok yerinde egemenlere karşı zaferler kazanmış atalarımızın ruhunu canlandırıyorlar.

Kuzey Afrika’da bu yaşananlar, tarihte işçi sınıfının bize bıraktığı diğer mücadeleler gibi doğru anlayıp, dersler çıkarmamız gereken deneyimler olmalı. Dünya üzerinde enternasyonalist bir işçi sınıfı örgütlülüğünün hazır olmaması ve bu yaşananları yönlendirememesinden kaynaklı bugün oradaki savaş iktidarın alınmasıyla sona ermese bile, tarih akmaya ve mücadele bizi çağırmaya devam ediyor. Kuzey Afrika’daki işçi kardeşlerimizin cesaretinden aldığımız güçle, yılmadan, sabırla ve inançla örgütlülüğün tuğlalarını örmeye devam etmeliyiz.

Biz Mücadele Ettikçe Gelecek Sosyalizmindir!

Ankara’dan bir işçi


Burjuvazinin Pislikleri Ortaya Saçılırken

Son yıllarda hem Türkiye’de hem de dünyada burjuva devletlerin pek çok pisliği ortaya saçıldı. Bunların bazıları sosyalistlerce biliniyor ya da seziliyor ve emekçi kitlelere ifşa ediliyordu. Fakat on yıllar boyunca kapitalist ideologlar tarafından gerçeklik algılarıyla fazlasıyla oynanmış kitleler bu gerçeklere pek de ilgi göstermediler.

ABD Afganistan’a savaş açtığında, Amerikan halkıyla birlikte tüm dünya halklarını “İslamcı terörizm” ile savaştığı yalanıyla kandırdı. Irak’ı işgal etme bahanesi ise Saddam hükümetinin “gizli kitle imha silahları”ydı. Wikileaks’in açıkladığı belgelerde gerçekte Afganistan’da nelerin yaşandığı çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriliyor. NATO birliklerinin öldürdükleri sivillerin hikâyeleri, taranan otobüsler, sağır bir adamın dur ihtarına uymadığı için vurulması, NATO’ya bağlı Polonya birliğinin daha önce saldırıya uğradıkları bir köyü hiçbir gerekçe yokken sadece intikam amacıyla düğün sırasında bombalaması ve daha nicesi. Türkiye’de de terörle mücadele adı altında binlerce insan katledildi. Ergenekon davasının başlaması sonrasında onlarca yerde toplu mezarlar ortaya çıkarıldı. İşçi emekçi çocukları olan erlerin komutanların keyfi uygulamaları nedeniyle katledildiğinin onlarca örneği belgelendi. Yıllardır PKK’nin sırtına yıkılan onlarca köy yakma, otobüs yakma, mayın patlaması vb. olayların failinin bizzat devlet olduğu anlaşıldı. “Teröre karşı savaşıyoruz” denerek milyarlarca dolar savaş tekellerine akıtıldı.

İçinde yaşadığımız kapitalist sistem bir avuç azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğinin korunması yoluyla ayakta kalabiliyor. Bunun büyük bir adaletsizlik olduğu, açıklamaya gerek bırakmayacak kadar ortada. Dünyada milyarlarca insan yaşıyor ve dünyadaki her şeyi bu nüfusun çoğunluğu üretiyor. Hiçbir şey yapmadığı halde, üretilen her şeye küçük bir azınlığın sahip olması adaletsizlik değil de nedir?

Kapitalistler bu adaletsizliğin üstünü örtmek, dünyada olup biten bütün savaşların, haksızlıkların, zulümlerin, açlığın, salgın hastalıklar yüzünden kitlesel ölümlerin ve daha nice acıların gerçek sebebinin anlaşılmaması için kitlelere hep yalan söylüyorlar. Fakat her şey her zaman kapitalistlerin hesap ettiği gibi gitmiyor. Bir yandan sosyalistler ulaşabildikleri her türlü araçla kapitalistlerin pisliklerini ifşa ediyorlar. Öte yandansa burjuvalar arasındaki ulusal ve uluslararası rekabet birbirlerinin pisliğini ortaya saçmalarına sebep oluyor. Çünkü bu sınıf paylaşımla değil rekabetle ayakta kalabiliyor. Wikileaks belgeleri ve Ergenekon davası sonucu ortaya çıkanlar bunların en son örnekleridir.

Kapitalizm, yarattığı dayanılmaz koşullar altında ezdiği işçi sınıfına, artık yıkılmak zorunda olduğunu bas bas bağırıyor. Dünya işçi sınıfı bu sesi duyuyor duymasına ama gereğini yapacak örgütlülüğü olmadığı için henüz tam anlamıyla ayağa kalkamıyor. Elbet bir gün bu durum tersine dönecek.

Ankara’dan bir Marksist Tutum okuru


Tecavüz Meşrulaştırılmaya Çalışılıyor

Gün geçmiyor ki insana “yok artık bu kadarı da olmaz” dedirtecek cinsten bir haberle ya da olayla karşılaşmayalım. Geçtiğimiz günlerde Kocaeli’de Vali Ercan Topaca başkanlığında Sosyal Hizmetler İl Kurulu toplantısı düzenlenmiş. Ancak bu toplantıda öylesine insanlık dışı bir öneri sunulmuş ki, öneri adeta duyanların dudaklarını uçuklatacak cinsten. Toplantıya katılan diş hekimi Sevil Çağlar “tecavüze uğrayan zihinsel engelli kızlar kısırlaştırılabilir” şeklinde bir öneride bulunmuş. Bu öneriye Kocaeli Üniversitesi Rektör Yardımcısı Sevim Gökalp, “Zihinsel engelli bir kız doğuracağı çocuğun sorumluluğunu alamaz. Kısırlaştırma kararı etik kurullarınca alınabilir” diyerek destek vermiş. Yine bu konuda Avukat Serpil Özok “Zihinsel engelli bir kızın evlilik yapmasına izin varken, kısırlaştırılması konusunda izin olmaması çelişkili bir durum” demiş. Vali Topaca ise konunun hukuki boyutunun incelenmesini istemiş.

Tecavüz, sanki buna maruz kalan kadının suçuymuş gibi görülüyor. Bu insanlık dışı suçu işleyenlere gereken cezaları vermek yerine, bu acıyı yaşayan kadınlara, sırf zihinsel engelli oldukları için ayrı bir muamele yapılmak isteniyor. Üstelik var olan bir gerçekliğe rağmen. Böylece insanlıktan nasibini almamış kişilerin bu durumu kullanmalarının da önü açılmış oluyor. Suçluyu cezalandırmak yerine, tam tersine, tecavüze maruz kalan kadın cezalandırılmış olunuyor. Böylesi bir düşünceyi dillendirmek için insanın ya şuurunu yitirmesi ya da bu suçu işleyenler kadar vicdansız olması gerekiyor. Gerek Türkiye’de gerekse de dünyada binlerce kadın ya tecavüze ya da cinsel tacize uğruyor.

·         Dünyada her 5 kadından 1’i hayatının bir noktasında tecavüze uğruyor veya tecavüze uğrama teşebbüsünün kurbanı oluyor. ABD’de bu oran 4’te 1’e çıkmaktadır.

·         Her 4 kız çocuğundan biri 18 yaşına gelmeden cinsel istismar veya tecavüzle karşılaşıyor.

·         Tecavüz kurbanlarının %70’i tecavüzcüyü tanıyor.

·         Tecavüze uğrayan kadınların %54’ü bunu 18 yaşına gelmeden yaşıyor.

·         Güney Afrika’da her gün 147 kadın tecavüze uğruyor.

·         Fransa’da her yıl 25.000 kadın tecavüze uğruyor.

·         ABD’de her 90 saniyede bir 1 kadın tecavüze uğruyor.

·         Türkiye’de kadınların önemli bir kısmı aile içi tecavüze uğruyor.

·         Türkiye’de her 4 saatte bir tecavüz veya tecavüze yeltenme suçu işleniyor.

Tecavüze uğrayan kadın ya tecavüz edenle evlendiriliyor veya aile fertleri tarafından “namus temizleme” gerekçesiyle katlediliyor. Yaşadığımız topraklarda bunun örnekleri saymakla bitmez. Örneğin daha hayatının baharında, 22 yaşında olan Güldünya Tören. Bir akrabasının tecavüzüne uğramış, hamile kalmış ve bundan bir bebek dünyaya getirmişti. Ailesi tarafından bebek bir akrabasına verildikten sonra Güldünya İstanbul’a yollanmış ve İstanbul’da iki erkek kardeşi tarafından vurulmuştu. Yaralı olarak hastaneye kaldırılan Güldünya yine kardeşleri tarafından kafasına sıkılan tek kurşunla katledilmişti.

Tüm bunlar içinde bulunduğumuz kapitalizmin ne kadar çürüdüğünü gösteriyor. Öyle bir sistemde yaşıyoruz ki, bu sistemde her şeye kâr güdüsüyle bakılıyor. Kadın bedenine bir eşya gözüyle bakılıyor. Nerdeyse tüm reklâmlarda kadın bedeni ön plana çıkarılıyor. Kısacası kapitalist sistemde biz kadınlar bir eşya, bir kâr kaynağı olarak görülüyoruz. İster zihinsel engelli olsun, isterse olmasın bu sistemde kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyor. Bunun önüne geçmek, önce insan sonra da kadın olarak hak ettiğimiz değeri görmek için örgütlü mücadele saflarında yerlerimizi almamız gerekiyor. Ancak o zaman ikinci sınıf olmaktan kurtulabiliriz. Biz emekçi kadınlara düşen acil görev erkek işçi kardeşlerimizle birlikte bu çürümüş sisteme karşı mücadele yürütmektir.

Marksist Tutum okuru bir kadın işçi


Radyoloji İşçileri Ölüyor!

Radyasyon, vücutta bulunan hücrelerin ana yapısını bozabilecek kadar güçlüdür. Bu, hücrelerin ölmesine sebep olur. Sonuçta dokular zarar görür ve kansere yol açar. Ayrıca radyasyon canlılarda genetik bozukluklara neden olur. Her yaşa ve cinse göre de farklı etkiler gösterir. Görüldüğü gibi radyasyon insan vücudunu kemirmekte ve zamanla yok etmektedir. Radyoloji işçileriyse her an radyasyona maruz kalmaktadırlar. Ben Samatya’da çalışan bir radyoloji işçisiyim. Yaklaşık 4 yıldır radyasyona maruz kalıyorum. İşe başladığım sene bende sadece sinir ve uykuya sebep oluyordu. Ama aradan geçen zamandan sonra vücudumda döküntüler başladı. Saçlarım dökülüp kırılıyor. Aslında başta bunun radyasyonla alâkalı olmadığını düşündüm. Beraber çalıştığım bir işçi ablaya sordum. Onunla aramda geçen diyalogu olduğu gibi aktarıyorum.

Ben: Vücudumdaki döküntüler geçmedi bir türlü. Cildiyeye gittim, teşhis koyamadı. Abla sence neden olabilir?

İşçi Abla: Sebebi radyasyon. Bak benim de vücudum dökülüyor. Ayrıca kafamda saçkıran var, aylardır devam ediyor. Doktor bile sebebini çözemiyor.

Adını vererek, bir işçi arkadaşımızın çocuğunu düşürdüğünü söylediğinde ben şoka girmişçesine şaşırıyorum. “Zaten bizim meslekte çalışanların hepsinin ilk gebeliği düşük oluyor” deyince şaşkınlığım iyice artıyor.

Ben: Abla nasıl olur ya, daha geçen hafta gebeydi. Çok sevinmiştik hepimiz. Durumu nasıl şimdi?

İşçi Abla: Nasıl olsun? Radyasyondan çocuğu öldü!

Aslında bunlar yaşanan olayların belki çok küçük örnekleri. Çünkü mesleğimiz ömrümüzü kemiriyor. Bizi, daha doğmamış çocuklarımızı öldürüyor. Ve biz o kadar sessiziz ki! Yaşadığımız hastalıkların suçlularını aramak yerine olanlara öylece seyirci kalıyoruz. Tabii bu durum sadece radyoloji işçileriyle sınırlı değil. Bu gün çalışma riski olan bütün iş alanları için aynı. Ölümlerimize, sakatlanmalarımıza son verelim. İlk adım, suçluların bizleri sömüren patronlarımız olduğunu görmemizden geçer. Daha sonra onları ve onların düzenini alt etmekten. Biz birleşirsek onların sömürü düzenini alt edebiliriz. Birleşen işçiler yenilmezler!

Marksist Tutum okuru bir sağlık işçisi


Asalaklar Sınıfının Saldırılarına Boyun Eğmeyelim

Derneğimiz UİD-DER’in Bostancı’daki merkezinde Torba Yasa konulu bir seminer gerçekleştirdik. Torba Yasada bulunan maddeler üzerine konuştuk. Her ne kadar burjuva medyada birkaç olumlu madde öne çıkarılsa da, “torba”nın işçi sınıfı açısından ne kadar zararlı ve yıkıcı maddelerle dolu olduğu üzerine, tek tek maddeleri inceleyerek güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Aslında en küçüğümüzden en büyüğümüze hepimizi ilgilendiren bu yasa, burjuva AKP hükümeti tarafından Meclisten geçirildi. Her ne kadar Ankara’da tazyikli su ve biber gazı eşliğinde karşılanan emekçiler yasaya karşı geldiklerini gösterseler de, egemenler “dediğim dedik” kuralını uyguladılar.

Eğer bizler üzerimizdeki ölü toprağını kaldırıp atmazsak ve “amaaan bizim işçilerden bir şey olmaz, herkes kendi derdinde, hem bu kadar borcun derdin içinde bir de mücadeleyle mi uğraşacağım” söylemini bırakmazsak bizi daha ne torbalar ne çuvalların içine koyarlar! Bizim böyle düşünmemizi isteyen burjuvazidir. Örgütlü mücadele dediğimizde bunu öcü gibi düşünmemizi de burjuvazi istiyor. Ama kendilerine sıra geldiğinde hem örgütlüler, hem de çok bilgili.

İşçi sınıfının birbirine sımsıkı tutunarak bu zor yolları geçmekten başka şansı yok. Ayrıca örgütlü olmak kadar güzel, yaşama sevinci veren, hayatımıza bir anlam katan ne olabilir ki bizim için? Ömür boyu karın tokluğuna çalışıp sonra da ölüp gitmek mi? Bir avuç asalak, gözümüzün içine baka baka, bizimle dalga geçer gibi, 2800 TL yoksulluk sınırı olan bir ülkede 630 TL asgari ücretle geçinin diyor. Bunlar, anamızdan doğarken borç içinde dünyaya gözlerimizi açmamıza neden olan, daha beşikteyken kanımızı emmeye başlayanlardır. Bir ozanımızın dediği gibi, “bunlar engerekler ve çıyanlardır”.

Peki bu engereklere ve çıyanlara boyun mu eğeceğiz? Analarımızı babalarımızı sömüren, bizleri sömüren bu asalaklara karşı mücadele etmeyip, alın çocuklarımız da sizin, onları da sömürün mü diyeceğiz? Sabahın köründe yataklarından kaldırıp işe yolladığımız okul çağındaki çocuklarımız ilerde sormayacaklar mı bizden bunun hesabını? Bizler mücadele etmezsek bu asalaklar kanımızı daha çok emecekler. Her şey bizim elimizde. Polis coplarının, biber gazlarının, tazyikli suların bizi korkutmasına izin vermeyelim. Şunu bilelim ki, işçi sınıfı daha örgütlü olduğunda, birleştiğinde, onlar buna cesaret bile edemeyeceklerdir.

Maltepe’den bir Marksist Tutum okuru


Yeni İnsana Giden Yolda Bir Eğitim Destanı: “Yaşam Yolu”

Hepimizin bildiği gibi kapitalist sistemde binlerce işçi çocuğu, parasızlıktan, ulusal ve kültürel sorunlardan veya müfredatlardaki sıkıcı ve anlamsız bilgilerle dolu derslerden dolayı eğitimine ve dolayısıyla da hayallerine veda etmek zorunda kalıyor. Bu çocuklar, ya bir yerlerde işçi olarak hayata erken yaşta atılıyor ya da sokaklardaki hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuş çetelerinin eline düşüyorlar. Emniyet, her geçen yıl çocuk suçluların sayısının arttığına dair raporlar yayınlıyor. Buna karşılık patronların çocukları, çok rahat koşullarda, her türlü imkânın içerisinde gayet kaliteli bir eğitim alıyor, yeteneklerini istedikleri yönde geliştirebiliyorlar. Peki, bu hep böyle mi süregeldi? İşçi çocukları hiçbir zaman iyi bir eğitim alamadı mı veya tarihin hiçbir döneminde sokak çocuklarına gerçekten sahip çıkılmadı mı?

Anlatacağımız kitabın hikâyesi tamamen gerçek olaylara ve gerçek kişilere dayanmaktadır. 1920’li yılların başında, yeni kurulan Sovyetler Birliği’nde, yaşanan iç savaş sonucunda çok sayıda çocuk öksüz kalmış ve sokak çetelerinin eline düşmüştür. Dönem SSCB’deki işçi iktidarının kurulmaya başlandığı dönemdir. Ve işçi devleti hem sokaklarda yaşayan çocuklara sahip çıkıp onları eğitmek hem de sokak çeteleriyle mücadele etmek için seferberlik ilan eder. Sokak çocuklarını eğitmek amacıyla eğitim toplulukları oluşturur ve bu topluluklardan biri de Anton Semyonoviç Makarenko’nun sorumlusu ve eğitmeni olduğu Gorki topluluğudur.

Bu topluluktaki çocukların çoğu hırsızlık, yankesicilik vb. suçlardan hapishanelere düşen ve buralardan toplanan çocuklardır. Hatta içlerinde cinayet işleyenler ve fahişelik yapan çocuklar da vardır. Bazı çocuklar etnik kökenlerinden dolayı aşağılanmaktadır. İki ciltten oluşan kitabın birinci cildinde, sokak çocuklarıyla çocuk suçluların bir araya getirilerek onların yeni bir yaşam yoluna çıkarılışının öyküsü anlatılmaktadır. İkinci cilt, acı ve sevinçlerle dolu bir dönemi, insan olmanın tüm canlılığını, tüm karmaşıklığını, coşkularla, ödüllerle dolu bir savaşımı destanlaştırmaktadır.

Kapitalist eğitim sisteminde belki de çöplüğe terk edilecek bu çocuklar, işçi iktidarı ve Bolşevik bir devrimci eğitmen olan Makarenko’nun çabaları sayesinde yeni bir dünya ile tanışıp, sahip oldukları yeteneklerin farkına varmaya başlarlar. İçlerinden doktorlar, mühendisler, eğitimciler ve sanatçılar yetişmeye başlar. Ayrıca yaptıkları üretim faaliyetleri sonucunda emeğin ne demek olduğunu öğrenirler. Daha önceleri insanlık dışı şartlarda yaşayan bu çocuklar sorumluluk almak, paylaşmak, dostluk ve sevgi gibi insani değerleri tanımaya başlarlar. Bu topluluktan yetişen eğitimciler SSCB’nin dört bir yanında eğitim toplulukları kurarlar.

Kitapta anlatılan olaylar bize göstermektedir ki, insanların karakterini belirleyen temel etken aldığı eğitim ve yaşadığı çevredir. Yani burjuva ideologların uydurduğu gibi suç geni diye bir şey yoktur. İşçi çocuklarının yeteneklerine göre, iyi bir eğitim alabildiği ve yeteneklerine uygun işlerde çalışabileceği tek iktidar işçi sınıfının iktidarıdır. Bu iktidarı kurabilmenin tek yolu da, işçi sınıfının uluslararası çapta birleşerek, yaşadığımız sorunların asıl kaynağı olan sermaye düzenini tarihin çöp sepetine göndermesidir.

Bursa’dan Marksist Tutum okuru bir öğrenci