Okurlarımızdan - Ekim 2011
Ulucanlar Katliamı ve “Bağımsız Yargı”
Bundan 12 yıl önce, 26 Eylül sabahı saat 4’te, sermaye devleti tarafından Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde 10 devrimci tutsak katledildi. Burjuva devlet bir taraftan dışarıda bu sömürü düzenini yıkmak için çalışan devrimcilerin önünü şiddetle kesmeye çalışırken, öte taraftan da tutsak aldığı devrimcilerin varlığından rahatsız oluyor. Ulucanlar’da yaşanan katliam sıradan bir durum değildir. Devletin en üst organlarında planlanan ve hayata geçirilen bir katliamdır. Devlet böyle bir katliamın ön koşullarını önceden hazırlamaya başlamıştı. Ulucanlar Cezaevi’nde bulunan devrimci tutsaklar, cezaevi yönetimi tarafından türlü baskı yöntemleriyle yüz yüze bırakılıyorlardı. Kapasitesi 20-30 kişi olan koğuşlara, 100 ve üzerinde devrimci tutsak zorla yerleştiriliyordu. Sonra da koğuşlara girip “sayım alamıyoruz” denerek katliam hazırlığı yapılıyordu. Bu cezaevi koşullarını kabul etmeyen devrimciler, birleşerek direnme yolunu seçtiler ve bir koğuşu işgal ettiler. Devrimci tutsaklar, talepleri karşılanana kadar direnişlerinin süreceğini ifade ettiler. Aradan geçen zaman içinde direniş sayesinde devrimciler belli kazanımlar elde ettiler.
Fakat katliamcı devletin çıplak yüzü kendini orta yere serdi. Devletin zirvesi cezaevlerini yeniden organize edecek bir düzenin ön koşullarını yaratmaya başlamıştı. Bugünkü F tipi hücre sisteminin temellerini burjuva devlet 12 yıl önce Ulucanlar katliamıyla atmaya başlamış ve provasını yapmıştı. Amaç devrimcileri tek tip hücrelere atıp yalnızlaştırmak, birbirinden soyutlamak, kişiliksizleştirmek ve fiilen öldürmekti. Ancak devlet şunu çok iyi biliyordu ki, devrimci tutsaklar teslim alınamazlar. Bu nedenle devlet katliam silahını kuşanıp sadece bedenlerini siper etmiş devrimcilerin üzerine yürüdü. Sermaye devleti, savaşa hazırlanır gibi örgütlenmişti. Yüzlerce özel tim polisi, bombalar, zehirli kimyasal gazlar ve silahlar eşliğinde devrimcilerin üzerine saldırdı. Bedenlerini birbirlerine siper eden devrimcilerin bir grubu açılan ilk ateş sonucunda öldü. Sağ kalanlar tek tek alınıp yüzlerce metre sürüklenerek işkence yapıldı. Gaz bombalarından etkilenmiş ve saldırılarda yaralanmış devrimcilerin üzerinde işkence yöntemleri uygulanarak vahşice katledildiler.
Katliamın hesaplı olduğu o kadar belliydi ki, katliamı yapan ekibin ellerinde katledecekleri devrimcilerin resimleri ve isimleri vardı. Katledilen 10 devrimcinin yanı sıra 100’e yakın devrimci tutsak yaralandı. Üstelik yaralı olan tutsaklar tedavi bile edilmeden tekrar hücrelere konmuşlardı. Devletin yapmış olduğu bu katliamdan sonra, tutsakların ne aileleriyle ne de avukatlarıyla görüşmelerine izin verildi.
Ulucanlar katliamını yapan devlet tüm delilleri kararttı ve cezaevine hiçbir şekilde gözlemci girişine izin vermedi. Koğuşlar temizlendikten, deliller karartıldıktan ve devrimciler öldürüldükten sonra cezaevi basına açıldı. Ve ardından medya aracılığıyla bin bir türlü yalan yayıldı. Devrimcilerin ellerinde silahlar olduğu ve bu silahlarla güvenlik güçlerine ateş açıldığı, bununla da kalmayıp birbirlerine ateş açıp kendilerini öldürdüğü safsataları ileri sürüldü. Ulucanlar katliamından yaklaşık 10 ay sonra yapılan ve Türkiye tarihinin en vahşi cezaevi katliamı olan 19 Aralık katliamında da aynı yalanları söylemişti devlet.
Ulucanlar katliamının üzerinden tam 12 yıl geçti. Yapılan bu katliam devletin bütün kurumlarınca sahiplenildi. Özellikle de çokça söz edilen “bağımsız yargı” tarafından. Ulucanlar katliamında ölen tutsaklardan İsmet Kavlaklıoğlu’nun ailesi, İçişleri ve Adalet Bakanlığı aleyhine tazminat davası açtı. Ankara 5. İdare Mahkemesi, mahkûmların yaşam hakkının devletin yükümlülüğü altında olduğunu vurgularken, idarenin “ağır hizmet kusuru” nedeniyle aileye toplam 5 bin TL tazminat ödenmesine karar verdi. Ancak bu karar bakanlıklar tarafından temyiz edildi ve dosya Danıştay 10. Dairesine gönderildi. Danıştay, idare mahkemesinin kararını onadı. Fakat İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı bir kez daha itiraz etti. Aynı Daire bu sefer tam tersi yönde karar vererek, devletin bir kusuru olmadığı yönünde karar verdi ve devlet aklandı. “Bağımsız yargı”ya göre devrimci tutsaklar “Müdahaleye zemin hazırladılar, kendi kusurları nedeniyle öldüler. ”
Ulucanlar katliamı ne ilktir ne de son olacaktır. Kapitalist sistem var oldukça burjuva devlet daha nice katliamlara girişmekten geri durmayacaktır. Ama bu katliamlar devrimcilerin kapitalizme karşı mücadelesini engelleyemez! Bütün katliamların hesabını soracak, karartılan delilleri ortaya çıkartacak ve burjuva sistemi yerle bir edecek tek yol işçi devrimidir.
Kocaeli’den Marksist Tutum okuru bir işçi
Emek Tadında Bir Dünya Kurmak İçin
bir dağ zirvesidir umut
dik bir yamaç, sarp bir kayalıktır başı göklere değen
her yandan yol çıkmaz zirvesine
usul-usul, adım-adım, emek-emek çıkılır patika yollarından
dağ keçisi kıvraklığı, eyüp sabrı ister ulaşmak için zirvesine
şimşekler çakar peygamber çiçeği mavisi gözlerinde
kirpiklerinde; beyaz gelinlik giymiş bulutlar salınır
göklere dost, bulutlara kardeştir fırtınalar koparan tepesi
mağrur ve yalnızdır
gönlü bol, eli açıktır
isteyene, istendiği kadar verir yüreğinden
ama asla eli boş göndermez kapısına geleni
yol açar sarp yamaçlarından
durdurur dünya deviren fırtınaları
ya da uzatıp güçlü kollarını
yüreğinin en kuytu yerinde yer açar, savrulup gitmesin diye umutsuzluk denizine
bitmez tükenmez bir varoluş kaygısıdır
ipek böceğinin kelebek olma kavgasıdır kozasında
yere düşmüş tohumun yekini yekini toprağı yırtmasıdır
daha yüzlerce yıl yaşamak için
güneş güneş yanan tarlaların yağmur yağmur sevdasıdır yüreğine su serpilen
başak sarısı berekettir paylaşıldıkça bereketlenen
yorulup yıkılmışın dizinde dermandır
binlerce kilometre gitmek için dere tepe yolları
bir dağ zirvesidir umut
zirvesinde kartalların kanat açtığı
yuva yaptığı el ayak ulaşılmazlarında
Ferhat’ın dağları deviren sevdası
Spartaküs’ün öfkesidir egemen sınıflara karşı
ellerinde meşaledir ışık ışık yürüyenlerin
alev alev yanarken yürekleri
fabrika bacalarından tüten emektir
devrimci militanın inancıdır
Prometheus’un ateşidir tanrılardan çaldığı
o yaşamın kendisi
filiz filiz büyümesi fidanın
çarkların herkes için dönmesidir
kara Afrika’da çocukların
Filistin’de isyanın
emek emek alınteri dökenlerin,
yürek yürek çoğalttıkları ÖRGÜTLERİDİR
EMEK TADINDA BİR DÜNYA KURMAK İÇİN
Adana’dan inşaat işçisi bir Marksist Tutum okuru
Bizim Evin Başköşesinde 12 Eylül Generallerinin Fotoğrafları Asılıydı
Aradan tam 31 yıl geçti ama darbenin etkisi hâlâ geçmedi. Ben Kürt Alevi kökenli bir aileden geliyorum. Herkesin evinde var mıdır bilmiyorum ama bizim evin başköşesinde 12 Eylül generallerinin fotoğraflarının bulunduğu bir tablo asılıydı. Çocukken tüm kardeşler sorgulamışızdır, bu fotoğraf ne, bu adamlar bizim akrabamız mı ki duvarımızda yer alıyor diye. 15 yaşına geldiğimde onların akrabamız olmadığını, bizi yok ettiğini öğrendim arkadaşlardan. 1980 öncesinde yükselen bir işçi sınıfı hareketi olduğunu, faili (malûm) meçhullerin olduğunu, sınıf örgütlerinin, sendikaların tasfiye edildiğini, devrimcilerin asıldığını öğrendim.
Meğer evimizde, daha 17’sinde olan Erdal Eren’i yaşını büyütüp idam ettirenlerin, Diyarbakır zindanlarında işkencelerde katledilen Kürt önderlerinin ve grevlerde, direnişlerde işçi mücadelesini yükseltenlerin katillerinin fotoğrafı asılıymış! Bunu öğrendiğim an soluğu evde almıştım. Babama bunlar neden hâlâ burada asılı diye sorup, bizi öldüren, yok eden insanların fotoğraflarını indirin oradan demiştim. Babam, o tabloyu indiremeyeceğini çünkü tekrar böyle bir şey yaşanırsa eğer, bize bu tablo sayesinde dokunmayacaklarını ve rahat bırakacaklarını söyleyip gitmişti. Ama biz, 12 Eylül faşistlerine karşı içimizdeki kin ve nefretle o fotoğrafları indirip yerine hayatımızda önemli yer tutanların olduğu fotoğrafları astık. İlk adım buydu belki bizim için. Babam gördüğünde anlam verememişti ama biz ona korkmadığımızı ve bunun hesabının sorulması gerektiğini söylemiştik.
12 Eylül’ün hesabını darbecilerden ve sermaye sınıfından soralım. Bunun için sınıf saflarını sıklaştıralım ve işçi sınıfının örgütlü mücadelesini büyütelim.
Ankara Üniversitesinden bir öğrenci
Kapitalist Sistemde Kadın Olmak
Gün geçmiyor ki kadın cinayetlerine bir yenisi daha eklenmesin. Kadının yeri toplum tarafından öyle dar kalıplar arasına alınmış ki, bu sınırları tanımayıp kendi fikirleriyle, değer yargılarıyla yaşamak isteyen kadınlar; eşleri, sevgilileri, babaları veya ağabeyleri tarafından katledilebiliyorlar. Üstelik bu durum töre cinayetlerinden farklı olarak toplumun her kesiminde görülebiliyor. Kadınları öldürmek için çok basit sebepler yetebiliyor. Daha da kötüsü bu nedenler, toplum tarafından maalesef kabul görüyor. Kadının camdan bakması, sokakta ailesi dışında bir erkekle konuşması bile “namusunun kirlenmesi” için yeterli.
Kadın, doğduğu günden evlenip başka bir erkeğin, yani eşinin himayesi altına girene kadar zaten baba ya da ağabeyin gözetimindedir. Biz kadınların kendimizi korumak için hukuki bir dayanağı dahi yok. Eşinden dayak yediği için polise gidip şikâyet eden kadına “aile içi mesele” denip, dayak atanlar hakkında herhangi bir yasal işlem dahi yapılmıyor. Toplumdaki erkek egemenliğinin en belirgin özelliği erkeklerin dilinde ortaya çıkıyor. Erkekler bir başka erkeği küçümserken, küfrederken bile ilk akılarına gelen kadın cinselliği oluyor. Yoksulluk ve kredi kartı borçları yüzünden bataklığın kenarında olan erkekler aile içinde huzursuzluğun baş göstermesiyle eşlerini hatta çocuklarını dahi katlediyorlar. Kadınlar o kadar savunmasız hale getirilmişlerdir ki gece belli saatten sonra dışarı ya çıkamıyorlar ya da korkuyorlar.
Bunların yanı sıra kadınlar çalıştıkları işyerlerinde de benzer problemlerle karşı karşıya kalıyorlar. Ailelerimizle evde yaşadığımız sorunların yanı sıra bir de işyerlerinde ucuz işgücü muamelesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Patronların veya ustaların tacizine maruz kalıyoruz. Toplumda “Kadın evde temizlik yapsın, çocuk baksın. Bu işler iş değil zaten, kadının biyolojik görevi. Erkeğin görevi ise eve ekmek parası getirmektir” anlayışı oldukça yaygın. Ama bu da yetmiyormuş gibi erkeklerle aynı işi yapmamıza rağmen işyerlerinde ucuz işçi gözüyle bakıldığımız için, erkeklerden daha düşük ücrete çalıştırılıyoruz. Ekonomik krizlerde ilk işten atılanlar kadınlar oluyor. Sistemin saldırılarından ilk nasibini alan kadın oluyor. Hamile kalmak dahi kapının önüne konmak için bir sebep olabiliyor.
Kadını köleleştiren kapitalist sistem kadına özgürlük veremez. Cinsel, sınıfsal ezilmişliği bir arada yaşayan işçi-emekçi kadınlar ancak bu sorunu kadınıyla erkeğiyle birlikte örgütlü mücadele ederlerse yenebilirler. Sorunların kaynağı kapitalist düzendir. Ve unutmayalım ki bu düzene karşı mücadele etmek erkek, kadın tüm işçilerin ortak görevidir.
Aydınlı’dan bir kadın işçi
Açlar Dizilmiş Açlar!
Değil birkaç
değil beş on
30.000.000
30.000.000!
Açlar dizilmiş açlar!
Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
sıska cılız
eğri büğrü dallarıyla
eğri büğrü ağaçlar!
Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
açlar dizilmiş açlar!
Bunlar!
Yürüyen parçaları
o kurak
toprakların!
Nazım Hikmet
Sermaye sınıfının kâr hırsı insanlığı her gün biraz daha yok oluşa sürüklüyor. Gözü paradan başka bir şey görmeyen patronlar ve onların siyasetçileri, insanlığın yaşamış olduğu yoksulluk, açlık ve ölümler karşısında sadece timsah gözyaşları döküyorlar. Yıllarca sömürdükleri Afrika toprakları kuraklıkla ve kıtlıkla karşı karşıya ve bu da açlığı, toplu insan ölümlerini beraberinde getiriyor. Bu durum gelişmiş ülkelerin ve gelişmekte olan ülkelerin dikkatini nedense yeni çekiyor. Kendilerinin yaratmış oldukları sonuçlarla yüzleşmekten kaçınarak insanların açlığından, yoksulluğundan, ölümlerinden de faydalanmaya çalışıyorlar. Bunun için sözde yardım kampanyaları düzenliyorlar. İnsanların duygularını, vicdanlarını sömürmeyi de ihmal etmiyorlar.
Evet, bugün bazı Afrika ülkelerinde kuraklık ve açlık ölümcül boyutlara ulaşmış durumda. Özellikle basına yansıyan görüntüler ve yaşananlara baktığımızda Somali’de toplu ölümler yaşanmakta. İnsanlar bir parça ekmeğe, bir damla suya ulaşabilmek için kilometrelerce yolu ölüm pahasına yürümekte. Milyonlarca insan açlık nedeniyle yardım edilmezse ölecek. Mülteci kampları kapasitelerinin üzerinde insan barındırıyor şu an. Bir insanlık dramı yaşanıyor. Bu dramı bile egemen sınıf kendi çıkarları için kullanıyor.
Bugün siyasetçiler, sanatçılar, işadamları insanların vicdanlarına seslenip Somali’ye yardım çağrılarında bulundular. Bu yardımı ihtiyacı olan insanlara ulaştırdıklarını belgelemek için kameralar eşliğinde Somali’ye gittiler. Timsah gözyaşlarıyla kameralar eşliğinde Somali’deki açlıktan ölmekte olan insanlara gıda götürdüler. Bol bol kameralara görüntü verdiler ve herkesi yardım etmeye davet ettiler. Tabii ki açlıktan insanların ölmemesi için o insanlara yardım edilmeli. Fakat bunu bir reklâma çevirmek için değil. Bu yardım karşılığında Somali egemenleriyle hangi antlaşmalar imzalandı ya da imzalanacak bunu biz bilemiyoruz.
Afrika kıtasında yaşananlar bir felaket. Fakat bu felaketin, açlıktan insanların ölmesinin nedeni doğa değil kapitalist sistemin ta kendisidir. Savaş sanayiine ayrılan trilyonlarca dolar yiyeceğe ayrılmış olsaydı, değil Somali’de Afrika’nın tümünde açlığın kökü kazınırdı.
Dökülen tonlarca sütü, yakılan tonlarca buğdayı düşündüğümüzde sermaye düzeninin paraya dönüştüremediği ürünleri imha ettiklerini, ihtiyacı olan insanlara dağıtmadıklarını da görmekteyiz. Ayrıca bugün gelinen düzeyi düşündüğümüzde teknoloji insanlık için kullanılmış olsa insanlar açlıktan ölmez. Oysa milyonlarca insan açlık nedeniyle ölümle karşı karşıya. Yaşanan bu trajedinin sorumlusu gözünü kâr hırsı bürümüş olan patronlar sınıfı ve onların düzenidir.
Bir yanda bolluk diğer yanda yoksulluk, açlık ve ölüm. Kapitalist sistemin insanlığa dayattığı yaşam işte bu. Tüm dünyayı her gün yeniden yaratan biz işçi-emekçiler olmamıza rağmen yine yoksulluğu, açlığı ve ölümleri yaşayanlar bizler olmaktayız. Oysa açlığın, yoksulluğun, savaşların, açlıktan ölümlerin olmadığı bir dünya mümkün. İnsanın insanca yaşayacağı bir dünya kurmak için kâr düzeni olan bu kapitalist sistemi yıkmalıyız. Kapitalist sistem yıkılmadan insanlığın kurtuluşu gerçekleşmez. Kapitalist sistemi yıkıp, insanın insanı sömürmediği, açlığın, yoksulluğun, savaşların olmadığı bir dünya için örgütlenelim, örgütlü mücadele edelim.
Esenyurt’tan bir işçi
“Selametle, Hayırlı İşler”
“Selametle, Hayırlı İşler!” Bu yazı maden ocaklarının giriş kapısında yazılı. Madenlerde bugüne kadar ölen işçilerin sayısını sadece devlet ve patronlar biliyor. O da resmi kayıtlara geçenleri. Maden işçileri işe gitmek için evlerinden her çıktığında dönüp şöyle bir bakarlar: onları işe uğurlayan eşleri, anneleri ise “selametle” derler. Maden işçisi ise içinden “inşallah” der ve yoluna devam eder. Geçen sene 17 Mayısta Karadon maden ocağına giren işçilerden 30’u grizu patlaması sonucu feci şekilde yanarak ölmüştü. İkisinin yanarak kömüre dönen cansız bedenini aylar sonra işçi arkadaşları çıkarmıştı.
Zonguldak’taki 30 maden işçisinin ölümünün üzerinden 14 aydan fazla bir zaman geçti. 30 maden işçisi kardeşimizin ölümünü çoğumuz unuttuk bile. Bize onları unutturan iş cinayetlerinin ardı arkası kesilmediği için bu iş cinayetlerini kanıksıyor veya unutuyoruz. Ancak patronların kâr hırsına kurban verdiğimiz işçi kardeşlerimizi aileleri asla unutmazlar. Her yeni iş cinayetinde, madende can veren bu işçilerin ailelerinin yaraları tekrar kanar. Çoğumuz unuttuk ama bu 30 madencinin yakınları unutmadı, unutamazlar.
30 Karadon maden işçisi de 17 Mayıs günü madene son kez selametle indi. Patron için “hayırlı işler” yani kâr üretti! Patron kârına kâr kattı. Ama 30 işçi selametle dönemedi, madenden cansız bedenleri çıkarıldı. Gerekli tedbirler alınsaydı 30 maden işçisi bugün aramızda olabilirdi. Ne yazık ki bu olay ne ilk ne de son iş cinayeti vakasıydı. İşçiler patronların kuralsız ve aşırı kâr hırsına kurban olmaya devam ediyorlar. Her işçi kendisi ve işçi kardeşlerinin can güvenliği için, çalıştığı işyerinde gerekli güvenliğin sağlanması için mücadele etmelidir. Aksi takdirde biz de bir gün işe selametle gidip bir cinayete kurban gidebiliriz. İş cinayetinde kaybettiğimiz sınıf kardeşlerimizi unutmamak ve patronlardan hesap sormak için tek seçeneğimiz var: örgütlenmek!
Sefaköy’den bir işçi
İşçisiz Kapitalizm Olmaz
Merhaba dostlar. Sizlere geçen gün televizyon seyrederken rastladığım bir çizgi filmden bahsetmek istiyorum. Çizgi filmde yıllar 2025’i gösteriyor ve teknoloji o kadar çok gelişmiş, ilerlemiş ki, bir adamın sabah kalkıp bir tuşa basması ile duşunu alması, üstünü giymesi, kahvaltısını yapması, dişlerini fırçalaması ardı ardına gerçekleşiyor. İşe geç kalma gibi bir derdi de yok! Çünkü evi de yok! Tabii bu adam sokakta da yaşamıyor. Yaşadığı yer aslında çalıştığı işyeri. Ve görüntü büyüyünce kendi gibi birçok işçi ekrana geliyor. Hayattan hiçbir beklentisi olmayan birer robot haline gelmiş yüzlerce örgütsüz işçi yığını yani. Aslında patronların istediği işçi profili geliyor ekrana. Çizgi filmin devamında ise ekrana bir patronun yaşamı geliyor. Yukarıda bahsi geçen işçilerin patronu. Gelişmiş teknolojiye rağmen patronun işlerini işçiler yapıyor, yani işçiler kaldırıyor patronu yatağından, duşu aldırıp, üstünü giydirenler işçiler ve yine kahvaltısını işçiler yaptırıyor ve hatta dişlerini fırçalıyorlar. Çok gelişmiş teknolojiye rağmen patronun işlerini işçiler yapıyor. Burada bir kez daha görüyoruz ki teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin patronların her zaman işçilere ihtiyacı olacaktır. Zaten patronu patron yapan biz işçiler değil miyiz? Yapmamız gereken bir şey var o da örgütlenmek! Çünkü ancak örgütlenirsek patronları başımızdan atabiliriz.
İstanbul’dan bir işçi
Parklar Yerine Büyük Alışveriş Merkezleri!
Kimimiz günde sekiz, kimimiz on iki saat, kimimiz de sabahlara kadar gece vardiyalarında çalışarak işten eve dönüyor. Artık iş çıkışı gidip bir yerde çay içmek, soluklanmak, dertleşmek az rastlanılır şeyler oldu. Ne ağaçlık açık mekânlar kaldı ne de çalışma mesaisi birbirine denk gelen hane halkı ya da arkadaşlar. Mahallemizde, işyerlerimizin etrafında oturabileceğimiz bir gölge altından, bir ağaçtan daha çok otoparklar, alışveriş merkezleri yükseliyor. Temiz hava alabileceğimiz bir parka ya da deniz kıyısına ulaşabilmek için bilmem kaç otobüs değiştirmek gerekiyor. Bu da para ve zaman demek. Bedenimiz “dinlen” derken, cebimiz “aybaşına daha çok var” diyor. Böylece çoğumuz doğal olan dinlenme, eğlenme, hava alma ihtiyacımızı erteledikçe erteliyoruz.
İnsanlara, aileleri ile birlikte vakit geçirme mekânları olarak alışveriş merkezleri alternatif olarak sunulmaya başlandı. Parklar, havuzlar, oyun bahçeleri değil, alışveriş merkezleri! Son yıllarda alışveriş merkezleri mahallelerin içinde mantar gibi bitmeye başladı. Kesilen ağaçların, yıkılan çocuk bahçelerinin yeri hızla yüksek devasa büyüklükteki binalarla dolduruldu. Hatta akıl almaz şekilde oyun salonları da bu alışveriş merkezlerinin içine tıkıştırıldı. Tabii çocuklar buralarda ancak para karşılığında oynayabilirler.
Bu ansızın yükselen koca binalar bir süre sonra doğal çevremiz olmaya başladı. Pazar günleri birlikte çıkıp bir şeyler yapma ihtiyacı bu mekânlarda tüketilmeye başlandı. Ayda bir birlikte yenilen döner ekmekler Pazar pikniklerinin yerini aldı. Çünkü piknik alanları araba olmaksızın gidilemeyecek kadar uzakta, üstelik girişler ücretli.
Burjuvalar bu gibi yerlerde çılgınca alışveriş yapıp, sinemalara, tiyatrolara gidip spor yaparlarken, asgari ücretle geçinen milyonlarca işçi, alışveriş merkezlerinde geçirilen zamanlarda sadece dolaşıp vitrinlere bakmakla yetinmek zorunda kalıyor. Sinemaya gidemeden afişlerine bakarak izlemiş gibi oluyor ya da vitrinlere bakarak ihtiyaçlarını karşılamış hissine kapılarak tuhaf bir yanılsamayla evlerine dönüyorlar. Çoğu işçi ailesi için haftalarca beklenilen, birlikte çoluk çocuk geçirilecek o tatil günü, böylece bitmiş ve bedenler yorulmuş bir şekilde evlere yarın mesaiye gitmek üzere dönülmüş oluyor.
Kapitalizm insanın ihtiyaçlarını karşılamak değil, patronları kâr hırsı üzerine yükselen bir sistem. Bu sistemin bizlere sağlıklı ve ucuz bir yaşam sunmadığı ortada. Çoğumuz toplu taşıma araçlarında uyuyarak dinlenmeye çalışıyor. Binlerce markanın olduğu bu mağazalardan çoğumuz alış-veriş yapamıyoruz. Havasız, insanın enerjisini öldüren bu mekânlarda “harca! harca!” dedirten kampanyaların ya da afişlerin çoğumuzu kandırmaya çalıştığı çok açık. Oysaki bu mağazaları da, içinde satışa sunulan dünyaca ünlü markaları da işçi sınıfı üretiyor. Bu kale gibi binaları yapanlar da bizleriz. O halde parklar, bahçeler, insanca yaşayabileceğimiz bir dünya için mücadele etmeliyiz. Kendi yaşamlarımıza vitrinden bakar gibi dışarıdan bakmamalı ve önümüze konulanı kabullenmemeliyiz. Gelecek güzel günler için mücadele bugünlerin sağlam örgütlülüğünden geçiyor.
Sarıgazi’den bir eğitim işçisi
“Diriliş” ve Bizim Dirilişimiz
Sizlere yeni okuduğum “Diriliş” adlı romandan söz etmek istiyorum. Ünlü Rus yazar Tolstoy’un bu romanı, suçsuz yere hapse mahkûm edilmiş Katyuşa ve onun ceza almasından, hayatının değişmesinden kendini sorumlu tutan Dmitriy’i anlatıyor. Dmitriy romanın başlarında paraya ve zevkine düşkün biri olarak çıkıyor karşımıza. Ancak daha sonra Katyuşa’ya verilen cezadan kendini sorumlu tutup bunu düzeltmek için uğraşınca ve başka mahkûmlarla tanışıp onların hayatlarına uzandığında, paradan daha değerli ve önemli şeyler olduğunu düşünmeye başlıyor.
Aslında ben kitabın genelini anlatmak değil de, yazarın özellikle vurguladığı bir şeye değinmek istiyorum. Katyuşa için mahkemeye bir temyiz dilekçesi sunup mahkeme “dayanak yetersizliği” gerekçesiyle dilekçeyi kabul etmediğinde avukat, Dmitriy’e para ve şöhrete sahip yüksek görevlilerin yaptığı dolandırıcılıkları, soygunları anlatıyor. Kimisi tüm bu yaptıklarından sonra başka bir şehre vali tayin edilmiş, kimisi terfi almış vs. vs. Yani tüm bu suçlardan paraları ve şöhretleri olduğu için aklanmışlar, ya da suçlarını itiraf etmelerine rağmen bulundukları yerlerden çok iyi mevkilere yükselmişler. Gerçekten de böyle değil mi? Sadece suç işleyip bundan sıyrılmak anlamında değil, genel olarak hayatın her yerinde parası olanın daha rahat hareket edebildiğini görüyoruz. Peki hangi işçi ailesinin bu kadar rahat yaşayabilecek parası var? Hangisinin iyi bir sağlık, iyi bir eğitim ve ulaşım hizmetlerinden yararlanabilecek kadar parası var? En azından bizim yok. Ve bu düzen değişmedikçe ne adalete ne de bu olanaklara sahip olabileceğiz. Birileri kasalarını bizler sayesinde doldurup en iyi hizmetleri, en iyi eğitimi alırken, işçilerin fabrikalarda 12-16 saat çalışmaları, işçi çocuklarının 40 kişilik sınıflarda doğru düzgün bir eğitim alamamaları reva değil. İşçi sınıfının kendi ürettiklerinden kendinin de yararlanabildiği, hem üreten hem yöneten olduğu bir dünya mümkün. Bunun için dirilip örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz. Her şeyin en iyisini ve en güzelini hak eden ellerimizin hak ettiğine ulaşabilmesi için!
Sefaköy’den bir işçi
