Okurlarımızdan - Mart 2010
Bizim Kadınlarımız
“Korkunç ve Mübarek Elleriyle, Bizim Kadınlarımız”
“Eşimin mücadelesini sonuna kadar destekleyeceğim” dedi biri. “Ateş düştüğü yeri yakar, ocağımıza düştü ateş” dedi öbürü. “Biz artık öğrendik, direnmek gerek” dedi bir diğeri. Direnişçi işçilerin eşleriydi onlar. Bir fabrika önünde, yıllarca çalıştıktan sonra bir çırpıda işten atılmalarına sessiz kalmayan, direnişe geçen mücadeleci işçilerin eşleriydi onlar. Onlar ana, onlar eş, onlar kardeş ve artık yoldaştılar. Direnmenin inancı ve gücü yansıyordu artık sözlerine. Ve çocuklar “Şeker almasan da olur, sen yine benim babamsın” diyecek kadar güzel yürekli, “Babama bunu yapanlara hesap soracağım” diyecek kadar cesur. Çocukluğum geldi aklıma onları görünce. İşçi babamın işten atıldığında eve gelişi, başını iki elinin arasına alıp derin düşüncelere dalışı hafızamda tazelendi, içim burkuldu.
Erkeklerimiz yaşar elbette işsizliğin sefaletin acısını en ağırından. Ama kadın daha bir derin hisseder. Tencereyi ateşe koyandır, tuzu aşa katandır ne de olsa. Kocaman ışıklı gözleriyle bakınca evlâdı, “yok” demek en acısıdır onun için. Çocuktur en nihayetinde o. Yine çocukça yaşar bugünleri de. Ama büyüdüğünde görecektir babası işten atılan işçi çocuklarını, tazelenecektir hafızası, burkulacaktır içi.
İşçi sınıfı kadını, ailesi, mücadelenin en temel unsurlarındandır. Büyük madenci yürüyüşü, Tekel direnişi, Akkardan direnişi ve daha nicesi bunu öğretti bana.
Madenci yürüyüşünde “Biz erkeklerimizin yanında değil, önünde gidiyorduk. Acıkmıyorduk, yorulmuyorduk, çocuklarımızı özlemiyorduk. Çünkü geleceğimiz için yürüyorduk” diyen kadınlar; Tekel direnişinde “Ekmeğimizin mücadelesini veriyoruz ve sonuna kadar direneceğiz” diyen işçi kadınlar; Akkardan direnişinde “Bize reva görülen yaşam bu. Buna sessiz kalmayalım. Fabrikalar bizimdir, çekip gitmeyeceğiz. Hep birlikte mücadele edip kazanacağız” diyen bir direnişçi eşi öğretti bana bunu.
Direnişin içinde olmak, yıllarca bastırılan, boyun eğen, kanaatkâr yanlarını alıp götürür kadınların. Yumruklarındaki ve yüreklerindeki gücü keşfederler. O havayı solumak ve direnişin bir parçası olmak mücadeledeki rollerini gösterir onlara. En önde ve en hınçlı… Bir mücadelenin içinde kadın yoksa o mücadelenin tam anlamıyla başarıya ulaşması güçtür. Çifte sömürüye maruz kalan, işten atılırken ilk önce seçilen, düşük ücretle ağır iş koşullarında çalışanlar bizleriz. Her ne kadar bu sistem bize ikinci sınıf olmayı reva görse de güçlüyüz, yürekliyiz. Mücadele ederek özgürleşecek, mücadele ederek güçleneceğiz. Erkeğimizle, kadınımızla, çocuğumuzla, kardeşimizle, anamız babamızla dünyayı var eden koca bir sınıfız. Ve mücadelemiz bizi zafere er geç ulaştıracaktır.
Ve Nazım’ın dizeleriyle bitirmek isterim sözlerimi:
Kimi der ki kadın uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır.
Gebze’den işsiz bir kadın metal işçisi
İnsan Hayatı mı, Kâr mı Daha Önemli!
İşçilerin meslek hastalıklarına en çok yakalandıkları sektörlerden birisidir madencilik. Maden şirketleri, maden ocaklarında meslek hastalıklarını önlemek için yeterli düzeyde önlem almaktan kaçınırken, meslek hastalıklarına yakalanmış madencilere ödedikleri tazminatların “fazlalığından”, “şirketlerini zarara uğrattığından” yakınıyorlar.
Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) da emekli olan maden işçilerine ödediği tazminatların yüksek olmasından yakınan şirketlerden birisi. Şirketin Genel Müdürü Burhan İnan’ın yaptığı açıklamaya göre; TTK 2009 yılında zarar etmiş ve bu zararın büyük bir çoğunluğunu 2004-2009 yılları arasında emekli olup meslek hastalığı tazminatı kazanan işçilere ödediği 96 milyon 353 bin lira oluşturuyormuş. Oysa şirket 2009 yılında zarar etmek bir yana diğer yıllara oranla kazancını arttırarak 264 milyon lira kâr etti. TTK, maden işçilerini yıllarca yeraltında gece gündüz demeden ölümüne çalıştırarak trilyonlar kazanırken bir sorun yok, ama sıra işçilere ödenen tazminatlara gelince şirket “zarar” ediyor! İşte patronlar sınıfının zihniyeti!
Maden işçileri yıllarca sağlıksız ortamlarda çalıştıklarından dolayı, solunum yolları, akciğer, mide kanseri ve diğer akciğer rahatsızlıkları gibi meslek hastalıklarına yakalanıyorlar. Bu hastalıklar çoğunlukla işçiler çalışırken değil yıllar sonra, hatta işçiler emekli olduktan sonra da ortaya çıkabiliyor. Meslek hastalığı teşhis edilen maden işçileri emekli olduktan sonra da işyerlerine tazminat için dava açabiliyorlar. Ama maden şirketleri işçilerin haklarını aramalarını ve geriye dönük tazminat almalarını “zarar ettikleri” bahanesiyle hiç mi hiç istemiyorlar. Üstelik binlerce maden işçisi bıraktık mesleki hastalıkları için dava açıp tazminat almayı, hayatlarını maden ocaklarında yaşanan grizu patlamalarında ve kazalarda kaybediyor. Yeterli düzeyde alınmayan sağlık ve güvenlik önlemleri nedeniyle madenler işçiler için mezar olurken patronlar için kâr ocağı oluyor!
Patronlar sınıfının kârları biz işçilerin hayatları üzerinden yükseliyor. Onlar için bizim hayatlarımız değil onların kazanacakları para önemli. Biz işyerinde ölmüşüz, meslek hastalığına yakalanmışız onların umurunda bile değil. Bu yüzden de bizi yok sayan ve yok eden patronlara karşı el ele verip mücadele etmeli, bizi yok oluşa sürükleyen kapitalizmi ortadan kaldırmalıyız!
Bostancı’dan bir işçi
Eşitlik mi? Külahıma Anlat!
George Orwell, Sovyetler Birliği’ndeki adı “sosyalizm” kendisi bürokratik diktatörlük olan hilkat garibesi sistemi hicvettiği “Hayvanlar Çiftliği” adlı kitabında, oluşan sınıfsal farklılaşmayı ezilen sınıf açısından kabul edilebilir kılmak için kurallar dizisinin geçirdiği evrimi güzel bir şekilde anlatır. Önce “bütün hayvanlar eşittir”, bu Sovyetler Birliği’nin ilk kuruluş dönemine, yani işçi devletine tekabül eder; sonra “bazı hayvanlar daha eşittir” kuralı hâkim olur, bu da bürokratik diktatörlüğe tekabül eder.
Aslında burjuva Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşananları kavramak açısından da defalarca okunması gerekli olan bir eserdir “Hayvanlar Çiftliği”. Yargıda yaşanan son gelişmeler biz sınıf bilinçli işçilere bir kere daha “bazı hayvanların daha eşit” olduğu gerçeğini gösteriyor.
Oysa Anayasanın 10. maddesi şöyle buyurmaktadır: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”
Bu devlet organlarından biri olan HSYK (Hâkimler Savcılar Yüksel Kurulu) Erzincan Cumhuriyet Baş Savcısının Erzurum özel yetkili savcıları tarafından sorgulanıp hâkim karşısına çıkarıldıktan sonra tutuklanması üzerine derhal harekete geçerek özel yetkili savcıların yetkisini kaldırdı. Bu özel yetkili savcılar bir zamanların DGM savcılarından başka bir şey değildir. Bu savcılar dün olduğu gibi bugün de devrimcilere ve Kürt halkına, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısına yapılan uygulamanın misliyle fazlasını uygulamaktadırlar. Ama bir kere bile olsun HSYK devreye girip DGM savcılarının ya da özel yetkili savcıların yetkisini bu yüzden kaldırmamıştır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, “bazı hayvanlar daha eşittir”!
Anayasanın 10. maddesinde yazılan eşitlik ilkesinin burjuva eşitlik ilkesi olduğu bir kere de daha kanıtlanmıştır. Burjuva eşitlikten anlamamız gereken basittir. İktidar kavgasına girmiş olan statükocu kesimden biri diğer tarafın gazabına uğrarsa, devlet organları eşitlik ilkesi adına devreye girer. Sıra devrimcilere, Kürtlere ve hatta hakkını arayan sıradan bir işçiye geldiğinde ise burjuva eşitliğin eşitsizlik tarafı uygulanır.
Sınıflar ortadan kaldırılmadığı sürece eşitliğin varlığından bahsetmek sadece burjuvazinin eşitlik anlayışından bahsetmek demektir. Dolayısıyla kim burjuva düzen sürdükçe eşitlik olduğundan bahsediyorsa bunu sınıf bilinçli işçilerin külahına anlatması gerekir.
Ancak mücadele eden işçiler eşitliğin gerçekten ne demek olduğunu kavrayabilir. Mücadele ettikçe de eşitliğin en iyi uygulayıcıları onlar olabilir. Gerçekten eşit davranmak ve davranılmak istiyorsak işçi sınıfının mücadele saflarına katılmamız gerekiyor.
Mücadele eden eşitlik seviyesine ulaşır!
Marksist Tutum okuru bir kamu emekçisi
Ölüme Neden Olan Sel mi?
Her kış olduğu gibi bu kış da sel felâketleri yaşanmaya başlandı. Yaşanan sel felâketlerinde ölümler ve insanların hayatlarını tarumar eden hasarlar hayatımızın bir parçası haline geldi. Bir başka deyişle gözlerimiz bu görüntülere o kadar aşina ki, artık olanları normal karşılıyor ve hayatın bir parçası sayabiliyoruz. Selde boğulan insanlar, kapağı olmadığından üzeri açık kalmış logarlardan sonsuzluğa sürüklenen çocuklar, evleri sel suları altında kalanlar, yollardan sürüklenip denizlerin içinden toplanan arabalar, fabrikalardan ve evlerden çıkamayarak mahsur kalanlar... Bunların hepsi de görmeye alışık olduğumuz türden görüntüler. Peki, bu felâketlerin sorumlusu doğa mıdır gerçekten, yoksa kâr etmekten başkaca hiçbir şeyi hesaba katmayan ve doğa olaylarını katilimiz haline getiren patronların düzeni kapitalizm mi?
Felâketlerin sorumlusu kapitalizmdir, burjuvazinin kâra dayalı şehircilik anlayışıdır. Suyu tasfiye etmekten çok uzak olan altyapı sistemleri, taşan ve can alan küçüklü büyüklü akarsu yataklarının ıslah edilmemesi kaderimiz midir? Derelerin ıslah edilmesi ve şehirlerin yaşanılır hale getirilmesi teknolojinin bu denli ilerlediği bir noktada sağlanamıyorsa ne zaman sağlanabilir? Kesinlikle bu soruların cevapları üzerine daha ayrıntılı düşünmek zorundayız. Antalya’da yaşanan son olay, bunun başka bir boyutunu yeniden gözler önüne serdi. Gördük ki, bu felâketleri önlemeye yönelik olarak şehirleri planlamak bir yana, her sene yaşanan ve tekrar eden olaylar için bile gerekli dersler alınmamış ve hiçbir hazırlık yapılmamıştır. Her sene insanlar sellere kapılıp yaşamlarını yitirirken, şehir yöneticileri gerekli önlemleri alarak kent halkına yardım edemiyorlarsa ne yapıyorlar? Bu sorunların üstesinden gelmek onların sorumluluk alanında değil mi? Antalya’da yaşanan son selde iki insan sele kapılıp iki yüz metre ilerdeki ağacın dalına tutunarak yedi saat boyunca kurtarılmayı bekledi. Kameralar yardım isteyen insanları çekti. Aradan saatler geçmesine rağmen, başta valilik olmak üzere, sivil savunma, polis, itfaiye ve daha birçok sorumlu kurum zahmet edip de yardıma gelmedi. Bir kişi tutunduğu dalı bırakmak zorunda kalarak sel sularına kapılıp can verdi. Diğer bir kişi ise yakınlarının çabasıyla 40 kilometre uzaktan bot temin edilerek kurtarıldı. Gerekli teçhizata sahip olan kuruluşların sokaktaki insanı kurtarmamasının tek nedeni var: İnsan hayatı bu sistemde ucuzdur. Kapitalist düzenin genel kanunlarına aykırı bir durum değil tabii bu. Kapitalizm üreten ve emeğini satan insana hizmet etmek şöyle dursun, onların yaşamlarını zindana çevirmekten öte bir işleve sahip değildir, olamaz da…
Teknolojinin insan hayatını bu denli kolaylaştırabilecek imkânları geliştirdiği bir dünyada, insanlar bot bulunamadığı ya da arızalı olduğu için yedi saat bekleyip ölüme sürüklenebiliyorlar. Antalyalı yetkililerin ellerindeki botun denizde kullanılmaya elverişli ama çamurlu sularda kullanılmaya elverişli olmadığını açıklaması insanın kanını donduruyor. Acaba Antalya’da gerçekleşen ilk sel felaketi midir bu? İlk kez mi yollar sel nedeniyle kapanıyor, akarsular taşıyor ve insanları ölüme sürüklüyor? Bu açıklamayı bir insan nasıl oluyor da umursamazca yapabiliyor, anlamak mümkün değil.
İşçi sınıfı ürettiği değerden, ölmeyip de sömürülmeye devam edecek payın dışında bir pay alamıyor, hatta ölümden kurtarılacak kadar bile değer görmüyor. Yatları, tekneleri ve kurtarma botlarını biz üretirken, ölümden kurtulmak için bile kullanamıyoruz. İşçi ve emekçilerin ölümü de yaşamı gibi değersiz. Kimseden ses çıkmıyor. Kimse hesap vermiyor. İhmali bulunan insanlar kaçamak açıklamalarla kendilerini kurtarmaya bakıyor ve kimse onlardan hesap sormuyor. Bu noktada sormak gerekiyor, insanların bu şekilde ölmelerini kader olarak adlandıran bir zihniyet, yöneticilik noktasında hangi vasıflarıyla bulunabiliyor?
İnsan hayatının bu kadar değersiz olmadığını, herkese yeniden ve yeniden hatırlatmak zorundayız. Yüksek sesle haykırmalıyız: Bu insanlık dışı düzeni yıkmak ve yeni bir düzen kurmak için örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz. Düzenin değiştirilmesi için bir sel gibi yola düşmenin vakti çoktan geldi de geçiyor bile.
Antalya’dan bir otel işçisi
Dünyanın Parlayan Yıldızı Nedir?
Dünyanın parlayan yıldızı Türkiye’nin parlak geleceğinin ne olduğunu biliyor muydunuz? Bu şaşalı sorunun yanıtını bir süredir televizyonlarda bolca gösterilen reklâm filminde bulabilirsiniz. Akşamları yorgunluktan ne televizyon izliyorum ne de parasızlıktan reklâmlara dikkat ediyorum diyorsanız o halde bu sorunun cevabını biz verelim.
Tıkır tıkır reklâmından sonra, televizyonlarda çeşitli sanayi sektörlerinin reklâmını yapan yeni bir reklâm daha gösterime girdi. Yeni reklâm filmi, Otomotiv Endüstrisi Tanıtım Komitesi (OETK) tarafından hazırlandı. Reklâm filmi, insanların bilinçaltına milliyetçilik pompalayıp kapitalistlerin ürünlerini öne çıkartıyor: “Cennet vatanımız için ne yapsak az” cümlesiyle açılışı yapılan reklâmda, bir yandan harıl harıl çalışan işçiler, diğer yandaysa üretilmiş son model otomobiller görüntüye geliyor. Reklâm metninde ise, “biz ülkemize iş, aş ve refah üretmek için var gücümüzle çalışıyoruz” deniyor. Söylenenleri duyan da otomotiv patronlarının tezgâh başında alınteri döküp işsizlere iş, işçilere refah içinde yaşayacak bir ücret vermek için çabaladıklarını sanır. Reklâmın devamında otomotiv sektörünün ne denli büyüdüğü anlatılıyor bizlere. Sektör büyümüş, ihracatta rekorlar kırılmaya başlanmış bile. Söylenene göre, üretim 1 milyonu, ihracatsa 20 milyar doları geçmiş. Üretimin yüzde 80’ini çoktan dünyaya ihraç eder hale gelmişiz! Reklâm filmi, “Türkiye bize güvensin” çağrısıyla sona ermeden önce, hepimizi cahil yerine koyarak, “Biliyor muydunuz?” diye soru soruluyor.
Biliyoruz, çok iyi biliyoruz sayın palavracılar. Biliyoruz, siz otomotiv patronlarının ihracatını, kırdığınız üretim rekorlarını ve ettiğiniz muazzam kârları biliyoruz. Peki, sizler biliyor muydunuz: Bursa’da, Gebze’de, İzmit’te, İstanbul’da kaç işçinin hayatını söndürdüğünüzü? Kaç işçinin iş kazasında öldüğünü veya sakat kaldığını? Kaç işçinin ayın sonunu getirmek için ne fedakârlıklar yaptığını, ne zorluklara katlandığını? Kaç işçiyi krizde işten attınız? Sektör büyüyor, patronlar kazanıyor, kazandıkça kendilerine güvenleri artıyor. Sektör büyüyor, ama işçilerin hakları küçülüyor, ücretleri düşüyor ve işsizliğin önü alınamıyor. Bu mudur sizin televizyon reklâmında defalarca “iş, aş ve refah üretiyoruz” dediğiniz?
En son Gebze’de 108 Akkardan işçisinin işine sizler son vermediniz mi? Kriz gerekçesiyle hiç gözlerinin yaşına dahi bakmadan attığınız işçiler değil miydi otomotiv parçalarını üretenler? Otomotiv parçası üreten Akkardan patronu da kâr üstüne kâr ediyor. Patron kâr elde ederek yeni fabrikalar almasına rağmen, faturayı işçilerin üzerine yıktı. Bir gecede 108 işçi işten atıldı. Sırada daha kaç işçi var kim bilir?
Reklâmda utanmadan bir de “bize güvenin” diyorsunuz. Otomotiv işçileri için en kötü şey, siz patronlara ufak da olsa bir güven beslemeleridir. Başımıza ne geldiyse, sizlere güvenmemizden geldi. Patronlara güvendik, daha çok çalıştırılmaya başlandık. Sesimizi çıkarmayıp vaatlerinizi yerine getirmenizi bekledik, ama nafile… Sizlere güvenmemizin faturası sömürü, işsizlik ve açlığın daha çok artması oldu. Artık bizler çok iyi biliyoruz ki, işçiler patronlara asla güvenmemelidir. Emeğimizin ayaklar altına alındığı sizin düzeninizde, milyonlarca otomotiv işçisi için insanca bir yaşam söz konusu olmayacak. Siz kan emici otomotiv patronları, Türkiye’nin veya dünyanın parlayan yıldızı oldukça, biz işçilerin yıldızları bir bir sönüyor! Biz işçilerin yıldızı, örgütlendiğimizde ve mücadele ettiğimizde parlamaya başlayacak. Tıpkı Tekel işçileri gibi, tıpkı Sinter Metal işçileri gibi, tıpkı Akkardan işçileri gibi, her zorluğu göze alıp direnişi seçerek bütün direksiyonları mücadeleye doğru kıracağız. Bizim için başka türlü iş, aş ve refah gelmeyecek, bunu biliyoruz.
Marksist Tutum okuru bir işçi
Patronların Unut Dediklerini Unutmayacağız!
Patronlar sınıfı bugün ve geçmişte biz işçilerin mücadelesine ait ne varsa her şeyi işçilerin gündeminden uzaklaştırıyorlar. Tarihte işçi sınıfının mücadelesine dair tüm yaşananları hasıraltı ediyorlar. Patronlar bunu kendi çıkarları için yapıyorlar. Peki biz işçiler kendi sınıf çıkarlarımız için mücadele etmeye ne zaman başlayacağız? Ne zaman onların unut dedikleri şeyi öğrenmeyi önümüze hedef olarak koyacağız?
İşçileri tek tek ele aldığımızda patronlara göre onlar bir böcek kadar değeri olmayan yaratıklardır. Ama işçiler gerçekten birleşip örgütlendiğinde patronların böcek kadar değer vermediği işçi, mücadelesi sayesinde insan olarak ciddiye alınmaya başlanır. Çünkü fabrikada tek başına süklüm püklüm olan işçi, örgütlendiğinde öfkesi gürbüz bir işçi önderi olarak karşımıza çıkabiliyor. İşte o zaman patronların uykuları kaçıyor. Kendi fabrikalarına gelirken bile korkuyorlar.
İşçi sınıfı kendi tarihini bilmiyor. Patronlar işçi sınıfının mücadele tarihini kasıtlı olarak unutturmaya, çarpıtmaya çalışıyor. Ama patronlar sınıfı bilsin ki onların unut dedikleri şeyi biz işçiler unutmayacağız. 1871 Martında işçiler Paris’te ilk kez iktidarı ele geçirdiler. 72 gün, patronlar olmadan, işçiler kendi kendilerini yönettiler. Kentin tüm ihtiyaçlarını işçi komiteleri karşılıyordu. İşçi sınıfının kendi kendilerini patronlar sınıfı olmadan da yönetebildiğini tarihimiz bizlere gösteriyor. Bu bilgi patronlar sınıfı için o kadar tehlikeli ki, bunu öğrenen her işçiyi patronlar bölücü, terörist olarak suçluyorlar. Çünkü bu bilgi bize gösteriyor ki, onlar olmadan da işçi sınıfı fabrikalarda üretimi gerçekleştirebilir ve hayatı daha yaşanabilir bir düzeye getirebilir. İşte tüm bunlar patronlar sınıfının ölüm fermanı niteliğindeki bilgiler.
1917’de Rusya’da işçiler despotik Çarlığa ve Rus patronlarına karşı ayaklandılar. O zamana kadar ayak takımı olarak görülen Rus işçileri, patronlara ve efendilere karşı, asıl efendinin kimler olduğunu gösterdiler. Patronların unut dediği bu büyük tarihsel ayaklanmayı da unutmayacağız. Evet, 1917 işçi devriminde ayaklar baş olmuş ve iktidarı ele geçirmişti.
İşçilerin yazdığı tarih berrak bir biçimde bize şunu gösteriyor ki, patronlar sınıfının yapma dediği birçok şeyi işçi sınıfı kendi çıkarları için yapmalıdır. İşçi sınıfı patronların kara dediğinin ak, ak dediğinin kara olduğunu bilerek kendi yolunu aydınlatabilir ancak. Evet, tarihte işçiler kendi sorunlarını bir kentte bir ülkede ortaya koydular. Ama sorunun çözümü ne bir kentle sınırlı ne de bir ülke ile sınırlı kalabilirdi. Şimdi sıra tüm dünyada işçi sınıfının birleşip iktidarı ele geçirmesindedir. Patronların bize unutturmaya çalıştığı şey Nazım Ustanın dediği gibi, “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” koskoca bir dünyanın işçi sınıfının yönetimine geçmesidir. Bunu sağlayacak olan işçi sınıfının uluslararası mücadelesidir.
Her Şeyi Öğreneceğiz Ama Hiçbir Şeyi Unutmayacağız!
Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Mücadele Birliği!
Esenler’den işsiz bir işçi
Kardan Adam
Geçtiğimiz günlerde hepimizin bildiği gibi yoğun bir kar yağışı yaşandı. Bazılarımız bu duruma sevinse de, kar kıt kanaat geçinen işçiler için zor günleri de beraberinde getirdi. Öyle ya kar demek soğuk demekti. Soğuk demek ısınmak için daha fazla odun, kömür ya da yüksek doğalgaz faturası demekti. Kar demek palto, çizme, daha pek çok ihtiyaç demekti. Her yeri beyaza bürüyen kar bin bir zorlukla boğuşan işçi mahallelerinde yaşayan bizleri kara kara düşündürdü. Karın yağması, dünyanın nasıl bir şey olduğunun ve zorluklarının farkında olmayan çocukları çok sevindirdi. Okulların da tatile girmesiyle birlikte, gönüllerince düşe kalka oynadılar. Pek çoğu kardan adam yapmayı ihmal etmedi tabii ki.
Ben de bir gün tesadüfen balkondan dışarıya bakarken bir kardan adan gördüm. Bu kardan adam diğerlerinden farklıydı. Biz küçükken kardan adam yaptığımızda kollarının arasına ya süpürgeye benzer bir şey ya da çalı çırpı koyardık. Fakat bu kardan adamı farklı kılan şey kollarının arasında Türk bayrağı olmasıydı. Bir an şaşırdım, sonra neden şaşıyorum ki diye sordum kendime. Bu minicik yüreklere bile daha beş altı yaşlarındayken milliyetçilik zehri damla damla aşılanıyor. Küçücük yürekler daha bu yaşlarda başlıyor Yunanlıları, Ermenileri, Kürtleri düşman olarak görmeye. Burjuvazinin işçi sınıfını bölmek için kullandığı milliyetçilik zehri, TV programlarından, gazetelerden, filmlerden, kısacası her yerden sinsice hayatımızın her alanına sızıyor. Bu durum genciyle yaşlısıyla her yaştan işçiden tutun da, beş altı yaşındaki küçücük çocukları bile etkisi altına alıyor.
Bizler işçiler olarak bu karanlığı söküp atmadığımız sürece, egemenlerin ilk olarak zehirleyecekleri bu tazecik beyinler olacaktır. Hayatımıza yavaş yavaş sinsice sızan, biz işçileri ve onların çocuklarını kör eden bu zehre karşı mücadele edelim. İşçilerin bütün dünyada kardeş olduğunu bilelim.
Gebze’den bir kadın işçi
Mücadeleye İnanalım ve Örgütlenelim
Düşünmenin, sorgulamanın yasak olduğu bir ülkede eğitimin nasıl olduğunu görüyoruz. Hepimiz okuldaki öğretmenlerimiz derslerde ne derlerse onlara “hı, hı” deyip geçiyoruz. Sanki onlardan farklı düşünmek söz konusu değilmiş gibi. Örneğin alınan harçların bu kadar fazla olmasına rağmen neden balık gibi yan yana 100 öğrenci istiflenmiş bir şekilde ders dinlemeye çalışıyoruz? Bir öğretim görevlisi daha getirip bu sayıyı 50’ye indirebileceklerini söylediğimizde öğretmenlerimiz, “bu konulara girmeyelim, bu siyasete girer, sizin açınızdan iyi olmaz” diyerek bizi tehdit ediyorlar. Ezbere dayalı eğitim sistemini sorgulama! Sınavları eleştirme! Sistem seni bir yerden alıp nereye koyarsa orda dur ve sakın düşünme! İrdeleme!
Kantinlerimiz okey takımları, tavla zarları, bilardo masalarıyla süslü. Küçük bir köşeye kitaplık yapılabilir oysa. Ama düzen o kadar iyi işliyor ki, öğrenciler artık internetten, televizyondan başını kaldırıp “Ülke nereye gidiyor, bizler bu düzenin bir parçası olmak, ona hizmet etmek için mi okuyoruz?” sorusunu sormuyorlar bile. Yarın biz de işçi olacağız. Fakat sömürüsüz bir yarın için ne yapmalıyız diye düşünemiyoruz. Çünkü düzen bizi tamamen hapsetmiş. Oysa hiçbir şey göründüğü gibi değil. Büyüyen işsizlikle beraber okumanın da işe yaramadığı bir dönemde yaşıyoruz. Ülkemizde binlerce üniversite mezunu işsiz. Her geçen gün işten atılmalarla işsizlerin sayısı artıyor. Mezun olanların büyük bir bölümü de işsizler ordusuna katılıyor.
Kapitalizmin hayatın her alanına girerek yarattığı travma büyüyor. Bu düzen işçi sınıfını sağlıksız ve yoksul bir hayata mahkûm ediyor. Çocuğunu okutamayan, muayene ettiremeyen, evine ekmek götüremeyen emekçilere kulaklarını kapayan egemen burjuvazi, her zamanki gibi kör, sağır, dilsizi oynamaya devam ediyor. Ve yine patronların krizi bahane ederek işyerlerini kapatmaları, ücretlerin yarıya indirilmesi, işten atılmalar işçi sınıfının belini büküyor. Oysa örgütlü olsak patronların bize ödetmeye çalıştıkları faturaları ödemek zorunda kalmayız. Kendi hakkımızı birlik olursak söke söke alırız. Bütün iş örgütlü olabilmekte. Mücadeleye inanmalıyız ve örgütlenmeliyiz. Daha iyi eğitim, eşit sağlık hakkı, daha güvenli bir ortamda çalışmak buradan geçiyor. Burjuvazinin bize dayattığı şartlara karşı örgütlü olmak tek çözümdür.
Bir üniversite öğrencisi
Ben okulda yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum sizlere. Ben 7. sınıf öğrencisiyim. Sosyal Bilgiler dersimizde öğretmenimizin yakasına takmış olduğu, üzerinde “4-B ve 4-Cye Hayır, Tekel İşçilerinin Talepleri Kabul Edilsin” yazan kart sınıfımızın gündem konusu oldu. Bu kartı görür görmez sınıftan, “hocam 4-B ne?” “4-C ne” gibi sorular yükselmeye başladı. Öğretmenimiz açıklamasını yaptıktan sonra ise bu sefer sınıftan, “4-B’ye hayır, 4-C’ye hayır!” diye sesler yükselmeye başladı. Ve bu sesleri bastırmak öğretmenimiz için çok zor oldu.
Tekel işçilerinin mücadelesi tüm toplumun gündeminde. Bugün okullarda bile bu mücadele hangi yolla olursa olsun dilleniyor. Demek ki Tekel işçileri tarafından haklı bir mücadele veriliyor. Umarım ilerde daha çok böyle direnişler ve grevler olur da okulda her gün bugün yaşadığımız gibi bir olay yaşarız.
Esenler’den bir öğrenci
Selam güzel dostlar…
Biz her zaman birlik olunması gerektiğini söylüyoruz. Oysa birlik olmak söz konusu olunca buna yanaşmıyoruz. Örneğin, bizim bir hakkımıza saldırı olduğunda mitinge gidiyoruz, tepkimizi göstermek için. Oysa birçok işçi arkadaşımız gelmemek için çeşitli bahaneler üretiyor. Fazla mesai yapmaya gelince işimiz olmuyor ama hakkınızı aramaya gelince hep işimiz oluyor. Oysa bu hak arama konuları önemsiz değil ki, bunu biz hiç önemsemiyoruz, önemsemeliyiz. Önemsemezsek hep kaybederiz.
Bizlerin bir arada olup birbirimize sahip çıkması gerekiyor ama biz bunu yapamıyoruz. Bu yüzden de kaybediyoruz. Biz işçilerin birlik olup gerçeği öğrenmemiz lazım, öğrendiklerimizi de bilmeyenlere öğretmemiz lazım, ne kadar çok işçi bilinçlenirse o kadar iyidir. Bizler öğrenip birlik oldukça kazanacağız.
Kıraç’tan bir işçi
Paran Varsa Hastane Beş Yıldızlı Otel, Ama Orada İşçiysen Beş Yıldızlı Cezaevi
Merhaba arkadaşlar. Ben özel bir hastanede taşeron şirkette çalışan bir temizlik işçisiyim. Yazının başlığından da anlaşıldığı üzere çalıştığım hastane görünümüyle bir otel havasında. Öyle ki müşteriler diyorum çünkü müdürümüz onlara hasta gözü ile değil, müşteri gözü ile bakmamızı istiyor, önemli olan onların memnuniyetiymiş. Sanki hastane değil orası. İnsanlar otele geliyorlar, biz de onları güzel ağırlamalıyız! Bir bakıma da öyle. Bir sürü bavulla geliyorlar tatile gelir gibi, çünkü gelen kişiler gelir düzeyleri yüksek, paralı kişiler. Durum böyle olunca bizim gibi işçilerin alışık olmadığı görüntüler ortaya çıkıyor. Kaldıkları odalar oldukça lüks, isteğe göre süit dedikleri geniş odalarda ailecek kalabiliyorlar. Her şey ayaklarına geliyor. Her sabah odalarının temizliği yapılıyor. Bitmiyor, öğle, akşam ve hatta gece de devam ediyor. Biz işçilerin hastalandığımızda gittiğimiz hastanelerden farklı değil mi?
Biz hastane işçileriyse sabah 8’den akşam 6’ya kadar dur durak bilmeden, hatta çay paydosu yapmadan, “müşteri” memnuniyeti diyerek çalışıyoruz. Peki, bizim memnuniyetimiz? Deyim yerindeyse biz de tok hastanenin aç kedileriyiz. Çalışma koşullarından memnun değiliz. Ücretimizden memnun değiliz. Gece vardiyasında servis yok. Evet, arkadaşlar durum böyle. Patronumuz hep ileriye gidip geleceğini teminat altına alırken, bir hastane yetmez bir tane daha derken, bir de bakıyoruz ki biz ayın sonunu getiremiyoruz. Çocuklarımız hasta oluyor, onları hastaneye götürecek ne paramız ne fırsatımız oluyor. Biz bu koşulları hak etmiyoruz. Çalıştığımız yerleri ayakta tutan, büyüten bizim emeğimiz. Aslında ödenmemiş emeklerimiz. Onların saltanatlarına saltanat katan bizim sessizliğimiz. Sizce bu sessizliği bozup sesimize bir sürü sesler ekleyip çığlık olmanın zamanı gelmedi mi?
Kadıköy’den bir hastane işçisi
