Okurlarımızdan - Haziran 2008

Bu Düzene Verecek Canımız Yok!

Yıllardır daha fazla kâr elde edebilmek ve dünya üzerindeki hegemonyasını koruyabilmek için milyonlarca işçiyi, emekçiyi ölüm kazanlarına atmaktan çekinmeyen kapitalistler, bugün yine bunun yollarını döşüyorlar. Yine çok büyük ölüm kazanları hazırlanıyor. Bu kazanların en büyükleri de emperyalist savaşlar. 1914 ve 1939 1. ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşları. Sadece bu savaşlarda can veren insan sayısı 70 milyondan fazla.

Bugün, yine ekonomik kriz içinde debelenip duran kapitalistler bir çözüm yolu arıyorlar. Çözüm yolu çok açık ki 3. paylaşım savaşı. Savaşta dünya yeniden paylaşılacak, biriken mallar tüketilecek ve dünya her tarafına yatırım yapılacak kârlı bir alan haline getirilecek. İşin en acı tarafı da; çeşitli yollarla, kandırmacalarla bu savaş işçilerin kendi davasıymış gibi gösterilecek ve işçiler birbirine boğazlatılacak. Yine yüz milyonlarca işçi bu savaşta katledilecek.

Peki, yok mu bu savaşın önüne geçebilecek güç? Dünyayı var edenler, tankları, topları füzeleri, uçakları bile yaratanlar, işçiler. Dünyanın dörtte üçünden fazlasını oluşturan çoğunluk. Peki, neden bu çoğunluk kendi savaşları olmadığı halde bu savaşları, ölüm kazanlarını kapitalistlerin başlarına geçirmiyorlar. Ama bu çoğunluk; sadece çoğunluk olduğu için güç değil, örgütlü bir çoğunluk olduğu zaman güç olabilir. Üretimden gelen gücünün farkına vardığı zaman güç olabilir.

Bir kez daha işçi sınıfı dağınık ve örgütsüzken bir paylaşım savaşı geliyor. İşte bu yüzden işçi sınıfının o örgütlü gücünü oluşturabilmek önümüzde çok ciddi bir görev, sorumluluk olarak duruyor. Çünkü bu savaş bizim savaşımız değil, kriz bizim yarattığımız bir kriz değil, ama bunların faturası ağır biçimde bizlere ödettiriliyor. Bu kabullenilecek, sineye çekilecek bir durum değil.

Onun için bugünden tezi yok işçi kardeşlerimize bu haksız savaşın bizim savaşımız olmadığını anlatmak, onları sınıf bilinciyle donatmak ve işçi sınıfının örgütlü gücünü oluşturabilmek için var gücümüzle çalışmak zorundayız. Şundan adım gibi eminim ki, bu örgütlü güç, savaşları da krizleri de açlığı da kapitalistleri de kapitalizmi de tarihin çöplüğüne atacak. Artık yeni nesiller 3. paylaşım savaşının ağır bilançosunu değil, işçi sınıfının zaferini yazacaklar.

Gazi Mahallesinden bir metal işçisi


Merhaba Marksist Tutum okurları,

Umarım ilkbaharın geldiği şu günlerde sizin de yaşama olan arzunuz had safhalardadır. Doğanın ve hayatın tekrar canlandığı uçsuz bucaksız bir sonsuzluğun içindeki şu mavi kürecikte yaşam yine tüm güzelliği ile karşımızda duruyor. Ama maalesef burjuvazi ne bu toprakların tamamında ne de dünyanın başka bölgelerinde işçilerin-emekçilerin bu güzellikleri solumasına izin vermiyor. İlkbaharın ılık nefesini hissettiğimiz bugünlerde havasında barut ve kan kokusunun eksik olmadığı bölgeler de var. Namluların önünde devam eden hayatlar.

Yukarıdaki saray kavgasının faturası yine bizlere ve kardeş halklara kesildi. 16 yaşında çocukların kolları gazetecilerin önünde kırılıyor. İki kardeş halkın evlatları yıllardır birbirlerine kırdırılıyor. Yüzlerce yıl önce yok olmuş halkların dillerini öğretmek için üniversitede bölümler açılırken sayıları 25 milyonu bulan bir halkın dili yok sayılıyor.

Anlayamıyorum biz işçi sınıfı nasıl bir artı-değer üretiyoruz ki, bunun paylaşımı bitmek tükenmek bilmez kavgalara yol açıyor. Sanırım bunu sınıf olarak işçi sınıfı da bilmiyor. Bilmiş olsa bu kadar tepkisiz kalır mıydı? Kendi emeğinin başkaları tarafından paylaşılma kavgasında seyirci olur muydu? Kendi kavgasını vermez miydi? Kendi kendime bazen soruyorum: Biz işçiler ne zaman bu savaşın bir tarafı olacağız? Ne zaman kendi haklı kavgamızı sahipleneceğiz? Yüreklerimiz artık ne zaman kafesine sığmayacak? Korku zincirlerini ne zaman kıracağız? Eskilerin bir sözü var: “korkunun ecele faydası yoktur” diye. Bir hafta önce kuzenimi ve iki arkadaşını askere gönderdik hayatlarının baharında. Analarının feryatları hâlâ kulaklarımda. Oğullarının üzerlerine titriyorlardı. Ama hayatın kendi gerçekleri var. Mücadele etmezsen kendi ininde boğulursun. Haberler geliyor asker arkadaşlarımızdan. Yeşil olan askeri araçları kum rengine boyuyorlarmış. Ya ordu yeşilden sıkıldı veya çöllere doğru bir yolculuk daha görünüyor.

Bugün mücadele etmezsen yarın bir sınıf kardeşinin elinden çıkan bir kurşunla gelir sonun. Bugün mücadele etmezsen, alışverişteyken ailenle, çarşıdan eksik dönebilirsin evine. Mücadele etmezsen yaşamda son duyduğun korkunç bir gürültü olur ve ikinci sayfa haberi olursun, “Davutpaşa’da bir işhanında patlama oldu” diye devam eden. Haydi! dostlar baharın doğayı yeniden dirilttiği şu günlerde biz de atalım üzerimizdeki ölü toprağını. Yaşadım, yaşam için mücadele ettim diyebilmek için. Onurlu bir yaşam seni bekliyor. Çıkar yüreğini kafesinden, koy yüreğini yüreklerimizin yanına, mücadele seni çağırıyor.

İşçiler Örgütlüyse Her Şeydir, Örgütsüzse Hiçbir Şey!

Gebze’den bir işçi


Toplantı ve Gösteri Özgürlüğüne Dair

2008 1 Mayıs’ında yaşananlar bir önceki yılda devletin uyguladığı şiddete rahmet okuttu. İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma gününü Taksim meydanında kutlamak istemesi, devlet otoritesinin sert duvarlarına çarptı. Aslında yaşananlar süngü ucunda demokrasinin yaşandığı Türkiye’de sınıf çelişkilerini bir kez daha gözler önüne seriyordu. Burjuvazinin, 1 Mayıs’ın kendi istediği gibi kutlanmasını sağlamak için uydurduğu gerekçelerin hiçbir inandırıcılığı yoktu. Büyük bir “lütufta bulunarak” 1 Mayıs’ı “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kabul eden hükümet, kutlamaların sembolik ve temsili düzeyde yapılmasını buyururken, TÜSİAD da “çalışma bayramı” olmasını salık veriyordu.

Otoritesine gölge düşürmek istemeyen devlet, 1 Mayıs’ta, toplantı ve gösteri özgürlüğünün kâğıt üstünde kaldığını göstermiş oldu. Başbakanın “biz de iktidar partisi olarak devlet nereyi gösteriyorsa orada miting yapıyoruz” sözleri ibretlikti. Her konuda olduğu gibi toplantı ve gösteri hakkı konusunda da emekçiler ile egemenlerin durumu arasında derin uçurumlar mevcut. Anayasaya göre miting yapmak için izin almaya bile gerek yokken, sorunlarını ve taleplerini dile getirmek için bir araya gelen emekçiler, polisin gazıyla, copuyla, kurşunuyla karşı karşıya kalıyorlar. Düzen sahiplerinin yaptığı miting ve toplantılarda kolluk kuvvetleri efendilerini korumak için hazırlıklarını yaparken, söz konusu eylemi yapanlar işçiler veya Kürtler olduğunda, kolluk kuvvetleri yine efendilerini korumak amacıyla mitingi engellemek için çalışıyorlar. Polisin cumhuriyet mitinglerindeki tavrıyla, Newroz veya 1 Mayıs’taki tutumlarını karşılaştırdığımızda bunu net olarak görüyoruz.

Açık alanlarda devlet zoruyla karşı karşıya kalan emekçiler, kapalı alanlarda ise ekonomik zorla karşılaşıyorlar. Kiralanması binlerce YTL’yi bulan salonlar burjuva partilerin kongrelerine, kutlamalarına açıkken, işçi sınıfının bu kapılardan girmesi nerdeyse imkânsız. Uygun toplantı salonları için gereken para bulunsa dahi, devletin yasak duvarını aşmak ayrı bir dert. İşçi sınıfının devrimci fikirlerinin propagandasının yapıldığı toplantılar ve gösteriler, kolaylıkla burjuvazinin engellerine takılabiliyor, yasaklanabiliyor, toplantıları düzenleyenler hakkında davalar açılabiliyor.

Taksim alanı üzerinden yürütülen tartışmalar da bu bakımdan güzel bir örnek teşkil ediyor. Her türlü etkinliğe açık olan bir meydan, sıra işçi sınıfına gelince güvenlik, bölgenin ticaret merkezi olması vb. gibi nedenlerle “miting yapılması uygun olmayan alan” sıfatını kazanıyor. Futbol maçlarından sonra binlerce kişi Şişli’den Taksim’e yürüyor, yılbaşı kutlamaları on binlerin katılımıyla burada yapılıyor. Ama onlar için işçilere söylenen yasaklama gerekçelerinden hiçbiri gündeme getirilmiyor. Tersine bu organizasyonların selameti için bizzat devlet tarafından gerekli güvenlik önlemleri alınıyor. İşçiler alana çıkmak istediğinde ise polisin “orantılı şiddetiyle” karşı karşıya kalıyorlar.

Açıktır ki, işçi sınıfının toplantı ve gösteri hakkı, kapitalist düzende son derece sınırlıdır. Gerçek toplantı ve gösteri özgürlüğü ancak mücadeleyle, açık-kapalı bütün alanların işçi sınıfına açılmasıyla var olabilir. Bu düzenin sunacağı “toplantı ve gösteri özgürlüğü” hakkının sınırlarını da ancak örgütlenip mücadele ederek genişletebiliriz.

Tuzla’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


2008 yılının 1 Mayıs’ı da tıpkı 2007’nin 1 Mayıs’ı gibi İstanbul’da kitlesel bir şekilde kutlanamadı. Devlet yine devletliğini yaptı! İşçi sınıfının mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta alanlarda savaşa karşı, açlığa karşı, yoksulluğa karşı, zamlara karşı, SSGSS yasasına karşı öfkelerini haykıracak işçiler devletin sopasından nasibini alıp, biber gazını yediler. 1979 yılından beri Taksim’de 1 Mayıs’a izin vermeyen devlet, Taksim’de birçok kutlamaya izin verirken, söz konusu işçiler olduğunda tümüyle farklı bir tutum takınıyor. Bu 1 Mayıs’ta da aynı şey oldu ve AKP hükümeti ve onun emrindeki devlet güçleri işçilere izin verilmeyeceğini söyledi. Ardından bütün öfkesiyle saldırdı, şiddetini gösterdi. Peki, sendikal bürokrasi ne yaptı? 1 Mayıs’a yakın bir tarihe kadar DİSK, KESK ve Türk-İş birlikte hareket eder gibi görünse de Türk-İş son anda Taksim’e çıkmayacağını açıkladı. Zaten Taksim’de bu konfederasyonların vaat ettiği gibi “500 bin kişi” yoktu! Karşımızda da ‘77 1 Mayıs’ını düzenleyen örgütlü, disiplinli, işçi sınıfı içinde çalışan bir DİSK yoktu! Burjuvazi için de böyle bir ortamda 1 Mayıs’ı dağıtmak zor olmadı.

Biz işçiler bilinçlendikçe, sınıfımızın çıkarlarına, sendikalarımıza, işçi örgütlerine sahip çıktıkça, sendikal bürokrasiye karşı militan sınıf sendikacığını yükselttikçe, burjuvaziyi ortadan kaldırmak, kapitalizmi yıkmak için örgütlü mücadele ettikçe güçleniriz. Gücümüz bizi istediğimiz alana taşır. O zaman değil Taksim, dünya bizim olur. İşte o zaman gerçekten ayaklar baş olur, burjuvazi için kıyamet kopar. Unutmamak gerekir: Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

1 Mayıs Mahallesinden bir eğitim işçisi


Burjuvazi Meydanı Boş Buldu!

Bütün ülkelerde işçi sınıfının elbette çeşitli mücadele araçları, mücadele alanları, sembolleri ve değerleri vardır. Ancak eğer işçi sınıfı alabildiğine örgütsüzleştirilmiş, var olan örgütlerinin içi boşaltılmış, işçiler milliyetçilikle bölünmüş ve her anlamda da sindirilmişlerse, sembollerle günü ya da yılı kurtarmaya çalışmak, özünde daha büyük sorumluluklardan kaçmak demektir. Toplu sözleşmelerin uzun zamandır işçilerin aleyhine imzalandığı, fabrikaların kapatılıp işçilerin işten atıldığı ve mezarda emekli olmamak için bebeğe sigorta yaptırıldığı bir dönemde, işçileri örgütlemek, birleştirmek, sınıf mücadelesini yükseltmenin önemini anlamak gerekir.

Bugün dünya çapında örgütlü bir sınıf olarak hareket eden burjuvazi, gücünü işçi sınıfının örgütsüzlüğünden almaktadır. Dünyanın her yerinde daha ağır koşullarda ve daha az ücretle çalıştırdıkları işçileri sömürdükleri yetmiyormuş gibi, dinsel temelde, milliyetçilik temelinde bölüp işçileri birbirine düşürmeye çalışıyorlar. Ambarlara tıkıp soluksuz çalıştırıyorlar. Patronlar işçilerin oyun çağındaki çocuklarının önüne, oyuncaklar, parklar değil, atölyeler, çalışma bantları koyuyorlar. Böylesi koşullarda burjuvazinin elindekileri kolay kolay kaybetmek istemeyeceği ve kaybetmemek için de her şeyi yapacağını burjuvazinin kanlı tarihi gösteriyor.

O halde çok daha örgütlü ve kitlesel bir güç olarak çıkmalıyız onun karşısına. Fabrikalarda, işyerlerinde, mücadeleci işçiler olarak parmağımızın ucundaki şalterlerle, makineleri, trenleri, gemileri durdurabilecek güçte olduğumuzu göstererek uykusunu kaçırabilmeliyiz. Bize bizim meydanlarımızı gül uzatır gibi vermeyeceğini ve o meydanlarda sınıf kardeşlerimizi kurşuna dizdiğini hatırlamalıyız. Öyleyse 1 Mayıs alanlarına giderken dönüp arkamıza bakmalıyız, o gün çalışan fabrika bacalarını, evinde oturan ve kader diye boynunu bükenlerin bilinçsizliğini görerek daha çok işçi örgütlemeliyiz. Mücadeleyi yükseltmek için çalışmamız gerektiğini bilmeliyiz. Grevler askıya alınıyorsa, grev çadırları kurulamıyorsa, açlıktan ölen işçi kardeşlerimiz sırtımızda patronun “daha çok çalışın” kırbacına dönüşüyorsa, bunun tek nedeni patronlar sınıfı ve onların sömürü düzenidir. İşte işçilere bunu anlatarak ve bunu anlatmak için getirmeliyiz onları alanlara.

Bugün işçiler bilinçsiz, örgütsüz, bölünmüş durumdalar. Sendika ağalarını ya da kendilerini yıllardır aldatan burjuva partilerini başlarından defedecek durumda değiller. Birçoğu ne kocaman bir sınıf olduğunun ne de hayatı kendisinin, işçilerin yarattığının farkında. Geçmişle bağı kopartılmış her şeyi kader olarak algılar hale gelecek şekilde politikadan uzaklaştırılmış durumda.

İşçilere gerçekleri anlatıp onları bilinçlendirecek ve mücadeleye çekecek olanlar sendika bürokratları değil bizleriz. Eğer bunu başarırsak, Taksim de, diğer meydanlar da, ellerinde kızıl bayraklı işçilerle dolup taşacak bir gün. Bu bir hayal değildir, yeter ki sabırlı ve örgütlü bir çalışma yürütelim.

Marksist Tutum okuru bir eğitim emekçisi


Marksist Tutum Üç Yaşında

Okuma alışkanlığımın iyi olduğunu söyleyemem. İlgimi çeken şeyleri okur, okumaya çalışırım. Marksist Tutum dergisini okumaya ve öğrenmeye çalışıyorum. İçindeki bilgilerin doğruluğunu pratikte de görmekteyim. Birinci sayıdan itibaren almaktayım.

Marksist Tutum dergisini işçi sınıfının üyesi olan herkesin alıp okuması ve öğrenmesi gerektiğine inanıyorum. Geçmiş dönemdeki işçi hareketleri, ekonominin nasıl işlediği, siyasi ve askeri gücün kimlerin çıkarı için kullanıldığı, dünyada ve yaşadığımız topraklar üzerindeki siyasal hareketleri, biz işçi sınıfının üzerinde oynanan oyunları ve bizlerin bunlara karşı nasıl bir tutum almamız gerektiği vb. gibi konuları işleyen yazıları ile, Marksist Tutum kapitalist sömürü sistemini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Marksist Tutum işçi sınıfının bilimini öğretmektedir. Yapılan baskılara, sindirmeye ve halk düşmanlığına karşı tarafımızın neresi olduğunu, bizlerin kimin yanında olması gerektiğini net ve açık bir şekilde ortaya koymaktadır. O elimizin bir feneridir. Yönümüzü, hedefimizi, ortak noktamızı belirlememizde bir ışıktır.

Gebze’den bir metal işçisi


Marksist Tutum Üç Yaşını Doldurdu

İlk sayısını kitapçıların raflarında görenler, belki de “bir dergi daha” demişlerdir, o güne kadar yeni iddialarla yayınlanan sayısız dergiyi hatırlayarak. Ömrünün fazla uzun sürmeyeceğini de düşünmüş olabilirler, pek çok örneğe bakarak. Ancak Marksist Tutum her açıdan farklı olduğunu üç yıldır herkese kanıtlamış bulunuyor.

Bilimsel Sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels ilk yola çıktıklarında, kendileri gibi mevcut düzenden rahatsız olan onlarca insanın var olduğunu biliyorlardı. Komünistler Birliği’nin Manifestosunu kaleme alıncaya kadar, kendilerinden önce mücadele içerisinde ter akıtan, insanlık için daha yaşanılır bir dünya özlemi taşıyan insanların yazılı fikirlerini ve pratik deneyimlerini gözden geçirmiş ve sebatlı bir çalışmayla çıkardıkları sonuçları toparlayarak mücadelenin rotasını çizecek yeni bir kılavuz yaratmışlardı. Bir süredir baş aşağı duran diyalektiği, bilimsel özüne kavuşturarak ayakları üzerine dikebilmiş, kapitalizm denilen sömürücü sistemin doğasını açıklayabilmiş, mücadelenin neye karşı ve nasıl verilmesi gerektiğini ortaya koymuşlardı.

Ölümlerinden sonra, öğretileri işçi sınıfına rehber olmaya devam etmiş, birçok mücadelede önemli deneyimlerle daha da zenginleşmiştir. Rusya gibi geri bir ülkede bile, Lenin gibi Marksizmi doğru kavrayan bir öndere sahip Rus işçi sınıfı, 72 günlük Paris Komünü deneyiminde 46 yıl sonra iktidarı fethetmeyi başarmıştı.

Marx ve Engels öldüler, fakat geride dogmalardan oluşan bir kutsal kitap değil, dinamik, günün gelişmelerine kendini uyarlayabilen bir eylem kılavuzu olan Marksizmi bıraktılar. Ancak Marksizm hep yine birilerinin işine geldiği gibi yorumlandı, çarpıtıldı. Lenin’in ölümünden sonra bu çarpıtma doruklarına vardırıldı. Kılavuzunu yitirmiş olan işçi sınıfıysa bu nedenle tarihsel belleğini de yitirdi. Kapının eşiğine kadar gelen onlarca devrim fırsatı Marksizmi layıkıyla savunan devrimci önderliğin yokluğu nedeniyle yitirildi.

Arka arkaya gelen bu yenilgiler, işçi sınıfının kendine olan güvenini yitirmesine de neden oldu. İşçi sınıfının kapitalizmin azgın saldırılarına uzunca bir zamandır anlamlı bir karşılık veremediği, her saldırıda geçmiş kazanımların bir adım daha gerilediği bir dönemde yaşıyoruz. Bu gericilik döneminde, işçi sınıfının tek rehberi olabilecek Marksizm, gerçek özüne ancak üzerindeki tahrifatlardan arındırılarak kavuşabilirdi. İşte Marksist Tutum dergisi, yayınlandığı ilk günden beri sürdürdüğü yayın çizgisiyle, bunu sağlamaya çalışıyor.

Milliyetçi rüzgârlarla beyni alıklaştırılmak istenen işçi sınıfına sol adına ve hatta Marksizm adına burjuvazinin düzenini reforme etmekten ileri gidemeyen fikirleri taşıyanların oldukça bol olduğu bir dönemde, Marksist Tutum’un çıkışı daha da büyük bir önem kazanıyor.

Bu fikirler işçi sınıfı saflarında muhataplarını buldukça, yenilgiyle sonuçlanmış deneyimler dahil yaşanan tüm deneyimler, işçi sınıfının tarihsel belleğine kazınacak, kapitalizmi geri dönüşü olmayan kara deliğin içine gönderebilecektir. Sömürünün ve sınıfların olmadığı bir dünya hedefi, Marksist Tutum dergisinin sahip olduğu temel ilkeler, doğru bir tarz ve tutumla işçi sınıfına ulaştırıldıkça muhataplarını bulacak, düş olmaktan çıkacaktır.

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru


Çocuklarımızın Geleceği

Bu yılın başında asgari ücret belirlendi ve harcaya harcaya bitiremeyeceğimiz büyük bir artışla (!) 436 YTL yapıldı. Marketin kapısından içeriye girmek kolay ama çıkmak o kadar kolay olmuyor artık. Biz işçiler tam bir şaşkınlık içindeyiz, çünkü asgari ücrete yapılan zamdan çok daha fazlası, ihtiyacımız olan ürünlere yapıldı.

Bir yanda bunlar olurken diğer yanda insanlarımızın gündemini ve gazetelerin manşetlerini başka bir olay işgal etti. Başbakanın bir toplantıda yaptığı açıklama bütün medya sütunlarına yansıdı. Biraz acı biraz da gülünç bir durum bizim açımızdan. Her geçen gün artan saldırılarla elimizdeki haklarımızı almaya çalışan burjuva devlet ve onun sözcüleri bir de karşımıza çıkmışlar, “Türkiye’nin genç nesillere ihtiyacı var. Bunun için de Türkiye’de aileler üç çocuk sahibi olmalılar” diyorlar. Üçten aşağı olmaması için alanlardan icazet veriyorlar. Ama bir yanda açlığa talim ettirilen milyonlar, diğer yanda savaşlarla katledilen insanlar varken, bütün bunları yaratanlar kendileri değilmiş gibi biz işçi ve emekçi sınıfları kandırmaya çalışıyorlar ve yüzleri bile kızarmıyor. Fotoğraflarla bizlere çocuk sevgisini anlatmaya çalışıyorlar. Ama midelerimiz resim ve masallarla doymuyor işçi kardeşlerim.

Aslında kapitalist sistemin bolluktan doğan aşırı üretim krizleri kapıyı çoktan çalmaya başladı, bununla birlikte savaş tamtamları da çalmaya başladı. Emperyalistlerin savaşlarda katlettiği insanlar, öldürülen binlerce çocuk sanki bu dünyadan değilmiş gibi, pervasızca yeni yeni savaşlarla katletmek için daha çok çocuk yapmamızı istiyorlar. Dünyayı kan gölüne çevirmek isteyenler, genç neslin azlığından ve bunu çoğaltmak gerektiğinden bahsediyorlar. Biz işçi ve emekçi sınıfın çocuklarına bahşedilen hayat, açlık, sefalet ve 436 YTL’lik asgari ücretken, “siz bu ülkeniz geleceğisiniz” diyorlar. Bize biçtikleri hayat çalışmaktan, onlar için üretmekten ve savaş geldiğinde cephelerde onların çıkarları uğruna ölmekten ibaret. Bizleri böyle bir hayata razı etmeye çalışıyorlar. Oysaki bizler başka şeylere ihtiyaç duyuyoruz ve üstelik ulaşamadığımız bu ihtiyaçlarımızı da bizler üretiyoruz.

Çocuk sahibi olmak elbet biz işçilerin de hakkıdır. Ama önemli olan bu çocuklara güzel bir gelecek sağlamaktır. Onlara savaşsız bir dünya bırakmak için, işçi ve emekçi sınıfların bu dünyayı asalak burjuvalardan, yani patronlar sınıfından ve onların yarattığı bütün pisliklerden temizlemeleri gerekiyor. Biz işçiler çocuklarımıza sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya bırakmak için mücadele etmeli ve örgütlenmeliyiz. Örgütsüz bir işçi geleceksiz bir işçidir. Örgütlenmeli ve kendi geleceğimizi, çocuklarımız için dünyadaki cenneti yaratmalıyız. Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

Aydınlı’dan bir metal işçisi