Okurlarımızdan - Eylül 2009
Kürt Sorunu ve Sendikalar
Kürt sorunu Türkiye’nin yıllardır en temel sorunu olma özelliğini koruyor. Sendikalarla da görüşen bakan Beşir Atalay, onlardan dosyalar halinde Kürt sorunu hakkındaki çözüm önerilerini aldı. DİSK ve KESK haricindeki konfederasyonların Kürt sorunu konusunda devletin resmi ideolojisinin dışında görüşlerinin olmadığı bir kez daha görüldü. Onlara göre Kürt sorunu yoktur, “bölücülük ve yıkıcılık” sorunu vardır.
Kürt işçi ve emekçilerinin taleplerini görmezden gelen konfederasyonlar yıllarca terör edebiyatı yaptılar. Sendikalar yayınlarında “şehit” askerlere methiyeler düzmektedirler. Oysa aynı sendikalar Filistin, Uygur gibi ulusal sorunlar söz konusu olduğunda ikiyüzlülükle mazlum halkların yanında olduklarını ilan ediyorlar. Yıllardır işlenen şovenist propaganda sonucunda işçi sınıfı da bugün milliyetçi fikirlerle donatılmış durumda. İşçi sınıfını milliyetçi, şovenist bir çizgide tutan resmi burjuva sendikacılık çizgisini mahkûm etmeliyiz.
Demokratik çözümden yana olan DİSK ve KESK, çalışmalarını bugüne dek sessiz sedasız sürdürdü. Halkların kardeşliğini, demokratik çözümü, siyasi özgürlüklerin tanınmasını ve silahların susmasını talep etti. Fakat asıl önemli olan, bugüne dek sendika konfederasyonlarının benzer bir çalışmayı örgütlü oldukları fabrikalarda ve genelde tüm işçi sınıfına yönelik gerçekleştirmemeleridir. Oysa Kürt sorunun çözümünde asıl taraflardan biri Türkiye işçi sınıfıdır. Sendikaların işçi sınıfı içinde halkların kardeşliği ve kendi kaderini tayin hakkı temelinde yürütecekleri bir çalışmanın Kürt sorununun çözümü yönündeki meyvelerini çok çabuk vereceğini bilmeliyiz. Sendikalar yüzünü işçi sınıfına döndürmeli ve yürütecekleri tartışmalarla, doğru temelde yönlendirmelerle, Kürt sorunu hakkında görüş ve önerilerini açıklamalıdırlar.
Unutmamalıyız ki, “başkasını ezen bir ulusun kendisi de özgür olamaz”! Nitekim Kürt sorunu konusunda izlenen baskıcı devlet siyaseti Türkiye işçi sınıfının örgütlenmesinin de önünde engel olmuştur. Sendikacılar, grev ve direniş yürüten işçiler, mitinglere katılan kitleler çoğu zaman “terörist” olarak lanse edilmişlerdir. Ekonomik ve siyasi baskı sözde terör bahane edilerek arttırılmıştır. Kürt illerinde dağlara atılan bombalar, halka sıkılan kuşunlar Türkiye illerinde zam ve zülüm olarak yankısını bulmuştur.
Kürt sorununun halkların kardeşliği temelinde çözüme kavuşması için, işçi sendikalarının milliyetçi ve şovenist tutumu bir an önce terk etmeleri gerekiyor. İşçi sınıfı ezilen halkların en kararlı destekçisi olmalıdır. Savaşa ve askeri operasyonlara karşı üretimden gelen gücünü kullanmalı, grev silahını burjuvaziye göstermelidir.
Marksist Tutum okuru bir işçi
“Kınalı Kuzular” Nereye Gidiyor?
Kapitalist toplum kendine özgü bir kültür yaratırken kendinden önceki toplumların kültürel yapısını tamamen bir anda değişikliğe uğratamaz. Her toplumun kendine özgü kimi kültürel öğeleri bulunur. Fakat toplumsal değerler karşılıklı etkileşim içinde birbirini etkiler. Dil, din, örf ve gelenekler zaman içinde egemen olan toplumsal yapıya göre yeniden şekillenir. Egemen olan toplumsal yapı kendine göre yeni bir kültür yaratır. Kuşaktan kuşağa aktarılan bazı gelenekler vardır. Bu gelenekler bazen sevinci, bazen hüznü, bazen acıyı, kederi, ölümü anlatır. Ağıtlar hüznü, ölümü anlatırken, davul-zurna sevinci anlatmaktadır.
Bu topraklarda yaşayan etnik kökenleri farklı olan toplumların gelenekleri de karşılıklı olarak birbirini etkilemiş ve birçok gelenek ortaklaşmış durumda. Yıllardır bir arada yaşayan Türk ve Kürt halklarının gelenekleri iç içe geçmiş çoğu zaman. Kapitalist gelişmeyle birlikte gelenekler egemen sınıfın çıkarları temelinde kullanılır hale geldi. Evlenenler için düğün, ölenler için ağıt yakılırken, askere gidenlerin de ellerine kına yakılır. Askere gidenlere bugün kına yakılırken davullu zurnalı geceler düzenleniyor. Eğlenceler organize ediliyor. Geçenlerde bir televizyon programında “Kınalı Kuzular” diye askere gidecekler için düzenlenmiş bir programı ekrana getirmişlerdi. Aynı günün akşamı bir mahallede karşılaştığım asker gecesi vardı. Özellikle mahalledeki geceyi izlerken düşündüm: bu “Kınalı Kuzular” nereye gidiyor? Gerçekten de nereye, neden, kimin için gidiyor? 20 yaşlarındaki gencecik delikanlılar arkalarında sevdiği insanları bırakıp sözde “vatanı korumaya” gidiyorlar. Kimden koruyacaklar? İç ve dış mihrakların vatanı bölmesine izin vermemek için savaşa gidiyorlar! Yıllardır hep böyle uyutuldu insanlar. Yaklaşık 40 bin insanın yaşamına mal olan savaşta ölmeye, öldürmeye gidiyor bu gençler.
Gecede dikkatimi çeken birçok nokta oldu. Eğlence doludizgindi. Horon tepildi, halaylar çekildi, Trakya oyunları, misket, çiftetelli oynandı. Büyük-küçük, kadın-erkek herkes oynadı. Fakat çok ilginç olan öldürmeye, ölmeye giden gençler yoğun olarak “Şemmammi” oynadılar. Bu gençler öldürmek için gittikleri halkın dilinde söylenen müzikle eğlendiler. Oyun oynarken hiç düşündüler mi bilmem ama egemen sınıfın düne kadar yok saydığı, dilini yasakladığı bir halkın müziğinin çalınmasını istiyorlardı. Bu gençler sanmayın ki Kürt halkının çocukları. Hayır, tam tersine Türk ailelerinin çocukları.
Askere gidip gelen gençlerin birçoğu zaten psikolojik travma yaşıyor. Verilen milliyetçilik zehri sonrasında da devam ediyor. Çalışmaya başlayan bu gençler kendi haklarına sahip çıkmaktan aciz durumdalar. Öyle ya, kuzular büyüyünce koyun olur, “kınalı kuzular” da askerden dönünce koyun gibi oluyorlar. Zaten egemen sınıf da koyun gibi her şeye kafa sallayan, sormayan, sorgulamayan, kendi hakları için mücadele etmeyen bir toplum yaratmak istiyor, yaratıyor da. Bugün birçok gence, Türklerin en büyük düşmanı kim diye sorsanız Kürtler cevabını alırsınız.
Egemen sınıf bugünlerde Kürt açılımı yapıyor. Kürt sorununu çözeceğiz diyorlar. Düşünüyorum da düne kadar yok sayılan bir halkın bugün varlığı kabul ediliyor ve sorunlarının olduğu, çözülmesi için adım atmak gerektiği söyleniyor. Ne kadar ikiyüzlü bir tutum. Egemen sınıfın çıkarları böyle gerektirmeseydi Kürt açılımı yapmazlardı. Demokratik temellerde çözümden bahsediyorlar fakat hâlâ Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde operasyonlar devam ediyor. Neden hâlâ o bölgelere asker sevkiyatı var? “Kınalı kuzular” o bölgelere spor olsun diye mi gönderiliyor? Bir halkı yok etseniz bile yıllardır birbirini kültürel olarak etkilemiş olan halkların kültürlerini de yok edebilir misiniz?
Bir metal işçisi
“Şehidimiz Fakirdendir!”
“Hakkâri’de kaza sonucu mühimmatın patlaması sonucu şehit olan askerlerden Piyade Er Bahadır Han Solak'ın cenazesinde arkadaşlarının açtığı pankarta polis müdahale etti. Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde kaza sonucu meydana gelen mühimmat patlamasında şehit olan dört askerden Piyade Er Bahadır Han Solak, Solak ailesinin tek oğluydu. Afyon Kocatepe Üniversitesi Elektrik-Elektronik Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bırakmış ve bir süre Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde gemilerde çalışmıştı. Evlerine ve sokağa Türk bayrakları asılmıştı. Solak dün Maltepe Yusuf Ziya Üçüncü Cami’sinde düzenlenen törenin ardından toprağa verildi. Cenazenin yakınlarında arkadaşları ‘Yemen yolu çamurdandır, sefertası bakırdandır, gemiciği olan bedel öder, şehidimiz fakirdendir’ yazan pankart açtı. Pankartı açanları polis yaka paça gözaltına alındı.” (Radikal)
Hakkâri’de yaşanan bu olaydan sonra burjuva gazetelerde yukarıdaki satırlar yer almıştı. Aslında olay sırasında açılan pankart bizlerin yaşam koşullarını net bir şekilde anlatıyor. Bahadır ve Bahadır gibi olan biz işçilerin hayatı fabrikalarda, tersanelerde köle gibi çalışarak geçiyor. Patronların ve onların temsilcileri olan siyasetçilerin çocukları babalarının işyerlerinde patron veya müdür olup, işçileri sömürerek sefa ve bolluk içinde yaşarlarken, biz işçiler üç kuruşa, insanlık dışı koşullarda, ölümle burun buruna çalışıyoruz. Patronların çıkarları için 15 ay askerlik yapmak zorundayız. Yeri geliyor bizleri sınıf kardeşlerimizle savaştırıyorlar. Silahların ve bombaların altında, gençliğimizin en güzel yıllarını ölümle burun buruna geçirtiyorlar. Ne için? Patronların çıkarları için bize bunu yaptırıyorlar. Ama patronların çocukları, yani “gemiciği” olanlar, 28 gün bedelli askerlik yapıyor. Şehir merkezlerinde yaptıkları askerlikte korumaları hiç yanlarından eksik olmuyor. Akşamları ise beş yıldızlı tatil köylerinde yatarak askerlik yapıyorlar. “Adalet” dedikleri şey bu mu?
Dünyadaki her şeyi üreten biz işçileriz, fakat sefasını bir avuç asalak sürüyor, cefasını ise biz çekiyoruz. Biz üretiyoruz, onlar ürettiklerimizin sahibi oluyor. Sonra sahip oldukları sermayeyi korumak için bizleri asker olmaya zorluyorlar. Ya artık gözlerimizin içine sokulan sınıf-sermaye çelişkisini görecek ve bu karanlık düzeni yok edeceğiz, ya da çalıştığımız veya savaştığımız yerde ölüp gideceğiz.
Aydınlı’dan bir deri işçisi
Saldırılar Karşısında Sınıfının Gücüne Güven!
Hepimizin derinden hissettiği bir kriz sürecinin içindeyiz. Bunun yansımalarını işçi ve emekçiler olarak her geçen gün yaşayarak kavrıyoruz. Kapitalist sistem derin bir sistem krizine girmesine rağmen ve dünya genelinde nice acılara yol açmışken, güçlü bir mücadele ne yazık ki veremedik henüz.
Bunu fırsat bilen burjuva ideologlar ve politikacılar da ekonomi verilerini alicengiz oyunlarıyla, iyimser tablolarla açıklıyor ve işçilerin bilinçlerini bulandırıyorlar. Bir yandan bizlere sezdirmeden sosyal haklarımıza ve çalışma koşullarımıza pervasızca saldırıyor diğer yandan bu saldırıya usturuplu bir makyaj yaparak bizleri medya aracılığıyla kandırıyorlar. Çıkartılan saldırı yasaları için saat de fark etmiyor. Bildiğiniz gibi kölelik bürolarına ilişkin yasa gece yarısı meclisten geçmişti. İşçilerin işsiz kalması durumunda yararlanması için oluşturulan İşsizlik Fonu da amaç dışı pervasızca patronlara peşkeş çekiliyor. Gerçi hangi işçi fonunun sonu bu olmadı ki? Çeşitli gerekçelerle yıllarca işçilerden kesilen paralar ile oluşturulan fonların içi hep burjuvazi ve onun devleti vasıtasıyla boşaltıldı. Bugün İşsizlik Fonunda biriken 42 milyar TL tutarındaki para da burjuva devletin ve patronların iştahını kabartmış durumda.
Şu ana kadar GAP projesi kapsamında fondan aktarılan para 3,2 milyar TL’ye ulaştı. Sessiz sedasız bir şekilde karayolları ve altyapı için de bu fondan para aktarılması hükümetçe kabul edildi. Son olarak, İşsizlik Fonunun nema gelirlerinin 3/4’ünü “GAP’a kaynak aktarılması” adı altında gasp eden yasa kanunlaştı. Oysa işsiz milyonlar bu fondan yararlanamıyor. Çünkü fondan yararlanma şartlarını tüm işçiler yerine getiremiyor. Olması gereken tüm işsizlerin bu fondan yararlanması ve üstelik bunun da iş bulana kadar devam etmesidir. Hem de insanca yaşanılabilir bir ödenek alınarak. Ancak tüm bunların önüne geçen burjuva devlet, pervasızca bu fonda çok para biriktiğinden ve kriz koşullarında bu kaynağın “halka” hizmet için kullanılması gerektiğinden bahsediyor.
Bir de sendikalar (sendika bürokratları) cephesi var. Tüm bu yaşananlar karşısında sadece yazılı açıklama yapmakla yetiniyorlar. Bu saldırıların kapsamı ve mücadele yolları anlatılmıyor. İşten atılmalar karşısında militan sınıf mücadelesi yerine uzlaşmacı bir yol izleniyor. Sendikalarımızı mücadele zemininden kopartmak için her türlü ihaneti yapmakta sorun görmüyor sendika bürokratları.
Dostlar aslında yazacak o kadar çok şey var ki. Sağlık alanındaki, eğitim alanındaki saldırılar vs. vs. Yani kapitalizm zehrini saçmaya hız kesmeden devam ediyor. Ağırlaşan bu hayat şartları ve saldırılara karşı dünyanın birçok yerinde tepkiler ve mücadeleler de veriliyor aslında. Şunu çok iyi bilmeliyiz ki hiçbir şey yapmadığımız takdirde yakında insanlığımızdan da çıkacağız. Çevremizde yürütülen mücadelelere daha duyarlı olmalıyız bu yüzden. Yaşananları sorgulamak aslında işin başlangıcıdır. Burjuvazi bizleri cephelere kendi kârları için göndermenin hesabını yapıyor. Yaşanası bu dünyada hiçbir şeyin tadına varamadan gideceğiz yani. Oysa kaderimiz bizlerin ellerinde. Ancak bizler, yani işçiler, patronların bu saldırılarına dur diyebilir. Çözüm mücadelede dostlar, önce yüreğindeki mücadelende. Biz işçilerin sorunları ortak ve dolayısıyla çözümümüz de ortak. Haydi dostlar, insanlığa karşı en büyük suçlu olan kapitalist sistemi yıkma mücadelesinde ellerimizi sıkı sıkı kenetleyelim.
Gebze’den bir işçi
Tuzla’dan Ölüm Haberleri Geliyor
Yaklaşık 40 bin işçinin çalıştığı Tuzla tersanelerinden dur durak demeden ölüm haberleri geliyor. Bununla birlikte hemen yukarısındaki organize deri sanayi bölgesinde de, aynı sıklıkta olmasa da, ölümlü iş kazaları gerçekleşiyor. Daha yakınlarda, deri sanayi bölgesinde çalışan bir işçi, iş cinayeti sonucu hayatını kaybetti ve başka bir fabrikada üzerine sülfürik asit dökülmesi sonucu iş kazası geçiren iki genç işçi arkadaşımız ağır yaralandı. Kârından başka bir şey düşünmeyenlerin, işçilerin sağlığını düşünmediği ve düşünmeyeceği çok açık ortada.
Her zaman Tuzla’ya düşmüyor ölüm haberleri ama bu bölgede oturan birisi için çok erken geliyor iş cinayetlerinin haberi. 6 ayda 10 ölüm... Ve gizli kalmış bir sürü ölüm... İşe ölüm korkusuyla giden ağabeylerimiz, evde babasının ölüm haberini alacakmış gibi tedirgin bekleyen kardeşlerimiz, “baba işe gitme” diye yalvaran çocuklar...
Kiminin patlamada kolu kopuyor, kiminin cesedi köpeklerce parçalanıyor, kimi cayır cayır yanıyor, kiminin cesedi aranırken tesadüfen başka bir arkadaşının (kayıt dışı çalıştırıldığı için öldüğünün bile anlaşılmadığı!) cesedi bulunuyor. Yanlış anlamayın. Savaş alanından değil, insanların ekmek kazanmak için gittikleri işyerlerinden, Tuzla tersanelerinden ve diğer ağır iş kollarından bahsediyorum. Hani Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in utanmadan “yatıyoruz, kalkıyoruz Tuzla” diye sitem ettiği Tuzla tersaneleri! Koç Grubu onur başkanı Rahmi Koç’un “fevkalâde başarılı” bulduğu tersaneler!
Ama “Yatıyoruz, kalkıyoruz Tuzla” diyen Çalışma Bakanına ve patronlara sözümüz olsun. Bu düzen böyle gittikçe, ölümler devam ettikçe, yatacaksınız kalkacaksınız Tuzla işçilerinin direnişini göreceksiniz! Bizler yatıp kalkıp mücadele etmeyi öğreneceğiz ve öğreteceğiz. Yatıp kalkıp işçi kardeşlerimizi örgütleyeceğiz. Çünkü biz işçiler şunu çok iyi biliyoruz: Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!
Aydınlı’dan bir sağlık işçisi
Proje: Evleriniz Yıkılacak!
Çayırova halkı kentsel dönüşüm adı altında gerçekleştirilmeye çalışılan yıkımlara karşı direniyor. “Kentsel Dönüşüm Projesi” Cumhuriyet ve Adem Yavuz Mahallelerini kapsıyor. Bu mahallelerde yaşayanlar işçilerden ve emekçilerden oluşuyor. Son dönemde yaşanan ekonomik krizle işini kaybeden işçilerin yaşam haklarının elinden alındığı yetmiyormuş gibi, sermaye sınıfı şimdi de bizlerin en temel hakkı olan barınma hakkını elimizden almak istiyor.
Cumhuriyet ve Adem Yavuz Mahallesinde yaşayan emekçileri ziyaret ettiğimizde yaptığımız sohbetlerde, 25 yıldır kardeşçe bir arada yaşadıklarını, bin bir zorluklarla yaptıkları evlerinin yıkılmak istendiğini ve yerlerine yapılacak konutların kendileri için değil zenginler için yapılacağını dile getirdiler. Yıkım kararını bile tesadüfen bir gazetede çıkan haberle öğrendiklerini ve yıkımlara karşı sonuna kadar direneceklerini belirttiler.
Yıkımlara toplu bir şekilde karşı koyabilmek için Cumhuriyet Mahallesi Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğini kuran emekçiler, tepkilerini dile getirmek için çeşitli eylemler yaptılar. Gebze Cumhuriyet Meydanında 2000 kişinin katıldığı bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Mahalle sakinleri, yükselttikleri mücadelenin ardından Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker’in iki mahalleden gelen 1000 kişilik bir grupla görüşme yaptığını, fakat mahalle sakinlerinin kentsel dönüşüm kararına tepki göstermeleri üzerine başkanın salonu terk ettiğini söylediler. Yetkililerin tutumunun, kendilerini oyalamak ve yıkımlara tepki gösterenleri provokatörlükle suçlamaktan ibaret olduğunu dile getirdiler. Mahalleli emekçiler, kurmuş olduğu dernekte, yıkımlara karşı koyabilmek için kadın kolları, gençlik kolları ve sokak temsilcileri seçip komisyonlar oluşturarak, daha etkili ve disiplinli bir mücadele yürütmeye çalışıyorlar.
Kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle işçi sınıfının dünyanın neresinde olursa olsun yaşadığı sorunlar hep aynıdır. Uzun çalışma saatleri, iş güvenliğinin olmadığı, kötü koşullarda çalışma, barınma hakkının gasp edilmesi biz işçilerin yaşadığı ortak sorunlardır. İşçi mahalleleri olan Cumhuriyet ve Adem Yavuz Mahallelerindeki emekçilerin yaşadığı sorunlar da aynıdır. Yıkımlara karşı direnen, barınma haklarının ellerinden alınmasına karşı mücadele yürüten mahalle sakinlerinin mücadelesine sahip çıkalım ve onları bu mücadelede yalnız bırakmayalım. İnsanca bir yaşama ancak ve ancak işçiler olarak örgütlü mücadelenin sonunda ulaşabiliriz.
Gebze’den bir kadın metal işçisi
Devrimci Mücadele İle Yeni Bir Yaşama Merhaba
Devrimci mücadele ile tanışalı sekiz ay oldu. Bu sekiz ayda, yaşamımda ve dünyaya bakışımdaki değişiklikleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Öncelikle mücadele ile tanışmadan önceki hayatımdan kısaca bahsedeyim. Elektrik panosu üreten bir metal atölyesinde işçiydim. Haftanın altı günü işe gidip gelmemin dışında yaptığım tek şey, işyerindeki sorunlardan, evde birikmiş faturalardan, kısacası hayatımdaki bütün sorunlardan uzaklaşmak adına akşamları evde oturup dizi izlemek ve sayısal loto oynamaktı. Dünyaya nasıl bakıyordum peki? Yaşamımdan memnun değildim, ama “böyle gelmiş böyle gider” diyordum. “Bu devirde babana bile güvenme”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “insanoğlu çiğ süt emmiş” gibi kimin işine yaradığını yeni anladığım atasözlerinin penceresinden bakıyordum hayata ve dünyaya.
Kadın ve erkeğin eşit olmadığını düşünüyordum. Evde koltukta uzanıp “anne acıktım, bana yemek hazırla”, “elbiselerimi ütüledin mi?” gibi şeyler söylemek bana çok normal geliyordu. İşçi olmama rağmen, haklarımın neler olduğunu, işçilerin bir sınıf olduğunu bilmiyordum. Aldığım üç kuruş maaş ile olmayacak hayaller kuruyordum. “Bir işyeri açtım mı kendimi kurtarırım, bir de otomobil aldım mı tamam, benden iyisi yok” diye düşünüyordum. Yani kısacası bireysel kurtuluş hayallerinin peşindeydim. Mücadele ile tanışmadan önce hayatım bunlardan ibaretti.
Sınıf mücadelesiyle tanıştıktan sonraki sekiz ay içinde yaşadıklarımın bir bütün olduğunu biliyorum. Fakat yine de aylara bölerek anlatayım. İşçilerin bir sınıf olduklarının farkına vardım. Bir işçi olarak haklarımı öğrenmeye başladım. Dünyadaki açlığın, yoksulluğun, savaşların tek sorumlusunun patronlar sınıfı olduğunu öğrendim birinci ayda. İşyerindeki sorunların sayısal loto oynayarak, kahveye giderek, dizi izleyerek çözülemeyeceğini anladım ikinci ayda. İşçiler birbirlerine güvenebilirler, bir araya gelebilirler, mücadele vererek dünyadaki açlığı, yoksulluğu, savaşları bitirebilirler, başka bir dünya kurabilirler dediğim, düşüncelerimin de yavaş yavaş şekillendiği, sorunlara bireysel değil de toplumsal bakmaya başladığım aylar oldu üçüncü ve dördüncü aylar. Gündelik yaşantımda da yavaş yavaş kendi işimi kendim yapmaya başladım. Örneğin, yemek yapmak, bulaşık yıkamak, elbise ütülemek gibi mücadele ile tanışmadan önce “hayatta yapmam, kadınların işi ne, yapsınlar işte” dediğim şeyleri hiç erinmeden yapmaya başladım. Çünkü başka bir dünya kurmak istiyorsam, ilk önce kendi hayatımdan başlamam gerektiğini biliyordum beşinci ve altıncı aylarda.
Hayatım anlam kazanmaya başladı. Eskiden “yarın ne yapacağım, nereye gideceğim” derken, şimdi hayatımı planlı yaşamaya başladım. Bana öğretilenleri, ben de öğretmeye çalışıyorum. Biliyorum ki, sınıfımın mücadelesine dair daha öğreneceğim çok şey var ve ben bunun ilk metrelerindeyim. Sınıf mücadelesi bir maratondur. Sınıflar ortadan kalkıncaya dek sürecek olan bu maratonun ilk sekiz ayını koştum. Bu koşunun tek başına olamayacağının bilincinde olarak, sınıfımızın saflarına, yeni işçi arkadaşlarımı da katarak koşmaya devam edeceğim.
Dudullu’dan bir işçi
“Doğalgazınız Başkent Dağıtım A.Ş. Tarafından Kesilmiştir”
Birkaç ay sonra önümüz kış. Pek çoğumuz doğalgaza yapılan zamla birlikte kışı nasıl geçireceğimizi şimdiden düşünmeye başladık bile. Ama geçenlerde tesadüfen öyle bir habere rast geldim ki benim içim epeyce bir rahatladı! Sizlerin de içinin rahatlaması (!) için sizlerle de paylaşmak istedim.
Yoksul işçileri emekçileri çok düşünen Başkent Doğalgaz Dağıtım Şirketinin Genel Müdür Vekili Harun Gündüz, doğalgaz borçlarından dolayı doğalgaz sayaçlarının sökülmesi uygulamasına son verdiklerini açıklamış. Bunun yerine “Doğalgazınız Başkent Dağıtım A.Ş. tarafından kesilmiştir. Mührü açarsanız hakkınızda yasal işlem yapılacaktır” şeklinde bir yazı bulacakmışsınız sayaçlarınızın üzerinde.
Daha bitmedi, olur da şans eseri işe falan girerseniz ya da bir yerden para geçerse elinize yeniden abone olmanıza gerek kalmadan doğalgazınızı açtırabilirmişsiniz. Bununla sınırlı mı sandınız? Sıra geldi Sayın Gündüz’ün en önemli açıklamasına: diyelim ki elinize para geçmedi ve siz çoluk çocuk bütün kış boyu donacaksınız, ama olsun sorun değil. Çünkü saatiniz sökülmediğinden komşularınıza karşı eziklik duymayacak ve onlardan utanmayacaksınız!
Şimdi de ben Sayın Gündüz’ün incilerine dair birkaç kelam etmek istiyorum; sağ olun, var olun da Sayın Gündüz unuttunuz galiba biz işçi sınıfıyız. Hani krizle birlikte işsizleri artan, sefaleti, açlığı artık gizlenemeyecek kadar aşikâr olan işçi sınıfı. Bizler sizin gibi soyguncu muyuz ki, utanalım yokluğumuzdan? Siz ve sizin gibiler gibi başkalarının emeğini mi sömürüyoruz ki utanalım açlığımızdan? Yoksa savaşların, açlıkların soğuktan insanların donmasının sebebi sizler değil de bizler miyiz ki utanalım saatimizin sökülmesinden? Bizler ısınamazken, o saat orada dursa ne olur durmasa ne olur? Örgütlü işçi sınıfının tokadını yediğinizde bu kadar pişkin konuşamayacağınıza dair sizleri şimdiden temin eder, çok saygı ve selam ederiz!
Gazi Mahallesinden bir kadın işçi
Patronlar Stajyerlerin Sigortalarını Yatırmaktan da Kurtarıldı
Ben metal sektöründe staj yapan bir üniversite öğrencisiyim. Benim gibi birçok üniversite öğrencisine, derslerde verilen eğitimi uygulama ile birleştirme adına staj yaptırılıyor. Okul, stajı zorunlu hale getirmiş. Bizlere staj boyunca her ne kadar uygulamalı eğitim alacaksınız dense de, gerçekte ya angarya işlerde çalışıyoruz ya da üretime yaklaştırılmıyoruz.
Bu yıl 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda yeni bir düzenleme yapıldı. Yeni düzenleme, stajyerlerin sigorta primlerini eskisi gibi patronların değil okul yönetimlerinin yatırmasını öngörüyor. Bu yüzden birçok üniversite yönetimi öğrencilere staj yaptırmamaya başladı. Fakat bizler çok iyi biliyoruz ki, patronlar da staj döneminde öğrenci arkadaşlarımızın sigorta primlerini yatırmıyorlardı. Kriz bahane edildi ve patronlara bir ayrıcalık tanındı. Metal, tersane gibi birçok ağır ve tehlikeli işkolunda çalışan öğrencinin sigortaları yaptırılmıyor. Örneğin geçen yıl yaptığım stajda benim de sigortam yaptırılmamıştı.
Sigortasız çalıştırılmamızın yanında stajyer öğrencilere ücret verilmiyor. Lise düzeyindeki öğrenci stajyerlere asgari ücretin yüzde 30’u kadar bir para ödeniyor. Fakat üniversite öğrencileri “bedavaya” çalışıyorlar. İşlerin yoğunlaştığı dönemde stajyer işçi çalıştırılır, angarya işler yaptırılır, mesailere bıraktırılır, ama ücret, sigorta, servis hakkı tanınmaz.
Bu düzende, yasalarıyla, okullarıyla, fabrikalarıyla bütün kurumlar sermayeye hizmet ediyor. Yasalar işçilerin haklarını ellerinden alıyor, okullar hiçbir şeye itiraz etmeyen işçiler yetiştiriyor ve fabrikalar da sömürdükçe sömürüyor. Şimdilik okullarda okuyan öğrenci arkadaşlarımız sınıf mücadelesine ait gerçekleri görmüyorlar. Yarın bir işçi hatta işsiz olacağını düşünmüyorlar. Oysa bizler şimdiden mücadeleye başlamalı, hakkımızı korumak için örgütlenmeliyiz. Bizim için uyanmanın ve uyandırmanın vaktidir. Yeni bir dünya kurmak için şimdiden mücadeleye atılalım.
Tuzla’dan stajyer bir öğrenci-işçi
Cehennemdeyiz Cennetin Kıyısında!
Çalıştığım işyerinde işçiler idari personel ve üretimde çalışan işçiler diye ayrılmış patron tarafından. Aslında birimiz beden işçisi diğerimiz kafa işçisi. İşgücünü patrona satan herkes işçidir.
Biz üretim işçilerinin çalıştıkları bölümlerde klima yok. Haliyle makinelerin motor sıcaklığı, floresanların ısıları ve de tempolu çalışma nedeniyle üretimde çalışanlar su gibi ter içinde kalırken bir-iki dakika ilerdeki idari personel odalarında klimalar var. Öğle yemeği sonrasında fabrika dışına çıkmak yasak. Ama idari personel işçileri yemekten sonra dışarı çıkabiliyorlar. Fabrikanın bahçesi çok güzel bir yer. Meyve ağaçları, havuz ve her taraf çimen. Sanki bir cenneti anımsatıyor. Çalıştığımız üretim alanı ise cehennemi anımsatıyor. Sanki cennetten cehenneme gitmek gibi. Şef ve müdürler çaya çıkabiliyorlar ama bizim çay paydosumuz yok. Patron onlara tolerans gösteriyor. Aslında bizim de hakkımız çaya çıkmak, yemekten sonra o güzelim bahçeye çıkmak. Belki bugün idari kadroda çalışanlar kendilerini işçi görmüyorlar ama patronlar sınıfı bizi ne kadar ayırırsa ayırsın, biz, yani üretim işçileri, beyin işçileri ile aynı sınıfın evlatlarıyız.
Kıraç’tan bir işçi
Yaşamayı Seveceksin
Yaşamayı seveceksin, yaşamın tüm yüzlerine gülerek bakacaksın. Yeri gelecek çok kötü şeyler yaşayacaksın. Yeri gelecek güzel bir haber alıp mutlu olacaksın. Ama her zaman bir gökkuşağı misali yaşamı tüm renkleriyle yaşamaya çalışacaksın.
Ne yazık ki yaşadığımız bu sistemde yapmak istediğimiz her şeyi yapamıyoruz. Görmek istediğimiz her şeyi göremiyoruz. Çünkü bu düzende bize yaşama hakkı verilmiyor. Her şeyi zengin olan, parası olan yapıyor. Paran yoksa eğitim de yok, sağlık da, eğlence de! Paran varsa hayat güzel demektir. Ama bizler için bu hayatı güzel yapacak olan yine bizleriz. Eğer gerçekten güzel bir hayat yaşamak istiyorsak (herkes güzel bir hayat yaşamak ister sanırım) mücadele etmeliyiz. Mücadele etmeden hiçbir şey elde edemeyiz.
Ben bir öğrenciyim fakat ileride ben de işçi olacağım. Ama ben kötü koşullarda yaşamak, emeğimin karşılığını tamamıyla almadan yaşamak istemiyorum. Zaten kimse bunu istemez. Madem bunu istemiyoruz, neden hâlâ boynumuzu eğip bize her söylenene “tamam, olur, yaparım” diyoruz? Neden bazı şeyleri sorgulayıp, daha iyisini yaşamak için bir adım atmıyoruz? Aslında her şeyi yapan, hayatın tüm güzelliklerini yaşamayı hak eden bizleriz. Ama dünyanın tepesine çöreklenmiş bir avuç insan kıllarını bile kıpırdatmadan tüm güzellikleri yaşarken, ev kirasını bile zor ödeyen, karnını doyuracak bir şey bulamayan gene bizleriz. Ama bu daha ne kadar böyle gidecek? Daha ne kadar bizim olması gereken her şey bir bir ellerimizden alınacak?
Benim annem asgari ücretle çalışıyor. İstediğim her şeye sahip olamıyorum. Oysa annemin patronunun çocukları ne güzel bir hayat yaşıyorlardır değil mi? Neden ben ve benim gibi çocuklar da güzel bir hayat yaşayamasınlar? Güzel bir hayat herkesin hakkı değil mi? Bir de sanki biz ve onların yaşam koşulları çok eşitmiş gibi aynı sınavlara tâbi tutuluyoruz. Oysa onlar rahat rahat ders çalışıp istediklerini yaparken, bizden birileri bazen bir kalem bile alamıyor, bazen de okuldan sonra çalıştığı için yorgunluktan ödevini bile yapamıyor. Yani demek istediğim aramızda yazmakla bitmeyecek kadar fark var.
Ama güzel bir dünyada yaşamak için bir araya gelip mücadele edersek aşamayacağımız engel yok! Çünkü işçi sınıfı ya örgütlüdür ve her şeydir ya da örgütsüzdür ve hiçbir şeydir!
Esenler’den bir işçi çocuğu
