Okurlarımızdan - Mart 2009

Marksist Tutum diyor ki!

Filistin halkına ve Kürt halkına özgürlük!

Kriz, işsizlik, emperyalist savaşlar, açlık ve yoksulluk kapitalizmin yarattığı sorunlardır!

Kapitalizmi yıkalım! Çözüm işçi iktidarında!

15 Şubat Pazar günü Kadıköy’de krize, emperyalist savaşlara, işten atılmalara, ücretsiz izinlere, sosyal hak gasplarına karşı düzenlenen mitingde, Marksist Tutum dergisini işçi kardeşlerimize ulaştırmak için bu sloganları haykırdık.

İçinden geçtiğimiz süreçte dünya işçi sınıfı olarak birçok sorunlarla boğuşuyoruz. Her geçen gün kapitalizmin içinde büyük bir hızla bataklığa saplanıyoruz. Bunca yıkıma rağmen kapitalizmin hâlâ yaşabilinir bir sistem olduğunu savunan burjuva ideologları, şimdilerde gerçekleri nasıl çarpıtsak diye kara kara düşünmektedirler. Ama ne kadar düşünürlerse düşünsünler kapitalizmin büyük bir yıkıma yol açtığı gerçeğini değiştiremezler. Nitekim son birkaç ay içinde yaşanan olaylar bunu açıkça ortaya koyuyor. 2008 sonbahar aylarında dünyada işsizlerin sayısı milyonlarla artar hale gelmiştir. Yaşanan krizlerin akabinde emperyalist paylaşım savaşlarının hız kazandığınıysa İsrail’in Filistin’e saldırması bir kez daha somut bir şekilde göstermiştir.

Türkiye’de de durum dünyadan farklı değildir. Son 3 ayda 500 binin üzerinde işçi işini kaybetmiş durumda ve işten atılmaların hiç de ardı arkası kesilecekmiş gibi görünmüyor. İşte Pazar günü düzenlenen miting bu kötü gidişin önüne geçmek için önemli bir adımdır. Tabii sadece bir adımdır ve bu adımları ilerletmek biz işçilerin elindedir.

Krizin yükünü proletaryanın sırtına yüklemek isteyen burjuvaziye karşı işçiler arasında birliktelik ağını örmek ve mücadeleyi yükseltmek için alanlara daha kalabalık ve daha sık çıkmalı ve tüm gücümüzle taleplerimizi dile getirmeliyiz.

Tuzla’dan bir Marksist Tutum okuru


TC Burjuvalarının da İnsan Öldürmeyi İyi Bildiğini Unutma!

Kapitalist krizin gittikçe derinleştiği ve emperyalist paylaşım savaşının yayıldığı bir dönemdeyiz. Yeni yıla girerken Siyonist İsrail devleti Filistin üzerine bombalar yağdırdı ve 1400’ü aşkın Filistinli işçi, emekçi hayatını kaybetti. Ancak burjuva politikacılar kendi elleriyle yarattıkları acıları bile kendi çıkarlarına kullanmaktan utanmıyorlar. Geçtiğimiz günlerde Davos’ta kapitalistler bir aradaydı. Erdoğan Peres’e “çok sert” çıktı ve “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” dedi. “Benim için Davos bitmiştir artık, Davos’a bir daha gelmeyeceğim” diyerek toplantıyı terk etti.

Bizler geçmişte yaşadıklarımızı unutacak kadar balık hafızalı değiliz. Irak işgal edilirken neredeydi Erdoğan? ABD hükümetinin Afganistan ve Irak işgallerine aktif destek veren, Irak’ta işgalci güç olmak için Meclis’e tezkere getiren, üsleri, limanları ve hava üslerini ABD’ye kullandırarak yüz binlerce insanın öldürülmesine dolaylı da olsa katkıda bulunan acaba kimdi? Yanı başımızda Kürt halkına yapılan katliamları unutmadık. Ve bugün hâlâ Kürt halkına yapılan saldırılar bitmiş değil, çocuklar hâlâ mermilerle oynuyor, polis ve asker baskısı altında yaşamak zorunda bırakılıyor. Aynı şekilde İsrail pilotlarının Konya Hava Üssünde eğitilmesine itirazı olmayan da yine aynı Erdoğan değil midir?

Öte yandan yerel seçimler yaklaşıyor. Ve Erdoğan, “daha fazla öldürmeyi vaat eden bir seçim kampanyası olabilir mi” diyerek İsrail’deki seçim kampanyalarını eleştiriyor. Oysa bizler şunu çok net biliyoruz ki, hiçbir burjuva, işçi sınıfının çıkarlarını düşünmez. Erdoğan bugün Davos’a çıkıp Filistin’de ölen sınıf kardeşlerimiz adına konuşuyor. Fakat oraya neden toplandıklarını bizler biliyoruz. Bizlerin kuyusunu daha derin nasıl kazacaklarını konuşmak için bir aradaydı kapitalistler.

Bilinçli işçiler şunu çok net biliyorlar ki, hiçbir kapitalist, çıkarları uğruna insanları öldürmekten çekinmez. Buna Erdoğan’ın temsil ettiği Türkiye burjuvazisi de dâhildir. Bu yüzden de onların güzel laflarına kanmamalı, güvenmemiz gereken tek şeyin örgütlü gücümüz olduğunu iyi bilmeliyiz.

Ankara Üniversitesinden bir öğrenci


“Uyan Artık Uykudan Uyan”

Bugün dünya çapında yaşanan ekonomik kriz kendini iyice açığa vurmaya başladı. Çeşitli işyerlerinde ve çeşitli ülkelerde işten çıkarmalar, işyerlerinin kapanması, işsiz işçilerin oranındaki artış hemen hemen tüm dünyada kayda değer bir yükselişe geçmiştir. Tabii bu olumsuz yükseliş, içinde başka bir olumluluğu da barındırmaktadır. Çünkü daha düne kadar işçi dostlarımıza bir sorunu anlatmak için kendimizi yırtıyorduk, şimdi yükselen krizle birlikte işçiler biraz da olsa asıl düşmanlarını görmeye başlamıştır.

Burada esas görülmesi gereken şey ise işçi sınıfının enternasyonal birliğidir. Biz işçilere karşı çeşitli saldırıları burjuvazi nasıl ki uluslararası ölçekte gerçekleştiriyorsa, şüphesiz bu saldırılara karşı koyabilmek için de işçi sınıfının enternasyonal, yani uluslararası birliği olmazsa olmazdır. Bundan 138 yıl önce bir sanayi işçisinin yazdığı Enternasyonal marşını anımsarsak eğer, bu kokuşmuş sistem içersinde işçi sınıfının kurtuluşu ancak ve ancak kendi eseri olacaktır.

Yıllar boyunca biz işçileri iliklerimize kadar sömüren, üç kuruşa gece gündüz çalıştıran burjuvazi, böylesi kriz dönemlerinde tüm yükü, yani krizin faturasını biz çalışanlara yıkmak istemektedir. Zaten bizleri, bugüne kadar büyük bir esaret içinde tuttuysa eğer, bunun da belirli sebepleri vardır. Şüphesiz işçilerin örgütsüzlüğü bir tarafa bırakılırsa, burjuvazi dini inançları sömürerek ve şükretme mantığını geliştirerek işçilerin sürekli beynini bulandırmıştır. İşçileri bölüp parçalayıp, milliyetçilik zehriyle beyinleri felç eden burjuvazi bir de şükürcü mantıkla işçileri tamamen mücadeleden geri tutarak pasif bir duruma düşürmektedir.

Bir işçi, bir parça ekmek için bile bir sürü emek harcamaktadır. Şüphesiz istenmesi gereken şey bir parça ekmek değil, dünyadaki tüm insanların, savaşsız, sömürüsüz, insan gibi yaşamasıdır. Haliyle böyle insanî bir görev şükretmeyi değil, mücadele etmeyi gerektirir.

Burjuvazi bizleri sömürürken, “buna da şükür” demiyor! Doğal olarak bizlerin de şunu bilmesi gerekmiyor mu? Biz işçileri kurtaracak olan, Enternasyonal marşında da söylendiği gibi; ne ağalar, ne paşalar, ne de din olacaktır. Kurtuluş, sınıfımızın uluslararası kurtuluşu, ancak enternasyonal bir mücadele ile mümkündür. İşçiler arasında dinsel, bölgesel farklar olsa da, esas olan bir işçinin bölgesi ya da dinsel inancı değildir. Çünkü din kişinin kendi inanç dünyasını ilgilendirir. İşçi inanıyor diye sömürüden kendini kurtaramıyor, hatta kimi işyerlerinde din adı altında sömürü daha da katmerleşiyor. Onun için inanan inanmayan ya da farklı dinlerden dürüst her işçi, burjuvazinin bize dayattığı bazı ayrımları bir kenara bırakarak işçi sınıfının bu esirler dünyasından kurtuluş kavgasına omuz vermelidir.

İşçi sınıfını yılların birikmiş ataletinden kurtaracak kavgaya çağıran Enternasyonal marşının da söylediği gibi, din, dil, ırk, renk ayrımı yapmaksızın, inanan inanmayan herkesi kucaklıyor sınıf mücadelesi. Kavgamızın marşı olan Enternasyonal, yüreği cıvıl cıvıl olan, yüreğinde yaşama sevincini burjuvaziye inat dipdiri tutan herkesi, yumruklarını sıkıp zulmü rüzgârlara savurmaya çağırıyor.

Hem fabrikalar hem de toprak, her şey emekçinin malı

Asalaklara tanımayız hak, her şey emeğin olmalı

Cellâtların döktükleri kan, bir gün onları boğacak

Bu kan denizinin ufkundan, kızıl bir güneş doğacak

BU KAVGA EN SONUNCU KAVGAMIZDIR ARTIK

ENTERNASYONALLE KURTULUR İNSANLIK!

Beylikdüzü’nden bir tekstil işçisi


Kriz Derinleşirken

Merhaba Marksist Tutum okurları. Şu günlerde kapitalizm büyük bir kriz içinde. Daha krizin başında olmamıza rağmen işten çıkartılan işçiler, buna bağlı olarak gün geçtikçe artan ve bir çığ gibi büyüyen işsizlik, kapanan fabrikalar ve pahalılaşan hayat standartları… Burjuvazinin elinde bulundurduğu medya krizin yapısını olduğundan farklı bir şekilde lanse etmeye çalışsa da durumun ne kadar vahim olduğu ortadadır. Bu durum burjuvazi için çıkmaz bir durumdur. İşçilerin bu durumda alacağı tavır “işten çıkartılmalar durdurulsun” yönünde olmalıdır. Böylece krizin burjuvazi için daha da derinleşmesi sağlanacak, zaten çıkmazda olan burjuvazi iyice bunalacaktır. İşçilerin bu taleplerini yerine getirmek için yapacakları örgütlü mücadele, krizin faturasının işçilere ödetilmesini engelleyecektir.

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

Akhisarlı bir Marksist Tutum okuru


Kadın Sorunu

Dünya genelinde kadın sorununa karşı birçok akım, çeşitli çözüm yolları öne sürmüştür. Bunlardan birisi de, hatta en çok bilineni feminizmdir. Feminizm, kadınlığı yüceltme anlamına gelen ve kadınların erkeklerle eşit olması için çaba gösteren bir akımdır. Bu hareketin ortaya çıkışı, kapitalizmin gelişmesine paralel olarak ve 18. yüzyılın sonlarına doğru, Fransız devrimi ile gerçekleşmiştir.

Gelişen kapitalizmin daha çok işgücüne ihtiyaç duyması, kadının evinden çıkıp toplumsal üretimde yer almaya başlamasına sebep olmuştur. Buna koşut olarak gelen bilinçlenme ile de, kadınlar binlerce yıllık ezilmişliğe ve sindirilmişliğe karşı koymaya başlamışlardır. Bir burjuva kadın hareketi olarak ortaya çıkan feminizm, ilk dönemlerinde ilerici ve demokratik bir rol üstlenmişti. Ancak sorunun temel kaynağını,  yani “sınıfsal farklılıkları” dikkate almayan bu akım, tıpkı kapitalizm gibi zamanla gericileşti. Burjuva feminizmi kadını sınıfsal kurtuluş mücadelesinden uzaklaştırarak, eşitsizliğin gerçek kaynağına yönelmesini engelleyerek ve işçi sınıfı hareketini bölerek, gerici bir akım olarak varlığını sürdürmektedir. Bu ve bunun gibi akımlar işçi emekçi kadının kurtuluşunu gerçekleştiremez. Kadın-erkek eşitsizliği de dahil, insanlar arasındaki eşitsizliği, adaletsizliği, baskıyı, zulmü ve sömürüyü ortadan kaldıracak tek yol sosyalizmdir. Bu da doğru temellerde ve örgütlü çalışmayla gerçekleşecektir.

Öğren, Öğret, Örgütle, Örgütlen!

Akhisar’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Ben şu anda bir resim çiziyorum. Bu resim yaşadıklarımızın resmi. Ve genel olarak koyu renkler kullanılmış. Çünkü dünya şimdi karanlık.

Fırçama kahverengi boya alıyorum. Bir toprak çiziyorum, fakat toprakta bir şey eksik, kırmızı kanlar. Dünya şu anda kanlarla dolu. Gerek savaşlarda gerekse fabrikalarda iş kazaları sonucu ölen işçilerin kanıyla kaplı. Evet, kırmızı boyayı alıp kahverengi toprağın içine biraz kırmızı atıyorum. Ve daha sonra gökyüzünü çiziyorum ama ne yazık ki karanlık. Gündüz olmasına rağmen koyu mavi kullanıyorum. Çünkü gökyüzü atılan bombalardan, fabrika bacalarından çıkan dumanlardan dolayı kararmış. Evet, gök kubbenin altındaki ve toprağın üstündeki kısma ise savaşları, fabrikaları ve işçi mahallelerinde açlıktan ölmekte olan insanları çiziyorum.

Şu anda ise geleceğin resmini çiziyorum; eğer bu düzen böyle gitmezse, eğer değişirse, eğer işçiler kendilerinin üretip kendilerinin yönettiği bir dünya kurarlarsa geleceğin nasıl olacağını. Önce fırçama açık mavi alıyorum. Masmavi bir gökyüzü çiziyorum. Daha sonra gökyüzüne bir güneş çizmek için kırmızı ve turuncu boyanın karışımına batırıyorum fırçamı. Ve resmin tam ortasına kızıl bir güneş çiziyorum. Daha sonra yemyeşil bir bahçe çiziyorum. Bu bahçede oyun oynayan çocuklar, şarkılar söyleyen-çalan gençler ve serdikleri bezin üstünde oturan sohbet eden insanlar çiziyorum.

Ben bir çocuğum. Ben yaşadığımız dünyayı böyle görüyorum. Ve yaşamak istediğim dünyayı ise bu şekilde yorumluyorum. Fakat o tablo yaşadığımız bu sistemde asla göremeyeceğimiz bir dünya. O tabloyu ancak işçi sınıfının kendisinin üretip kendisinin yönettiği bir dünyada yaşayabiliriz.

Esenler’den bir ilköğretim öğrencisi


Yakın bir döneme kadar kapitalist sistem sözde kusursuz bir şekilde işliyordu. Bazı “felâket tellalları” ise habire bu “güzelim sistemi” kötüleyip duruyordu! Oysa yaşanan sistemlerin “en mükemmeli” kapitalizmdi! Ne güzel işliyordu yalan değirmenleri, patronlar tatlı kârlar peşinde koşuyor, işçilerimiz zengin olup sınıf atlama hayalleri kuruyor, atlayanlar atlıyor atlayamayanlar tepesinin üstüne çakılıyordu. Düşe kalka gidiyorduk. Nasıl olsa çalışan zengin oluyordu, o zaman daha çok çalışıyorduk. Yetmiyor yine çalışıyor, gece gündüz bu ürettiklerimiz nereye gidiyor demeden çalışıyorduk. Aynı etle tırnak gibiydik! Ne olduysa birden bire kem gözlere geldik ve şu sözde ebedi sistem çatırdamaya başladı ve etle tırnak ayrılmaya, tepe taklak yere çakılanlar yavaş yavaş kalkmaya, sözde kusursuzlar birbirlerinde kusur aramaya başladılar.

Yıllardır ciddiye alınmayanların dedikleri bugün gerçeğe dönüşüyor. Kapitalist sistem aşırı üretim sonucu yine büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kaldı. Elif Çağlı’nın Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum adlı kitabında da sürekli vurguladığı gibi, bu sistem doğası gereği krizlerden kaçıp kurtulamaz. Birbirini takip eden yükseliş ve çöküş dönemleri vardır. Yükseliş dönemlerinde özgürlükten, devlet engellerinden bahseden burjuvazi, kriz dönemlerinde her şeyi bir tarafa bırakıp kendini devletin kollarına atmakta, para için dilenmektedir. Normal dönemlerde kardeşlikten bahsederken kriz dönemlerinde, tüm fırsatlardan kendilerinin faydalanması için her türlü yasal düzenlemelerin yapılmasına özen göstermekte, krizde batan işyerlerinin tepesine leş kargası gibi üşüşmektedir.

Her türlü fonu yağmalayarak ayakta kalmaya çalışan burjuvazi, işçi emekçilerin geleceğine de göz dikerek, işten çıkarmalara hız vermekte, işsizlik alabildiğine artmakta, ücretler düşmekte, sendikasızlaştırmalar hızlanmakta, çalışma saatleri uzamakta, yani işçilerin tüm haklarına saldırı hız kazanmaktadır. Tüm önlem ve çabalara rağmen kriz hâlâ atlatılamadıysa eğer, başka yollar aranmaya başlanıyor ve emperyalist savaş alabildiğine körükleniyor. İşsiz işçiler ellerine silah tutuşturularak cephelere sürülüyor. Hem de bu insanlar neden savaştıklarını bile bilmiyorlar.

Bugün burjuvazi bizleri felâket tellallığıyla suçlasa da, gerçeği artık kendisi de gizleyemez duruma geldi. Çünkü artık bu sistemin ana direkleri çatırdamaya başladığı gibi, işçi haklarına dünya çapında saldırılar da hız kazanmıştır. Burjuvazinin saldırıları şüphesiz işçi sınıfı içerisinde tepkiyi de körüklemektedir. Örneğin artan işsizlik ve ağır çalışma koşullarına karşı Fransa’da bir günlük genel grev ilan edildi. Bu bir günlük genel grevde, kamu ve özel sektörde 8 ayrı sendikanın çağrısıyla yüz binlerce işçi iş durdurdu. Tren, metro, havayollarının üçte biri iptal olurken, okullar, postaneler ve hastaneler greve etkin destek verdiler. İşçiler yaşanan ekonomik krize karşı olduklarını ve ücret düzeylerinin korunmasını istediler.

Tüm dünyada olduğu gibi Fransa’da da işçiler sokağa atılırken, banka ve zarar eden işyerlerine milyonlarca avro aktarılmaktadır. Burjuvazi her yerde işçileri kendi kaderiyle baş başa bırakırken, kendileri için devletten trilyonlarca para almaktadır.

Öyle görülüyor ki burjuvazi bu krizin bedelini biz işçilere pahalıya ödetmeye yemin etmiş durumda. İşçi sınıfı tepkisini yavaş yavaş ortaya koymaya başlamış olsa da buna tam anlamıyla hız vermediği ve militan bir mücadeleye atılmadığı sürece gerçek anlamda bizleri daha kötü bir son bekliyor. Dünya işçi sınıfı gerçek anlamda bir yol ayrımına gelmiştir. Ya burjuvazinin peşine takılıp çektiği acıları daha da artıracak ya da burjuvaziye karşı sınıf saflarını sıklaştırıp mücadele saflarında yerini alacaktır. Yaşanmakta olan bu kriz sürecine ne kadar örgütlü girersek biz işçilerin o kadar kârlı çıkacağımızı, aksi takdirde çok şey kaybedeceğimizi düşünüyorum.

Yaşasın işçilerin uluslararası mücadele birliği!

Kıraç’tan bir tekstil işçisi


Suyun parayla satıldığını ilk duyduğum zaman çok şaşırmıştım. Su neden parayla satılabilirdi ki? Sudan bol ne vardı? Tabiî ki çocuk aklım buna ermiyordu, haksız da sayılmazdı, çünkü çok saçma. İstanbul’a gelmemle birlikte zor da olsa bu duruma alışmaya başladım. Baştan İSKİ’ye para ödesek de zamanla musluk suyu kokmaya başladı ve damacana suyla tanışmaya başladık. Artık o kadar çok haşır neşir olduk ki, sanki ayakkabı reklamı yapılır gibi su reklamı yapılıyordu ve her köşede su dükkânları açılır oldu.

Kapitalizmi kavradıkça bu işin mantığını da kavramaya başlamıştım. Haramiler suyun başını kesmişti. İnsanların en doğal ihtiyacı ve yaşam kaynağı olan su musluklardan geçirilmeye başlandı ve başına da devlet adı altında ya da özel şirketler adı altında haramiler kondu. Burjuvazi yıllarca fabrika atıklarını, çöplerini, kimyasallarını vs. denizlere, nehirlere boşalttı, hâlâ da boşaltmaya devam ediyor. Doğal içme suyu kaynaklarını acımasızca kirleten burjuvazi, şimdi suyu bizlere bardakla satmaya kadar vardırdı işi.

Birleşmiş Milletler raporuna göre dünyada her gün 5 bin çocuk kirli su içtiği için ölüyormuş. Bugün dünya nüfusunun yüzde yirmisine karşılık gelen 30 ülke su sıkıntısı çekerken, bu oranın 2025 yılında yüzde 25’e ve ülke sayısının da 50’ye çıkacağı tahmin ediliyormuş. Yine tahminlere göre böyle giderse 2050 yılında dünyada 2 milyar insan susuzluk çekecekmiş. Baştan şunu belirtmekte fayda var, ben bu sıkıntıyı şimdiden çekmeye başladım, çünkü su faturaları yüzünden musluğu açmaya korkar oldum.

Aslında şu haliyle bile çelişki kavranabilirse eğer, bu aşağılık sistemin insanlığı nasıl bir felâkete sürüklediğini görmek zor olmasa gerek. Burjuvazinin kâr hırsı yüzünden sadece bir gün içerisinde yeryüzünde binlerce insan ölmekte ise bu şu anlama gelmez mi? Her gün dünyanın bir köşesine atom bombası düşer gibi binlerce insan ölüyor. Yavaş yavaş su sorununu bizler bile hissetmeye başladığımıza göre, ki üç tarafı denizle kaplı bir coğrafyada, ya diğer ülkelerde durum ne boyutlardadır. Kapitalist sistemin her şeyi tahrip ederek nasıl kirlettiğini ve nasıl her şeyi paraya çevirdiğini ve biz insanlığın hayatını nasıl tehlikeye attığını artık görmenin zamanı gelmedi mi?

Kıraç’tan bir işçi


Merhaba dostlar, ben Ankara’da okuyan bir lise öğrencisiyim. Ekonomik krizin giderek derinleştiği şu günlerde dünyanın dört bir yanında binlerce işçi işten atılıyor. Arkadaşlarıma bu durumdan bahsettiğimde pek çoğu “bize ne, biz işçi miyiz?” diyor. Ama işçi çocuğu olan öğrenciler olarak bizler de krizden nasibimizi alıyoruz.

Evet, biz öğrenciler belki bugün işten çıkarılma gibi bir sorun yaşamıyoruz. Ama annemiz, babamız, kardeşlerimiz ve tüm işçiler bu sorunu birebir yaşıyor ve bu da doğrudan bizlerin hayatını etkiliyor. Benim babam bundan 3 ay önce kriz gerekçesiyle işten çıkarıldı. Yaşı 40’ın üstünde olduğu için iş bulması bu koşullarda iyice zor. Annem de yıllardır çalışan ve patronların sömürüsüne maruz kalan bir işçi. Ama onu da bu ay sonu kriz gerekçesiyle işten çıkaracaklar. Ben ve diğer kardeşlerimse bu koşullar altında okumaya, hayatımızı “kurtarmaya” çalışıyoruz. Bugün biz ve bizim gibi binlerce işçi ailesi dünyanın dört bir yanında aynı sorunları yaşamaktalar. Buna rağmen örgütlü işçiler olarak bizler çok iyi biliyoruz ki, sistemin yaratmış olduğu kriz, savaş, açlık, yoksulluk ve sefalet koşullarından ancak bir araya gelip, mücadele ederek kurtulabiliriz. Bu yüzden hep beraber haykıralım işçi kardeşlerim: “KRİZİN FATURASI PATRONLARA!”

Ankara Tuzluçayır’dan bir lise öğrencisi


İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği!

TC burjuvazisinin Kürt sorunu konusundaki imha ve inkâr politikaları devam ederken, yerel seçimlere az bir süre kalması nedeniyle burjuva partiler, Kürt halkının gözünde itibar kazanmak için türlü “açılımlar” yapmaya çalışıyor. Kürt halkını sözde temsil eden bir TV kanalının açılması bunun en iyi örneklerindendir. Halkların kardeşliğinden dem vuran TC burjuvazisi, bunu söylerken bile Kürdistan’ı bombalıyor. İsrail’in Filistin’i bombalamasına, yakıp yıkmasına sözde timsah gözyaşları döken egemenler, aynı hassasiyeti Kürt halkına karşı göster(e)miyor. Demokrasiden bahsedenler, konu Kürt halkının anadiline geldiğinde bunu içlerine sindiremiyorlar. Bu da burjuvazinin ne kadar ikiyüzlü olduğunun bir kanıtıdır. Ayrıca TC’nin kendi yasalarıyla cezalandırdığı Kürtlerin, cezaevlerinde bile kendi anadillerinde konuşmalarının engellenmesi, halkların kardeşliğinin ne kadar havada kaldığının bir göstergesidir. TC burjuvazisi, uluslararası arenada insan haklarının sözde savunuculuğunu yaparken, aynı şeyi Ermeni ve Kürt halklarına karşı yapmıyor. Ve inkâr politikalarını devreye sokuyor.

Zaten kapitalist bir sistemde burjuvazinin gerçek anlamda halkların kardeşliğini yaratması mümkün değildir. Bunun gerçekleşebilmesi için, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun olması gerektiği de bir sır değil. Bunu yaratmanın koşulları tüm engellere rağmen, daha fazla mücadele etmekten ve örgütlenmekten geçiyor.

Yaşasın halkların kardeşliği!

Kahrolsun kapitalizm!

Yaşasın sosyalizm!

Gebze’den Marksist Tutum okuru işsiz bir işçi


Kan emicilere karşı sosyalizmin kızıl bayrağını yükselt!

Kriz derinleşmeye devam ediyor. Dünya genelinde milyonlarca işçi-emekçi kardeşimiz işten atılıyor ve aç yaşamaya mahkûm bırakılıyor. Bunlar yaşanırken, özellikle Türkiye’de krizin ve bunun beraberinde getirdiği bir dizi sorunun üzeri örtülmeye çalışılıyor. Tüm burjuva medyada, Ergenekon davası, yaklaşan yerel seçimler ve Davos zirvesi gibi konular yer kaplıyor. Böylece emekçi kitlelerin dikkatleri bu gibi konulara çekilerek, asıl can alıcı sorunların üzeri örtülmeye çalışılmakta.

Bugünlerde en çok konuşulan konu ise, Davos zirvesinde, TC başbakanının, İsrail cumhurbaşkanına sert çıkmasıydı. Katil İsrail burjuvazisinin Filistin’i bombalamasına sahte tepki gösteren TC burjuvazisinin gerçek amacı ne olabilir ki? Ortadoğu’da emperyalist bir güç olmak için yanıp tutuşan TC burjuvazisi, bölgede söz sahibi olabilmek için her türlü sahte tepkiyi vermekten çekinmiyor. Uzun zamandır itibarı zedelenen AKP de, yerel seçimler yaklaşırken, başbakanın bu sert çıkışıyla emekçi kitlelerin gözünde tekrar itibarını yakalamaya çalışıyor.

Geçmişte Ermenileri ve Kürtleri katleden ve buna devam eden TC burjuvazisinin, inkâr ve imha politikalarından vazgeçtiğini düşünmek doğru değildir. Eğer bu doğru olsaydı bir yandan savaşlara karşı çıkan bir tutum sergileyen TC burjuvazisi, diğer yandan da Kürdistan’ı bombalayıp halkları birbirine boğazlatmazdı.

Gerçek anlamda bir dünya barışı ve halkların kardeşliği, artık pisliğini örtemeyen ve çürümeye devam eden kapitalizmde mümkün değildir. Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum ancak işçi sınıfının örgütlenerek kapitalizmi yıkması ve sosyalizme giden yolu açmasıyla mümkündür. Bunun içinse mücadele bayrağımızı yükseltmekten başka şansımız yok.

Marksist Tutum okuru bir işsiz işçi


Buzağıya 350 TL, İşçilerin Bebeklerine 70 TL

Bir işçi olarak burjuvazi tarafından insan yerine konmadığımı biliyordum. Ama geçenlerde okuduğum bir haberde bu kadarına da pes dedim.

Yeni sosyal güvenlik yasasıyla birlikte yeni doğan çocuklara yapılacak süt yardımı herkesi güldürdü. Yasanın ilk halinde 1277 TL olan süt yardımı (emzirme ve doğum) 1 Ocak 2009’dan itibaren SSK ve Bağ-Kur’lular için SGK Yönetim Kurulu tarafından 70 TL olarak belirlendi. Diğer taraftan 2009’da ineklerin doğuracağı her buzağı için süt yardımı 350 TL olacak. Öyle bir durum ki, güler misin, ağlar mısın karar veremedim. Bir kez daha burjuvazinin işçilere verdiği değeri görmüş olduk. Ömrümüz boyunca onların kârlarına kâr katalım, sonunda ise buzağıya 350 TL, işçilerin çocuklarına 70 TL değer biçilsin. Burada da gördüğümüz üzere burjuvazinin gözünde bir hayvan kadar bile değerimiz yok. Hatta hayvan işçilerden 5 kat daha değerli.

Bize dayatılan bu çürümüş kölelik düzenini yaşamak zorunda mıyız? Tabii ki değiliz. Bütün dünya biz işçilerin ellerinde yükselirken, her şeyi biz işçiler yaratırken, dünyanın tepesinde bulunan bir avuç asalak biz işçilerin sayesinde yaşarken, işçilere verilen değer bu kadarsa, yok edilmeyi fazlasıyla hak ediyor bu düzen!

Bir tersane işçisi


Davos’un Sesi Uzaktan Hoş Gelir

Davos zirvesine katılan başbakan Erdoğan, İsrail cumhurbaşkanına yaptığı çıkışla bir anda dünya kamuoyunun gündemine oturdu. Başta Filistin ve Türk halkının sempatiyle ve kahraman gibi karşıladığı başbakan Erdoğan, aslında üzeri yalanla, ikiyüzlülükle örtülmüş bir tuzağın içine çekmektedir işçi ve emekçileri. Bir yandan yerel seçimlere hazırlık, bir yandan Ortadoğu’da söz sahibi olma arzusu, yürüyen savaşa ortak olma ve pay alma arzusu, sözde savaş karşıtı bu söylemin başlıca nedenlerindendir.

Peki, o zaman soruyoruz: Bu sözde savaş karşıtı burjuva “kahramanlar”, yıllardır kaç tane Kürt bebeğin, çocuğun, ananın, babanın kanını döktüler, katlettiler? Küçük yaşta çalışmak zorunda bırakılan, sokaklarda yaşayan, açlıktan ve soğuktan ölen çocuklar için ne yaptılar? Bugün Filistin’de kan döken İsrail subaylarını Konya’da eğitenler bunlar değil miydi?

Dostlar, kapitalizmin ve patronlar sınıfının dün olduğu gibi bugün de bize vereceği tek şey açlık, savaş ve ölümdür. Tarih de şunu çok iyi gösteriyor ki, onların ipiyle inilen her kuyunun dibinde kan, savaş ve ceset yığını vardır. Eğer çocukların savaşlarda, sokaklarda ölmediği bir dünya istiyorsak o zaman bunların nedeni olan kapitalizme ve patronlar sınıfına karşı kendi sınıf cephemizi örmeliyiz.

Gazi Mahallesinden bir metal işçisi


Merhaba dostlar,

Ben bir lise öğrencisiyim. Okulun birinci dönemini geride bıraktık ve ikinci döneme adım attık.15 günlük tatilde kısa kısa akraba ziyaretlerinde bulundum. Bu ziyaretlerde farklı yerlerde yaşayan ama benzerlikler gösteren iki ayrı aileyi gözlemledim. Ortak noktaları, iki ailenin de işgüçlerini satarak geçiniyor oluşuydu

İlk gittiğim evde hayat yemek yemek, TV izlemek, internette takılmak (evin çocukları için geçerli) ve uyumaktan ibaretti. Evin babası sabah 6’da işe gidiyor, akşam 9’da geliyordu. Yani babanın yüzünü sadece akşam yemeklerinde görüyorlardı. Evin annesi ise klasikleşmiş bir şekilde evin işleriyle uğraşıyordu. Evin gençleri medyanın büyüsüne kapılmış, sanal bir hayat sürdürüyorlardı.

İkinci evde ise durum daha vahimdi. Yine işçi ailesi olan bu aile, diğerinden farklı olarak, olmayan paralarıyla sahip oldukları eşyaların daha lüksünü almak, kendilerini olduklarından farklı göstermek gibi bir çaba içindeydi. Bu ailede bir kişi çalışıyor ve kirada oturuyorlardı. Eve gelen maaş asgari ücret civarındaydı. Evin babası işten çıkarıldı ve tazminatıyla bir araba satın aldı. Ailenin şimdiki planı arabayı satmak ve toplu konutlardan bir daire satın almak. Aynı zamanda evin annesine ehliyet almak (olmayan araba için), plazma TV almak, sınırsız internet almak vs. Ben ilk duyduğumda şaka sanmıştım ama gerçekmiş.

Düşünüyorum, önce üzülüyorum, biraz daha düşününce öfkeleniyorum. Çünkü benim verdiğim bu örnekler gibi, patronlar sınıfı ve onların aygıtları tarafından zehirlenmiş, uyuşturulmuş insanlardan daha ne kadar var acaba?

Kapitalizm denilen bu vahşi düzen zamanla kendini çürüttüğü gibi, insanların beynini, duygularını ve bedenlerini de çürütüyor. Kapitalistler biz işçileri oyun hamuru gibi şekilden şekle sokuyor, istedikleri gibi yönlendiriyorlar. Biz ise hiçbir şeyle yetinmek bilmeyen, kâr hırsıyla soluyan bir avuç asalak sınıfın bize gösterdiği gibi yaşıyor, bütün servetlerini biz yarattığımız halde onlara imreniyor ve onlardan medet umuyoruz. “Ölmedik ya buna da şükür” diyoruz. Peki, hiç düşündük mü, biz yaşıyor muyuz?

Bizler artık bekleyecek durumda değiliz. Çünkü kapitalizm dünyanın her yerini kana bulamaya devam ediyor. İyice yaşlanmış olan canavar ölmemek için elinden geleni yapıyor. Bugün kapitalizm tarihinin en büyük krizini geçiriyor. Bununla birlikte işsizlik, yoksulluk, açlık ve savaşlar doğuruyor. Tüm bunlara karşı çıkıp, bu krizi, sağlıklı ve mutlu bir dünya yaratmak için dönüştürebilecek tek güç işçi sınıfıdır. Eğer bir savaş olması gerekiyorsa, bu işçi sınıfının burjuvaziye karşı yürüteceği sınıf savaşı olmalıdır. Safını bilen, örgütlü ve önderliğe sahip işçilerin önlerinde hiçbir güç duramaz.

Ben henüz 17 yaşındayım. Alnımın çizgileri, ellerimin nasırları yok daha. Ama bu sisteme, sistemin asalaklarına duyduğum kin 17 seneyi geçti. Bu nedenle sınıfımın tüm insanlarını mücadeleye davet ediyorum. Çünkü bizlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur.

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

Gebze’den Marksist Tutum okuru bir lise öğrencisi