Okurlarımızdan - Kasım 2011
İş Kazası Değil, Bunun Adı Cinayet!
Patronların daha fazla kâr etme arzuları her geçen gün binlerce işçinin iş kazalarında katledilmesine neden oluyor. Ne yazık ki bu ürküten tablo 2011 yılında da değişmedi. Yine iş kazalarında binlerce işçi ya sakat kaldı ya da hayatını kaybetti. Yani kısacası bir sürü ocağa ateş düştü, yürekler dağlandı.
Dünyada milyonlarca işçi iş kazaları ya da meslek hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yaptığı araştırmalara göre her yıl 360 milyonun üzerinde işçi iş kazası geçiriyor. 160 milyon işçi ise yaptığı iş nedeniyle meslek hastalığına yakalanıyor. Yaklaşık olarak 2,3 milyon işçi iş kazası ve meslek hastalıklarından dolayı yaşamını yitiriyor. Bu da her gün 1 milyon işçinin iş kazası yaşadığı anlamına geliyor. Yani dünyada her gün ortalama 5 bin 500 işçi iş kazası ve meslek hastalıkları nedeniyle ölüyor. Elbette ki bu sayıları duyduğumuzda aklımızda bulundurmamız gereken önemli bir husus vardır. O da bunların yalnızca kayıtlı olanlardan ibaret olduğudur. Bunun içine bir de kayıt dışı çalışanları, örtbas edilen iş kazalarını eklediğimizde gerçeklerin bu sayıların çok çok üstünde olduğunu görürüz.
Türkiye’de bu durum biz işçiler için çok daha vahimdir. İş kazaları konusunda Avrupa’da birinciliği kimseye kaptırmayan Türkiye, dünyada da üçüncü sıradadır. Türkiye’de her 6 dakikada bir iş kazası meydana geliyor. SGK verilerine göre Türkiye’de 2009 yılında, 1171 işçi hayatını kaybetti. 1668 işçi de bir daha çalışamayacak şekilde sakat kaldı. Kayıt dışı işgücü oranının %40’ın üzerinde olduğunu düşündüğümüzde ise bu sayılar devede kulak kalır. Yani bu sayılara buzdağının görünen kısmı demek de doğru olur.
Sadece 2011’de meydana gelen iş kazalarına şöyle bir göz atacak olursak gerçekleri daha iyi kavramış olacağız. 2011 yılının daha ilk aylarında Ankara’da OSTİM’de meydana gelen patlamada tam 20 işçi hayatını kaybetmiş, birçoğu da yaralanmıştır. Yine 10 Şubat 2011’de Afşin-Elbistan Termik Santrali’ne kömür çıkarılan alanda meydana gelen göçükte toplam 13 işçi göçük altında kalarak yaşamını yitirdi. Sadece 1 Ocak ile 7 Haziran arasında geçen birkaç aylık sürede bile madenlerde meydana gelen iş kazlarında 39 maden işçisi hayatını kaybederken, 73 maden işçisi de yaralandı.
Bu yürek yakan iş kazaları o kadar çok ki saymakla bitirmek mümkün değil. Peki, iş kazalarında milyonlarca işçi hayatını kaybederken, sakat kalırken şu soruyu sormak gerekmez mi: İş kazaları biz işçilerin kaderi mi? İş kazalarında ölmek, sakat kalmak birilerinin söylediği gibi gerçekten bizim alınyazımız mı? Bu soruyu sorduktan sonra da yanıtı aslında çok uzaklarda aramaya gerek yok. Şöyle bir düşünmemiz, cevabını bulmamıza yetecektir mutlaka.
Patronlar tarafından maliyeti yükselttiği gerekçesi ile gerekli iş güvenliği önlemleri alınmıyor. Kısacası biz işçilerin hayatları onların umurunda bile değil. Gözünü kâr hırsı bürümüş patronların umurunda olan tek şey kâr etmek. Bunu da biz işçilerin hayatlarını hiçe saymak pahasına yapmaktan geri durmuyorlar. Sonrasında da suçu yine işçilerin üzerine yıkıyorlar. Onlara göre işçiler cahildir, gerekli iş güvenliği önlemlerini hiçe sayarlar, dikkatsiz çalışırlar ve bütün iş kazaları bunlardan kaynaklanır! Bu yalanları yayma işini de burjuva medyanın tam desteği ile koro halinde yapıyorlar.
İşçiler patronların kâr hırsı yüzünden öldüğü ya da sakat kaldığı için bunun adına iş kazası değil, iş cinayeti ve ölüme teşebbüs demek daha yerinde olacaktır. Çünkü çalıştığımız fabrikalarda, işletmelerde ölüm kol geziyor. Kısacası biz işçileri güvencesiz çalışmaya, kötü çalışma koşullarına mahkûm eden patronlar ve onların bu kâr düzenidir. İşte tam da bu yüzden iş kazalarında ölmek, sakat kalmak biz işçilerin kaderi değildir. Bu gidişata dur demek, önüne geçmek pekâlâ mümkündür. Bunun yolu da işçi sınıfının birliğinden, örgütlü mücadelesinden geçmektedir. Biz işçiler bir araya gelmeli ve patronların suratına nasırlı ellerimizle yumruğumuzu indirmeliyiz. Ancak o zaman tüm bunların önüne geçebiliriz.
Gebze’den bir kadın işçi
Kara-Yüzler Bienali!
Almanya’da bir süredir Nazilere destek veren büyük sermaye kesimlerinin adları açıklanıyor. BMW, Deutsche Bank, Boss ve diğerleri faşistlere verdikleri destekle batmaktan kurtulmuş ve sermayelerine sermaye katmışlar. Kimisi orduya kredi vermiş, kimisi tekstil ürünleri veya otomobil satarak krizden çıkabilmiş. Sermaye sınıfının kanlı diktatörlüğü olan faşist yönetimler dünyanın hemen her ülkesinde işçi sınıfını ezerek sermayenin önünü açmışlardır. 12 Eylül 1980 faşist darbesini yaşayan Türkiye’de de bu durumun aynısı gerçekleşti.
Türkiye’de bugünlerde Koç Holding’in sponsorluğunda Uluslararası İstanbul Bienali yapılıyor. Koç Holding bu vesileyle bol bol sanat, estetik, güzellik vurgusu yapıyor. Oysa Türkiye’de 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen faşist askeri darbenin baş destekçilerinden birisi aynı Koç Holding’den başkası değildi. Holdingin başı Vehbi Koç darbeden kısa süre sonra (3 Ekim 1980’de) Kenan Evren’e bir mektup yolluyor ve yolladığı mektupta sermaye sınıfının niyetlerini açıklayıp tarihe önemli bir not düşüyor. Koç, mektubuna bütün sermaye sınıfının içinde bulunduğu korku ve panik havasını yansıtarak başlıyor:
“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkartılmalıdır.”
Gerçekten de ilerleyen aylar hatta haftalarda mahkemeler yüzlerce düzmece yargılamayla işçileri ve devrimcileri suçlu buldu, hatta yaşlarını büyüterek darağaçlarında astı. Diyarbakır Cezaevi insanlık dışı uygulamaların merkezi oldu.
Mektubunda Koç, korkularına değindikten sonra ikinci büyük tehlikeye işaret ediyor:
“İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkartılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindeler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.”
DİSK’i kapatmak yetmez, militan işçilerin sendikalara sızmasını da önlemeniz gerekir diyor Koç, faşist generale. İşte bu nedenle 1982 anayasası grev yasakları getirdi, sendikal örgütlülüğün önüne engeller dikti, sendika üyeliğini zorlaştırdı. Noter şartı, ülke ve işyeri barajı ile işçilerin örgütlenmesi önünde nice engeller konuldu. Koç 1980 öncesinde işçilerin örgütlü mücadelelerinin, grev ve direnişlerinin ne denli güçlendiğini bizzat görmüştü ve şimdi generallerin arkasına geçerek akıl veriyor, yönlendiriyor ve avuçlarını ovuşturuyordu.
Koç mektubunun son bölümünde ise şöyle diyor: “Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıâlilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”
Aslında kimin kimin emrine amade olduğu belliydi! Faşist generaller, “komünistlerin, Kürtlerin, Ermenilerin ve birtakım politikacıların işini görün” şeklindeki “rica”yı emir telakki edip, büyük sermayenin arzularını derhal yerine getireceklerdi. Sermayeyle cunta arasındaki bu işbirliği neticesinde bütün toplum üzerinde faşist baskı kuruldu. İnsanlar katledildi, köyler boşaltıldı, örgütlenme ve düşünce özgürlüğü yok edildi. Sermaye sınıfının generallerden istediği dikensiz gül bahçesi hazırlandı. BMW gibi Koç Holding de faşist rejimin kazananları arasındaydı, işçi ve emekçilerle Kürt halkı ise kaybedenlerdendi.
Koç Holding şimdi işçi ve emekçilerin sırtından kazandığı paraların bir kısmını sanat işlerine ayırıyor. Faşist cuntayla birlikte toplumu nasıl bir cendere içinde sıktığını unutturmaya çalışıyor. O ve onun gibi burjuvalar ne yaparlarsa yapsınlar kanlı geçmişi işçi sınıfından ve büyüyecek mücadelesinden gizleyemeyecektirler. İşçi sınıfı ve yok sayılan halklar ayağa kalkacak, sermaye sınıfının tarihte işlediği bütün suçların hesabını soracaktır. O zaman uluslararası “kara-yüzler” bienalleri düzenlenecek, başköşede ise Koçlar ve benzerleri olacaktır!
Sarıgazi’den Marksist Tutum okuru bir işçi
Acının Rengi Yok!
Ölüm bütün acımasızlığıyla çöküyordu gecenin karanlığına. Karanlık, yürekleri de kulaklar gibi sağır etmişti. Rüzgâr çok uzaklardan getiriyordu kimsenin tanımadığı gözyaşlarını. Ama gözyaşları söndürmeye yetmedi bu zamansız yangını. Dilleri ve renkleri farklıydı, hani seslenseler de anlayamazdık ya... Onlar tanımıyorlardı bu şehrin kenar mahallelerinde, tıpkı kendileri gibi yaşayan insanları. Burası sadece bir duraktı ve gizlendikten sonra tekrar başlayacaktı sonu bilinmeyen yolculuk. Tanıdıkları tek şey, umut etmek, kurtulmaktı yaşamın çekilmezliğinden. Tanıdıkları tek şey, bugün yeryüzünde milyonlarca insanın tanıdığı yoksulluk ve sefaletti. Bundan kurtulmak istiyorlardı ve kurtuldular arkalarında büyük acılar bırakarak.
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’un Sultangazi ilçesindeki bir gecekonduda çıkan yangında aralarında Afganların da olduğu 7 göçmen yaşamını yitirdi. Türkiye üzerinden Avrupa’ ya geçmek için beklerken bir gece yarısı üzerlerine kilitlenmişti demir kapı. Kilitli kapının ardında yangın çıkmış ve başka bir çıkış yolu bulamadıkları için banyoya sığınan umut yolcuları burada dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybetmişti. Yıllardır taşıdıkları adlarıyla değil de “mülteci” diye anılıyorlardı gazetelerde ve televizyonlarda. İnsan tacirlerinin eline düşmüşlerdi. Yasal olmayan yollardan bu ülkeye girmişlerdi ve daha birçok sebep vardı onlar için. Sanki ölüm böyle insanlar için normalmiş gibi anlatılıyordu. Evet, onlar uzaklardan geliyorlardı ama her şeye rağmen insanlardı ve doymak istiyorlardı.
Kim bilir nasıl kucaklaşmışlardı sevdiklerinden ayrılırken? Onlarla en son aydınlıklara bakarak hangi düşleri kurmuşlardı? Uğurlarken analar evlatlarını, hıçkırıklarını kim duymuştu. Arkalarından sallanan eller nasıl hüzün yüklüydü acaba? Hangi teselliyle avutmuşlardı yüreklerini küçücük çocukların da yola düşmüşlerdi, doğdukları ama doymadıkları topraklardan? Kim anlatabilecek geride kalanlara bir lokma ekmek için hiç de hak edilmeyen bir ölümü? Ve bu topraklara ekilen acılar yağmurlar altında boy verirken kim derecek şimdi? Daha ne kadar devam edecek umudumuza kan doğrayan eller?
Nereli olduğumuzun ne önemi var ki? Kimimiz farklı ülkelerden çıkıyoruz yola, kimimiz ise farklı evlerden. Çıkış sebebimiz hep aynı. Bizi bekleyen boğazlara bir lokma ekmek ve gelecek götürmek. Ama maalesef cansız bedenlerimiz dönüyor acıdan yıkılmış evlerimize. Bu acıların hiçbirisi bize yabancı değil, bize yabancı olan tek şey insan gibi yaşamak. İnsan gibi yaşayabileceğimiz dünyayı ancak biz işçiler var edebiliriz. Çekilen bütün acıların öfkesiyle güneşe doğru yola çıktık dünyanın dört bir yanından. Bir gün güneş bütün insanlık için doğacak ve gönül acısından gayrısı yaşanmayacak.
Gazi Mahallesi’nden bir işçi
Pardon Ama Neyin Güncellenmesi Bu Zamlar?
Gündemde dönüp dolaşan zam haberlerine her gün neredeyse bir yenisi ekleniyor ve bazı zat-ı muhteremler de meydana çıkıp “bunlar zam değil, güncelleme yapıyoruz” diyor! Biz işçi-emekçiler için geçinmek zaten yeterince zorken bir de üst üste yapılan zamlarla yaşam koşullarımız daha da zorlaşıyor. Doğalgaza, elektriğe, gıda ürünlerine, sigaraya, alkole, ulaşıma, cep telefonlarına ve daha pek çok ürüne uygulanan zamlarla ve vergilerle en temel ihtiyaçlarımız üzerinden devlet, gelirini kat be kat artırırken bize de kat be kat yoksulluk düşüyor ve daha da düşecek.
Türk-İş’in yaptığı açıklamaya göre Eylül 2011 yoksulluk sınırı 2939,45 liraya, açlık sınırı da 902,41 liraya yükseldi. Peki, büyük çoğunluğumuzun maaş diye aldığı asgari ücret ne kadar? Bütün bir ay boyunca süren uzun çalışma saatleri, iş kazaları, meslek hastalıkları, mesailerden kaynaklı yaşadığımız psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklarımız, yorgunluklarımız toplamında elimize geçen net miktar tamı tamına 658,95 TL. Ne büyük bir ücret değil mi? Bu ücretle hem oturduğumuz evin kirasını, hem elektrik, su, telefon hem de gıda alışverişimizin faturalarını kolaylıkla ödeyebilirmişiz gibi bir de üstüne yapılan zamlar eklenince durum daha da vahim bir hal alıyor.
Erdoğan, partisinin Kızılcahamam’daki “18. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı”nda yaptığı açıklamalarda zamları şöyle savunmuş: “Kardeşim sigarayı içmezsin olur biter. Alkolü biraz daha az tüketirsin olur biter. Ne olacak. Kalkıp da Porsche kullanacağına, lüks 2000 silindirin üzerinde kullanacağına Fiat kullan, düşür harcamayı. Ülkenin cari açık sorunu var. İşi sıkı tutmazsak biz de Yunanistan’ın durumuna mı düşelim? Eşeği sağlam kazığa bağlayacağız.” Yani güya bizim sağlığımızı düşünüyor “sayın başbakan”, o yüzden sigara içmeyin, alkolü az kullanın diyor, masraf olmasın diye de daha düşük marka araba kullanın diyor. Oysa bizi düşündüğü için söylemiyor bunları, bizi güçsüz gördüğü için söyleyebiliyor. Sanki yapılan zamlar sadece sigaraya, alkole yani “sağlığa zararlı” ürünlere yapılmış gibi bahsediyor, oysa bizim temel tüketim maddelerimize aylardır sessiz sedasız yapılan zamlar yeteri kadar cüzdanımızı boşaltıyor, üstelik o cüzdan bir türlü dolmak bilmezken. Sanki bizler ultra lüks Porsche marka arabalara binebiliyormuşuz gibi bir de daha düşük marka otomobilleri tercih edin diyor bize. Oysa biz tıklım tıklım dolan belediye otobüslerinde, banliyö trenlerinde, metroda her gün tıkış tıkış yolculuk yapmak zorunda bırakılıyoruz, üstelik bu “müthiş” öneriyi sunanlar sayesinde ulaşım fiyatları da her geçen gün artmaya devam ediyorken. Sanki yaratılan cari açığın sorumlusu biziz de üzerimize düşeni yapacağız.
Bu açık bizim değil sizin açığınız beyler! Tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi bu borçlar, bu açıklar siz yönetenlerin borcu ve yine Yunanistan’da olduğu gibi burada da “eşeği sağlam kazığa” bağlayamayacaksınız. Bizler yaşamı üretenler olarak hak ettiğimiz şekilde “insanca” yaşamak istiyoruz. Ürettiklerimizi kullanmak istiyoruz, o yüzden bizi tembihlemek yerine buyurun biraz da siz “fedakârlık” yapın. Ultra lüks evlerde oturmaktan, son model arabalara binmekten, en pahalı restoranlara gidip en pahalı yemekleri yiyip içkileri içmekten, bol yıldızlı otellerde tatil yapmaktan, astronomik maaşlarınızdan, lüks harcamalarınızdan, vazgeçin. Buyurun biraz da siz “fedakârlık” yapın ve silahlara yatırım yapmaktan, sermayelerinizi büyütüp cüzdanlarınızı bizden çaldıklarınızla doldurmaktan, her şeye zam yapmaktan, dünyanın, doğanın dengesini kâr hırsınıza yem yapmaktan, milyonlarca işçiyi güvencesiz çalıştırıp her an işten atılma korkusuna itmekten vazgeçin. Bunları elbette burjuvaziden ve onun devletinden istemenin bir gerçekliği yok, olamaz da. Ama bunları istediğimiz kesinlikle “gerçek”. Bunun yolu da örgütlenmekten, haklarımız için mücadele etmekten geçiyor. Dünyayı var edenler olarak bizim olanı yalnızca bizler mücadele edersek kazanabiliriz. Yapılan saldırılara dur diyecek tek güç örgütlü işçi sınıfının gücüdür.
Hacettepe Üniversitesi’nden bir işçi
Devletler Söz Verir Ama Tutmazlar
Gazete okurken bir yazı ilgimi çekti. Ayşe Hür’ün Taraf gazetesinde yayımlanan yazısının başlığı “Türkler söz verir ama tutmaz (mı)?” Bu yazıyı okuduğumda aynı fabrikada birlikte çalıştığım işçi arkadaşlarımın Kürt kardeşlerimiz hakkındaki düşünceleri geldi aklıma. Bunca zamandır biz işçilere egemenler sadece kendilerinin istediği, kendilerinin yazdığı düzmece bir tarihi gösterdiler. Arap ve Ermeni kardeşlerimizin düşman olduğu öğretildi. Kürt kardeşlerimiz ise terörist ve bölücü olarak gösterildi. Yani bu topraklar üzerinde yaşayan Türk işçi-emekçilere ezen ulusun milliyetçiliği aşılandı. Bu da geçmişten günümüze kadar aynı mantık(sızlık)la ilerledi.
Ayşe Hür yazısında Osmanlı’nın çöküş yıllarında Arap ve Ermenilere karşı verilen sözlerin tutulmadığından ve Osmanlı egemenlerinin sözlerini tutmadıkları gibi Ermenilere yaptıkları soykırımdan bahsediyor. Yazı, cumhuriyetin ilanından sonra güya kabuk değiştiren ama aslında aynı zihniyetle hareket eden Kemalistlerin de Kürtlere verdikleri sözleri tutmadığını ve “söz verme” politikasının böylece günümüze kadar aynı şekliyle devam ettiğini belirtiyor. Kürtlere özerklik sözü verip de sözünü tutmayan Kemalistlerin, İstiklal Mahkemelerini kurup 15 Kasım 1937’de altı arkadaşıyla birlikte Seyit Rıza’yı katlettiği de yazının devamında ayrıca yer buluyor. Yazının sonunda Ayşe Hür, AKP hükümeti de “İttihatçılar ve Kemalistler gibi Kürtlerin taleplerine kulaklarını tıkarsa sonumuz hayırlı olmaz” diyerek duyduğu endişeyi dile getiriyor.
Bugünün koşullarını düşündüğümüzde AKP hükümeti uzun zamandır Kürt sorununu “çözme” iddiasında olduğunu dile getirerek birtakım adımlar attığını ileri sürüyor. Ama ilerleyen süreçle birlikte bir kez daha görüyoruz ki egemen güçler bu sorunun gerçek anlamıyla çözüme kavuşmasından, bizim ve Kürtlerin anladığının dışında bir anlam çıkarıyor. AKP hükümeti de, Kürt sorununda, miras olarak aldığı “söz verme” mantığıyla hareket ediyor. Bunun yansımalarını gerek KCK davalarında gerekse Kürt öğrencilerin yol ortasında polis kurşunuyla öldürülmesinde görebiliyoruz. Kürt hareketine yönelik yükselen saldırı politikalarına karşı halkların kardeşliği vurgusunun yapılması böylesi dönemlerde daha da anlamlı ve zorunlu hale gelmektedir.
Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Sincan Organize’den bir metal işçisi
Bir İnsan Öldürmenin Bedeli 15 Bin Lira, 24 Ay Taksitle!
20 Mayıs 2010 tarihinde bir trafik polisi motosikletle Maltepe Sahil yolunda giderken 19 yaşındaki Selin Tiryaki’ye ve arkadaşı Ozan Algün’e çarpmıştı. Kazada Selin Tiryaki yaşamını yitirmiş ve arkadaşı da yaralanmıştı. Selin Tiryaki’nin ölümüne neden olmaktan yargılanan polis Hüseyin Sarıçiçek’in davası sonuçlandı. Dava sonuçlandı, ama nasıl sonuçlandı? Açıklanan sonuç gerçekten insanın içini acıtıyor. İnsan kendi kendine sinirleniyor, “kahrolsun, adalet bu mu?” diyor. Ama ne yazık ki, bu düzende adalet budur.
Kartal 2’inci Ağır Ceza Mahkemesinde 15 yıl hapis istemiyle yargılanan polise 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi. Evet, yanlış okumadınız polise verilen ceza 2 yıl 1 ay. Durun daha bitmedi. Bir de verilen bu cezayı mahkeme 24 ay taksitle ödemek üzere 15 bin 200 lira para cezasına çevirdi. Mahkemenin bahanesi ise yeterli MOBESE görüntüsünün bulunmaması ve bilirkişi tarafından gönderilen raporda, olay yerinde fren izi bulunmaması. Bundan dolayı, hem ölen gencecik Selin’i, hem de yaralanan arkadaşını mahkeme asli kusurlu bulmuştu. Burada mantığın almadığı birkaç soru var. MOBESE görüntüleri nasıl olur da yetersiz olur? Her yer kameralarla donatılmış durumda. Hele ki Maltepe Sahil yolu gibi merkezi bir yerde nasıl görüntü olmaz? İnsanın inanası gelmiyor. Tüm bunlar bir tarafa bir insanın hayatının değeri 15 bin lira mı? Ve de üstüne üstlük bu parayı taksite bölüyorlar. Bu nasıl adalettir? İşte böyle “adaletli” bir düzende yaşıyoruz. Bir insanın ölümüne neden olan adama taksitle ceza veriyorlar.
Ölüme neden olan kişi polis olunca adalet de bu oluyor. Ama sıra devrimcilere geldiğinde, bu mahkemeler tarafından haksız yere yıllarca hapis cezası veriliyor. Bu insanlar ne katil ne hırsız ne de tecavüzcüdür! Tek suçları haksızlıklara karşı geliyor olmaları, emekçilerin insanca yaşamalarını istemeleridir. Ama işte bu düzen ve bu düzenin adaleti emekçilerin insanca yaşamasını istemiyor. Benzer bir “adalet” Kürtler için de işletilmektedir. Son süreçte KCK davası kapsamında 7 binin üzerinde Kürt gözaltına alındı ve 3 binden fazlası tutuklandı. Daha nice devrimciler ve Kürtler haksız yere hapislerde yattılar ve yatıyorlar.
Tüm bunların sorumlusu bu kapitalist düzendir. Düzen böyle bataklık, çamur bir düzen olunca adaleti de çamur oluyor. Devrimcilere ve Kürtlere yapılan tüm bu baskılara karşı durmalı, insanca yaşayacağımız bir dünya için sosyalist mücadele bayrağını daha da yükseltmeliyiz.
Aydınlı’dan Marksist Tutum okuru bir deri işçisi
Bambu Ağacının Nasıl Yetiştirildiğini Biliyor muydunuz?
Çinliler önce ağacın tohumunu ekiyor, toprağı suluyor ve gübreliyorlar. Tohumun ekildiği yerde birinci yıl bir şey çıkmaz. Tohumun ekildiği yer tekrar sulanıp gübrelenir. Çinliler bambu tohumunun filizini görmek için beş yıl boyunca tohumun ekildiği yeri sulayıp, gübreleyip filizin beşinci yılın sonunda dışarı fışkırmasını sabırla beklerler. Bambu tohumu inatçıdır, 5 yıl boyunca toprağın altında kalmaya ihtiyacı vardır, ama kendisine verilen suyu ve gübreyi verenden de sabır ister. Beşinci yılın sonunda ne olur biliyor musunuz? O bambu tohumu beş yıl boyunca onu bekleyene sabrının meyvelerini öyle bir verir ki, yeşermeye başladığı andan itibaren bir buçuk ay gibi kısa bir sürede yaklaşık 30 metre boyuna ulaşır.
Demek ki bambu tohumu ancak onun nasıl yeşerdiğiyle ilgili doğru bilgiye sahip olanların, sabırlı olanların ve o tohuma su ve gübre taşımaktan yüksünmeyenlerin elinde ağaca dönüşebilir. Peki tohumu beğenmeyenlerin, “bu tohumdan bir şey olmaz” diyenlerin, tohumu ekmeyi sürekli erteleyenlerin, ona su ve gübre vermeyi ihmal edenlerin ellerinde hayat bulabilir mi? Bambu ağacıyla işim olmaz, kullanmam, zaten yetiştirmem diyenler için değil bu yazılanlar. Yaşamı güzelleştirmek için emek verenler, tohum ekmek isteyenler için güzel bir örnektir bambu ağacının yetişmesi.
Sarıgazi’den bir işçi
“İnsan Gibi Taşınmak İstiyoruz”
Her gün olduğu gibi bugün de, sabah durakta işe gitmek için otobüs bekleyen yüzlerce insan var. İş saati olduğu için durağa gelen otobüsler dolu geliyor, işe geç kalanlar saatine bakıyor, herkes anlaşmış gibi “otobüsün arka tarafı bomboş” diye öfkeyle hareket eden otobüsün arkasından bakıyor. Otobüs hareket ediyor, bedeni dışarıda bir ayağı otobüsün basamağında biri “bir kişi kaldı, bir adım daha” diye zorlamaya devam ediyor. Otobüs şoförleri hep aynı sözü söyler: “Beyler birbirimize yardımcı olalım.” Minibüs şoförlerinin bir eli korna düğmesinin üzerinden hiç kalkmaz. Bir de durakta bekleyen insanların gözünün içine bakarlar. Oysa minibüse binmek isteyen herkes zaten binecek çünkü işine geç kalıyor. Durak karınca yuvasının çıkışı gibi. Bir otobüs geliyor, herkes o otobüse doğru koşuyor. Ben de sonunda otobüse binebildim. Leylek gibi tek ayak üzerinde durmaya çalışıyordum. Aklıma önceden E-5 üzerinde bir otobüs durağındaki yazı geldi: “İnsan Gibi Taşınmak istiyoruz.” Kimin yazdığını bilmiyorum. Ama ben de aynen o yazıyı yazan gibi düşünüyorum. Evet, İNSAN GİBİ TAŞINMAK İSTİYORUZ!
İki durak sonra şoför durdu ve inecekler için bütün kapıları açtı. İneceklere yol vermek için indim. Geri bindiğimde iki ayağım birden yere basabiliyordum. Yerde otobüse binmeye çalışan çok insan vardı. Bir de tekerlekli sandalyeli birbirine çok benzeyen iki kardeş vardı. İki yürüyemeyen genci anne ve babaları tekerlekli sandalyeleriyle birlikte otobüse bindirmeye çalışıyordu. Daha doğrusu bindiremiyorlardı. Çünkü kapıların girişini bölen demir yüzünden tekerlekli sandalye geçmiyordu. Üç kişinin yardımıyla çocuklardan birini sandalye ile bindirdiler.
Çocuklardan biri yerde diğeri otobüste, şoför kapıyı kapatmadan hareket etti. Çocuğu ve eşi yerde kalan adam, “hop, hop çocuk dışarda kaldı. Hastaneye götürüyoruz” diye bağırıyordu. Arka taraftan biri, “ya kaptan işe geç kaldık, hadi kardeşim hadi” diye çıkıştı. Anne binemeyen çocukla kaldı. Otobüs hareket etti, her kafadan bir ses çıkıyordu. Yıllardır hep duyduğum sözler, herkes bir başkasını ya da şoförü suçluyordu. Kimse “Neden insan gibi taşınmıyoruz? Niye ulaşım ücretsiz değil? Zaten otobüsler bizden kesilen vergilerle alınmadı mı?” demiyordu. Kendi kendime “hani bizden kesilen vergiler bize yol, su, elektrik olarak geri dönecekti, peki biz niye bir daha hem para ödüyoruz hem de böyle balık istifi sıkış tepiş taşınıyoruz?” dedim. Kimse “evet ya biz de senin gibi düşünüyoruz” demedi. Aklımda otobüse bindirilemeyen engelli genç, gözümün önünden duraktaki “İnsan gibi taşınmak istiyoruz” yazısı geçiyordu. Ön kapıdan indim. Orta kapıdan üç kişinin yardımıyla tekerlekli sandalyeli genci babası üç-dört kişinin yardımıyla indirdiler.
Bu keşmekeşi milyonlarca işçi her gün yeniden ve yeniden yaşıyor. Oysa herkesin oturarak rahat rahat yolculuk yapıp işine, evine, hastaneye veya gezmeye gitmesine yetecek kadar otobüs de metrobüs de var. İnsanlığa her gün bu işkenceyi uygulayan, para musluğunun başında bekleyen, gözü paradan başka bir şey görmeyen, kârdan gayrı bir amacı olmayan patronlardır. İnsan gibi taşınmak, insan gibi çalışıp, insan gibi yaşamak için işçisi, işsizi, engellisi, yaşlısı mücadele etmeliyiz. Bugün insan gibi taşınmak için mücadele etmezsek yarın otobüsün içinde kalan az sayıdaki koltukları da söküp kamyon kasasında hayvan taşır gibi taşırlar bizi!
Pendik’ten bir işçi
Kapitalizmin Bunalımı!
İşsizlik, açlık, yoksulluk, sefalet, emperyalist savaşlar… Kapitalizmin insanlığa yaşattığı acılar saymakla bitmez. Bu sistem içinde yaşamak çok zor. Hayatta kalsan bile sağlam bir kafayla hayatını devam ettirmek daha da zor.
Her geçen gün anti-depresan ilaçları kullananların sayısı artıyor. İntihar vakalarını duymadığımız gün yok. Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı rakamlara göre yılda bir milyon insan intihar ederek hayatına son veriyor. İş sadece bununla kalmıyor tabii ki. Yılda 20 milyon insan ise intihar girişiminde bulunuyor. Yani tüm bu rakamları toparlayacak olursak, her 3 saniyede bir kişi intihar girişiminde bulunuyor ve dakikada bir kişi intihar sonucu hayatını kaybediyor. Son 30 yılda ise intihar oranı yüzde 440 artmış durumda. Tüm bu rakamlar kapitalizmin nasıl bir hal aldığını ve insanlığı ölüme götürdüğünü gösteriyor. Kapitalizm denilen bu illet sistem insanlık üzerindeki baskısını her geçen gün arttırıyor. Özellikle son yıllardaki cinnet ve intihar olayları tesadüf değildir. Bizzat kapitalizmin insanlık üzerinde oluşturduğu psikolojik tahribatın eseridir. Fabrikalarda bedenlerimizi sömürdükleri yetmiyormuş gibi, ruhumuzu da kemiriyorlar. İşte tüm bunlar bu kapitalist sistemin insanlığın üzerinde yaptığı vahşice uygulamaların ürünüdür. Türkiye’de yılda ortalama 2800 kişi intihar ediyor. Dünya ekonomisinin en gelişmiş ülkelerinden biri olan Çin’de ise yılda 287 bin kişi intihar ediyor. İşte o burjuvaların bahsettiği “insancıl kapitalizm” bu olsa gerek. Her yaptıkları kötülüğe bir insancıl kulp takıyorlar. Ama bizler biliyoruz ki, tüm yaşananların sebebi “vahşi kapitalizm”den başkası değildir.
Artık kanserleşmiş olan bu sistemden kurtulmamız gerekiyor. Kapitalizmin yerine barış dolu, açlığın, yoksulluğun, savaşların olmadığı, insanların her şeyi eşitçe paylaştığı bir sistem kurmak mümkün. Kapitalizme karşı sosyalist mücadeleyi güçlendirip bu canavarı öldürelim.
Tuzla’dan bir deri işçisi
Geldiğinde O Saat
Fabrikalar yaparız
Onlar el koysunlar diye ürettiklerimize
biz gece gündüz çalışırken
Saraylar, köşkler, konaklar inşa ederiz
Onlar otursunlar diye
kondularımız başımıza yıkılırken
Restoranlar, barlar, cafeler yaparız
Onlar yesinler diye yiyeceklerin en lezizini
biz açken
Dev gökdelenler, alışveriş merkezleri kurarız
Onlar gitsinler diye
biz yanına yanaşamazken
“Adalet” sarayları inşa ederiz en büyüğünden
Onlara adalet dağıtsın diye hâkimleri, avukatları
bize cezalar yağdırırken
Zindanlar yaparız tip tip alfabenin tüm harflerinden
Onlar tıksınlar diye kahkahalarla
bizi içeri
Ama geldiğinde o saat
Yaptığımız gibi sarayları, fabrikaları, zindanları
Biliriz devrimleri yapmayı da
Geri almak için asalaklardan tüm verdiklerimizi
Ve vurup tekmeyi kıçlarına
“Üreten biziz yöneten de biz olacağız” demek için!
İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru
