Okurlarımızdan - Haziran 2009

Cumartesi Anneleri “failleri belli” kayıplar için 216. kez Galatasaray Meydanında bir aradaydılar… 1995 yılında kaybedilen Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç’un kaybedilişleri hakkında bilgi verdiler. Sorumluların hâlâ cezalandırılmadığına dikkat çeken kayıp yakınları, devleti yönetenlerin demokrasiden, insan haklarından bahsetmelerinin inandırıcı olmadığını söylediler. Hasan Ocak’ın annesi oğlundan söz ederken boğazı düğümlendi, gözleri doldu…
BESBELLİ
Bir alanda
Karanfiller içinde
Birbirlerine tutunmuş eller, gözler ve diller vardı
Suskundular fakat baş eğmezdi hepsi
Besbelli yakındılar gelecek güzel günlere
Biri, bir megafon uzattı
İçindeki o sese, özleme ve sevgiye
Ne kadarını duyurabilirdi şimdi
Hasan’ına, İsmail’ine, Nazım’ına, Kasım’ına…
Belli değil besbelliydi
Hepsi ana yüreğiydi buram buram
Ümraniye’den Marksist Tutum okuru bir işçi
Bir Zahmet Ölün!
Merhaba kardeşler,
Ben geçen günlerde gazetelerde okuduğum ilginç bir haberi paylaşma ihtiyacı hissettim. “ÇİN’DE SİGARA İÇME ZORUNLULUGU”. Evet evet! Yanlış yazılma falan yok, Çin’de sigara içme zorunluluğu!
Büyüyen ekonomik krizle beraber gerileyen ekonomiyi biraz kalkındırmak için girişilmiş böyle bir uygulamaya. Meselâ Çin’in herhangi bir eyaletinde yılda hedeflenen satış 3000 paket, eğer bu sayıya ulaşılamazsa eyalete ceza kesilecek.
Evet arkadaşlar, burjuvalar bu kadar pervasızlaştı. İşçilere et, süt vs. tüketimini teşvik etmek yerine böyle akıl almaz uygulamalarla işçiler ölüme davet ediliyor. Ekonomik krizin bedelini ağır bir yük olarak taşıyan bizler, şimdi de böylesi uygulamalara maruz bırakılıyoruz. Şimdi ben soruyorum; nereye kadar?
İstanbul’dan bir işçi
Mücadele Dolu Nice Yıllara!
Yolumuzu aydınlatan, bilincimizi yükselten, kapitalizme karşı öfkemizi bileyen Marksist Tutum dört yaşında! Geçmiş deneyimlerden çıkarılmış derslerle, sorunları ele alışıyla Marksist Tutum biz işçilere kılavuzluk etmeye devam ediyor.
İçinden geçtiğimiz süreçte bizler, işçiler olarak bin bir türlü zorlukla boğuşuyoruz. Kriz her geçen gün biraz daha derinleşiyor. Dünya çapında milyonlarca işçi işini kaybediyor. Kapitalizm bizleri iliklerimize kadar sömürüyor. Daha düne kadar bizleri fabrikalarda gece gündüz demeden, yorgunluktan ölene kadar çalıştırırken, şimdi “iş yok” deyip sokağa atıyor patronlar sınıfı. Biz işçileri ya posamız çıkana kadar çalıştırıyor ya da işten atarak açlığa, sefalete mahkûm ediyorlar. Kısacası yaşam hakkımızı elimizden alıyorlar. Tabii sürdüğümüz hayata yaşamak denirse.
Dünyanın hangi ülkesinde olursak olalım, işçi sınıfının sorunları ve bu sorunların çözümü aynıdır. İşte, Marksist Tutum bu sorunların ancak dünya çapında bir işçi devrimiyle son bulacağını öğretiyor biz işçilere. İşçilerin bir araya gelerek, bizleri iliklerimize kadar sömüren bu kapitalist sistemi değiştirecek yegâne güç olduğunu söylüyor. Ancak o zaman nefes almaktan ibaret olan hayatımız, insanca bir yaşama dönüşecektir.
Bundan dört yıl önce bir Nisan ayında tanıdım Marksist Tutum’u ve iyi ki tanımışım. Hayatımda pek çok şeyi değiştirdi. Her ay ayrı bir heyecanla, merakla okumaya devam ediyorum. İyi ki doğdun Marksist Tutum… Seni yeni okuyucularla tanıştırmayı üzerime düşen bir görev olarak görüyorum.
Mücadele dolu nice yıllara!
Gebze’den Marksist Tutum okuru bir kadın işçi
Savaşa Karşı Neler Yapmalıyız
Emperyalist paylaşım savaşı uzun bir süredir devam ediyor. 11 Eylül saldırısının ardından uluslararası terörizm yalanıyla başlayan bu savaş giderek dünyanın bütün coğrafyalarına yayılmaktadır. Dünya egemenleri kriz derinleştikçe bu savaşı daha da yaymak için halkları birbirine düşman ediyor. Evet, bu savaşın adı 3. emperyalist paylaşım savaşıdır. Kimileri isim koymasa da bu savaş başlamıştır. Tarihte hiçbir zaman savaşlar kitlelere gerçek nedenler açıklanarak yapılmamıştır. Önce bölgesel savaşlar, katliamlar tezgâhlanmış, tüm toplum savaşın kaçınılmazlığı fikrine kazanılmış ve nihayetinde herkes bir taraf olarak savaşta yerini almıştır. Tüm yaşanan bu acılar bizlere şu soruyu sordurtuyor: “Savaş çıktığında biz işçiler ne yapmalıyız?”
Dünya işçi sınıfı tarihinin en önemli kazanımı olan 1917 Ekim Devrimi bizim yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. 1917 devrimi 1. emperyalist paylaşım savaşı içinde hayat bulmuştu. Dünya egemenleri dünyanın yeniden paylaşımı için işçi ve emekçileri cephelere yollayarak öldürüyordu. Rus işçi sınıfının devrimci örgütü olan Bolşevik Parti o süreçte şunu haykırıyordu kitleye: asıl düşman kendi burjuvazinizdir. Bu şu anlama geliyordu: işçi sınıfı önce kendi burjuvazisine karşı savaşmalıdır, bunu gerçekleştirebildiği ölçüde dünya ölçeğinde sahip olduğu örgütlülükle tüm dünya egemenlerine karşı savaşması mümkün olabilir.
Savaştan önceki süreçte burjuvazi tüm dünyada emekçileri milliyetçi duygularla donatarak savaşa gitmeye hazır hale getirir. Savaşın vatan savunusu için yapıldığı söylenir. Birinci paylaşım savaşı esnasında Rusya’da yaşananlar da buydu. Kitleler o zaman egemen olan Çarlığa sonsuz bir inanç besliyor ve kurtarıcılarının Çar olduğunu düşünüyorlardı. Savaş başladığında cephelerden gelen binlerce ceset henüz kitlelerin Çar’a olan bağlılığından bir şey eksiltmemişti. Ancak savaşın devamında ölülerin sayısı 15 milyonu bulunca kitleler Çar’a olan inançlarını kaybetmeye başladılar. Bolşevik Partinin gerek cephede gerekse fabrikalarda yürüttüğü çalışmalar, emekçilerin gerçeklerin farkına varmasını sağladı. O süreçte savaşı bitiren şey 1917 Ekim Devriminin kendisiydi. O dönemde Anadolu’da askerler arasında şöyle şeyler konuşuluyordu: “Rusya’da bir sakallı varmış, savaş bitecek demiş savaş bitmiş, zenginle yoksul olmayacak demiş herkes eşit olmuş.” Lenin ve Bolşevik kadrolar savaş döneminde işçi kitlelere savaşın bizlerin savaşı olmadığını, bu savaşın bir paylaşım savaşı olduğunu, biz işçilerin bir araya geldiğimizde bu savaşı durdurabileceğimizi usanmaksızın anlattılar. Gerçekten 1917 Ekim Devrimi bunun capcanlı bir örneğidir.
Bugün de dünya işçi sınıfı bu bilinçle donanıp savaşa karşı sınıf savaşını yükseltmelidir. Bizler örgütlü mücadele içinde yerimizi almadıkça savaşlarda ölen ve öldürülen biz olacağız. Egemenler ise ölülerin kanları üzerinden dünyayı yeniden parsellemek için yoluna devam edecektir. Bugün de yaşanan ekonomik kriz giderek derinleşiyor ve cepheler oluşturulmaya başlandı. Dünyanın birçok bölgesinde kargaşa hâkim durumda, kriz derinleştikçe savaşın şiddeti de derinleşecektir. Biz işçilerin savaşa karşı yapacağı en iyi şey örgütlü bir güç haline gelmek ve bu güce güvenmektir. Biz milyarlarız, onlar ise bir avuç asalak takımından ibaretler. Tek farkımız onlar gerçekten örgütlü bizler ise örgütsüz bir durumdayız.
Kahrolsun Emperyalist ve Haksız Savaşlar! Kahrolsun Sermaye Sınıfı!
Tüm Dünya Halkları Kardeştir!
Kocaeli’den bir işçi
Canım film izlemek istedi ve ben de korsan CD satan bir satıcıya gidip bir korku filmi istedim. Adam bu film çok güzel diye bir CD verdi. “Tepenin Gözleri” adlı bu filmi izleyince burjuvazinin her şeye nasıl da sınıfsal baktığını bir kez daha görmüş oldum. Filmi biraz özetlemek istiyorum. Çünkü film tam bir çarpıtmaca olduğu gibi patronların biz işçilere ne gözle baktığını ve kendi kârları yüzünden insanlığı ve doğayı nasıl hiçe saydıklarını da gösteriyor.
Filmin özeti şöyle: Amerikalı bir emekli emniyet müdürü ailesiyle birlikte kampa giderken, uğradıkları bir benzincide yanlış yönlendirilme sonucu ıssız bir yere sürüklenirler. Kötü adamların yola tuzak kurması sonucu aracın tekerleği patlar. Ve olay burada başlar. Burada konaklamak zorunda kalan emniyet müdürü yardım aramaya gider, burası uçsuz bucaksız bir yer, ayrıca ağaç, ot, kuş falan yok. Adeta tüm canlılar burayı terk etmiş. Tüm aile sırayla kötü adamların saldırısına uğrar, hatta bu kötü adamlar bu iyi ailenin kimi üyelerini ve köpeklerini parçalayarak yer. Bu kötü adamlar, çirkin yüzlü, yamru yumru vücutlu ama güçlü insanlardır.
Emniyet müdürünün damadı, yardım aramak ve bu kötü adamlar tarafından kaçırılan çocuğunu bulabilmek için yola çıkar ve ıssız bir köye ulaşır. Orada çirkin bir kadına rastlar. Kadın sandalyeye mahkûmdur ve kötü adamların tarafındandır. Bu kadın konuşmasında şunları söyler: Bu köy maden işçilerinin köyü. Bu köye sizin adamlarınız geldi ve köyü boşaltmamızı istedi. Bu civarda nükleer deneme yapılacakmış. Direndik, kimse köyü terk etmedi. Köyü zorla boşaltmaya başladılar ve kimi aileler dağlara sığındı. Ardından nükleer deneme yapıldı ve biz bu hale geldik. Sizin insanlarınız yaptı bunu.
Evet dostlar, burada burjuvazinin sıradan bir korku filmini bile nasıl ideolojik propaganda aracı olarak kullandığını görmek mümkün. Filmde maden işçilerini yamyam gibi göstermişler. Oysa maden işçilerini zorla köylerinden atanlar, nükleer denemelerle bölgedeki tüm yaşamı yok edenler, insanları nükleer silahların inanılmaz yıkıcı sonuçlarıyla yüz yüze bırakanlar, zalimlerin eziyetine maruz kalan iyi adamlar olarak yansıtılmış.
Biz burjuvazinin para için insanlık dışı her şeyi yaptığı gerçeğini iyi biliyoruz. En basit örneği, Japonya’ya atılan atom bombası sonucu yüz binlerce insanın ölmesi ve sakat kalmasıdır. Asıl yamyam ve vahşi olan, kapitalistler ve onların devletleridir. Bunlar yüz yıllardır biz işçilerin kanıyla canıyla beslenmektedirler. Biz çalışanları adam yerine bile koymamaktadırlar. Bunu da her fırsatta görüyoruz zaten.
Türkiye’den selam olsun tüm dünyadaki işçi kardeşlerimize.
Kıraç’tan bir işçi
Selam dostlar. Ben bir tekstil işçisiyim. Aşağı yukarı, çocukluğumdan beri çalışıyorum. İnsan gençken çalışma hırsı, verimliliği, enerjisi şüphesiz daha fazla oluyor. Bundan dolayı genellikle çoğu işyerlerinde genç işçi tercih edilir.
Ben de yıllar boyunca, uzun saatler, insanlık dışı koşullarda çalıştım. Yaş ilerledikçe sorunlar da ilerlemeye ve sağlık karnemdeki boş sayfalar azalmaya başladı. Daha yakın bir döneme kadar hastane kapısı bilmezken neredeyse artık SGK’nın doktorlarıyla ahbap oldum. Kapitalist sistemin bu doymak bilmeyen sömürüsünün, biz işçileri hem ruhsal, hem ekonomik, hem de fiziksel anlamda nasıl tahrip ettiğini yaşayarak görüyorum. Günümün büyük bir çoğunluğu yol ve işte geçmesine rağmen elde var sıfır. Bir de çalış senin de olsun derler.
İş koşullarından ve uzun saatler çalışmamdan dolayı hastanenin kapısını aşındırır oldum, fakat burada önemli izlenimlerim oldu. İlk gittiğimde sanki bütün işçiler ve işçi aileleri buraya toplanmış diye düşündüm. Burada olaya iki boyuttan bakarak bir değerlendirme yapmak gerekir. Birincisi; devlet hastaneleri gerçekten aşırı kalabalık. Doktorlar hastalarla ilgilenmiyor, tersliyor. Hastalara hiçbir şekilde yardım edilmiyor, gereken muayene ve kontrol yapılmıyor. Doktorlar ve hastane personeli çok gergin.
Olaya diğer açıdan bakmak gerekirse doktorlar da ne yapsın. Gerçekten de sağlık çalışanları da çok zor koşullarda çalışıyor. Bir günde binlerce hasta hastaneye akın ediyor. Doktor her hastaya gereken özeni gösterse diğer hastalar bağırıyor neden yavaş ilerliyor diye.
Devletin bu kurumlara gereken önemi vermemesi şüphesiz işçilerin sağlıklarını ciddi anlamda tehlikeye sokuyor. Peki devlet neden bu hastanelere gereken önemi göstermiyor? Bence çok basit, devletin asıl hedefi özel hastanelerin yolunu açmak. Zaten bunu belli ölçüde başarmış durumda. Birkaç kere hastaneye giden adam gerçekten de oradaki rezaletten bıkıyor ve ondan dolayı ya doktora gitmekten vazgeçiyor ya da özel hastanelere gitmek zorunda kalıyor.
Biz işçilerin ücretlerinden kesilen paralarla kurulan bu hastanelerden ne yazık ki gerektiği kadar yararlanamıyoruz. Bizden kesilen paralarla yeni hastanelerin kurulması ve işçilerin sağlık sorunlarının çözülmesi gerekirken, tam tersine hastaneleri kullanma hakkımız da kısıtlanıyor, özel hastanelere teşvik artıyor. Oysa özel hastaneler gerçek anlamda tedavi merkezi değil “kaz yolma” merkezine dönüşmüş durumda. Özel hastanenin kapısında ölsen bile paran varsa içeri alınıyorsun, yoksa ölme hakkını kullanabilirsin. Paran kadar tedavi!
Devlet bilinçli ve planlı bir şekilde devlet hastanelerini kaldırarak sağlık sistemini özelleştirmeye çalışıyor. Başımdan geçen birçok olay gösterdi ki, devlet hastaneleri biz işçilere gereken özeni göstermiyor. Ama buna rağmen şunu da gördüm ki, bu hastaneler biz işçiler için gerçekten çok önemli. Çünkü yakınlarımız rahatsızlandığı zaman alıp hastaneye götürebiliyoruz. Ya da kendimiz gidiyoruz. Özele gidecek olsak çuvalla para gerekiyor. Oysa SGK’lı bir işçinin ekstra para ödemesi gerekmiyor.
Bizler devletin herkese kaliteli ve ücretsiz sağlık hizmeti vermesi için mücadele etmeliyiz. Aksi halde, sağlık sisteminin özelleştirilmesinin ve hızla artacak ölümlerin önüne geçemeyiz.
Kıraç’tan bir tekstil işçisi
Daha Kaç Erhan Ölecek?
Zorlaşan yaşam koşullarından dolayı birçok öğrenci çok genç yaşlarda okulu bırakarak çalışmak zorunda kalıyor. Elbette bunun nedeni kapitalist sistemden başkası değildir. Bu çocuklardan biri daha kapitalist sistemin bataklığında iş cinayetine kurban gitti.
Kısa süre önce okulunu bırakan ve doğalgaz tesisatı yapan bir şirkette işe başlayan 15 yaşındaki Erhan Aba, İstanbul Ataşehir’de, çalıştığı binanın içinde bulunan 3 metre derinliğindeki çukura düştü ve boğularak öldü. Kazanın nedeni tam bir ihmaller zinciriydi. Ufacık masraflardan kaçan patron, çukurun etrafına ne bir şerit ne de üstünü kapatacak bir kapak yapmıştı. İşte bu güvenlik önlemleri olmayınca iş cinayeti kaçınılmaz oldu.
Daha hayatının ilkbaharında olan Erhan, okulda okuyacağına, arkadaşlarıyla oyunlar oynayacağına, çok genç yaşta kapitalist bataklığın içinde kaybolup gitti. Eğer biz işçiler bu şekilde örgütsüz yaşamaya devam edersek, daha kaç Erhan ölecek kim bilir!
Aydınlı’dan bir işçi
Geçenlerde haritayı incelerken dikkat ettim de özellikle Afrika’daki ülkelerin sınırları sanki cetvelle çizilmiş gibi dümdüz. O anda aklıma şu geldi: patronlar sınıfı dediğimiz dünyanın tepesindeki bir avuç insan, bizleri hiç düşünmeden hareket ettikleri gibi sınırları da resmen cetvelle çizerek dünyayı paylaşıyorlar.
Ben bir ilköğretim öğrencisiyim. Patronlar sınıfı bizim annelerimizi-babalarımızı fabrikalarda iş cinayetlerine kurban ettikleri gibi bizleri de daha küçük yaşta kendi kanunlarına göre eğitip, sınavlarla bizleri yarıştırıp, at gözlüğü taktırdığı gibi gelecekte kendisine daha fazla kâr kazandırabilmemiz için bir robot olarak yetiştiriyor.
Sınırları kendi güçlerine (kafalarına) göre çizen o insanlar bizlere nasıl doğruyu öğretebilir? Bizleri nasıl topluma yararlı (güya) bir birey olarak yetiştirebilirler? Elbette hiçbir şekilde! Patronların bizi kandırma, uyutma çabalarına izin vermeden hayatımızı sürdürmek için örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz!
Marksist Tutum okuru bir öğrenci
