Okurlarımızdan - Kasım 2007

İşyerindeki katiller

Sizlerle başımdan geçen bir olayı paylaşmak istiyordum, fakat hep sonra yazarım diye erteliyordum. Dün gece vardiyasında yaşadığım bir olay hiçbir şeyi ertelememem gerektiğini gösterdi bana. Fabrikamda katiller var, dün gece öldürüyorlardı beni!

Gece vardiyasındaydım, saat 24.00 civarı. Yorgun ve uykusuz, dikkatsiz bir şekilde işimi yapmak üzere dolaşıyordum. O sırada üstümde bir karartı gördüm ve kafamı kaldırdım. Yaklaşık 1 tonluk demir sac üstüme doğru iniyordu. Kendimi kenara attığım gibi vinci kullanan arkadaşa baktım. Gözleri yorgunluk ve uykusuzluktan kıpkırmızı olmuştu. O da beni görmemişti ve demir sacı üzerime indirecekti. “Arkadaşım katilim olacaksın dikkatli ol biraz” dedim. Suçlu bir ses tonuyla “Görmedim efendi!” dedi. “Yolda yürürken ayağın taşa takılsa kapitalizmden bileceksin” sözü var ya tam da öyle. Burjuvalar yarattıkları ve tüm işçi sınıfına dayattıkları bu sistemde (ağır iş koşulları, uzun çalışma süreleri, gece çalışması) bizi birbirimizin katili yapıyorlar. Patronların bize verdiği değer ortada. Her gün ölüm tehlikesiyle yaşıyoruz. Bu olay bana bunu gösterdi ve hemen ertelediğim mektubu yazmaya başladım.

Aslında bu işyerinde çalışmaya yeni başladım. İlk başladığım gün bir arkadaş bana hem işi anlatıyor hem de fabrikayı gezdirip tanıtıyordu. Bu arada başka bir arkadaş eline bir bez bastırarak geldi. Elini kaynak taşıyla yarmış, hastaneye gideceğini söyledi. Yanımdaki arkadaş “tamam git, gelince haber verirsin” dedi. İkisi de o kadar rahattı ki, sanki adamın eli yarılmamış da çay içmeye gidiyormuş gibi konuşuyorlardı. Bunu garipsediğimi, nasıl bu kadar rahat olabildiğini sordum. “Ne var ki, ben de geçenlerde dolaşırken elimi demir saca sürttüm yarıldı, iki dikiş attılar, istirahat bile vermediler efendi” dedi. Birkaç gün sonra ben de ilk iş kazamla tanıştım bu işyerinde. Elime çekiç vurdum, canım öyle yandı ki “işinin de, vereceğin üç kuruş paranın da, kurduğun düzenin de, senin de…” diye sövüp patrona içimi boşaltmak geldi önce, ama ancak sabırla ve birlik oluşturarak onlardan hesap sorabileceğimiz aklıma gelince içime attım tüm bunları. Elim oldukça şişti. Arkadaşa gösterdim, “bir şey olmaz ben de çok vurdum alışırsın efendi!” dedi. Ertesi gün herkes endişeyle bir şeyler konuşuyor, merak ettim. “Hayırdır neler oluyor?” dedim. İşçilerden biri vinçle malzeme taşırken makineye çarpmış, makinenin bir parçası yamulmuş. Vinci kullanan arkadaşla birlikte o anda orada olup da müdahale etmeyen herkes hakkında tutanak tutup savunma istiyorlarmış. İnsanlar elini kolunu yarıyor hiçbir şey yok, patronun makinesi yamuluyor kıyamet kopuyor. Cevap hazır “burası böyle seçme bir yer, ne yapalım efendi!”

Ben “efendi” değilim. Bizi birbirimizin katili yapan, duygusuzlaştıran, bir makinenin parçası kadar değer vermeyen, bu dünyanın bu hale gelmesine neden olan patronları ve onların sistemi olan kapitalizmi yıkıp yerine proletarya diktatörlüğünü koymak istiyorum. Ben efendilik istemiyorum. Bu çirkef düzene karşı sınıfımın diktatörlüğünü istiyorum. Bunun için işyerindeki arkadaşlarımdan başlayarak bilinçlenip örgütlenmemiz gerekli. Çünkü örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey. Yani örgütlenmezsek bu çirkin düzende “efendi efendi” yaşamaya mahkûmuz!

İMES’ten bir metal işçisi

----------------------------------------------------------

Bir yaz döneminin ardından

Bir yaz dönemini daha yoğun bir gündem ile geçirdik. Gerek seçim sürecinde ve gerekse sonrasında burjuva politik arenası son derece hareketliydi, hâlâ da öyle. Yine de burjuva medya tatil yörelerine ilişkin magazin haberleriyle doldu taştı. Sanki sosyetenin “renkli” hayatı dışında hiçbir şey olmuyormuş gibi, herkes hayattan memnunmuş gibi gösteriliyordu. Oysa ben bu hayattan memnun değilim ve ben hayatta her şeyin normal gittiğine inanmıyorum. Ve benim gibi düşünen milyonlarca insanın olduğunu da biliyorum.

Her gün olmasa da zaman zaman, dünyada ne olup ne bittiğine bakar ve sonucunda gelişmelerin bizleri nasıl etkilediğinin muhasebesini yaparım kendimce. Bu yaz da öyle oldu. Pamuk tarlalarında, fındık bahçelerinde, karpuz seralarında günlük 15 YTL karşılığında çalışmak için ölüyorlardı mevsimlik işçilerimiz… İnsanlar günlerce başta Ankara olmak üzere diğer illerde de susuzluk problemi yaşayarak birçok hastalığa yakalanıyordu. Seçimlerden sonra meclise giren bağımsız adayların grup kurmasının hâlâ hazmedilememesi ve Kürt milletvekillerinin seslerini çıkarmaması için üzerlerine gidilmesi söz konusuydu. Ortadoğu’da 20 Mart 2003’den beri süren Amerikan işgali devam ediyor ve yüz binlerce insan ayrım gözetilmeksizin katlediliyordu.

Yüz binlerce üniversite öğrencisi ne umutlarla girdikleri ÖSS sınavından yine umutları tükenmiş olarak çıktılar. Bu arada Türkiye, son 17 yılın en büyük grev dalgası ile karşı karşıya idi. THY’nin ardından tekstil ve denizcilik sektörü, TÜBİTAK ve Telekom’da da grev kararları alındı. Bulunduğum bölgenin sanayi bölgesi olmasından dolayı, fabrika direnişlerinin, tersanede iş kazası sonucu ölümlerin, emekçi halkın oturduğu yerlerde yıkımların olması, kendi yaşantımızla burjuvalarınkinin ne kadar farklı olduğunu daha iyi görme imkânı sağlıyor. Birebir bizi ilgilendiren iş kazaları sonucunda ölümler, iş koşullarının zorluğu, sosyal haklarımızın elimizden alınması devam ediyor hâlâ. Burjuvalar düzenlerinin devamını sağlamak ve kârlarını artırmak için her yola başvuruyorlar. Ne kadar da az olsalar milyonlarca insanı yönetebiliyorlar. Biz kendimizden milyarlar olarak bahsediyoruz ama gücümüzü görebilenimiz çok az.

Her gün kapitalizmin çarpık, kokuşmuş ortamında bizi rahatsız eden ve bir daha görmek istemeğimiz olaylar oluyor. Bize düşen, o milyarlar içerisinden birisi olarak, milyarlar olduğumuzu ve bizi dünya ölçeğinde yönetenlerin bir avuç asalak olduğunu her yerde anlatarak, işçi sınıfına mücadele yolunu göstermektir.

Aydınlı’dan Marksist Tutum okuru bir sağlık işçisi

---------------------------------------

Marksist Tutum işçi ve emekçilere ulaşmalı

Aklım yettiğinden beri gazete takip etmeye çalışırım. Ama hiçbir zaman sürekliliği olmadı. Malum, işçi ailesinin bireyiyim. Okuma kültürünü edinen de yoktu ailemde ve çevremde. Sabahları erkenden işe giderdim, bazı günler de gece geç saatlere kadar çalışırdım. Okumak da neymiş, çalışıp “adam olma”yı öğrettiler bana! “Adam olma”nın kıstası da neyse? Herhâlde daha fazla para kazanmak olsa gerek! Adam olmaya çalışırken, günler aylara, aylar yıllara devretti yaşanmamışlıkları. Yine de istedikleri gibi bir “ADAM” olamadım galiba. Çünkü bugün asgarî ücrete çalışıyorum. Neyse konumuza dönelim.

Dedim ya, ara sıra gazete takip ediyorum. Gazetelerde çeşitli sorunlar dile getiriliyor. Hiç fark etmez neyin ve kimin sorunları olduğu. Doğadan tutun da bilmem kimin selülitlerine kadar birçok sorun gündeme getiriliyor. Savaş, açlık, işsizlik, yoksulluk, küresel ısınma vb. gibi sorunlar da bazen dile getirilebiliyor. Ama nedense bu sorunların karşısında ne yapılması ya da ne yapmamız gerektiği konusunda doğru şeyler öğretilmiyor bizlere. Pardon! Bilmem kimin selülitlerini nasıl giderdiği konusunda öğretilen birkaç şey vardı galiba.

Bugünkü toplumun ideolojisi kimin ideolojisidir? Egemenlerin yani patronlar sınıfının. Bu sistem ideolojisini medya aracılığıyla empoze ediyor. Bu, kapitalizmin en güçlü silahı haline gelmiş durumda. Bu düzenin hizmetindeki köşe yazarları, işçilerin ve emekçilerin sorunlarının nereden kaynaklandığı ve nasıl ortadan kaldıracakları konusunda elbette doğruları anlatmayacaklar. Burjuvazinin kalemini kuşanan kalemşörler, her konuda kafamızın daha da bulanmasını sağlıyorlar ve gerçek olan her şeyin üstünü örtebilmek için bin bir türlü dalavere çeviriyorlar. Evet, bu onların işi. İşlerini de iyi yapıyorlar. Şöyle bir söz vardır: Kimin ekmeğini yersen onun kılıcını kuşanırsın. Sanırım konuyu yeterince özetliyor bu söz.

Bizler alın terimizin ve emeğimizin ekmeğini yiyoruz. Onun için bu haklı davanın kılıcını kuşandık. Bence adam olabilmenin tek bir kriteri var: o da bu kılıcı kuşanmak! Bizim sorunlarımızı dile getiren ve bunların nasıl aşılacağını öğreten, bize doğru yolu gösteren ve insanca bir yaşamın gerçekten biz mücadele edersek var olabileceğini her sayısında defalarca tekrarlayan Marksist Tutum dergisini bunun için sahiplenmeli, okumalı ve okutmalıyız!

Gazi Mahallesinden bir tekstil işçisi

------------------------------------

Okuduğum gazetede bir haber ayrıca dikkatimi çekti. Haber şöyle: Ardıç evlerinin bulunduğu semti Esenyurt’a bağlamışlar. Bunun üzerine Ardıç evlerinde oturan işadamları yani bizlerin patronları semtin yeniden Bahçeşehir belediyesine bağlı kalmasını istemişler ve dava açmışlar. Hakim de davayı bu yönde sonuçlandırmış.

Şimdi neden dava açmışlar ki diyeceksiniz! Nedeni, Esenyurt daha dar gelirli insanların (işçilerin) yaşadığı bir semt olduğu için beyefendiler rahatsız olmuşlar: “Nasıl olur da işçilerle patronların belediyesi aynı olur! Ayıp denen bir şey var kardeşim! Herkes yerini bilmeli değil mi?”

Evet onlar yerlerinin, hangi sınıfa ait olduklarının farkındalar. Ya biz? Biz bunun ne kadar farkındayız? Ben fabrikada bir arkadaşıma sınıfların olduğunu ve biz işçilerin sömürüldüğünü anlattığım zaman, “ne sınıfı, ne sömürüsü” diyor. “Bize onlar iş veriyor, biz de çalışıyoruz, emeğimizin karşılığını da alıyoruz” diyor. “Bizden daha kötü durumda olanlar da var, halimize şükür! Ya hiç işimiz olmasaydı? Hem bizi kimse burada zorla tutmuyor ki!” diye karşılık alıyorum. Tabii ya biz özgür insanlarız! Burası da özgür bir ülke! Evet, özgürüz; 12 saat çalışmamakta yani işsiz kalmakta, evimizin kirasını ödememekte, aç kalmakta özgürüz. İşte bizim özgürlüğümüz!

Evet, bir sürü işsiz insan var. Peki onlar neden işsiz hiç soruyor muyuz? Gerçekten iş mi yok, yoksa patronlar üç kişilik işi bir kişiye mi yaptırıyor? Bugün biz işçiler 12 saat çalışacağımıza 6 saat çalışsak, üç kişilik işi bir kişi yapmasak, yani bir fabrikada 500 kişi çalışacağımıza 1000 kişi çalışsak, herkes çalışamaz mı? Ama sevgili patronlarımız neden bunu yapsın ki! O zaman işsiz insanları bize koz olarak kullanamazlar. “Bak dışarıda kapıda kaç kişi var, işine gelmiyorsa kapı orada sen bilirsin” diyemezler

Bizim emeğimizin karşılığı 419 YTL mi diye de bir sormak gerek kendimize. Bu para karnımızı bile doyurmaya yetmiyor. Üreten biz işçileriz ama ürettiklerimizin neredeyse hiçbirini alamıyoruz; giyemiyor, yiyemiyor, içemiyoruz. Buna ne demeli?

Peki, biz özgürlüğümüzü ve emeğimizin karşılığını nasıl kazanacağız? Biz işçiler birlik olup, mücadele edip, bu sistemi ortadan kaldırdığımız zaman özgürlüğümüze de emeğimize de kavuşmuş olacağız. Çünkü, işçilerin kurduğu dünyada komünist toplumda sınıflar yoktur. Ve insanlar aç kalmamak için değil zevk için çalışıyor olacak. Yani çalışmak bir zorunluluk olmaktan çıkıp bir zevk olacak. O zaman herkesten yeteneğine göre alınıp ihtiyacı kadar verilecek. İşte, gerçek özgürlük budur. Eğer gerçek özgürlüğü istiyorsak mücadele saflarında yerimizi almak zorundayız. Ben bir gün insanlığın gerçek özgürlüğe kavuşacağına inanıyorum.

Yaşasın işçilerin uluslararası birliği ve mücadelesi!

Esenler’den Marksist Tutum okuru bir kadın tekstil işçisi

------------------------------------------------

Konut sorunu üzerine

Geçenlerde televizyonda haberleri seyrederken bir haber gözüme çarptı. Aslında pek de yabancısı olmadığımız gecekondu yıkımlarından biriydi. Bu yıkımın nedeni ise evin tapusuz ve devlet arazisine yapılmış olmasıydı. Bu yıkımda da her zamanki manzaralar yaşandı; insanlar yerlerde sürükleniyor, insan değilmiş gibi yerden yere vuruluyorlardı. Üstüne üstlük bu insanlar evlerini korumak için direndikleri zaman hemen yaygara kopartılıyor, “terörist” damgası yiyorlardı.

Hepimiz biliyoruz ki, kapitalizm geliştikçe kendi mezar kazıcılarını da çoğaltıyor. Binlerce insan çaresizlikten dolayı büyük şehirlere göç ediyor ve işçi haline geliyor. Ancak çoğu asgarî ücrete çalışan bu işçiler, konut fiyatlarını karşılayamadıkları için çoğunlukla fabrika çevrelerindeki gecekondulara yerleşmek veya kendi gecekondularını kendileri yapmak zorunda kalıyorlar. İşin en kötü yanı ise, bu evlerin çoğunda insanın sağlıklı bir şekilde yaşamasının mümkün olmaması. Bu mahallelerde yaşayan insanlar en basit belediye hizmetlerinden bile yoksun bırakıldığı için, Afrika’nın en yoksul ülkelerinde sıkça görülen hastalıklara yakalanabiliyor. Üstelik fabrika dumanları, kanalizasyon olmadığı için dere gibi akan lağımlar, kokudan yanına yaklaşılmayan dereler de cabası.

Ancak işçilere bu rezil yaşamı reva gören burjuvazi, iş kendisine gelince en güzel evleri, en güzel villaları inşa edebiliyor ve bunu yaparken de hiç kimseye sormaya dahi gerek duymuyor. Günümüz teknolojisi bütün insanlara konut sorununu çözebilecek düzeye ulaştığı halde, dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkelerinde bile milyonlarca evsiz insan var.

Kapitalizm hayatın her alanını mahvetmeye devam ediyor. Bunun tek nedeni ise bizim örgütsüzlüğümüzdür. Bu rezil hayattan kurtulmanın tek yolu kapitalist sisteme karşı örgütlenmek ve onu yıkmaktan geçiyor. Başka hiçbir çözüm bizleri bu sefillikten kurtaramaz.

Bursa’dan Marksist Tutum okuru bir üniversite öğrencisi

------------------------------------------------

Patronlar ve onların küçük hesapla

Emek sömürüsünün her geçen gün derinleştiği Tuzla’da, patronlar kârlarına kâr katabilmek için küçücük hesapların bile peşinden koşuyor. Geçtiğimiz haftalarda Tepeören’de 600 kişilik personele sahip Mutlu Akü patronunun, işçilerin çay saatlerinde içtikleri çayı bedelli hale getirmesi bunun çarpıcı örneklerinden bir tanesi. Çok sayıda işçinin oldukça ağır koşullarda çalıştığı Mutlu Akü’de, işçiler çayı patronun fabrikaya kurduğu çay ocaklarından ücret karşılığı içmek zorunda bırakıldılar. Bu durumu protesto eden işçiler, patronun çay ocaklarından çay almayarak tepkilerini ortaya koyuyorlar. Bizler kapitalist sömürünün varlığını sürdürmesine izin verdikçe sınıfımız üzerindeki baskı ve sömürü daha da artmaya devam edecek.

Gebze’den bir metal işçisi

----------------------------------------------------------------

Sistem bizleri o kadar güzel kullanıyor ki…

Burjuva düzenin mantığı kendini her yerde gösteriyor. Ben üniversitede öğrenciyim, ziraat mühendisliğinde. Ve bizim ders programında mesleki uygulama diye bir dersimiz var. Sözde bu derste bize uygulamalı olarak bir şeyler öğretiliyor. Eğitici bir ders olduğunu öğrendim, hem de gereğinden fazla! Haftada bir gün bizi üniversitenin bahçesinde çalıştırıyorlar. Elma toplamak ya da üzüm toplamak, evet zevkli bir iş, ama biz onlara ücretsiz kölelik yaptık. Öğrencilere 2,5 tonluk elmayı toplattılar. Biz oraya ürünlerin nasıl toplanacağının birkaç örnekle anlatılacağını sanarak gittik, ama elimize sepeti, kasaları ve merdiveni verdiler ve hepsinin biteceğini söylediler, hatta çalışmayan olursa yok yazacaklarını söyleyip tehdit ettiler. Ve utanmadan bize, burada çalışan işçilere ücretsiz izin verdiklerini ve “öğrenciler” olmasa işlerin bitmeyeceğini söylediler. Her şey o kadar komikti ki, bizlerden yemek parası bile aldılar o kadar çalıştıktan sonra. Ve arabaya binip evlerimize dönmek üzere yola koyulacakken bize elma çalıp çalmadığımızı sordular. 2,5 tonluk elmanın yanında 3 tane elma almamız sorun oluyordu ve bunları bırakmamızı söylediler. Utanmasalar çantalarımızı arayacaklardı!

Öğrenci arkadaşların hepsi de çok kötü bir gün geçirdiklerini ama dersi geçmek için biraz diş sıkmak gerektiğini söylüyorlardı. Yani yaşadıkları toplumda bu tür olayların “münferit” olduğunu, istisna olduğunu düşünüyorlardı. Oysa bu durum sadece okullarda değil fabrikalarda ve birçok iş alanında da benzer şekillerde yaşanıyor. Oraların da okuldan hiçbir farkı yok. Bu öyle bir sistem ki, emeğimiz elimizden alınıyor ve yerine bazen komik ücretler bazen de, benim örneğimde olduğu gibi, koca bir hiç veriliyor.

Evet, burjuva düzen sürdükçe mantığı da her yerde karşımıza çıkacak. Bu köhne düzeni yıkmak için örgütlü bir mücadele vermeliyiz. Az zamanda çok iş. Kapitalizmi yıkacağız, tüm dünya işçileri ile birlikte!

Yaşasın uluslararası mücadelemiz!

Ankara’dan bir üniversite öğrencisi

---------------------------------------------------

Ben bir üniversite öğrencisiyim. Öğretim yılına başlayacağımız şu günlerde işçilerin var olan sorunlarına yeni yılın maddi yükü de ekleniyor. Kapitalizm öyle çürümüş bir sistem ki, kendi ideolojilerini aşıladığı yerleri bile birer ticarethane haline getirebiliyor. Eğitim kurumlarının amacı kapitalistlere daha kalifiye işçi yaratmak, insanları sisteme tepkisiz ve her şeyi kabullenmiş hale getirmek ve muazzam bir kâr kaynağı yaratmaktır. Ancak bunun için bile öğrencilerden para alınmaktadır. Bu, bir patronun iş süresince lazım olan kazmayı işçiye parayla satması gibi bir şey.

Eğitim kurumları burjuvazinin ideolojik bombardımanının en yoğun olduğu yerlerden biridir. İdeolojik aşılar daha ilköğretim sıralarında başlar ve sonrasında güçlenerek devam eder. Körpe zihinler yoğun bir Kemalizm bombardımanıyla devletçi-milliyetçi ideoloji temelinde biçimlendirilmeye çalışılır. Burjuva eğitim sistemi, işçi-emekçi çocuklarına küçük-burjuva bireycilik zehrini şırınga eder ve öğrencinin liseye başlamasıyla birlikte, o güne kadar oluşmuş küçük-burjuva bilinç ve arzular daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Düzenin ideolojisi, çocuğun ve ailesinin yaşadığı hayatın zorluklarını bu sistemin değil de bireylerdeki başarısızlığın sonucuymuş gibi gösterir. Bu nedenle öğrenci hayatındaki kötü gidişatı kendi başarısızlığına bağlar, huzurlu ve refah içinde geçen bir hayatı eğitim başarısıyla elde edebileceğini zanneder. Bu düşünceler sistemin en küçük birimi olan aile tarafından sürekli öğrenciye pompalanır. Kurtuluş üniversitede aranır. Üniversiteden sonra ise, hayatları hiç de kurdukları hayallerdeki gibi olmayan insanlar bunun suçunu sistemde değil yine kendilerinde ararlar.

Üniversite hayalleri kuşkusuz işçi-emekçi aileler için genel bir kural değildir. Yoksulluk sınırında ve varoşlarda yaşayan ailelerin ve çocuklarının yüz yüze bulundukları zor koşullar onların hayallerini farklı kılmaktadır. Üniversite onlar için uzak bir hayal olurken, eğitim hayatlarının en üst düzeyi olsa olsa meslek liseleridir. Daha çabuk iş bulabilmeleri ve ailelerinin az olan kazançlarına katkı sağlayabilmeleri için meslek lisesi onlar için bir tercih değil, zorunluluktur. Dolayısıyla çoğu, sıradan bir işçi olmaktan başka alternatiflerinin olmadığının epeyce farkındadır.

Bizler devrimci öğrenciler olarak okullarımızda, burjuvazinin bilinç bulandırmalarına izin vermeden arkadaşlarımızı bilinçlendirmeliyiz. Eğitim kurumlarını sınıf mücadelesinden yalıtık olmayan, aksine öğrencilerin sınıfını bilerek saflarını tutacakları yerler haline getirmeliyiz. Bunun için onlara, mezun olduklarında her ne olurlarsa olsunlar ancak ve ancak emek gücünü satarak hayatlarını devam ettirebileceklerini, işçi sınıfı içinde yerlerini alacaklarını hatırlatmalıyız. Burjuvazinin bu kokuşmuş düzenine ve onun eğitim sistemine karşı işçi demokrasisinin varlığını propaganda etmeli ve dilediğimiz dünyanın ancak işçi sınıfı mücadelesiyle yaratılabileceğini bıkmadan usanmadan anlatmalıyız.

Tuzluçayır’dan bir üniversite öğrencisi

---------------------------------------------------

Merhaba Marksist Tutum, merhaba dostlar!

Merhaba yüreklerini yerinden söküp avcunun orta yerine koyanlar!

Merhaba yürekleri dünya devriminin ateşiyle yanıp tutuşanlar!

Ben 3 bin kişinin çalıştığı bir fabrikada çalışıyorum. Bu işyeri sendikalı ama sendikanın S’si bile yok denilebilir. Üç aydır burada çalışıyorum. İşe girerken “ne güzel, sendikalı bir yerde çalışacağım, insanlar daha bilinçli!” diye çok sevinmiştim. Ama işçi arkadaşlarımın sendikayla uzaktan yakından ilgileri yok. Sendika bürokratları geçmiş başa, her şey onlarla işveren temsilcilerinin arasında dönüyor. Öyle ki işçiler temsilcilerini bile kendileri seçmemişler.

İşyerinde sendikaya ait panolar vs. yok. Sadece bir sendika odası var; oraya da temsilcilerden başkasının uğradığı yok. Bir gün yemekten iniyordum ki gözüm bir tabloya takıldı. Tabloda işçilerin resmi altında Türkiye İşverenler Sendikası yazıyordu. Tabii ben içimden, “hayır olamaz! Bu nedir ya!” diye haykırdım. Ama şimdilik sadece bununla kaldım. Çünkü “bunu buraya asamazsınız!” diyebilmek için daha çok çalışmak gerekiyor.

İş yerinde koşullarınız nasıl diye soracak olursanız hemen anlatayım. “Zorunlu olmayan” mesailere zorla bırakılıyoruz; çünkü mesaiye kalmıyorsan “kapı orada, dışarıda çalışmaya hazır bir sürü insan var” diyorlar. Her gün iş için denenmeye gelen insanları görünce sessiz kalmak zorunda kalıyoruz. Her gün şu kadar iş yaptım diye rapor veriyoruz. Kafanı kaldırsan; “işine baksana, ne sağa sola bakıyorsun!” diye azar işitirsin. Bazen şöyle bir etrafıma bakıyorum da burası bir insan tarlası gibi; ama herkes robota benziyor. Bazen dalıyorum kendimize bakarken. Aklıma bir etkinlikte izlediğim mim gösterisi geliyor. Mim gösterisinde işçiler robot gibi ama sonra insan oluyor ve haykırıp kızıl bayrağımızı en yücelerde dalgalandırıyorlardı. Tam o sırada bir arkadaşım bana bir şey soruyor ve geri dönüyorum olduğum yere. Arkadaşım, “ne düşünüyorsun? Sevgilini mi? Gözlerinin içi gülüyor!” diye soruyor. Hayır dediğimde, “hadi oradan bir genç kızın gözleri başka niye güler ki” diyor.

- Güler; umutlarına güler, özgürlüğe güler, sonsuzluğa güler!

Buradan şunu çıkarmalı: bizim sorunlarımız sendikayla çözülmüyor, bizim sorunumuz yapılan bazı reformlarla bitmiyor, bizim sorunumuz iktidar sorunu, biz işçiler iktidara gelmedikçe kendi kendimizi yönetmedikçe sorunlarımızı çözemeyiz. Gene 14 saat çalışırız, zorla mesaiye bırakılırız. Bunun içindir ki Bolşevik Parti 1917 Ekiminde “İktidar Sovyetlere!” sloganını yükseltmiştir. Çünkü sorunlarımızı ancak biz çözebiliriz.

Dünyanın bütün işçileri birleşin!

Birleşen işçiler yenilmezler!

Enternasyonalle kurtulur insanlık!

Avcılar’dan bir kadın tekstil işçisi

-------------------------------------

Merhaba dostlar!

Ben bu fikirlere ve bilince sahip değilken günümün çoğunu kahvelerde geçirirdim. Meselâ bir işyeri açmak isterdim, kendimi kurtarmak isterdim. Ama bilinçlenmeye başladığımda çok şeylerim değişti. İşçilerin ne olduğunu öğrendim. Dünyadaki her şeyi biz işçilerin ürettiğini öğrendim.

Çalıştığım işyerinin koşullarını da anlatmak istiyorum. Haftanın yedi günü çalışmak, haftada iki gün de 8 saat fazla mesaiye kalmak zorundayız. İşyerinde çalışırken klima denilen bir şey yok, yemek dersek geceleri dört zeytin, bir reçel, bir yağ, bir çorba ve de kısır. Evet! Karnımızı böyle doyurabiliyoruz. Bir gün gece mesaisinde çalışırken aynı makinede çalıştığım arkadaşım can verdi ve iki saat sonra makine yine açıldı. Kanlar temizlendi ve işbaşı yapıldı. Sonra dediler ki, kaderinde varmış!

İşyerinde bir Pazar günü gelmediğimizde hemen çekiyorlar sorguya. Neden gelmedin diye hesap soruyorlar. Mazeretini anlatıyorsun, inanmayıp rapor istiyorlar. Şunu çok merak ediyorum; ailemizden birisi öldüğünde gidip imamdan bir kâğıt veya imamı mı getirmek lazım inandırmak için.

Nereye kadar bu böyle gidecek? Çare yok mu? Var çare, öğrenmek ve öğretmek. Sadece bir işyerindeki koşulları değil bütün dünyayı düzeltmek. Çünkü bu koşullar sadece bizim fabrikamızda değil bütün dünyada böyle ve diyoruz ki: Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

Kıraç’tan bir işçi

-------------------------------------

O Gün Gelecek

Bir dünya düşünün ki

İçinde ezen ve ezilene dair bir şey olmasın

Bir dünya düşünün ki

İçinde insanlar birbirlerini çıkarsız sevsin

Ama yürekten, hesap kitap yapmadan

Bir dünya düşünün ki

Karınları açlıktan şişmiş çocuklar,

açlıktan ölen insanlar olmasın

Gözbebekleri donuklaşmış,

çalışmaktan yorgun düşmüş bedenler olmasın

Bir dünya düşünün

Beynimizin sınırsızca çalıştığı, insanlık için ürettiği

ve yeteneklerimizi sınırsızca geliştirdiğimiz bir dünya

Dans edecek kuşlar, böcekler ve insanlar

Sık orman ağaçlarının arasından, güneş ışınları aydınlatacak yeryüzünü

Denizler, okyanuslar kabaracak

içi içine sığmayan sevdalı aşıklar gibi

Özgürlüğe yelken açacak tüm canlılar

Doğanın tüm güzellikleri bekleyin

Baharın gelişini müjdeler gibi

Önce fısıldayarak, sonra haykırarak

Diyecekler

O gün gelecek…

Aydınlı’dan bir büro işçisi

----------------------------------------------

Kapitalist sistem bizim gözümüzü çıkarıyor. Öylesine körleşiyoruz ki, ekmeklerimizin arasında insanlığımız çalınıyor görmüyoruz. Yanı başımızda kanlar içinde yatan çocukları, açlıktan ölen insanları umursamıyoruz. Ve sağırlaştırılıyoruz. Biliyorlar bir gün kurşunlanan, asılan, ezilen, gücü yettiğince haykıracak. Haykırarak anlatacak ölümün korkunçluğunu ve ezilmişliğin ağrısını. Aç, yorgun, uykusuz olduğumuz unutturuluyor. Çalışırken durmaksızın, uyumaksızın, aç açına unutuyoruz kızımızı öpmeyi, oğlumuzla top oynamayı. Unutturuluyor insanlığımız. Nasırlı ellerimiz çekinir oluyor dokunmaya, yorgun gözlerimiz üşenir oluyor bakmaya ve nefes alışımız küskünleşiyor. Yaşama umutlarımız ölümden sonrasına bırakılıyor. Evet, çaldılar güzel günlerimizi, ışık saçan gözlerimizi, türkü söyleyen dillerimizi ve sevmeyi bilen yüreklerimizi. Ama çocuklarımızın yarınlarını çalamayacaklar. Çünkü çürümüş kokuşmuş bu düzene baş kaldırıyoruz. Yepyeni yaşanası bir dünyanın tohumlarını atıyoruz devrimci mücadelemizle ve tabiî ki Marksizmin yolunda.

Ankara’dan bir Marksist Tutum okuru