Okurlarımızdan - Ekim 2009
12 Eylül Faşizminin Hesabını İşçi Sınıfı Soracak!
12 Eylül faşist darbesinin ardından tam 29 yıl geçti. Ben 12 Eylül faşist darbesi yapıldığında dünyaya gelmemiştim daha. Yıllar sonra öğrendim darbeyi. Ama aslında darbenin ne olduğunu bilmesek de 12 Eylül faşizminin karanlığı içinde büyütüldük ve bugün de hâlâ etkilerini yaşıyoruz.
12 Eylül’ü ilk duyduğumda, eve gelip aileme sormuştum ne olduğunu? Verdikleri tepki “sen nereden duydun 12 Eylül’ü” olmuştu. Verdikleri tepki bile 12 Eylül’ün ne olduğuna dair bir fikir vermişti. Sınıf hareketinin önüne geçmek, işçi ve emekçilerin dayanışmasını, mücadelesini yok etmek, sendikalarını kapatmak, devrimcileri katletmek, zindanlarda çürütmek ve patronların düzeninin bekasını sağlamak için 12 Eylül faşist darbesinin askeri cunta tarafından gerçekleştirildiğini, sınıf mücadelesiyle tanıştıktan sonra öğrendim.
Aslında genç bir işçi olarak etrafımdaki genç işçilere, öğrencilere baktığımda 12 Eylül’ün toplumu nasıl bir karanlığa boğduğunu, işçileri sınıf bilincinden ve mücadelesinden nasıl uzaklaştırdığını görebiliyorum. Şanslıyım ki, o karanlığın içinden çıkıp, sınıf mücadelesinin ışığıyla, Marksist Tutum’la tanıştım. Şimdi de o ışıkla daha fazla genç işçi ve öğrenci arkadaşı tanıştırmaya çalışıyoruz. 12 Eylül’ün yıldönümünde gerçekleştirilen faşist darbeyi lanetleme mitingine biz de katıldık. Mitingde, ellerimizde “Kürtlere Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği!” manşetiyle çıkan Marksist Tutum’un 54. sayısı vardı. Tüm kortejlere Marksist Tutum’un neler dediğini haykırdık, dergimizi sattık. Ulusalcı değil enternasyonalistiz dedik, insanlığın ancak enternasyonalle kurtulacağını haykırdık tüm gücümüzle, yağmura inat.
· Marksist Tutum diyor ki, 12 Eylül faşizminin hesabını işçi sınıfı soracak!
· Kahrolsun faşizm, faşizme karşı sınıf cephesi!
· Marksist Tutum diyor ki, devrimci tutsaklara özgürlük!
· Zindanlar parçalanacak, hesap sorulacak!
· Marksist Tutum diyor ki, faili meçhul cinayetler aydınlatılsın, kontrgerilla dağıtılsın!
· İşçi cephesi örülecek, darbeciler püskürtülecek!
· Marksist Tutum diyor ki, bütün ülkelerin işçileri birleşin!
Aydınlı’dan bir Marksist Tutum okuru
İnsanoğlu Çaresiz mi?
Başta İstanbul olmak üzere Trakya bölgesinde bir sel felâketi yaşandı. 1 yıllık yağışın 1 günde hatta birkaç saatte yağdığından bahsediliyor. Ve “sevgili” belediye başkanımız yine işi “takdiri ilahi”ye havale ederek o müthiş, tatmin edici, hepimizin yüreklerine su serpen açıklamayı yapıyor: “İnsanoğlu çaresiz kalıyor!”
Ölen 40 küsur kişinin nasıl öldüklerini bir kenara bırakırsak, bu açıklama, “evet, başkan doğru söylüyor” diye nitelendirilebilir. Tabii bu durumda ve genel olarak sel felâketlerinde ölenlerin işçi ve emekçilerden oluştuğunu saymazsak. Oysa gerçek böyle değildir. 8 kadın işçi, servis haline getirilmiş kamyonette, 9 işçi TIR garajında bıraktı yaşamını, 2 işçinin ise patronun arabasını kurtarmak için girdikleri garajdan çıkamayarak öldükleri söyleniyor.
Yeterli altyapı olmaması kesinlikle bir problem olarak görülmüyor; “Tanrı verdi, Tanrı aldı.” Sel felâketleri söz konusu olduğunda her zaman işçi-emekçi mahallerinin olduğu yerlerde bu gibi durumların yaşandığını görüyoruz. Acaba bu durum Tanrının sadece fakir kullarına takdir ettiği bir şey mi? Bizi sınavdan mı geçirmek istiyor? Bana öyle geliyor ki, bu işte de bir bit yeniği var. Peki, aldığı ücretle ancak bodrum katında oturabilen işçinin suçu mudur selde ölmesi? Bu rutubetli ve güneş görmeyen evlerde oturmak acaba işçilerin mi tercihiydi? Bu bölgeden başka bir yere evlerini kurmaları imkânsız mıydı? Bir avuç cennet miydi istedikleri bu şey? Nazım Hikmet’in şu dizeleri geliyor hatırıma;
62 yılında 2 avcı uçağını sofraya koysak
çevirsek ete, ekmeğe, şaraba, salataya
40 milyon insan doyasıya yer içer
40 milyon kediye de artar ekmekten etten
kediler salata yemez şarap içmez
kedileri ben kattım ziyafete
balistik füzeleri filmlerde seyrettim
2 balistik füze yakıp kül eder 150 kitaplığı daha
kurulmadan onlar
belki benim kitabım da vardır içinde
62 yılında bombardıman uçaklarını gördünüz mü
son modellerini
2 bombardıman uçağı 4 sağlık evini yükler yanına
bombalarının
temeli daha atılmamış 4 sağlık evini koskoca
pırıl pırıl
ve yatakları röntgenleri umutlarıyla
62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 12 milyar
dolar yılda
10 yılda 120 bin milyar
yıldızların sayısına yakın mı bilmem
120 bin milyar
yahut 150 milyon yapılmamış ev
yapılabilecek ama yapılmamış ev
150 milyon ev hayaleti
5 odalı akarsulu elektrikli banyolu
kapıları merdivenleri pencereleri 150 milyon evin
güneş doğarken camları
gölgeleri akşamüstü
balkonları ayışığında
Yapılabilecek ama yapılmamış evler! Savaş makinelerine harcanan paralar insanlık için harcansa olur muydu bu felâketler? Seller, depremler vb. doğa olayları değil aslında insanları öldüren. Bu denli canımızın yanmasının sebebi insanı insanlıktan çıkaran ve kârdan başka bir gayesi olmayan kapitalizmin ta kendisi.
İnsanlık tarihindeki tüm büyük değişiklikler, gelişmeler hayatın dayatmasından olmuş. Hayat artık bize başka imkân sunmuyor, ya bu kapitalist sistemi yıkıp sınıfsız bir dünya kurmak için mücadele edeceğiz ya da ölümlerden ölüm beğeneceğiz kendimize.
Yeni Bosna’dan bir işçi
12 Eylül ve 11 Yaşındaki Çocuklar
Sabah Kadıköy’de 12 Eylül darbesini protesto mitingine katılmak için yola çıktık. Trende gidiyorduk, yanıma 11 yaşlarında bir kız çocuğu ve karşısına da babası oturdu. Babası telefonda arkadaşı ile konuşurken “yoldayım, kızımla geliyoruz” dedi. Kız, “ya baba hayır oraya mı gidiyoruz, gelmek istemiyorum, kütüphaneye gidelim” dedi. Babası da “gitmemiz lazım kızım, 12 Eylül toplumun yüzüne sürülmüş bir kara, bu yüzden gitmeliyiz” dedi. Ben baba kızın bu konuşmasını dinlerken, çocuğa “neden gelmek istemiyorsun?” diye sordum. Kız, “istemiyorum” diye cevap verdi. “Neden?” diye yine sordum. Bu kez, “orada bağırıyorlar, polisler de dövüyor televizyonda gösteriyorlar” dedi. “Polisler niye dövüyor?” diye sorunca da, “bilmiyorum, dövüyorlar işte” dedi. Bu arada inecekleri durağa gelmişlerdi ve adam gülümseyerek, “korkma kızım, yok bir şey” diyordu. Baba kız indiler.
Düşünüyorum da, bir yanda 12 Eylül faşist darbesini yaşamış, 12 Eylül’ün tüm o vahşetine tanık olmuş ve bunun toplumun yüzüne sürülen bir kara olduğunu söyleyen bir baba, diğer yanda ise yanında babası, gülümseyerek sımsıkı elini tutuğu halde korkan bir çocuk var. 12 Eylül’ün bedelini bu gün hâlâ ödüyoruz. Bu dönemi hiç yaşamayan 10-11 yaşındaki çocuklar bile burjuvazinin televizyonu ile basını ile bombardımana tutuluyor. Bugün alanlara inmek demek dayak yemek, tazyikli suya maruz kalmak demek, bu yüzden eğer bunu istemiyorsak evimizde oturmalıyız, burjuvaziye göre. Burjuvazi medyası ile her gün bunu söylüyor bize aslında. 11 yaşındaki çocukların dahi gözünü korkutarak onları bu yaşta kendi tarafına çekiyor. Ama onlar istedikleri kadar binlerce insanı gözaltına alsınlar, istedikleri kadar gözlerini dahi kırpmadan işçileri, devrimcileri katletsinler, bu mücadele haklılığından hiçbir şey yitirmedi ve yitirmeyecek!
Tuzla’dan bir işçi
Beklenen Güzel Günler Ellerimizde
Herhangi bir yerde çalışan bir işçisiniz. İşten eve geliyorsunuz ve haberleri izliyorsunuz: “Ekonomik kriz bitiyor, falanca ülkenin büyüme oranları artıyor, filanca ülke durgunluk döneminden çıkıyor...” Sanki biraz önce çıkıp geldiğiniz yer başka dünyada. Çünkü bizim için ne iyileşme var ne de durgunluktan çıkma. Aksine ya ücretler ödenmiyor, ya sıfır zam dayatılıyor, ya da sigorta, yemek, yol gibi haklarımız patronlar tarafından gasp ediliyor. İşsizlik fonumuz patronlara peşkeş çekiliyor. “İşinden olursun sesini çıkarma” zorbalığıyla tehdit ediliyor, kolayca işten çıkartılabiliyoruz. Bir işçi için mücadelenin ilk ayağı burada başlıyor: Ekonomik mücadele. Ekmeği her gün bir parça daha tırtıklanan işçilerde bir gün bıçak kemiğe dayanıyor, ertesi gün bıçak iliğe dayanıyor.
İşgücünü patrona satarak hayatını devam ettirmek zorunda olan bizler mücadeleye ilk olarak elimizden ekmeğimiz alındığı zaman atılıyoruz. Çünkü evine ekmek götüremeyen, kirasını ödeyemeyen, çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayamayan bir işçi için hayatın hiçbir anlamı yok. Peki, sendikalarda örgütlenip biraz daha yüksek ücretle çalışmak, daha iyi çalışma koşulları ile örgütsüz işçilerden bir adım önde olmak, sosyal haklar elde etmekle mücadele bitiyor mu? Hayır! Sendikal mücadele ile tanıştıktan sonra sınıfının farkına varan bir işçi arkadaşımızın dediği gibi: “Bilinçsiz bir işçiye esas kimliğini öğreterek onu örgütlemek bizlerin geleceğinin teminatı iken, fabrika önlerinde bekleyen işsizler patronların geleceğinin teminatıdır.”
Kapitalizm var oldukça, üretim araçlarına sahip olan patronlar daima bizi ezecektir, sömürecektir. O halde bizim insanın insanı sömüren bu sistemi ortadan kaldırmamız ve savaşların, açlığın, yokluğun, yoksulluğun, iş cinayetlerinin olmadığı yeni bir dünya düzeni yaratmamız gerekiyor. İşte mücadelenin birinciyle birleşen ikinci ayağı: Dünyayı değiştirmek.
Onurlu bir yaşam için özgücümüze güvenmeliyiz. Bir sonraki kavgaya bir adım önde başlamak için mücadelemizi kararlı biçimde sürdürmeliyiz. Unutmayalım ki yediğimiz her lokmada geçmiş işçi kuşaklarının canları pahasına verdikleri mücadeleler var. Farkında olmadan egemen sınıfın kuyruğunda olmak değil bizim işimiz. Bizim işimiz özgücünü bilen, örgütlülüğüne ve mücadelesine güvenen işçi sınıfının safında olmak. Bu mücadele uzun soluklu ve her adımında bir yandan haklarımıza sahip çıktığımız bir yandan da üretenler olarak yöneten sınıf olmak için bilinçlendiğimiz ve örgütlendiğimiz bir mücadele. Fabrikalarda, mahallelerde, okullarda, işçi sınıfının devrimci bilinciyle donanarak, tüm araçlarımızı kullanarak işçileri mücadeleye katmalı ve mücadele hattımızı daha sağlam ve daha hızlı örmeliyiz.
Kriz, Savaş, İşsizlik, Çözüm İşçi İktidarında!
Mersin’den bir Marksist Tutum okuru
Kriz Derinleşiyor, İş Cinayetleri Artıyor
Kapitalist sistemin içine girdiği ekonomik krizin bedelini, burjuva hükümetler ve patronlar işçi sınıfına ödetmeye devam ediyor. İşten atmalar, esnek çalışma yöntemlerinin dayatılması, uzun çalışma saatleri ve düşen ücretler bu saldırılardan bazıları. Daha düne kadar zorla fazla mesai yaptırılan işçilere bugün “size ihtiyacımız kalmadı” denilerek kapı gösteriliyor. Geride kalan çalışan işçiler de işlerini kaybetme korkusuyla patronların saldırılarına karşı sessiz kalarak adeta kurbanlık koyunlara dönmüş durumdalar.
Sendikalar ise başlarına çöreklenen bürokratlar yüzünden saldırılara karşı gereken mücadeleyi vermiyor. Ücretler giderek düşmekte ya da yerinde saymakta. Fakat hayat pahalılığı her geçen gün daha da artmaktadır. Bu da işçilerin yaşamlarını daha da zorlaştırmaktadır. İşsizlik Fonu ise işçilerin lehine değil patronların çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır.
Çalışma koşulları giderek ağırlaşırken iş kazaları da giderek artmaktadır. Ne var ki, artan iş cinayetlerine karşı tepkiler oldukça cılızdır. Hatta iş kazalarının yaşandığı fabrikalarda örgütlü olan bazı sendikalar iş cinayetine kurban giden işçiler için sadece internet sitelerinde baş sağlığı mesajı yayımlamakla yetinmektedirler. Ne kadar acı bir tablo bu. Oysa yapılması gereken, iş kazasının bir daha yaşanmaması için gerekli önlemleri patrona aldırmak ve bu iş cinayetinin hesabını sormak değil midir? Bırakın hesap sormayı bir dakika bile üretim durdurulmuyor.
Dostlar bizler bu saldırılara boyun eğmek zorunda değiliz. Bizler bu krizin sorumlusu hiç değiliz. Patronlar hem daha fazla kâr için krizleri yaratacaklar hem de bunun cefasını biz işçilere çektirecekler. Buna izin vermemeliyiz. Sendika bürokratlarının zehirli sözcüklerine de kanmamalıyız. Onlar kriz döneminde önemli olanın işimize sahip çıkmak olduğunu vaaz edip yapılan tüm saldırılara sessizce boyun eğmemizi salık veriyorlar. Sendikalar patronlarla diplomasi örgütleri değildirler, patronların saldırılarına karşı militan bir mücadele yürüteceğimiz örgütler olmalıdırlar. Sendikalarımızı militan birer mücadele örgütüne dönüştürmemiz için bilinçli işçiler olmamız gerekiyor. O yüzden vakit kaybetmeden sınıf bilinciyle donanmalıyız. Başka çaremiz yok, kaybedecek vaktimiz de.
Örgütlüysek Her Şeyiz Örgütsüzsek Hiçbir Şey!
İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!
Kahrolsun Sendika Ağaları!
Gebze’den işsiz bir işçi
1 Eylül Dünya Barış Gününde Kadıköy İskele Meydanı’nda düzenlenen mitingde biz de yer aldık. Ağırlıklı olarak DTP’nin katılmış olduğu mitingde son günlerde çokça tartışılan bir konu olan “Demokratik Açılım” (Kürt açılımı) konusunda DTP milletvekili Sebahat Tuncel düşüncelerini dile getirdi. Yıllardır ezilen, yok sayılan, inkâr edilen Kürt halkının en demokratik haklarını bile kullanmasına tahammül edemeyen burjuvazi, Kürt sorunu diye bir sorun vardır ve bu sorunu çözmenin zamanı gelmiştir dese de, çözümden çok çözümsüzlük yaratmakta bir hayli usta. Geçmişte Kürtlerin farklı bir ulus olmadığından dem vuranlar, bugün gelinen noktada Kürt sorununun varlığını kabul ediyorlar ve çözülmesi gerektiğini söylüyorlar. Ne oldu da birden bire burjuvazi bunu kabullendi? Elbette kafalarına taş düşmedi. Yıllardır Kürt halkının vermiş olduğu mücadele büyüyerek devam ediyor. Kürt sorunu uluslararası bir boyut da taşıyor. TC burjuvazisi emperyal bir güç olarak büyümek için kendi içerisindeki sorunları çözmesi gerektiğini biliyor ve bu yüzden böyle bir açılımın yapılması gerektiğinden söz ediyor. Ancak savaşta muhatap aldıklarını barışta muhatap almayacaklarını sık sık vurgulayarak asıl niyetlerini de gözler önüne sermiş oluyorlar. Böylece sözde demokratik açılımdan ne kastettikleri de gün yüzüne çıkmış oluyor. Kürt halkının yıllardır yaşadığı acılara, inkârlara, kıyımlara gerçek ve kalıcı çözümü ancak ve ancak işçi sınıfının devrimci mücadelesi sağlayabilir. Bizler de ezilen Kürt sınıf kardeşlerimizin yanında yer almalı ve mücadelelerinde onları yalnız bırakmamalıyız.
Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği!
Dünyaya barış işçilerle gelecek!
Marksist Tutum okuru bir kadın metal işçisi
Bu İşte Bir Terslik Var
Gazetede okuduğum bir haberde karşılaştım bu başlıkla. Bu işte bir terslik var! Acaba neydi bu ters giden şey? ABD Merkez Bankasının yaptığı açıklamaya göre krizin sonu görünmüş. Hemen peşinden IMF’nin yorumu geliyor, krizin henüz dibinin görünmediğini, durgunluğun devam edeceğini açıklıyor. Bunlar krizin bitmesini acaba nasıl ve neye göre değerlendiriyor ki her kafadan farklı sesler çıkıyor? Evet bu işte bir terslik var, biri ak diyor diğeri kara. Bu iki farklı görüşün ardından, Columbia Üniversitesinden Nobel ödüllü bir ekonomi profesörü krizin devam ettiğini açıklıyor ve şunu ekliyor: “Krizin bitmesi için esas unsurlardan biri olan tüketici harcamalarında önemli bir artış görmüyorum.”
Gerçekten de bu işte bir terslik var, bu insanlar neden harcama yapmıyor ki ekonomiyi bu kadar uçuruma sürüklüyorlar?! Peki daha düne kadar aynı ekonomistler işçilerin ücretlerinin çok yüksek olduğundan dem vururken ve patronlar hem dünya işçi sınıfının asgari ücretlerini açlık sınırının altında tutup hem de tüm sosyal haklarımıza saldırırken acaba bu sonuçları düşünüyorlar mıydı? Şu çok açık değil mi, yoksulluk sınırının altında yaşayan milyarlarca insan hangi parayla tüketim yapacak? Ayrıca IMF başkanı işsizlikteki patlamanın ve bundan doğacak toplumsal sorunların endişe verici olduğunu söylüyor. Oysa 1991’de SSCB’nin çökmesiyle birlikte artık bir daha krizlerin, işsizliğin, yoksulluğun, savaşların olmayacağı refah dolu bir dünyadan bahseden burjuvazi şimdi kendi dediğini kendi anlamaz hale geldi. Zengin olmak, güçlü olmak adına dünya emekçilerine kan kusturan burjuvazi, şimdi düşmüş olduğu ekonomik krizin içinde debeleniyor. Yıllardan bu yana işçilerin sendikalarına, ücretlerine, çalışma koşullarına ve geleceğine göz diken patronlar biz işçileri her açıdan alabildiğine yoksullaştırdı. Değil bir ev ya da araba almak, en temel insani ihtiyaçlarımızı karşılama olanağı bile bırakmadı. Şimdi de çıkmış tüketimin durgun olduğunu söylüyorlar, insanlar hangi parayla tüketim yapacaklar?
Bir de endişe ettikleri o toplumsal patlama! Acaba bu toplumsal patlamadan neyi kastediyorlar? Çok açık, bence 1917 Ekiminde olduğu gibi, işçilerin artık uyanarak bu çürümüş ve kokuşmuş düzeni başlarına yıkacaklarından korkuyorlar. İstediğiniz kadar bu çürümüş sistemi tamir etmeye çalışın, istediğiniz kadar biz işçileri milliyetçi zehrinizle uyutun, bugüne kadar açlıkla, yoksullukla ve haksız savaşlarla katlettiğiniz milyonlarca insanımızın hesabını sizden soracağız. Bu sömürü saltanatınızı sizin tepenize yıkacağız.
Dünyanın birçok yerinde işyeri işgalleri, direniş, grev haberleri artık saklanamaz durumda. Proletarya, ters işleyen bu çarkı kökünden kırmak parçalamak için uyanıyor. Zaten bu kadar yoğun çalışma koşullarına, işsizliğe, yokluk ve yoksunluğa, milliyetçi saldırganlığa rağmen bu kavgaya omuz vermiyorsak, emperyalist savaşlarda milyonlarca insanın ölmesine seyirci kalıyorsak, çocuğumuza bir gelecek vermekten aciz isek, işçi sınıfının şanlı mücadelesine bir omuz vermeyecek kadar aciz isek, gerçekten de ters giden bir şey var!
Kahrolsun kapitalizm! Yaşasın sosyalizm!
Kıraç’tan bir işçi
Çocuklarımıza Sahip Çıkmak
Eylül ayında İzmir’de meydana gelen bir olay kapitalist sistemin çocukları nasıl suça ittiğini gözler önüne serdi. Yaşları henüz 16 olan iki çocuk, gizlendikleri yerden pompalı silahlarla, Fevzipaşa Bulvarında gezinen insanlara 15 gün boyunca rastgele ateş ediyorlar. Böylece çocuklar üç kişinin ağır şekilde yaralanmalarına sebep oluyorlar. Nihayet saldırılar polisin dikkatini çekiyor ve yürütülen soruşturma sonucunda iki çocuk yakalanarak ifadeleri alınıyor.
Çocuklar ifadelerinde bilgisayar oyunlarından etkilendiklerini belirtiyorlar. Çocukların ifadeleri aslında buzdağının görünen ucunu gösteriyor. Bilgisayar oyunları, televizyon dizileri veya sinema filmlerinde savaş, cinayet, adam öldürme gibi konular bolca işleniyor. Böylece bir yandan tekeller silah reklâmları yapıyor, diğer yandan toplum yediden yetmişe şiddet psikolojisi içine sokuluyor. Medyasıyla, filmleri ile kapitalist toplumda egemen olan aygıtların asıl amacı toplumu baskı altına almak ve belli bir yöne yönlendirmek değil midir?
Tetiği çeken çocuk elleri yönlendiren asıl güç içinde yaşadığımız kapitalist sistemden başkası değildir. Ağaç yaşken eğilir. İşçi aileleri olarak çocuklarımızı bu bataklıktan çekip kurtarmamızın tek bir yolu var: Örgütlenmek. Burjuvazinin çocuklarımızın beyinlerini teslim almasına engel olmak için örgütlü mücadelenin içinde olmalıyız. Çocuklarımızı örgütlü mücadelemizin içine çekmeliyiz. Çocuklarımızı yarının suçluları olarak değil yarınların örgütlü bireyleri olarak büyütmeliyiz.
Kartal’dan bir işçi
