Okurlarımızdan - Kasım 2009
Q, X, W Yasağı Devam Ediyor
Kürtçe sözcüklerde kullanılan Q, X, W harfleri üzerindeki yasakçı ve çifte standartlı uygulamalara bir yenisi geçtiğimiz günlerde Tunceli’de eklendi. Helin Gültekin Yılmaz ve eşi, iki aylık bebeklerine nüfus cüzdanı çıkartmak için Tunceli Nüfus Müdürlüğüne gittiler. Çocuklarına Hawar Kendal ismiyle nüfus cüzdanı verilmesini istediler. Tunceli Nüfus Müdürlüğü isimdeki “W” harfi nedeniyle Yılmaz ailesine bu isimle nüfus cüzdanı vermedi. Nüfus memuru, Yılmaz ailesine Hawar isminin yasak olduğunu, bu nedenle çocuğa bu isimle nüfus cüzdanı çıkaramayacaklarını söyledi ve çocuğa başka bir isim vermelerini istedi. Ancak anne Helin Gültekin Yılmaz iki aylık çocuğuna Hawar Kendal isminin dışında başka bir isimle kimlik çıkarmayacağını söyledi. Aynı memur, anneye “çocuğa kimlik çıkarmazsan sana para cezası verirler” dedi. Anne ise, memura, “para cezası verirlerse öderim ama Hawar ismini kabul ederseniz kimlik çıkarırım. Ben çocuğuma istediğim ismi koymak istiyorum, neden yasaklıyorlar? Başbuğ deseydik kabul ederlerdi. Yani oğluma Başbuğ ismini mi verseydim?” diye sordu.
Helin Gültekin Yılmaz kendisinin yasaklar içerisinde büyüdüğünü ve ismi nedeniyle yaşadıklarını şöyle anlattı: “1994 yılında Mazgirt’in bir köyünden Dersim merkeze dönüyorduk. Dersim girişinde kimlik kontrolü yapılıyordu. Bir sivil polis gelip kimliğimi istedi, adımın Helin olduğunu görünce bana, «senin kimliğin sahte mi, adın neden Helin?» diye sordu. Ben de hayır sahte değil deyince kimliğimi yırtıp attı. Bu yüzden iki ay kimliksiz dolaştım. Ben yasaklar içinde büyüdüm. Ama çocuklarım yasaklar içinde büyümesin istiyorum. Onlar özgür olsun. Kürt açılımından söz ediliyorsa bunun pratikte de gösterilmesi gerekiyor. Tarih boyunca Kürt halkına her şey yasaklandı. Bir anne olarak artık bunların yaşanmasını istemiyorum. Bizim de dilimiz kimliğimiz özgür olsun. Bunun olması için de Kürtçenin anayasal güvenceye alınması gerek.”
Hawar Kürtçede çığlık, Kendal eşik anlamına geliyor. Hawar Kendal daha iki aylık bir bebekken TC devletinin Kürtlere karşı yasakçı ve çifte standartlı uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Q, X, W harflerini dünyada neredeyse kullanmayan ülke yok. Q, X, W harflerini birçok şekilde kullanan ülkelerden biri de Türkiye’dir. Bunun için yüzlerce örnek vermek mümkün. Örneğin dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de internet kullanan herkes “www”dan dolayı W harfini kullanır. Bilgisayar kullanıcılarına hangi tip klavye kullandıkları sorulsa tümü Q klavye yanıtını verir. Ya da “Show TV” kanalı yıllardır o isimle yayın yapmaktadır. Ama Show TV kanalının isminde “W” harfi var diye kapatıldığını görmedik. Bunun sayısız örneği mevcuttur. Yani devletin Kürtlere karşı ikiyüzlü, çifte standartlı politikaları yıllardır aynı şekilde devam etmektedir.
Bir emekli işçi
Yeni-Osmanlıcılık Haritalarda
İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü 2009-2010 eğitim ve öğretim dönemine yeni bir proje ile başladı. Şimdilik pilot bölge olarak seçilen İstanbul’da uygulanan projenin adı “Veli Eğitim Projesi”. Proje ilköğretime başlayan öğrencilerin velilerine yönelik hazırlanmış. Velilerin eğitimi için hazırlanan bu proje skandal bir harita ile gazetelere yansıdı.
Proje kapsamında hazırlanan eğitim CD’lerinde Türkiye’nin sınırları yeni bir harita ile belirlenmiş. Bu haritada Türkiye sınırları içine, Kerkük, Musul ve Erbil’in yanı sıra Batum, Nahcivan ve Kıbrıs’ın tamamı dâhil edilmiş. Bir önceki İl Eğitim Müdürü Ata Özer tarafından hazırlatılan bu projedeki haritanın kaynağı hakkında herhangi bir açıklama yapılmadı. Yeni İl Eğitim Müdürü Muammer Yıldız harita hakkında soruşturma başlattıklarını ifade etti ve “farklı tartışmalara neden olabilecek büyük bir yanlış” dedi.
İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünde, çizilen yeni harita konuşulurken Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu da yeni eğitim ve öğretim sezonunun ilk dersinin demokratik açılım olacağını belirtti. Çubukçu, talimatında, ilk derste ayrımcılıkla mücadele, toplumsal barış ve hoşgörünün işlenmesi gerektiğini vurguladı.
Birbirleriyle çelişen bu iki durum bizleri şaşırtmıyor. Yıllardır “komşularımızın topraklarında gözümüz yok”, “yurtta sulh cihanda sulh” diyen egemenler diğer yandan fırsatını bulduklarında “orası eskiden bizim toprağımızdı” demekten geri durmuyorlar. Belli ki, görevden vazife çıkartmayı pek seven bürokratlar da, yeni-Osmanlıcılık tartışmalarının etkisinde kalarak şimdiden öğrencilere Türk yayılmacılığının bilincini aşılamak istemişler.
İşçilerin kapitalistlerle hiçbir ortak çıkarı yoktur. Sermayenin yayılma heveslerinden bizim payımıza haksız savaşlarda ölümler, sömürü ve işsizlik düşmektedir. Kardeş Kürt, Ermeni ve Kıbrıs halklarının topraklarının gasp edilmesi ya da emek güçlerinin sömürülmesinde sermaye sınıfı ile hiçbir ortak çıkarımız olamaz. Bizim ortak çıkarımız savaş ve sömürü üzerine kurulu bu sistemin son bulmasıdır.
Marksist Tutum okuru bir işçi
Ayda 32 Saat Çalışarak 78 Lira Kazanmak İster misiniz?
Mersin Üniversitesi kütüphanesinde tam ve yarı zamanlı çalışacak 27 öğrenciyi kapsayan “burs gibi iş” için 700’e yakın öğrenci arkadaşımız başvuruda bulundu. Dilekçelerini Kütüphane Daire Başkanlığı’na ileten öğrenciler, 2 ve 3 Ekim tarihlerinde başkanın kapısında mülakata girmek için uzun kuyruklar oluşturdu. Saatlerce kuyrukta bekleyen Sınıf Öğretmenliği öğrencisi bir arkadaşımız şöyle diyordu: “Mersin Üniversitesinde şu an göze çarpan en önemli sorunlar barınma, kontenjanların artmasıyla yemekhanede sıra gelmemesi, dersliklerin yetersiz olmasıdır. 20-30 kişinin alınacağı bir işe bu kadar insanın başvurması öğrencilerin yaşadığı sıkıntıları bir kez daha gündeme getirdi. Hepimizin işe ihtiyacı var, geçinemiyoruz. Buna çözüm olarak karşılıksız burs verilmesi gerekiyor. Aslında yaşanılan gerçekler genel eğitim politikası sorununun sonucudur.”
İşletme bölümü öğrencisi bir arkadaşımız ise, “Sunulan iş imkânının sömürü temeline dayandırıldığı çok açık. Burs aramak için kapı kapı geziyoruz, orada yaşadığımız sıkıntı yetmiyormuş gibi bir de aradıkları inanılmaz şartlar dikiliyor önümüze. Bizlere çalışarak okumak dışında çare bırakmıyorlar. Ama görüyoruz ki, yapacağınız iş çok da ağır değil denilerek emeğimiz göz ardı ediliyor” dedi.
Bilgisayar programcılığı okuyan bir arkadaşımız ise, “Özel yurtta kalıyorum, çünkü devlet yurdu çıkmıyor. Orada elektrik, su, yemek parası bizim cebimizden çıkıyor. Geçen yıl okulumu bir yıl dondurarak çalıştım ve para biriktirdim. Bu para kişisel ihtiyaçlarımı karşılasa da kalacak yer ve diğer giderler için çalışmak zorundayım. Ama bize sundukları işin ücreti gerçekten çok düşük. Biz bu şartlarda nasıl okulu bitireceğiz?” dedi.
Mülakattan çıkan bir iktisat bölümü öğrencisi, kendisine sorulan soruları şöyle aktarıyordu: “Ayda 32 saat çalışarak 78 milyon kazanmak ister misin? dediler. ‘Evet’ cevabına karşılık, ‘Her işi yapar mısın? Meselâ tuvalet temizler misin? Dolapları, gelen kolileri taşır mısın’ diye sordular.”
Evet “burs gibi iş imkânı”nın kuyruğundakiler bunları söylüyorlardı. İktisattan bir arkadaş da bir yandan şu hesabı yapıyor bir yandan söyleniyordu: “Kütüphaneye 27 öğrenci yerine 5 tane kadrolu memur alınsa aylık maliyet en az 5250 lira. 27 öğrencinin aylık maliyeti ise 2106 lira (ayda 78 liraya 32 saat çalışırsa). Yani yönetimin bu işten kârı aylık 3144 lira. Bu kâr 8 aylık öğretim süresinde 25.152 lira demek. Ki memurlara 12 ay maaş ödemek zorundalar. Yahu kim kime burs veriyor? Onlar mı bize, biz mi onlara?”
Mersin’den Marksist Tutum okuru üniversite öğrencileri
Kumarhaneler ve Kapitalizm
Kapitalist sömürü düzenin özelliklerini saymaya kalktığımızda hiç zorlanmıyoruz. Açlık, yoksulluk, savaş, yıkım, yozlaşma gibi kavramlar denilince akla gelen kapitalizmdir. Aslında çok basit bir özelliği daha var kapitalizmin: “Ne ki kâr sağlıyorsa o mubahtır.” Sistemi ayakta tutan, sermayesine sermaye katan kârdır ve kâr için her şey yapılmalıdır. İnsanların ölmesi, aç kalması, doğanın tahrip olması hiç önemli değildir. Bir taraftan bu temel üzerinden işleyen sömürü düzeni, diğer taraftan da yaptıklarının üstünü örtmek için ahlâki ve yasal birtakım maskelere ihtiyaç duyar.
Hemen her toplumda şiddet, fuhuş, kumar vb. hoş karşılanmayan şeylerdir. Ancak bunlar, aynı zamanda kapitalistlerin çok para kazandıkları sektörlerdir de… Devlete vergini ödedikten sonra kumar oynatman ya da fuhuş yaptırman önemli değildir. Yasal çerçeve içinde bunların yapılması ve kâr elde edilmesi de son derece mubahtır. Bugün dünyada kumardan devletlere ödenen vergi 70 milyar dolardır. Bu paranın 30 milyar doları da ABD ve Kanada tarafından paylaşılmaktadır. Üstelik devlete ödenen bu vergi mevcut kârın bir kısmıdır. Dünyada açlığın bitirilmesi için gerek para yalnızca 13 milyar dolarken, kumar sektöründe dönen para miktarı yaklaşık 1 trilyon dolardır.
Peki, bu para nereden elde edilmiştir? Gökten zembille inmediğine göre bu paranın bir kaynağı olmalıdır. Kumarhanelerde milyon dolarlarını konuşturan zenginler bu paraları nereden almışlardır? Tabii ki işçi sınıfının sırtından elde ettikleri artı-değerden. İşçi sınıfının en küçük bir talebine bile hayır diyen sömürücüler sınıfı, iş kumara gelince milyon dolarları havada uçuşturmaktadır. Oysa bu paralarla insanlık için birçok şey yapılabilir. İstemediğimiz kadar okul, hastane, kreş, konut, yol, sosyal tesis vs. daha binlerce şey.
Ancak bu paralar devletlerin yasal şemsiyesi altında elden ele dolaşmaktadır. Mesele yalnızca kumarhanelere göz yumulması değildir. Bütün devletler bu sektörü kirli işlerini finanse etmek için kullanmaktadır. Zaman zaman TV’lerde kumarhanelere yapılan operasyonlara şahit olmaktayız. Ne var ki bu operasyonların maksadı kumarı bitirmek değil, denetim dışına çıkmış bu muazzam miktardaki paranın denetim altına alınması ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmasıdır. Ayrıca bu kara paralarla işçi sınıfının mücadelesini kırmak için örgütlenen faşist çeteler de finanse edilmektedir. Bunun en büyük örneği kuzey Kıbrıs’tır. Türkiye’deki faşist çetelerin önemli finans kaynaklarının başında kuzey Kıbrıs’taki bu kumarhaneler gelmektedir. Her şey bir yana, kapitalist düzenin kendisi bizzat büyük bir batakhanedir. Kumarhaneler de bu batakhanelerin gözelerinden yalnızca bir tanesidir. Bu bataklık kökünden kurutulmalıdır. Kurutacak yegâne güç ise devrimci işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı balyozu eline aldığı gün bataklıktan beslenen sineklerin vızıltısı tarihe karışacak, sömürünün, açlığın, savaşın mubah olmadığı, insanca yaşanacak bir dünya kurulacak.
Yaşasın sınıf mücadelesi! Kahrolsun kapitalizm!
Gazi Mahallesi’nden bir işçi
12 Eylül 1980 Faşist Darbesini Unutmadık!
12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden tam 29 yıl geçti ve tam 29 yıldır Türkiye işçi sınıfı faşizmin yarattığı tahribatın izlerini silebilmiş değil. ’80 öncesinin örgütlü işçi sınıfı patronlara bütün taleplerini kabul ettirirken, şimdi örgütsüzlüğümüz yüzünden pervasızca saldırıyorlar. Peki, nasıl bir süreç yaşandı ki tarihin tekerlekleri böylesine tersine döndürüldü?
Bu topraklar, 70’li yıllarda toplumsal kurtuluş düşüncesinin hâkim olduğu, büyük grevlerin yaşandığı topraklardı. Patronlar ise hem düzenlerinin bekası, hem işçilerin kazanımlarını geri alabilmek için orduyu göreve çağırıyorlardı. Takvimler 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde Kenan Evren önderliğindeki ordu yönetime sözde “asayişi sağlamak” üzere el koyuyordu. Pek demokratik (!) ordunun iktidara gelir gelmez ilk işi grevleri yasaklamak oldu! Politik olsun olmasın binlerce insanı işkence tezgâhlarından geçirmek, katletmek, sol yayınları susturmak, sendikaları, demokratik kitle örgütlerin kapatmak da ordunun sayısız marifetleri arasındaydı.
Onlara sorarsanız ’80 öncesinde kardeş kardeşi vuruyordu; her yerde anarşi vardı! Ama onlar o kadar “düzen sever”lerdi ki toplumun her kesimini sindirdiler. Ailelerimiz bugün hâlâ işçi sınıfının o günlerdeki ihtişamlı örgütlülüğünü anlatmaya korkuyor. Oysa sisteme karşı durmayarak onun pisliklerinin içinde yaşamak en büyük işkencedir. İşçi hareketi ezilirken egemenler zafer çığlıkları atıyorlardı. “Öyle bir nesil yetiştireceğiz ki ne sizi ne de vermiş olduğunuz mücadeleleri hatırlayacaklar” diyorlardı. Doğru! Bugün sınıf bilincinden yoksun milyonlarca işçi kardeşimiz var. Ancak egemenlerin hesaba katmadıkları bir şey var; inançlı devrimciler yeniden genç nesillere sınıf bilinci aşılıyorlar ve şanslı olan bizler de bu bilinci diğer işçi kardeşlerimize taşıyoruz.
Sınıfsız bir dünya uğruna dönülmeze giden öncü işçiler ve devrimciler, sizler rahat uyuyun! Sizi de onurlu mücadelenizi de unutmayacak ve unutturmayacağız. Sizler mücadelemizde yaşayacaksınız. Tıpkı işçi sınıfının var oluşundan bu yana yürüttüğü savaşımda yer almış olan diğer sınıf kardeşlerimiz gibi, sizler de dünyayı doruktan seyreden bir öğle güneşi gibi yücelerden yüce duruyorsunuz. Sizler ölmediniz. Selam olsun sizlere, selam olsun bugünün ve geleceğin mücadeleci işçilerine!
Gazi Mahallesi’nden bir kadın işçi
Devletin Okulu Değil, “Devletimizin Okulu” Diyeceksin!
Yaz tatili bitti ve okullar açıldı. Benim okuduğum okul eski bir okuldu ve yıkılacaktı. Bu nedenle ben de dâhil olmak üzere okulun tüm öğrencileri başka bir okula geçmek zorunda kaldık. Siyasetten her fırsatta uzak durmamızı öğütleyen öğretmenlerimiz daha okulun ilk günlerinde kendi siyasetlerini yapmaya başladılar. Ders zili çaldı ve sınıflarımıza yerleştirildik. Öğretmenimiz sözlerine şöyle başladı: “Biz bu okulda misafiriz, okulumuzu en iyi şekilde temsil etmemiz gerekiyor. Bu nedenle okulu temiz tutmamız ve bize yakışır bir şekilde davranmamız lazım.” Sözlerini bitirdikten sonra bir arkadaşımızı ayağa kaldırarak sordu: “Söyle bakalım bu okul kimin okulu?” Arkadaşımız da “devletin okulu” diye cevap verdi. Öğretmenimiz bu cevaba nasıl bir yorum yaptı dersiniz? “Hayır devletin okulu değil, devletimizin okulu diyeceksin! Bu devlet olmasaydı biz bu olanaklardan yararlanamazdık. Burada yaşayan herkes Türktür ve başka bir millet yoktur. Aramızda ben Türk değilim diyen varsa çıksın ortaya da görelim bakalım?” O anda tüm cesaretimi toplayıp ayağa kalktım. “Öğretmenim ben Türk değilim Kürdüm” dedim. Sınıftaki arkadaşlarım kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. “Hayır, sen Kürt falan değilsin Türksün. Bu ülkede yaşayan herkes Türktür” dedi öğretmenimiz. Ben de, “bence yanılıyorsunuz, bu ülkede birçok millet yaşıyor ve ben de Kürdüm” dedim. Öğretmenim “sen çok konuştun, otur bakalım yerine” diyerek beni azarladı. Ardından ekledi: “Bugün aramızda bazı sazanlar var, her lafa atlıyorlar.” Öğretmenim dediğim kişi beni susturmak için alay etti. Ama ben hiç utanmadım. Çünkü mesele benim Kürt olmam değil. Ben Ermeni de olabilirdim, Rum da. Ben küçük yaştaki insanlara bile aşılanmak istenen o milliyetçilik zehrine karşı olduğum için konuştum. Ben daha ortaokula gidiyorum. Görüyorum ki burjuvazi bizleri kendi sistemine göre çok güzel “eğitmeyi” biliyor. Bilinçlerimizi bulandırıp, büyüyünce kendisine hizmet edecek kişileri yetiştirmeye çalışıyor. Büyük ölçüde de başarıyor. Ama ben böyle bir eğitim istemiyorum. Bizlerden gizlenen gerçekleri öğrenmek istiyorum. Öğrenmekle kalmayıp arkadaşlarıma da öğretmek istiyorum. Çünkü biliyorum ki dünyadaki tüm değerleri yaratan işçilerdir. Benim babam da bir işçi ve nasıl emek harcadığını görüyorum. Emeklerinin karşılığını alamıyor, tıpkı diğer işçiler gibi. Biz bu kötü koşullarda yaşamayı değil insanların mutluluk ve kardeşlik içinde yaşadığı güzel bir dünyada yaşamayı hak ediyoruz. Ancak, böylesi bir dünyayı, eğer işçiler ve işçi çocukları mücadele saflarında örgütlü gücümüzü büyütürsek yaratabiliriz.
Gebze’den bir ortaokul öğrencisi
Selam Marksist Tutum okurları. Biz fabrikada çalışan işçileriz. Çalıştığımız fabrikada her gün patron tarafından yeni bir kural çıkartılıyor. Ramazan nedeniyle, gündüz vardiyasındaki sabah çay paydosumuzu kaldırdılar ve öyle bahaneler uydurdular ki biz işçileri açıkça aptal yerine koydular. Bahaneleri şuydu; işçiler oruç tuttuğu için performansları düşüyor, yeterli verimi alamıyorlarmış. Bunun için de 10 dakika çay paydosunu düşen performansa ekliyorlarmış. Yani böylelikle düşen üretimi arttırmaya çalıştılar. Fakat hiç ara vermeden, dinlenmeden öğlen paydosuna kadar çalışan bizlerin gücü iyice tükeniyor. Oruç tutan işçi arkadaşlarımız bayılacak hale geliyorlar.
Çalıştığımız fabrika çok sıcak ve bu sıcakta hepimiz yorgun düşüyoruz. “Değerli” patronumuz sözde bizi düşündüğü için, rahat çalışalım, terlemeyelim diye fabrikaya havalandırma sistemi yaptırmaya karar verdi. Havalandırmayı yaptırdı. Fakat fabrika daha sıcak ve nefes alınamayacak bir duruma geldi. Çünkü önceden kapılar ve camlar açılıyordu. Havalandırma yapılınca patronun emriyle her taraf kapatıldı. Çalıştığımız yer havasız kaldı, çünkü bu havalandırma sistemi içeriyi soğutmak için tasarlanmamış, robotlardan çıkan buharı çekmesi için yapılmış. Artık dayanamayıp iyice tükendiğimizde ve müdüre gidip kapıları ve camları açın biz çalışamıyoruz dediğimizde, müdürün verdiği cevap şu oldu: “Kapıları açamayız, patronun emri, havalandırmaya elli milyar masraf yapıldı ve bu nedenle de bundan sonra açılmayacak.”
Fabrikada her gün 8 saat çalışıyoruz ve bu 8 saat içerisinde ölmeyelim diye sadece 30 dakika yemek paydosumuz var. Geriye kalan bütün saatleri hiç durmadan patron için çalışıyoruz. İşyerimizin koşulları işçi sınıfının tarihinden öğrendiğimiz 1800’lü yılların koşullarına benziyor. Kapitalistlerin yarattığı işsizlik her gün artıyor. Çalışan işçiler işsiz kalmayalım diye bütün kötü koşullara boyun eğip sadece karın tokluğuna çalışıyor. Peki, bu yaşanası dünyaya bütün kötü koşulları yaşamak için mi geldik? Halbuki her şeyi biz üretirken, dünyanın çarkını biz döndürüyorken, patronları zengin ediyorken, neden biz sefalet içinde yaşıyoruz? Şunu bilelim ki biz işçiler olmadan patronlar sınıfı olamaz, onlar biz üretmeden, bizim sırtımızdan geçinmeden yaşayamazlar. Ama patronlar olmadan biz işçi sınıfı yaşayabiliriz ve hatta güzelliklerle dolu, insanların aç kalmadığı bir dünya kurabiliriz. Patronlar için dönen çarkı geri çevirebiliriz. Bütün bu güzellikleri istiyorsak fabrikalarımızda örgütlenmeliyiz. Üretimden gelen gücümüzü kullanmalıyız. Eğer biz işçiler bir araya gelip örgütlenmezsek, bu sistemin yarattığı bütün kötü koşullara hep maruz kalacağız. Yani ya örgütlüyüzdür ve her şeyizdir ya da örgütsüz ve hiçbir şeyizdir.
İkitelli’den bir grup tekstil işçisi
İnsan Bu Asgari Ücretle Yaşayabilir mi?
Bu aralar TV’lerde, gazetelerde, üst geçitlerde, internette vs. “İnsan Ne İle Yaşar?” sorusu yazılı olan bir reklam afişiyle karşılaşıyorum. Mutlu insanların resimlerinin olduğu reklam panoları içimi daha bir karartıyor. Televizyonu açtığımda bu soruya cevaplar veriliyor, ama ben merak edip kendi yaşantımda bu soruya cevap aramaya çalıştım. Bir depoda asgari ücretle çalışan bir işçiyim. Aldığım ücret tam 546 lira. Türkiye’de işçilerin neredeyse yarısından fazlası bu asgari ücretle çalışmaktadır. Eylül ayı itibarıyla açlık ve yoksulluk rakamları da açıklandı. Açlık sınırı 750 lira, yoksulluk sınırı da 2442 lira olmuş. Bunlar dört kişilik bir ailenin geçinebilmesi için açıklanmış rakamlar. Bir kişinin yoksulluk sınırı olarak açıklanan rakamsa 1419 lira. Bir ailenin sadece mutfak harcamaları da 608 lirayı buluyormuş.
Benim de bir ailem var. Okutmaya çalıştığım bir kızım var. Okullar yeni açılmasına rağmen borç harç, yaptığım harcamalar 500 lirayı aştı. Bu yapılan harcamalar her şeyin asgari tutulmasıyla oldu. Tabii ki yiyecek, giyecek, kira, elektrik, su, yakacak, sağlık, ulaşım ve diğer harcamalarımdan da kısmak zorundayım. Hepimizin hemen hemen her gün yaptığı matematik hesaplarıyla kafanızı daha fazla yormak istemiyorum. Ama aldığımız bu 546 lira asgari ücretle insan gibi yaşanılamayacağı gün gibi aşikâr. Biz ömrümüzü harcadığımız işyerlerinde çalışıp patronlarımızı zengin ederken onların bize reva gördükleri yaşam işte bu! Açlık sınırı bile 750 lira iken biz asgari ücretliler hangi sınıra dâhil ediliyoruz bir bilen varsa bana da söylesin.
“İNSAN ASGARİ ÜCRET İLE YAŞAYABİLİR Mİ?” sorusuna belki de çeşitli cevaplar verebiliriz. Ama bu sorunun tek bir cevabı vardır. “İNSAN BU ASGARİ ÜCRET İLE YAŞAYAMAZ!” Bu ücrete layık görülerek, insan yerine bile koyulmadığımız ortadadır. Ne yoksulluk ne de açlık sınırı, hangi sınırda olduğumuz bile belli değil. Hayatını sürdürebilmek için çalışmak ve emeğini satmaktan başka çaresi olmayan bizler, bu muameleye daha ne kadar sessiz kalmayı sürdüreceğiz? Sorunlarımız ortak olduğu gibi çözüm yolumuzun da ortak olduğunu bilmeli ve ona göre davranmalıyız. İhtiyaçlarımızı rahatça karşılayabileceğimiz bir ücret için taleplerimizi yükseltmeliyiz. Eğer insan gibi yaşanacak bir dünya ve insan gibi yaşamak istiyorsak, mücadele etmeliyiz. Bize bu ücreti layık görenlerden hesap sormalıyız.
Maltepe’den bir Marksist Tutum okuru
Bugünlerde bir “güçlü ordu, güçlü millet” söylemi tutturulmuş gidiyor. Gazetede okuduğum bir habere göre IMF’den 15 milyar dolar kredi alınarak bu paranın yarısı silahlanmaya harcanacakmış. Şu bir gerçek ki, günümüzde silahlanmaya harcanan para aklın sınırlarını zorlayan boyutlara ulaşmış durumda. Öte yandan “güçlü millet”ten ne anlamamız gerektiğini düşündüğümüzde biz işçilerin daha iyi yaşam koşullarına sahip olması, daha iyi okullarda çocuklarını okutması, insanca koşullarda çalışması gibi bizlerin yararına olan şeyler olmadığını yaşananlardan rahatlıkla anlayabiliyoruz. Çünkü söz konusu olan bizlerin refahı olsaydı, IMF’den gelecek olan para silahlanmadan önce krizle birlikte artan işsizliğe çözüm arayışları için kullanılırdı.
Sanırım, “güçlü millet”ten anlamamız gereken şey, patronları daha zengin, dünya piyasalarında rahatlıkla cirit atan, diğer ülkelerin patronlarına sözünü geçirebilen bir devlet. Tabii böyle bir devletin işçileri ne durumda olur, onu da söylemeden geçmeyelim; daha uzun saatler boyunca daha düşük ücrete çalışır ve sosyal haklarını almaz ki patronu daha güçlü olsun! İşin daha can alıcı boyutları da yok değil. Örneğin, TC ordusu Irak’a girer ve TC devleti petrol yatakları konusunda söz sahibi olursa “daha güçlü bir millet” olacağımızı söylüyor egemen sınıf. Oysa bizim çocuklarımız petrol için tanımadığı insanları öldürürken veya kendisi ölürken, bizlerin payına düşen yine açlık, sefalet ve işsizlik olacak. Eğer payımıza düşenin bunlar olmasını istemiyorsak, güçlü milleti değil, dünya çapında örgütlü güçlü bir işçi sınıfını savunmalıyız. Bizler işçi sınıfının evlatlarıyız ve ne patronlarla ne de onların devletleriyle çıkarlarımız ortak olabilir.
İşçileri tüm dünyanın bir amaçta birleşin, dünyadaki nimetleri hep beraber paylaşın!
Gazi Mahallesi’nden bir büro işçisi
Nobel Barış Ödülü Obama’ya
Kapitalist sistem çürüdükçe daha pis kokular yaymaya devam ediyor. Nobel ödülleri dağıtılırken o kadar pervasızlaştılar ki, sürekli uyuttukları kitlelerden bile “yuh, daha neler!” şeklinde tepkiler almaya başladılar. En son Nobel Barış ödülü ABD Başkanı Barack Obama’ya verildi.
Peki Obama ne kadar barış yanlısı? Seçim döneminde ve sonrasında Guantanamo’nun kapanacağını söylemişti ama hâlâ orada tutsaklar bulunuyor ve çok kötü koşullarda yaşıyorlar. Yapılan işkenceler ve insanlık dışı uygulamalar pek çok yerdeki gizli Guantanamolarda devam ediyor. Bush döneminde Irak’a özgürlük götüreceği iddia edilen askerlerin bölgeden çekileceğini belirten Obama hâlâ Irak’ta asker bulundurmaya devam ediyor. O kadar barış yanlısı ki, Afganistan ve Pakistan’da binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın evlerini, topraklarını terk edip mültecileşmesine neden oldu.
Obama’nın bu yaptıkları gerçekten Nobel Barış Ödülünü almaya hak kazandırıyorsa, düşünüyorum da “Savaş ödülü” kime verilecek acaba! Burjuvazinin bütün kurumları o kadar iğrenç işliyor ki, bıraktık barış için çaba gösteren birine ödül vermeyi, savaş tamtamları çalanlara “barış ödül”ü veriyor. Egemen sınıfın barıştan ne anladığı açıkça ortada. Barış onlar için sermayenin çıkarları temelinde söylenmiş olan boş bir sözdür sadece.
Gerçek anlamda barış, kapitalist sistem işçi sınıfının ve ezilen halkların vereceği mücadeleyle tarihin sayfalarına gömülünce gelecek. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kuruluncaya dek barış gelmeyecek. Barış, örgütlü mücadeleyle gelecek!
Dünyaya Barış İşçilerle Gelecek!
Esenler’den bir metal işçisi
Merhaba dostlar, söze nereden başlayayım bilmiyorum. Hani hep derlerdi ya garantilidir devlet işi diye meğerse orada da garanti yokmuş, yarınımız belli değilmiş. Esenyurt belediye işçilerinden görüyoruz bunu. Bugün orada 16 kardeşimizin işine son verilmiş. Sırf sendikalı oldukları için. Bu işçiler ilerde başımıza dert olur diye, işçilere adamakıllı bir neden gösterilmeden işten attı belediye. Bunun nedenini ben açıklayayım; karşılarında 16 inanmış yürek ve arkalarında binler var onlara destek veren. Her gün sabah 8’den akşam 6’ya kadar belediye önünde oturma eylemi yapıyorlar, haklarını arıyorlar ve kazanacaklar da. Ama bilmem farkında mısın işçi kardeşim, hep ezilen işçi sınıfı, bulunduğu yer neresi olursa olsun. O yüzden uzun lafın kısası, işçi sınıfı birleşmeli, gücünün farkına varmalı ve onu ezmeye çalışanlara öyle bir ders vermeli ki, sömürücüler biz kimmişiz görmeli.
Esenyurt’tan bir işçi
Ulaşım Sorunu
İşe geç kaldığım için otobüse binmiştim. Aslında binmiştim de diyemem, çünkü vücudumun yarısı otobüsün içinde, yarısı ise dışında kalmıştı. Neyse ki otobüs yol aldıkça zorla içeri girmeyi başardım. Ama içeri girince keşke dışarda kalsaydım demeye başladım. Kapıya sıkışma sonucu ağzıma geleni saydım ama kimin umurunda, insen bir dert binsen bir dert. Tam Aziz Nesin’lik bir olay bu sabahları otobüs yolculuğu yapmak. Lanet olsun dedim, her yerde biz emekçiler hayvan muamelesi görüyoruz. İnsanlar tıka basa üst üste binmiş durumda, bu sistem insanların en temel sorunlarını dahi çözemiyor. O kudretli kapitalizm bu basit sorunlarda bile böyleyse acaba başka konularda nasıl?
Biliyoruz ki sabahları otobüslere olan talep daha fazla. Haliyle sabahları otobüs sayısının arttırılması gerekir ki insanlar daha kolay ulaşım sağlasınlar. Ama bizleri kim insan yerine koyuyor ki? Hayvan gibi doldurdukları araçlarda biz işçiler yeri geldiğinde tek ayak üstünde yolculuk yaparken, kimileri de özel araçlarına tek kişi kurulmuş müziğini dinleyerek yol alıyor. Ne kadar çelişkilerle dolu bir sistem! Bu otobüs yolculuklarında, kimimizin öne doğru elden ele uzattığımız akbilleri geri dönmüyor, kimisinin parası geri dönmüyor vs… Özellikle kadın yolcular için durum daha da vahim. Her yerde olduğu gibi burada da işçi kadınlar kendilerini zor taşıdıkları gibi bir de tacize uğruyorlar. Oysa en azından sabahları otobüs sayısı arttırılsa bu sorun kısmi olarak bile olsa çözülür, ama ne yazık ki kapitalist bir sistemde yaşıyoruz. Bu sistemde önemli olan insanın rahatı ve sağlığı değil birilerinin daha fazla kâr etmesidir. Yani daha az otobüsle daha fazla para. Nasılsa kimseden ses çıkmıyor, nasılsa herkes örgütsüz, yol yolabildiğin kadar!
Kapitalist sistem sorun çözmek yerine her geçen gün sorun üretmeye devam ediyor. Biz işçilerin en temel sorununda bile çözüm üretmeyen bu kapitalist sistemin hiç de yaşama hakkı yoktur. Şundan eminim ki tüm sorunlar gibi ulaşım sorunu da gerçek anlamda bir işçi iktidarı altında çözülebilir.
Herkese parasız ulaşım hakkı!
Kahrolsun kapitalizm! Yaşasın sosyalizm!
Kıraç’tan bir işçi
Bir hayat önümüze konulmuş. Ayaklarına zincir bağlanmış yaralı bir kuş gibi iki adımdan ileri atamadığımız bir hayat. Kim ayaklarındaki zinciri çıkarıp koşmak istemez ki? Ama kapitalist sistem bu zinciri kendine göre kilitlemiş. İnsanlar bu zinciri kırdıklarında sanki daha kötü bir hayat olacakmış gibi suskunluğunu sürdürüyor. Oysa zaman bu zamandır, zincirleri kırmanın, haykırmanın ve özgürlük için koşmanın zamanıdır. Onlara işçi sınıfının gücünü göstermenin, çalınan yaşamlarımızı geri almanın zamanıdır. İnsanca ve onurlu bir hayat sürdürebilmek için mücadelede emin adımlarla yürümenin zamanıdır.
Bu sistemi yıkmak zor değildir. Tek derdimiz bilinçlenmek ve gücümüzü ortaya koyabilmektedir. Bu dünyada kirli yüzlü ama gözleri umut dolu olan çocuklara daha güzel ve yaşanılabilir bir dünya yaratabilmek için mücadele etmeliyiz, kapitalist sistemi yıkmalıyız.
Marksist Tutum okuru bir işçi
