Okurlarımızdan - Eylül 2011

Somali’de Açlığın Sorumlusu Kim?

Birleşmiş Milletler Somali’de resmen kıtlık ilan etti. Birleşmiş Milletler, çocukların %30’unun yetersiz beslenmesi, günde her on bin çocuktan dördünün ya da on bin yetişkinden ikisinin hayatını kaybetmesi ve nüfusun günde 2100 kaloriden az besleniyor olmasını, resmi olarak kıtlık ilan etmek için kriter olarak kabul ediyor.

En son 1992’de Somali’de kıtlık ilan edilmişti ve resmi rakamlara göre 200 bin kişi yaşamını yitirmişti. Bugün medyada Somali’de yaşanan kıtlığın ve ölüm oranlarının 1992’dekinden daha kötü olacağı söyleniyor. Uzun yıllardır Afrika kıtasında yaşanan yoksulluk, kıtlık ve salgın hastalıklar sorunu çözülemedi, tersine katlanarak günden güne daha da arttı. Bugün gelinen noktada ise 1992’den daha kötüsü olacak, daha çok insan ölecek deniyor. Amerika’sından Almanya’sına, İngiltere’sinden Fransa’sına, Türkiye’sinden Japonya’sına koca dünya ne hikmetse yıllardır Afrika’daki bu yoksulluğu yok edemedi!

Emperyalistler günden güne palazlanırken, işçi sınıfını ve doğayı sömürüp sermayelerine sermaye katarken, Somali’de ve Afrika’nın pek çok ülkesinde insanlar açlıktan ölüyor. Televizyon kanallarında, gazetelerde, el ilanlarında Afrika’daki aç çocukların bir deri bir kemikten ibaret olan görüntülerini gözümüzün içine sokup “yardım edin” diyorlar. Yıllardır bu bölgede yaşanan açlığa ve savaşa burjuvazi izleyici kaldı ve bu bölgede kendi çıkarları doğrultusunda hareket etti. Bugün BM kıtlık ilan ederken “bu durum insanlık ayıbıdır” diyor. Evet, bu bazı insanların ayıbı doğru ama hangi insanların ayıbı? İnsanlar Afrika’da açlıktan ölürken trilyonluk servetleri ile gününü gün edenler kimler? İnsanlar Afrika’da savaşla boğuşurken, masa başında oturup emperyal oyunların peşinde olanlar kimler? İnsanlar Afrika’da kadın, erkek, çocuk demeden salgın hastalıkların pençesinde kıvranırken buradaki yoksul insanların bu çaresizliklerini fırsat bilip onları kobay olarak kullanan kimler? Tabii ki timsah gözyaşları döken patronlar sınıfı.

Burjuvazi Somali ve Afrika’da yaşanan açlığı gösterip, Ramazan ayını da fırsat bilerek, yardım edin diyor. Türkiye’de de başbakan ve cumhurbaşkanı halkı yardıma çağırıyor. Yine Diyanet’ten de Afrika’daki Müslüman kardeşlerimize yardım etmemiz çağrısı yapılıyor. Burjuvazi bize açlığı, yoksulluğu gösterip vicdanlarımızı sızlatıyor ve çözümü yine bizden bekliyor. Bu görüntüleri görünce vicdanı sızlamayan var mı? İşçi sınıfı içerisinde vicdanı sızlamayan yok. Çünkü her birimiz açlığın, yokluğun ne demek olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bize bunu yaşatan şiş göbekli patronlarımız da bizim açlığı ne kadar iyi bildiğimizi biliyorlar ve bize halinize şükredin ve yardım edin diyorlar.

Dünyada gıda maddelerinin üçte biri patronların stoklarından hiç açılmadan çöpe gidiyor, bu da bir milyar insana yetecek kadar gıda maddesi eder. İsrafçısınız diyorlar bize, acaba hangi işçi ailesi düzenli olarak evine bütün alışverişini yapabiliyor, bir de yiyemediğini açmadan çöpe atıyor? Bizi kendileriyle karıştırıyorlar galiba. Hatırlarsak kriz döneminde tonlarca sütü, hem de Afrika’da çocuklar ölürken sokaklara dökmüşlerdi.

Bir magazin programında ünlü bir sanatçının sadece bir haftalık kuaför masrafının ortalama 40 bin lira olduğunu izliyoruz. Yine bir haber programında ise Afrika’ya giden bir yardım kuruluşunun başkanı şunları söylüyor: “Giderken çocuklara çikolata, şeker götürdük sevinsinler diye. Çocuklar hiç kâğıdını açmadan çikolataları yemeye başladılar. Düşünebiliyor musunuz daha çocuklar çikolatanın, şekerin ne olduğunu, nasıl yenildiğini bilmiyorlar orada” diyor. Bir yanda milyarlık, trilyonluk servetler, diğer tarafta ise hayatında çikolatanın tadını dahi bilmeyen çocuklar. İşte kapitalizmin insanlara reva gördüğü ve bugün utanmadan hâlâ çözmeyip gözümüzün içine soktuğu sorunlar bunlar. Bize halinize şükredin diyorlar böylece, nasılsa açlıktan ölmüyorsunuz diyorlar.

Ama biz çok iyi biliyoruz ki, Amerika’dan Türkiye’ye kadar dünyanın dört bir yanında yoksul insanlar açlıktan ölüyor. Ocak ayında Samsun’da 2,5 aylık bir bebek, ailesi yoksul olduğu ve evde yiyecek hiçbir şey olmadığı için açlıktan öldü. Demek ki Afrika’ya kadar gitmeye gerek yok, burnumuzun dibinde de insanlar açlıktan ölüyor. Bunu değiştirebilmenin yolu da sadece yardım etmekten değil, aslında bu düzenin kendisini tümden değiştirmekten geçiyor. Aksi halde işçi sınıfı olarak Afrika’ya da, dünyanın dört bir yanındaki bu haberlere de sadece izleyici kalırız. Dünya işçi sınıfı örgütlenip kapitalizmin sonunu getirmeyi başardığında insanlık bir daha bu ve buna benzer acıları yaşamayacaktır.

Aydınlı’dan bir Marksist Tutum okuru


Kadınlara Kıymayın Efendiler!

Hangi gazeteyi alsam elime, hangi TV kanalını açsam karşıma çıkar oldu bugünlerde: “Kadına şiddet son yıllarda kat kat arttı. Kadınlar sokak ortalarında, çocuklarının gözleri önünde öldürülüyor. Kadına şiddete dur diyelim!” Burjuva medya seferber olmuş kadına kalkan elleri kırmak için. Burjuva kadınlar dernekler kuracakmış, işadamları ellerinden gelen her şeyi yapacaklarmış. Doğan Grubunun kadın başkanı “şiddet erkeğin sorunu” demiş. Sıralanıyor gidiyor haberler arka arkaya. İnsanların nasıl bu hale geldiği, eşleri bu duruma getiren şeyin ne olduğu hakkında tek bir satır yok.

Geçiyorum başka haberlere: “Somali’de 90 günde 29 bin çocuk öldü diyor.” İçime oturan iki haber…

1) Su ve bir parça ekmek alabilmek için kilometrelerce yol yürüyen anne ve üç çocuğu. Hepsi aç, hepsi hasta. Ama yürümek zorundalar, o gün de yaşayabilmek için yürümek zorundalar. Üçünü birden götürmekte zorlanıyor anne ve bir annenin karşılaşabileceği en büyük acıyla yüz yüze kalıyor. Üç çocuğundan birini seçip çölde bırakmak zorunda, yani ölüme terk etmek zorunda diğer ikisini yaşatabilmek için. İçlerinden en zayıf olan bebeğini yolun ortasında bırakarak devam ediyor yoluna gözyaşlarıyla. Yani aslında kolunun birini bırakarak, yani aslında gözünün birini bırakarak, yani aslında tüm vücudunu ortadan ikiye bölerek, dağlanarak yürümeye devam ediyor.

2) Yine yemek alabilmek için kuyrukta bekleyen bir başka anne. Kucağında iki çocuğu. Biri oracıkta ölüyor açlığa daha fazla dayanamayıp; fark ediyor anne ama susuyor. Söylemiyor kimselere. Ölen çocuğuna verilecek ekmeği de alabilmek için. Alıp da diğer çocuğunu ölümden kurtarabilmek için. Günlerce çocuğunun ölüsüyle yan yana yatıyor. Bir gözü evladının cansız bedeninde, bir gözü diğerinin soluğunda, yitip gitmesin diye.

Bir sürü soru belirdi kafamda. Kadına şiddet nedir? Kadına reva görülen bunca şeyin sorumlusu erkek midir? Bir annenin evladını ölüme bırakmak zorunda kalması kaç kırbaç acısıyla eşdeğerdir? Evladının ölüsüyle yan yana uyuyabilme acısına katlanabilmesi kaç kurşun yarasına bedeldir? Hepsi tek tek cevap buldu sonra. Sonuçta insanın insanı sömürdüğü sınıflı bir toplumda yaşıyoruz. Ve sınıflı toplumların hepsinde olduğu gibi kapitalizm de kadına bir rol biçmiştir. Kadın erkekten sonra gelir ve kendisine reva görülen her şeye katlanmak zorundadır!

Birleştirdim ben de bu iki haberi. Pek bir fark yoktu çünkü bence aralarında. Burjuva kadınlar, iş adamları, devlet başkanları sözde çözüm aramaya girişmişler, ama öte yandan bizzat onların sömürü düzeni güya çözmeye çalıştıkları sorunları üretmeye devam ediyor. Evet, kadına karşı uygulanan şiddetin her türlüsü yok edilmelidir. Ama bunu yok edecek olanlar, bizzat kendi elleriyle yaratanlar olabilir mi? Türkiye’deki, Somali’deki, Afganistan’daki, Irak’taki, Tunus’taki… Dünyanın her yerindeki emekçi kadınlar, bütün toprak parçalarındaki emekçi analar, bilin ki bize bu acıları reva gören kapitalist sistemin ta kendisidir. Düşmanı başka yerde aramaya gerek yok. Çareyi de başka kimsede aramamıza gerek yok. Çare bizde, kadın yüreklerimizde… Bu acılara katlanabilecek kadar sağlamsa bizim yüreğimiz, onların sömürü düzenini yok edecek güce de sahibiz!

Gebze’den kadın bir işçi


Spartaküs Kimdir, İşçi Sınıfı İçin Önemi Nedir?

“Dün sahiplerimiz için yaşıyorduk, yarın ise kendimiz için öleceğiz, işte özgürlük budur.” (Spartaküs)

Egemen sınıflar tarih boyunca devrimci önderlere yapmadık zulmü bırakmamış, onları türlü işkencelerle katletmiş veya zindanlarda çürütmüştür. Öldükten sonra onları insanlara olduklarından çok farklı tanıtarak zararsız ikonlara dönüştürmek istemişlerdir. Türkiye’de Denizlerin, Mahirlerin, dünyada Che’nin gençliğe romantik kahramanlar olarak tanıtılıp resimlerinin tişörtlere basılmasına veya dizilerdeki solcu gençlerin esas oğlan olmalarına burjuvazinin ses çıkarmamasının nedeni budur. Şimdi de burjuvazi Spartaküs üzerinden aynı propagandaya devam ediyor, sözde Spartaküs’ü anlatan televizyon dizisinde Spartaküs’ün örgütlediği devrimci ayaklanma sadece köle sahibi Batiatus’un yaşadığı ahlaksız hayata gösterilen bir tepkiymiş gibi anlatılıyor, yoksa kahramanlarımızın kölelik düzeniyle herhangi sorunları yok! Dizideki Spartaküs, kurtuluşu sahibinin hanesinden kaçmak olarak görüyor, tıpkı günümüzde birçok işçinin kurtuluşu işyeri değiştirmekte gördüğü gibi.

Dizinin sadece şu ana kadar yayınlanan kısmı bile tarihsel gerçekleri çarpıtmaya yetti. Bu dizide binlerce köleyi peşine takan, özgürlük için savaşan, dünya üzerindeki bilinen ilk devrimci isyanının lideri yok. Kölelik karşıtı sözleriyle neye karşı ve ne için savaştığını ortaya koyan adam yok. Şartlar el vermese de sınıfsız bir dünyanın mümkün olduğunu ve sömürülen emekçilerin örgütlü bir şekilde mücadele ederlerse iktidarı alabileceğini gösteren isyancıların lideri de yok. Bundan sonraki bölümlerde de böyle bir Spartaküs olmayacak. Onun yerine gördüğümüz tek şey, ismi aynı olsa da başka hiçbir benzerliği olmayan, kölecilikle bir derdi bulunmayan, iyi dövüşen ve bilinmeyen bir nedenden dolayı Roma’ya başkaldıran garip bir adamın hikâyesi anlatılmakta.

Elbette kapitalistlerin bir devrimciyi olduğu gibi göstermeleri beklenemez, Roma’nın köleci ekonomik yapısını ve zalimliğini tam olarak yansıtmaları da. Spartacus: Blood and Sand (Kan ve Kum) sadece Spartaküs’ün hikâyesi üzerinden para kazanmayı hedefleyen ve onu her şeyiyle bir metaya dönüştürüp tarihsel gerçekleri çarpıtan bir TV dizisi. Spartacus: Gods of Arena (Arenanın Tanrıları) ise gerçeklerle tamamen alâkasız ve bir dizi olayın tamamen cinselliğe ve şiddete odaklandığı, geriye de başka bir şeyin bırakılmadığı bir dizi olup aynı amacı taşıyor.

Patronlar ne yaparlarsa yapsınlar ne devrimci önderlerin hatırasını işçi sınıfının belleğinden silebilecekler ne de işçi sınıfının devrimci mücadelesini durdurabilecekler. Tarihin her döneminde zulme ve sömürüye karşı çıkanlar oldu, olmaya devam edecek. Ta ki sömürü düzeni ortadan kalkıncaya dek.

“Sıkı Durun. Kaçmadık. Yenilmedik… Çünkü Spartaküs ateş ve ruh demektir, yürek ve can demektir. Proleter devrimin iradesi ve eylemi demektir. Çünkü Spartaküs zafer özlemini, sınıf bilinçli proletaryanın mücadele azmini temsil etmektedir… Bunlar elde edildiği zaman, biz ister yaşayalım, ister yaşamayalım, programımız yaşayacaktır ve kurtulan halkların dünyasına egemen olacaktır. Her şeye rağmen!” (Karl Liebknecht, 15 Ocak 1919)

Bursa’dan Marksist Tutum okuru bir tarih öğretmeni


Yürürken Birlikte...

Yürürken gönülden aynı yolları

Açarken kanatlarını mavi gökyüzüne

Aynı bayrağın altında sevebilmek

Aynı sofrada bir zeytin tanesini

Paylaşabilmenin tadıyla,  yürüyoruz birlikte...

 

Dar ve karanlık sokaklardan geçerken

Kızıl güneşin kılavuzluğuna sığınıp

Koca bir ışık yaymalı kentlerin üstüne.

Güvenin ve inancın kılavuzluğuyla

Büyük meydanlara çıkabilmeli her an.

 

Hep beraber inatla, yılmadan çalışarak

Yarabilmek umutsuzluğun karanlığını

Yeni umutlar ekebilmek kardeşliğin tarlasına

Aynı nehirlerin berrak sularından içmek kanarcasına

Dalgalandırmak bayrağımızı kurtuluşa.

 

Yok edilmeden koca insanoğlu,

Son ormanlık tutuşmadan

Büyütmeli mücadeleyi varken zaman

Yumruklar sıkılmalı, hedef seçmeli

Diş bilenmeli, yerle bir etmeli saltanatları.

 

Ve alabildiğince nefes almalı derinden

Şiirler okunmalı, türküler yakmalı içten

Geçerken karmaşık şehirlerin sokaklarından

Anarken sınıf kardeşlerinin mücadelesini

Enternasyonal’i söylemeli gür sesle.

 

Gün sona ermeden önce kardeşler

Unutmadan, ihanet etmeden kavgamıza

Soluğumuz tükeninceye dek

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz! Yaşasın Sosyalizm!

Sloganları zapt etmeli hayatı…

Ankara’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Şike, Futbol ve Sevgi

Futbolda şike skandalı gündemi hâlâ meşgul ediyor. İnsanlar bu takımlara o kadar çok bağlanmışlar ki, her ne olursa olsun takımlarını desteklemekten geri durmuyorlar. Futbol çoğu ülkede “din” gibidir. O kadar bağlıdır ki insanlar takımlarına, holiganlık baş gösterir ve statlarda bir sürü insan ölür. Yenilginin acısı diğer takımın taraftarlarından çıkartılır. Bunun adı sevgi oluyor bu arada. Takımı yendiği zaman baş üstünde tutarken, yenildiğinde “yönetim istifa” diye bağırıp soyunma odasına giden futbolcuların başlarına neler yağmadı ki. İşte sevgi bu olsa gerek!

Tabii bu olayın bir de mali boyutu var. Bu takımların hepsi birer şirket, hepsinin borsada hisseleri var. Örneğin Fenerbahçe şike soruşturmasının başlamasıyla birlikte iki günde borsada 511 milyon TL para kaybetti. Bu da iki günde değerinin üçte birini kaybettiği anlamına gelir. Sadece bunlar değil tabii ki. Forma, bilet, reklâm gelirleri, GSM operatörleri (fenercell, kartalcell, GSMobile) kredi kartları, taşınabilir internet modemleri, şampiyonluk gelirleri, TV yayınları vs. gibi şeylerle muazzam paralar kazanıyorlar. Bazı insanlar artık o kadar abartmış ki üstünde takımının amblemi olmayan hiçbir şeyi taşımaz olmuşlar. Bu muazzam gelirlerin ana gövdesini taraftarlar oluşturuyor. Peki, taraftarlar takımların ya da başkanların ne kadar umurunda? Bir getirisi olmadığı sürece taraftarlar kimsenin umurunda değil. Galatasaray’ın yeni stadının açılışını hatırlayın. Başbakanın konuşmasını yuhalayan Galatasaray taraftarına Galatasaray başkanı Adnan Polat “kendini bilmezler” diye hitap edip bir daha o taraftarların stada alınmayacağını söyledi. Yani hep o reklâmı yapılan sevgi bazen satışa gelebiliyor.

Bu kadar çok derdimiz varken insanlar yedi gün yirmi dört saat şike konuşur olmuşlar. Otobüste, işte, yolda, evde, okulda her yerde insanlar bunu devlet sorunuymuş gibi tartışıyor. Bu kadar çok sorunumuz varken birileri gündemi yine iyi değiştirdi.

Tuzla’dan bir işçi


Futbol Asla Sadece Futbol Değildir!

Geçtiğimiz günlerde patlak veren şike olayı, eski yoğunluğundan uzak olsa da gündemi hâlâ işgal etmeye devam ediyor. Yıllardır dile getirilen bir gerçek vardır: Futbol asla sadece futbol değildir! İşçilerin yapmış olduğu ışıklı ve parıltılı statlarda, aldıkları onca paraya rağmen vergi oranları işçiden bile düşük futbolcuların paravan olarak kullanıldığı, bu paravanın ardında ise bir sürü pisliğin döndüğü bir endüstridir futbol. Şike soruşturmasında adı geçen kulüplerin yanı sıra diğer birçok kulüp de dahil olmak üzere hepsi, ticarethane olarak patronların ellerinde birer oyuncağa dönüşmüştür. Öyle ki, sahip oldukları fabrikalarda, şirketlerde işçileri sömürdükleri yetmezmiş gibi, aynı işçileri, emekçileri stadyumlara doldurarak, ekranların başına para karşılığı geçirerek tekrar tekrar kâr elde etmektedirler. Bunlar, işçi sınıfının rahatlama alanlarından biri olan futbol sayesinde eğlenip coştuğu, bir nebze de olsa dertlerinden sıyrıldığı bu durumu bile metalaştırmaktadırlar.

Peki nasıl yapıyorlar bunu dersiniz? Kardeşler, kapitalistler bunu bile kendi meşreplerine uygun bir şekilde namussuzca yapıyorlar. Kulüplerin başındaki milyarder patronlar işçileri fabrikalarda nasıl kâr hırsı ile sömürüp namussuzca emek hırsızlığı yapıyorsa, aynı patronlar aynı işçileri, az olan gelirlerinden büyük bir kısmını harcayarak gittiği statlarda kirli futbollarını izlettirmek durumunda bırakıyorlar. Dediğim gibi üstüne üstlük bir de bundan kâr sağlıyorlar.

Tekrar görmüş oluyoruz ki kapitalist sistem hayatımızın her alanında kendini var etmekte. Sadece fabrikalarımızda, işyerlerimizde değil, rahatlama alanlarımızın içine de uzanmakta.

Bu kokuşmuş kapitalist düzen ancak ve ancak işçi sınıfının örgütlenip mücadeleyi yükseltmesi sonucu ortadan kalkacaktır.

Erzincan Üniversitesi’nden bir öğrenci