Okurlarımızdan - Haziran 2011
En Büyük Engel Örgütsüzlüktür
Burjuvazinin biz işçileri nasıl gördüğüne dair örneklere, her gün, her saat işyerlerinde tanık oluyoruz. Geçenlerde, hem de “Engelliler Haftası”nda, burjuva sınıfın temsilcilerinden bir bakanın engelli bir işçi kardeşimize sarf ettiği cümleler, burjuvazinin işçi sınıfına bakışını çarpıcı bir şekilde özetliyordu. Bu aynı zamanda, işçi sınıfını örgütsüz, güçsüz ve sahipsiz görenlerin nasıl da pervasızlaştığını gösteriyordu.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le birlikte, Batman Devlet Hastanesine gitti. Yemekhanede işçilerle birlikte yemekler yendi, AKP övüldü ve Mehmet Şimşek’in Batman milletvekili adayı olduğu hatırlatıldı. 6 çocuk babası görme engelli işçi Nurullah Mehmetoğlu, işçi derdi dinliyor görünen bakan Recep Akdağ’a yaklaşıp “bir dakikanızı alabilir miyim?” diye sordu. Bakan bey tenezzül edip işçinin derdini dinlemedi bile. “Bu arkadaşa bir yemek ısmarlayın ve oturtun” dedi. 3 yıldır çalışıyor olmasına rağmen SSK’sı yapılmayan, 7 ay boyunca ücreti verilmeyen ve taşeron kadrosunda bulunan işçi, düşünüp taşınıp çözüm yolu olarak derdini bakana anlatma yolunu seçmişti. Ama hakkını ararken, hakkı olmayan bir şeyi isteyen bir dilenciymiş gibi aşağılanmıştı. Ama daha beteri, Mehmet Şimşek’in işçiyi tekrar Recep Akdağ’ın yanına götürüp derdini anlatmasını istemesinin ardından yaşandı.
Nurullah Mehmetoğlu, Sağlık Bakanına, “Biz burada asgari ücretle çalışıyoruz. Koşulların iyileştirilmesini istiyoruz. Müteahhit şirketlerin elinden ne zaman kurtulacağız?” diye sordu. Bakan öncekinden beter bir yaklaşımla, bu defa engellileri de aşağılayan, onların üretim içindeki pozisyonlarını lütuf sayan sözler sarf etmeye başladı: “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Para kazanıyorsun değil mi?” İşçi ısrarla derdini anlatmaya devam etti: “Müteahhit şirketlerin yanından ne zaman kurtulacağız?” Bu defa da, “müteahhit şirketlerde çalışacaksınız, para kazanacaksınız, hadi bakalım” yanıtını aldı. Bu düzen böyle devam edecek, taşeron şirketlerde sürünmeye devam edeceksiniz demek istiyordu bakan.
Onu dinleyen örgütlü işçiler, bakan beyin ne demek istediğini daha iyi anlıyor. “Bugün güç bizde, bizim borumuz öter. Siz işçiler örgütsüzsünüz, tek tek karşımıza gelmenizin bizim için hiçbir anlamı yok. Hele engelliyseniz sizi sahiplenen işçi sınıfının örgütlülüğü de olmadığına göre ister fırçalarız, ister aşağılarız sizi. Madem gücünüz yok sizi daha çok uzun yıllar sömürürüz, hadi bakalım, biz ne diyorsak onu yapın, bizim size dayattığımız koşullarda çalışın bakalım!” Söyledikleri tam da bu anlama gelmiyor mu?
Medyaya yansıyan bu olayın devamında işçi susmuyor, bu işin peşine düşeceğini, engelli bir işçi olarak ezildiğini, hem de sorunlarını dinlemeye geldiğini söyleyen bir bakan tarafından aşağılandığını, bunu içine sindiremediğini söylüyordu. Uğradığı davranışlar karşısında şoke olduğunu ifade ediyordu. Bakanın aşağılamaları, fırçaları yetmezmiş gibi bu defa da onu telefonla arayan “milletvekilleri” bu tavrını devam ettirmesinin kendisi için iyi olmadığını söyleyerek tehdit ettiler Nurullah Mehmetoğlu’nu. Kimse ona koşulları düzeltme sözü vermiyor, hatta daha beter koşullarla tehdit ediyorlardı. İşte örgütsüzlüğün sonucu!
Basına yansıyan bu fırça diyaloguna gelen tepkiler üzerine, bakan gayet pişkin bir şekilde, “görme engelli kardeşimizle gayet nezaket içerisinde konuşma yaptım, gerginlik falan da olmadı, ama bu şekilde yansıtanlar oldu” dedi. “Bizim engelli kardeşlerimize, görme engellilere bakışımız bellidir. Hepsinin başımın üstünde yeri vardır” diye kıvırması ise seçim dönemi nasıl böyle bir dikkatsizlik yaptığına dair üstlerinden yediği fırçanın ürünü olsa gerek. Nitekim ardından, yine medyanın gözleri önünde telefon edip işçiden özür diledi. Çok yorgunmuş da o yüzden istemeden öyle davranmışmış bakan!
Düzen partilerinde patronlar için canla başla çalışan burjuva siyasetçilerin işçilere de, engelli işçilere de bakışı belli. Hükümetin torba yasada engelli işçiler için çıkarmaya çalıştığı ama yine bu konuda gelen tepkiler (seçim öncesi doğru olmayacağının düşünülmüş olması da) üzerine tasarıdan çıkardığı yasa maddesi bunu yeterince anlatıyor. Engellileri etraflarında görmeye bile tahammül edemeyen patronlar o torbaya, “engellileri bizden uzak tutun” yasası koydurmak istemişlerdi. Tasarının engellilerin karşı çıktığı 63. maddesi şu şekildeydi: “İşin niteliği veya teminde güçlük nedeniyle işyerlerinde özürlü çalıştırma konusunda güçlük yaşayan işverenler başka işverene ait işletmelerde, kurulan ortak işletmelerde veya özürlü çalıştırmak amacıyla kurulan işletmelerde ilk defa işe alınan özürlülerin ücretlerini karşılayarak özürlü çalıştırma zorunluluğunu yerine getirebilir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işverenin başvurusu üzerine işin niteliği veya teminde güçlük nedeniyle işyerinde özürlü çalıştırma konusunda güçlük yaşanıp yaşanmayacağını karara bağlar.”
Engelli işçileri işyerlerinde görmeye tahammül edemeyen patronlar, onları özel gettolara tıkıştırmak niyetindeler. Vekilleriyse, seçim dönemlerinde oy kapma derdindeyken bile işçinin derdini dinlemeye yanaşmıyorlar. Ne işyerinde engellilerle muhatap olmak istiyorlar ne de engellilerin dertlerini dinlemek istiyorlar.
Burjuvazi ikiyüzlülüğünü yaşamın her ayrıntısında sergiliyor. Engelliler Haftasında bir yandan görme engelli bir işçiyi dinlemeye bile tenezzül etmezken ve onu aşağılarken, burjuva eğlence sofralarının mezesi görme engelli Metin Şentürk’ü “başarılarından” dolayı plaketlerle ödüllendiriyorlar. Ama o da bir yere kadar; milletvekili adaylığıyla kandırıp reklâm malzemesi olarak kullandıktan sonra bir kenara atıyorlar. Engelliler Haftasında haklarından bihaber, bilinçsiz engellilerle mutlu mesut fotoğraf karelerinde “bakın nasıl çalışıyoruz” mesajları verirlerken, sıra hak istemeye geldiğinde karşılarındakine bir böcekmiş gibi tiksintiyle bakıyorlar.
Kapitalist düzenin kendisi engelliler için gerçek bir engel. Bu engeli kaldıralım. İnsan endeksli bir sağlık sistemi aracılığıyla engelli sayısının azaldığı, engellilerin toplumsal yaşamdan dışlanmadığı, horlanmadığı, paylaşılan zenginlik ve mutluluktan paylarını doya doya aldıkları bir dünya yaratmalıyız. Bugün gerçek engel kapitalizmdir ve örgütsüzlüktür. İnsanları düşünemeyen, birlikte hareket edemeyen, insani duygular hissedemeyen hale getirerek insan olmaktan çıkaran bu sömürü düzenine karşı ortak bir mücadeleyi örgütlemek gerekiyor. Bunu yaparsak tüm engelleri aşarız.
Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!
Kartal’dan Marksist Tutum okuru bir öğretmen
Kurtuluş Yüksek Puanlarda Değil, Mücadelede!
Patronlar sınıfı geleceğimiz için istediklerimize, yaptıklarımıza bile karışıyor. Yüz binlerce gencin korkulu rüyası haline gelen, geleceğimiz için girdiğimiz sınavların biri bitiyor, öbürü başlıyor. Ben de 8. sınıfa giden bir öğrenciyim. 4 Haziranda SBS sınavına gireceğim. Benim gibi daha birçok genç bu sınava girecek. Herkes harıl harıl sınava hazırlanıyor, dershanelerin verdiği çalışma takvimlerine uyuyor, okulda hemen hemen her gün “rakiplerinizi geçmek için çok çalışmanız gerek” sözlerini duyuyoruz. Hele o gün yaklaştıkça isterse okula sadece ailesi gönderdiği için gitsin tüm öğrencilerdeki stres artıyor. Sosyal hayattan uzaklaşmaya, arkadaşlarıyla sohbet etmek, sorununu veya mutluluğunu paylaşmak yerine gününü gecesini test çözmeye ayırmaya başlıyor pek çok öğrenci.
Bu önceden genellikle üniversite sınavlarında karşımıza çıkan bir tabloydu. Ama şimdi yaşı henüz 14-15 olan gencecik öğrencilerde bile görebiliyoruz bunu. Hem de patronların bizlere vaat ettiği boş hayaller uğruna. “SBS sınavında iyi puan alırsan iyi bir liseye gidersin. YGS-LYS’de iyi bir puan alırsan, iyi bir üniversiteye gidersin. KPSS’de iyi bir puan alırsan devlet memuru olursun, kesin bir işin olur, aileni de kendini de kurtarırsın, onlara rahat bir hayat verirsin” diyorlar. Hangisi doğru bu söylediklerinin? Belki sınavlardan iyi puanlar alarak iyi yerlerde okuyabiliriz. Peki ya sonunda bize sunulan kurtuluş gerçek kurtuluş mu? Bin bir güçlükle üniversiteye gidip işsiz kalan birilerini hepimiz tanırız ya da tüm çabalara rağmen hiç gidemeyenleri…
Tabii aileler de nasibini alıyor bu kurtuluş hayalleri uğruna çalışma tufanından. Dershane masrafları zaten güç durumda olan ev ekonomisini tam 12’den vuruyor. Güya parasız eğitim gördüğümüz okullara verilen aidatlar, fotokopi paraları yetmiyor, bir de dershane sahiplerine kimi zaman ev kiralarımızdan bile yüksek miktarlarda para veriyoruz. İşçiler çocuklarını iyi bir liseye gitmesi için dershaneye gönderiyor. Dershane parasını ödeyebilmek içinse mesailere kalıyor. Bu hazin resme bir de patronların dayattığı bu sınavları kazanamayıp intihar eden, yanlış hesaplamalar yüzünden baygınlıklar geçiren ya da bu sınavları geçip işsiz kalan gençler eklenince eğitim sisteminin içler acısı haliyle bir kez daha karşılaşıyoruz.
Tüm bunlar yaşanırken SBS, YGS, LYS, KPSS ve gelecekte türeyecek daha nice sınavdan yüksek puanlar almak kurtuluş sayılabilir mi? Patronlar sınıfı saymamızı istiyor, ama sayılamaz. Kurtuluş bu değil. Kurtuluş, fabrikalarda 12-16 saat çalışan işçilerin, ailesine patronların tabiriyle “rahat bir yaşam” verebilmek için sınavlara girenlerin, kısacası işçi sınıfının birlik, beraberlik ve doğru bir bilinçle ördüğü örgütlü mücadelede!
İstanbul’dan bir öğrenci
