Okurlarımızdan - Aralık 2011
Sınıf Mücadelesi Keskinleşiyor
Kapitalist kriz her geçen gün biraz daha derinleşiyor. Sistem krizi derinleştikçe patronlar sınıfının ve siyasi temsilcilerinin biz işçilerin ekonomik, sosyal ve siyasal haklarına dönük saldırıları da daha da pervasızlaşıyor. İşçi sınıfının mücadelelerle kazanılmış birçok haklarına dönük saldırılar gerçekleşiyor. Çalışma sürelerinden çalışma biçimlerine, ücret durumundan sendikal örgütlülüklere kadar birçok konuda saldırılarla karşı karşıya tüm dünyada işçi sınıfı. Kıdem tazminatı, işçi sağlığı ve iş güvenliği, sendikalaşma, emeklilik yaşı yükseltilmesi gibi birçok sorunda üst üste saldırı paketleri düzenleyen burjuvazi, işçi sınıfının çalışma koşullarını 18. ve 19. yüzyıl Avrupa’sındaki insanlık dışı koşullara geri döndürdü.
Burjuvazinin saldırılarına karşı birçok ülkede çeşitli eylemlerle tepkiler konuldu, konuluyor da. Dünya ekonomisinin büyük bir bölümünü kontrol eden ABD burjuvazisinin saldırılarına karşı “işgal et” eylemleri gerçekleştirilirken, Avrupa ülkelerinde işgal ve sokak eylemleri, genel grevler yaşanırken, Arap ülkelerinde emekçiler yıllardır iktidarda olan diktatörleri devirdiler.
Türkiye’de son yıllara baktığımızda patronlar sınıfının saldırıları devam ederken, işçi sınıfı cephesinde eylemlilikler, grevler ve direnişlerde bir artış yaşanıyor. ABD ve AB ülkelerindeki kadar keskinleşen bir sınıf mücadelesinin yaşanmıyor olması bu topraklardaki işçi sınıfının halinden memnun olduğu anlamına gelmiyor. Sınıfsal bilinç ve örgütlülük düzeyi belirliyor mücadelelerin keskinliğini. Gelinen süreç gösteriyor ki tüm dünyada işçiler, emekçiler üzerlerindeki ölü toprağını atmaya başlıyor.
Bugün burjuva ideologlar çeşitli basın programlarında “Marx haklı mıydı?” diyorlarsa, bu, yaşanan süreci değerlendirirken gelişmelerin sadece burjuvazi cephesindeki değil işçi sınıfı cephesindeki toplumsal sonuçlarına da bakmak zorunda kaldıkları içindir. Kriz bir daha yaşanmaz, kapitalizm nihai toplumsal sistemdir diyen ideologlar, dünya bugün kriz, savaşlar ve toplumsal altüst oluşlarla sarsılırken, yanıldıklarını görüyorlar. Krizleri kapitalizmin kendi işleyiş yasası yaratmaktadır. Rekabete, sömürüye dayalı bir sistem olan kapitalizm kendini krizlerle var edebilmektedir.
Kapitalizm tarihine baktığımızda her kriz döneminde milyonlarca işçinin işsiz kaldığını, çalışma koşullarının, ücretlerinin, sosyal haklarının kötüye gittiğini görmekteyiz. Çünkü krizi az zararla atlatmak isteyen patronun ilk yapacağı şey işçi çıkarmak, kalan işçilerle aynı düzeyde üretim yapabilmek için çalışma süresini uzatmak, ücretleri düşürmek, sosyal hakları vermemek vs. olmaktadır. Bugün içinde bulunduğumuz süreç krizin derinliğinin artması şeklinde somutlanmaktadır. Sendikalı çalışan işçi sayısı her geçen gün azalırken sendikalı işyerleri neredeyse istisna durumuna gelmiştir. Patronlar SSK, yemek ve servisi bile lütuf olarak görmektedirler. Özellikle özel sektörde sekiz saat çalışma yapan işyeri kalmamış denecek düzeydedir. 10-12 saat çalışma normal hale gelmiştir. Emeklilik yaşı yükseltilmiş, mezarda emekli olunacak düzeye getirilmiştir. “Esnek çalışma” nedeniyle işçinin dinlenebileceği tatil günü kalmamıştır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri maliyetli oluyor diye ya göstermelik uygulanmakta ya da hiç uygulanmamaktadır. İş cinayetleri her gün daha da artmaktadır. İşçiye ödenen ücret açlık sınırının altında olduğu için işçinin sosyal yaşamı ev ile iş yeri arasında gidip gelmekten ibaret olmuş durumdadır.
Ancak kapitalist krizler devrimci dönüşümleri de yaratmaktadır. Dünya krizle sarsılırken, dünyanın zembereği boşanırken, biz işçi-emekçiler insanın insanı sömürmediği, her şeyin insan için üretildiği bir dünya kurmak için mücadele etmeliyiz. Sayıca “biz %99uz”, bir de sınıf bilinciyle donanıp, örgütlü mücadeleye atılırsak kapitalist sistemi tarihin çöp sepetine gönderebiliriz. Bu hayal değil! Çünkü 1871’de Paris Komünarları, 1917’de Rus işçileri biz işçi sınıfının ne yapmamız gerektiğinin yolunu gösterdiler. Onların açtığı yolda dünya işçi sınıfı olarak yürümeli, patronlar sınıfına ve onların düzenine karşı örgütlenmeli, sınıfımızın kızıl bayrağını daha yukarıya taşımak için mücadeleyi yükseltmeliyiz.
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!
Esenyurt’tan bir işçi
Depremzedeye de Gaz ve Cop!
Van’da ne yazık ki 7,2’lik depremden 17 gün sonra, acılar daha tazeyken 5,6’lik depremle yüreklerimiz kora döndü. Yine aynı kara tabloyu, yine devletin hiçbir önlem almadığını görüyoruz. Yaşanan birinci depremden sonra, halka evlerine dönmeleri için çağrıda bulunan devlet yetkilileri utanmazca “az çatlak varsa girin, zaten Van’da bir daha deprem olmaz” diye açıklamalar yapmışlardı. Bu ne biçim insanlıktır ki halkı bile bile ölüme gönderiyorlar. Devlet kışlık çadır temin edip tüm riskli evlerdeki halkı güvenli yerlere yerleştirmek yerine, ölümün kucağına itiyor.
AKP’nin billboard reklâmları geliyor aklıma ve sormadan edemiyorum. Billboardlara boy boy resimler asıp AKP şöyle yol yaptı, şöyle binalara imza attı, daha güçlü Türkiye diye reklâm ve şov yaparken çok güçlüydünüz de, aynı gücünüzü neden Van’da göremiyoruz? Bizden gasp ettiğiniz vergi adı altındaki haraçlarla neden orada bir an önce önlem almayı denemiyorsunuz? Belki gereksiz konuşmalarınızdan daha faydalı olursunuz!
Depremin ardından bölgeye gelen Van Valisi Karaloğlu, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’dan oluşan devlet yetkililerini dinlemeyen bölge halkı, “Vali dediği için binalara girenler yaşamlarını kaybetti! Vali istifa!” diyerek gelenleri protesto edince buna bile tahammül edemeyip oradan ayrıldılar. Hemen ardından polisler depremzedelere biber gazı ve coplarla vahşice saldırdılar. Madem oradaki halkı dinlemeyecektiniz niye geldiniz? Derdiniz neydi? Yine her zamanki gibi yalanlarınızı mı anlatacaktınız? Bir sözlü protestoya bile tahammül edemeyip sizin için var olan polisi, acıyla kıvranan depremzedelere vahşice saldırtmakta buluyorsunuz çareyi. Aynı zamanda olay yerinde arama çalışmaları yapan kurtarma ekipleri biber gazının etkisiyle çalışmalara ara vermek zorunda kaldılar. Belki de bir insanın daha hayatının kurtarılması engellenmiş oldu.
Arkadaşlar, televizyon kanallarında bu görüntüleri ve açıklamaları izlerken çok öfkelendim. Biz işçiler neden bu durumdayız? Neden hâlâ bu asalak sınıfın bizi her şekilde öldürmesine izin veriyoruz, neden ölenler hep biz oluyoruz? Ölümlere dur demek ve insana yakışır bir toplumda yaşayabilmek için bir araya gelmekten başka çözüm yolu yok. Bu sistem artık tahammül edilemez derecede çürümüş durumda. O bizi çürütmeden, bizim onu tarihin çöp tenekesine yollamamızın zamanı gelmedi mi?
Marksist Tutum okuru bir işçi
Kendileri Yönetseler Bütün Halklar Bir Olur!
Bu topraklarda yıllardır toplumun belirli kesimleri karşı karşıya getirilip birlik olunmasının önüne geçildi. Bu topraklarda birçok halk inkâr ve imha politikalarının kurbanı oldu. Hafızamızı ve tarihi biraz gözden geçirdiğimizde Ermenilerin, Alevilerin, gayri Müslimlerin, Kürtlerin tarihin belirli dönemlerinde yok sayıldıklarını, baskı altına alındıklarını, imha edildiklerini ve egemen devlet eliyle asimilasyon politikalarına maruz kaldıklarını bilmeyen yoktur. Bugün burjuvazinin iktidar partisi AKP, CHP’nin Dersim katliamıyla yüzleşmesinden bahsediyor. Oysa bu burjuva devletin arşivleri halka açıklansa, izlenen politikalar, halklar mozaiğinin nasıl yok edildiği, halkların katliamlarla, baskılarla nasıl asimile edilmeye çalışıldığı ortaya çıkacaktır. Bugün CHP’ye geçmişle yüzleş diyen AKP hükümeti kendi yaptıklarıyla yüzleşecek mi? Burjuva siyasetçiler kendilerinin değil başkalarının gerçeklerle yüzleşmesini istiyorlar.
Otuz yıldan fazladır süren Kürt halkına dönük baskı, inkâr ve imha politikalarının bir parçası da AKP hükümeti değil mi? Kürt sorununda çözüm için adım attığını söyleyen iktidar partisi AKP, KCK operasyonları adı altında bugün binlerce Kürdü gözaltına aldı, binlercesini tutukladı. Bununla yüzleşebilecek mi? Kürt halkının iradesi olan milletvekilleri, parti yöneticileri tutuklandı. Hani demokratik bir cumhuriyette yaşıyorduk, hani kitlelerin iradesi önemliydi, hani siyasal özgürlük vardı? Milyonlarca insanın iradesi olan milletvekillerini ve belediye başkanlarını tutukla, sonra da “siyaset mecliste yapılır sokakta değil” de! Askeri operasyonlar devam ediyor. Yıllardır devletin uyguladığı imha politikaları ve askeri operasyonlar nedeniyle on binlerce insan kurşunlanarak, asit kuyularına atılarak, “faili meçhul”lere kurban edilerek yok edildi. Binlerce köy yakıldı, binlerce insan yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. Dili yok sayılan halk kendi anadilini konuştuğu için cezaevine atıldı, yıllarca işkence gördü. Düne kadar yok sayılan bir halkın bugün varlığından bahsediliyor; kültürel değerlerinden, siyasi iradesinden bahsediliyor. Bunca yaşanmışlıkların ve yaşananların hesabını kim verecek, kim bununla yüzleşecek?
Bütün burjuva devletlerin tarihi gibi Türkiye’nin tarihi de katliamlarla, baskılarla, asimilasyonla dolu. Demokrasiden, özgürlüklerden dem vuran egemen sınıf ve onun siyasi temsilcileri hem geçmişte hem de bugün yaşananlardan sorumludur. Bunca yaşanmışlıkların hesabı egemen sınıf ve onun nezdinde cisimleşmiş olan devletten sorulmalıdır. Ezilen halkların, ezilen mezheplerin, ezilen tüm toplum kesimlerinin ve işçi-emekçilerin yaşamış oldukları baskıların, zulümlerin, ölümlerin hesabını sormak için örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz. Unutmayalım; Kendileri Yönetseler Bütün Halklar Bir Olur!
Esenyurt’tan bir işçi
Afrika Halkı Ekmeğe, Ete, Süte Doydu mu?
Daha düne kadar Somali haberleri gündemden düşmüyor, başbakan ve yaverleri timsah gözyaşlarıyla Somali’ye akın ediyor, bizlerden bağış istiyorlardı. Şimdi bakıyorum da bir anda yardım kampanyaları durdu, Somali arka plana düştü. Acaba Afrika halkı ekmeğe, ete, süte doydu mu? Tabii ki hayır, on yıllardır Somali ve Afrika kıtası büyük bir yağma altında ve bu yağma sürdüğü sürece de doymayacaktır.
Oakland Enstitüsü adlı düşünce kuruluşunun yayınladığı bir araştırmaya göre (böyle açıklamasalar da) Afrika kıtası tam bir yağma altında. Rapordaki veriler emperyalist ülkelerin Afrika topraklarını nasıl yağmaladıklarını gösteriyor. Somali’de elmas yatakları, ton balığı ve petrol kaynakları emperyalist haydutlarca yağmalanırken ve diğer Afrika ülkelerinde de açlık ve yoksulluk had safhada iken, bu topraklarda dünyayı doyurmaya dönük ürünler üretilmektedir. Meselâ bu hazırlanan raporda çarpıcı bir gerçeğe değiniliyor. Dünyanın en yoksul ülkelerinden Etiyopya’da, 500 bin hektar arsayı hektar başına 9 dolara kiralayıp, ihracat için bir yılda bir milyon ton pirinç üreteceğini söyleyen dolar milyarderleri var.
Bu sadece bir örnek. Diğer ülkelerin de bundan aşağı kalır yanı yok. Kimi buğday, kimi pirinç, mısır, bioyakıt vs. üretiyor. Afrika’nın nehirleri bu özel şirketler yani emperyalist haydutlar tarafından yağmalanmakta, milyonlarca hektarlık alanlar nehirler aracılığıyla sulanmakta, Afrika halkının bahtına ise kıtlık, kuraklık, açlık düşmektedir.
Bugün emperyalist zincirin halkasına yeni yeni eklenen Türkiye ve benzeri ülkelerse oradan pay kapabilmek, kendilerine alan açabilmek için can atmaktadır. Burjuvazi Somali’nin açlığını, Afrika’nın yardıma muhtaçlığını kullanarak ve biz işçi-emekçilerin duygularını sömürerek hem cebimizdeki üç kuruşları yardım adı altında toplayarak kendisine sermaye yaratıyor hem de bizleri kendi suçuna ortak ettiği yetmezmiş gibi bir de gerçekleri görmemize engel oluyor.
Evet, bugün Afrika’da insanlar açlıktan ölürken oradan milyonlarca ton bakliyatın yanı sıra değerli madenler de emperyalist şirketlerin cebine kâr olarak geri dönmektedir. Belki olur mu böyle şey diye sorabiliriz kendi kendimize fakat bunun cevabını kendi hayat deneyimimiz verir aslında. Her gün işyerlerimizde milyarlar değerinde ürün üretiriz, örneğin binlerce tişört dikeriz ama bir tanesini dahi alamayız, istesek en fazla bir defaya mahsus o da nadiren verirler, izinsiz aldığımız zaman da adımız hırsız olur.
Sözün kısası eğer ki bugün dünyada açlık, kıtlık ve kuraklık varsa bunun esas sebebi bizlerin tembel olması ya da insanlara yetecek ürün olmaması değil emperyalist şirketlerin açgözlü kâr hırsıdır. Yeryüzündeki bu cennetten bizler de eğer ki insan gibi faydalanmak ve bu açgözlü haydutların paylaşım kavgasının kurbanı olmak istemiyorsak işçi sınıfının örgütlülüğünü güçlendirmeliyiz. Burjuvazinin bu çirkin yüzünü teşhir etmeli ve gerçek kurtuluşun sosyalizmde olduğunu görmeli ve göstermeliyiz.
Kıraç’tan bir işçi
“Kaliteli” Tutsaklık!
Türkiye Kalite Derneği (Kal-Der) İzmir şubesi tarafından düzenlenen 2011 yılı Ege Bölgesi Yerel Kalite Ödülleri yarışmasında kamu kategorisinde “yılın en başarılı ekibi ödülü” İzmir 1 No'lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumuna verildi.
Gün geçmiyor ki devrimcilere ve ezilen Kürt halkına yönelik yeni saldırılar olmasın, gün geçmiyor ki cezaevlerindeki politik tutsakların sayısı artmasın. Bu baskılar yetmezmiş gibi bir de utanmadan “En kaliteli zindan” ödülü veriyorlar. Bu “ödül” o zindanlarda hayatlarını kaybeden, ömürlerini o zindanlarda türlü işkencelere maruz kalarak geçiren onca insana saygısızlıktan başka bir şey değildir. Bu ödülün verilmesinden sonra Ceza İnfaz Kurumu Müdürü Ayhan Çapacı şu yüzsüz açıklamayı yapıyor: “Geleneksel manada cezalandırma suçludan intikam almakla sınırlıdır. Günümüz anlayışı suçluyu rehabilite etmeyi, meslek, zanaat sahibi yapmayı, topluma faydalı bireyler olarak geri kazanmayı amaçlamaktadır.” F tipi cezaevlerine hapsedilen politik tutsaklar 10 metrekarelik bir alanda yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Tabii buna yaşamak denirse. F tipi cezaevlerinin amacı devrimcileri yalnızlaştırmak, onları örgütsüzleştirmektir. Devletin rehabilitasyon dediği budur. Cezaevi müdürü buna “topluma kazandırmak” diyor. O zindanlardan insanların cansız bedenleri çıkıyor. Bu mudur topluma kazandırmak? İşte devletin “topluma kazandırma” anlayışı: Devrimcileri ve Kürtleri parçala, yalnızlaştır, hücrelere tık ve öldür! İşte F tipi cezaevleri de bunun en iyi araçlarından bir tanesi. Bu kalite ödülü, zalimlerin zulmüne alkış tutmaktır. İnsanların hayatlarının söndüğü yerlere başka hangi anlayış kalite ödülü verebilir? Ne yazık ki işçi sınıfının zalimlere hesap soracak kadar örgütlü olmadığı yerde tarihi zalimler yazıyor, ödülleri zalimler dağıtıyor.
F tipi zindanlarda tutsak edilenler, sömürü düzenini ortadan kaldırıp insanlığa yaraşır bir dünya ve onurlu bir yaşam yaratmak isteyenlerdir. Söyleyin, bunu istemek kötü bir şey mi? Aksine, bu olmadan insan insanlığına kavuşabilir mi? Onun için devrimci tutsaklara sahip çıkalım ve devrimci mücadeleyi yükseltelim. Tüm politik tutsaklar serbest bırakılsın. Bu topraklardaki esas suçlular, katliam yapanlar, onca devrimciyi ve Kürtleri öldürenlerdir. Onlar yargılanmalı ve zindanlara atılmalıdır! Bu da ancak ve ancak devrimci mücadele bayrağını yükseltirsek olabilir.
Tuzla’dan bir Marksist Tutum okuru
Emperyalistler Afganistan’da Aradıklarını Buldular!
ABD emperyalizmi planları doğrultusunda Ortadoğu’da emekçilere eziyet çektirmeye devam ediyor. Afganistan’da ve Irak’ta yüz binlerce insanı katlederken, bahanesi aynıydı: Bu ülkelere “özgürlük” ve “demokrasi” götürmek! Bu söylemler koskocaman bir yalandır. Afganistan’da yaşanan son gelişmeler bu yalanları bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Amerikan Jeolojik Araştırma kuruluşunun (USGS) uzun zamandır Afganistan çöllerinde yaptığı keşif çalışmaları sonuç verdi. Jeologlar güneyde yer alan çöllerde yaklaşık bir milyon tonluk bir maden rezervi keşfettiler. Aralarında lantan, seryum ve neodimyum gibi nadir elementlerin de bulunduğu bu rezerv sayesinde Afganistan, nadir bulunan yeraltı zenginliklerine sahip ülkeler arasında altıncı sıraya yerleşmiş oldu. Modern teknolojilerde kullanılan elementlerin bulunduğu bu maden yatakları, şu anki tüketim göz önüne alındığında dünyanın 10 yıllık gereksinimine yetiyor. USGS jeologları, bu tespitin bölgede sadece üç günlük keşifle yapıldığına, dolayısıyla asıl miktarın çok daha büyük olabileceğine dikkat çekiyor. Bu keşifler, ABD emperyalizminin 11 Eylülden sonra terörü bahane ederek neden Afganistan’ı işgal ettiğinin bir başka ifadesidir. Yaklaşık 10 yıldır ABD askerleri Afganistan’da terör estiriyor. ABD Afganistan’a girdiği ilk günden beri yeraltı zenginlikleri başta olmak üzere tüm kaynakların peşinde. Bilim adamları bu zenginlikler dünyaya 10 yıl yeter diyor. Peki bu elementler insanlığın daha iyi yaşabilmesi için mi kullanılacak, yoksa emperyalistlerce silah teknolojisi için mi kullanılacak? ABD, Afganistan’a insanlık adına keşif yapmak ve teknoloji üretmek için mi gitti? Kesinlikle hayır! Sadece ve sadece burjuvaziye yeni bir pazar alanı açmak, tüm zenginliklere el koymak ve kârına kâr katmak için Afganistan’ı işgal etti. Pek muhterem “bilim adamlarının” da dediği gibi, araştırmalara son hızıyla devam edilecek. Yani ABD ordusu daha birçok masum insanı öldürecek, evsiz bırakacak ve işçiler-emekçiler yoksulluğun, sefaletin pençesinde sürüklenmeye devam edecekler.
Emperyalist ülkelerin niyeti, ne pahasına olursa olsun sermayelerini büyütmek ve egemenlik alanlarını genişletmektir. Barış, demokrasi ve özgürlük onlardan beklenemez. Biz işçi ve emekçilerin görmesi gereken de budur. Bu haksız savaşları kim yürütürse yürütsün, Türkiye burjuvazisi de dâhil, hepsine karşı çıkmalıyız. İşte tam da bu noktada enternasyonal dayanışmayı yükseltmek çok önemlidir. Emperyalizme karşı ancak enternasyonal bir örgütlenmeyle, bütün dünyadaki işçilerin birlikteliği ile mücadele edebiliriz.
Aydınlı’dan bir deri işçisi
“Adalet Tecelli Ediyor”
Deniz Feneri davasından tutuklu bulunan dokuz sanıktan altısı “tutukluluğun cezaya dönüştüğü ve delil karartma şüphesinin ortadan kalktığı” gerekçesi ile serbest bırakıldılar. Mahkeme başkanı, soruşturmanın 2008 yılından beri devam ettiği, şüphelilerin birçok kez yurtdışına gidip geldikleri, bu nedenle kaçma ihtimallerinin bulunmadığı ve tanıklar üzerinde de baskı kurma ihtimallerinin olmadığı savunusu ile tahliyeleri onadı. Burjuva hukukun adaletinin nasıl işlediğini çok yakın zamanda salıverilen Hizbullah kadrolarından da hatırlıyoruz. Kürt halkına yaptıkları katliamlar ayan beyan ortadayken aynı hukuk sistemi, koruma altına aldığı Hizbullahçıları ilk fırsatta serbest bırakmıştır. Ama aynı adalet, sıra devrimcilere ve Kürtlere geldiğinde nedense kaplumbağa hızı ile ilerliyor.
1789’da kabul edilen Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin dokuzuncu maddesi “suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar herkesin masum olduğu”nu söyler. “Masumiyet karinesi” olarak da bilinen bu madde, kişinin masumiyetini ispatlamakla yükümlü olmadığını, aksine suçu ispatlama yükümlülüğünün iddiacıya düştüğünü söyler. Yani görülen davada suçluluğu ispatlanamayan kişi derhal serbest bırakılmalıdır. Ne var ki Türk “adaleti” masumiyet karinesini hiçe sayıyor. CMK’nın ağır ceza mahkemelerini ilgilendiren suçlarda tutukluluk sürelerini 5 yıla çıkartan 102. maddesi ve terör suçlarında bu süreyi iki katına (10 yıl) çıkartan 252. maddesi sıra devrimcilere ve Kürtlere geldiğinde son gününe kadar kullanılıyor. Tutukluluk süresince dışarı ile bağları neredeyse kesilen politik tutsaklar işkenceye de maruz kalıyorlar. Bunun en yakın örneğini Roman Çalıştayı’nda “Parasız Eğitim İstiyoruz, Alacağız” pankartı açtıkları için 19 ay tutuklu kalan Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer yaşadılar. Parasız eğitim gibi oldukça meşru talepleri için 19 ay tutuklu kalan öğrenciler, burjuvazinin burjuva hukuk ölçütleri dâhilinde bile ne kadar “adaletli” olduğunu gözler önüne seriyor.
Sınırlı yasal haklarımızı kullanma yolunda dahi biz işçi-emekçileri zorlukların beklediğini biliyoruz. Burjuva hukukunun derdimize deva olmayacağını sayısız örneklerle yaşıyoruz. Asıl kalıcı kazanımlar işçi sınıfının burjuvaziye ve onun aygıtlarından biri olan burjuva hukukuna karşı vereceği enternasyonal mücadele ile mümkün olacaktır.
Ankara’dan bir sağlık emekçisi
Uydu Bizim Halimizi de Görüyor mu Kaptan?
İşten yorgun argın çıkıyor, trafik çilesine maruz kalıyoruz. Bazen işte mi, trafikte mi daha çok yoruluyoruz bilemiyoruz. Geçen gün, trafikte daha çok yoruluyoruz dedirten bir gün oldu.
İşten çıktıktan sonra durağa gelen ilk Halk Otobüsüne bindim. Güzel güzel giden otobüs 15 dakika sonra yavaşlamaya ve hatta hiç hareket etmemeye başladı. Tıklım tıklım otobüste her yaştan yorgun argın insanlar vardı. Bir müddet sonra otobüsün camları açıldı, oflamalar puflamalar yükselmeye başladı. Trafikte bir an her yanımız taksi, minibüs, kamyon, servis arabalarıyla dolmuş, ortada hareketsiz duruyoruz hep birlikte. O anda birkaç kişi otobüsün kapısını açtırdı ve inip sigara içe içe yürümeye başladı.
Otobüsün içinde dalgın dalgın duran, dudaklarını bıçak açmayan insanlar birden bire hareketlenmeye başladı. Oflayıp puflayanlar arasında çekine çekine ilk soruları sormaya başlayanlar oldu: “Nedir bu trafik, kaç saattir bekliyoruz?”, “Kaza mı var, ne oldu?” Deneyimli birkaç kişi trafiğin durumuna ilişkin tahminlerde bulundu. “Şimdi açılır” diye ortamı rahatlatanlar da bir müddet sonra sıkılıp, yerinde duramamaya başladı. Trafik çilesi katlandıkça katlandı.
İşte o andan itibaren otobüsün içi de iyice kaynamaya başladı. Hepimiz hep bir ağızdan konuşuyor, soru soruyor, tahmin yürütüyorduk. Birkaç kişi telefona sarılmış, trafik dedikodusunu başka kulaklara aktarıyordu, fakat karşıdan biz de trafikteyiz gibi cevaplar veriyorlardı. Ön tarafta ayakta olan biri koltuğunda boş boş oturan şoföre “bu otobüs hattında sabah saatlerinde otobüs gelmiyor, kaç defadır işe geç kalıyorum, neden” diye sordu? Şoförler normalde böylesi soruları derhal geçiştirirken bu kez başladı detaylı cevap vermeye: “Şoför yazan saatte durağa gelmek zorunda. Gelmezse ceza yer. Siz o saatteki şoförü İETT’ye şikâyet edin. Şikâyet etmek hakkınızdır. Hem eskisi gibi de değil, hemen sizinle ilgilenirler. 150 lira para cezası da derhal kesilir, emin olun. Bakın artık eskisi gibi değil. Belediye bizi uzaydan, uydudan izliyor. Hangi duraktayız, hızımız nedir, her şeyi izliyorlar anlayacağınız.” Bu durumu birkaç defa daha tekrarlayan şoföre başka bir yolcu hepimiz adına güzel bir soru sordu: “Peki kaptan, o uydu bu otobüsün içindeki sıkış tıkış halimizi de görüyor mu?”
Belediyesi de olsa, uydusu da olsa herhalde bizleri görmemeye yeminliler. Bizi görecek ve yardım edecek olan yine bizleriz. Fabrikada, trafikte, mahallede aynı çileye maruz kalanlar bizleriz. O halde gözlerimizi açmalı ve bizden saklanan gerçekleri görmeliyiz hep birlikte.
Kartal’dan Marksist Tutum okuru bir işçi
Patronlar Mars’a Gitmeyi Hayal Ederken!
Geçenlerde internetten haberlere bakarken bir gezi haberi çok ilgimi çekti. Sizinle de paylaşmak istiyorum. Haberde ABD’nin yapmış olduğu ve 35 milyar dolar harcanacak olan dev roketten bahsediliyordu. Bu roket sayesinde Mars gezegenine 2030 yılında gezi yapılabilecek ve 3 milyon dolar karşılığında Mars gezisi mümkün olabilecekmiş.
Bir tarafta 3 milyon dolarla Mars’a gitmeyi hedefleyen milyonerler, bir diğer tarafta gecesini gündüzüne katarak o milyon dolarları onlara kazandıran işçiler. Yazıyı okurken aklıma ilk bunlar gelmişti. Biz işçiler bıraktım Jüpiter’i, Mars’ı, koskoca bir yaz geçti, bir tatile bile gidemedik. Tatile gitmek için hem zamanın hem de paran olacak. Biz geceli gündüzlü patronlara çalışıyoruz. Bunun karşılığında çok düşük ücretler alıyoruz. Ne tatile gidecek paramız ne de zamanımız kalıyor. Ama bizim çalıştığımız fabrikaların patronları için, sırtımızdan kazandıkları milyonlarla Mars’a gezintiye gitsinler diye roket yapılıyor. Roket için 35 milyar dolar gibi dev bir bütçe ayrılmış durumda. Bu paralar eğitim, sağlık, ulaşım gibi ihtiyaçlara yatırılmak yerine, patronların gezegenler arası seyahat gibi lüks harcamalarına ayrılıyor. Artık dünyadaki 5 hatta 7 yıldızlı oteller onlara yetmiyor. Gezegenler arası seyahat etmek istiyorlar.
Onlar Mars’tayken gözleri arkada kalmayacak, çünkü biz onların fabrikalarında, işyerlerinde onların milyonlarına milyon katmak için çalışıyor olacağız! Bir yandan çalışıp, bir yandan ev kirası, elektrik, su faturasını nasıl ödeyeceğimizi düşüneceğiz. Örgütsüz olduğumuz için zaten çok uzun saatler boyunca çalışıyoruz. Bir de fazla mesailere kalmak zorunda kalacağız.
Bu gidişata dur diyelim. Dünyayı daha yaşanabilir kılmak mümkün. Örgütlenirsek ve emeğimize sahip çıkarsak böyle bir dünyayı kurmak mümkün. Biz fabrikalarda karnımızı doyurabilmek için çalışıp cefa çekiyoruz. Patronlarsa bizim sırtımızdan kazandıkları milyonlarla, belki birçoğumuzun ismini bile bilmediği Mars gezegeninde tatil yapmayı, sefa sürmeyi hayal ediyorlar. Onların bu hayallerini gerçek kılmak üzere çalışmak yerine kendi hayallerimizi süsleyen bir dünya kurmak için örgütlenelim ve emeğimizin sömürülmesine izin vermeyelim.
Aydınlı’dan bir tekstil işçisi
Hayatın Temeli Çalışmak!
Çalışmak insan yaşamının vazgeçilmez bir parçasıdır. İnsanlar ancak çalıştığında ve ürettiğinde kendilerini ve yaşamlarını anlamlı hissederler. Çünkü bir işte çalışmak ve üretmek, biz insanları doğadaki diğer canlılardan ayıran en önemli özelliktir. Ama çalışmanın insana kattığı şeyler, içinde yaşadığımız sömürü düzeninde bir işkenceye dönüşmektedir. Biz işçiler işsizlik, açlık ve yoksulluk kırbacı altında fabrikalara gönderiliyoruz. Kendi istemlerimiz doğrultusunda üretmediğimiz ve ürettiklerimizi ortaklaşa paylaşmadığımız için çalışmak bıktırıcı bir hale dönüşüyor. Hiç kuşkusuz bunda uzun ve yorucu çalışma saatlerinin rolü de çok büyüktür.
Bugün işçiler günlerinin çoğunu çalışarak geçiriyorlar. Ömrümüz, yalnızca karnımızı doyurmak için (eğer ona da doymak denirse) çalışmakla tükeniyor. Üstelik her geçen gün çalışma saatleri uzatılıyor, çalışma temposu hızlandırılıyor ve ücretler asgari ihtiyaçlarımızı dahi karşılamıyor. İşte böyle bir dünyada çalışmak ve üretmek anlamlı bir faaliyet olmaktan çıkıyor.
Hayatın temeli olan çalışmak kapitalizmde işçiler için gönüllü yapılan bir iş değildir. İçinde yaşadığımız toplumda çalışmak, emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan işçiler için zorunluluktur. Zira işçilerin patronlar gibi birikmiş servetleri yoktur.
Sabahın köründe yorgun ve uykusuz kalkıp işyerinin yolunu tutuyoruz. İşbaşı zili çalar çalmaz, nerdeyse tüm işçiler şu cümleyi söylüyor: “Lanet olsun bu işe, akşam olsa da eve gitsem.” Aslında bu şekilde kahreden işçiler sömürü düzeninde çalışmanın ne demek olduğunu da anlatmış oluyorlar. Çünkü kapitalist ekonomik zor altında çalışıyoruz. Ürettiğimiz ürünlerimiz üzerinde hiçbir denetimimiz yok. Ürettiğimiz ürünler bizim emeğimizin ürünleri değilmiş gibi, pazarda bambaşka bir şekilde, para vererek almamız gereken bir meta olarak karşımıza dikiliyorlar. Yani bu sistem bizi emeğimize de yabancılaştırıyor.
Bu düzende, hayatın temeli olan çalışmak öylesine bir işkenceye dönüşüyor ki, işçiler, yalnızca işten çıktıklarında rahat bir nefes alabiliyor ve kendilerini insan gibi hissediyorlar. Ölü ve biçimsiz hammaddelere emeğiyle hayat veren işçilerin yaşamı, çalışma koşullarının zorluğundan kaynaklı olarak biçimsizleşip bozuluyor. Bir taraftan üretim faaliyeti sürecinde işçiler emeklerini katarak çok değerli maddeler üretiyorlar, öbür yandan ise kendi yaşamları ucuzlaşıp değersizleşiyor. Zenginler için güzellikler üretirken, kendimiz için sefalet ve cehalet üretiyoruz.
İşçi kardeşler, şöyle etrafımıza bir baktığımızda aslında dünyanın en önemli faaliyetini yaptığımızı görürüz. Yaşamı yeniden ve yeniden var eden, toplumun üretken ve çalışkan temel sınıfı işçi sınıfıdır. Ama asalaklar sınıfı olan patronlar bu düzende her şeyin sahibi oluyorlar. Bu asla kader değildir, patronlar örgütlü oldukları için bugün güçlüler. Biz işçiler örgütlenip patronların düzenini değiştirdiğimizde, işte o vakit insanlık da biz işçilerin kurtuluşuyla özgürleşecek, özürleşmesinin yolu açılacak. Sınıfların ve sömürünün olmadığı özgürlük dolu bir dünyada, ne çalışmak zorlamayla olacak ne de insan ürettiklerine yabancılaşacak. O zaman insanlar özgürce ve tutkuyla çalışacak. Çünkü o zaman üretim insanlık için yapılacak ve bunun sahibi tüm insanlık olacak. Haydi, böyle bir dünyayı kurmak için kapitalizme karşı örgütlenelim!
Gebze’den Marksist Tutum okuru bir işçi
Önce Kalite mi Gelir Yoksa İnsan mı?
Çalıştığımız fabrikaların duvarlarında asılı uyarı levhaları dikkatinizi çekmiştir mutlaka. Aslında bana kalırsa birçoğunun asılmasının sebebi yasal zorunluluktur. Örneğin, birçok işyerinde patronlar iş güvenliği ile ilgili uyarı levhaları astırırken, güvenlik önlemlerini “maliyetli” olduğu gerekçesiyle almazlar. Alınmayan işçi güvenliği önlemleri yüzünden dünyada en çok iş kazası yaşanan ülke konumuna yükseldik.
Bazı uyarı levhaları da vardır ki zihinlere kazınmak istenen mesajlarla dolu. Bizzat patronun mesajlarını taşır bu tür levhalar. Meselâ “Önce Kalite” levhası. Belki ilk bakışta çok masumane görünebilir. Şöyle bir düşünelim; patronlar tabiatıyla ürünlerin kaliteli bir şekilde çıkmasını ister, biz işçiler de fabrikada yaptığımız işi, en iyi şekilde yapmaya çabalarız. Fakat bu çaba ne pahasına gerçekleşiyor? Oldukça yorucu ve uzun süren çalışma temposuna, kalitesiz yemeklere, ara dinlenme molalarının olmayışına, düşük ücretlere, zorunlu mesailere ve artan baskılara rağmen. Yani patronlar ürettiğimiz ürünlere değer veriyorlar, bize değil. İnsana değil de üretilen metaya değer veren patronlar bu düşüncelerini bize de kanıksatmak için türlü yollar deniyorlar. İşte astıkları şu levhalar bunun en çarpıcı örnekleridir: “Önce Kalite: Kalite Yoksa Müşteri de Yok”, “Önce Kalite: İşçinin Verimlisi Ürünün Kalitelisi”, “Önce Kalite: Kalite İnsanın Kendisine Olan Saygısıdır”, “Önce Kalite: Kalite Yükselirse Maliyetler Azalır”.
Başımızı her kaldırdığımızda bu tür “masum” levhalar karşımıza çıkıyor ve bir süre sonra bu levhalarda yazanları sanki kendi düşüncemizmiş gibi algılamaya başlıyoruz. Bu tür sinsi hamlelerle patronlar, bizlerin yalnızca yaptığımız işi ve kalitesini düşünmemizi sağlıyorlar. Böylelikle fabrikalardaki kötü çalışma koşullarına ya da aldığımız düşük ücretlere pek kafa yormaz hale geliyoruz. Soralım kendimize; otomotiv sektöründe çalışan kaç işçinin yaşamı kalitelidir ya da ihtişamlı binalar diken kaç işçi kaliteli bir yaşam sürüyor? Cevabı çok uzaklarda aramaya gerek yok, kendi yaşamlarımıza baktığımızda gerçeklik suratımıza ağır bir tokat gibi inecektir.
Dostlar, biz işçiler patronlara muazzam zenginlikler üretirken kendimize yalnızca yoksulluk üretiyoruz. Patronlar örgütsüz oluşumuzdan kaynaklı bizleri kötü çalışma ve yaşam koşullarına mahkûm etmiş bulunuyorlar. “Önce kalite” derken insana değer vermiyorlar. “Önce kalite” demek, işler kaliteli olsun demek değildir yalnızca; esas önemli olan metalardır, onlara bir zarar gelmesin, işçilerin başına bir iş gelmesi, meselâ iş kazası geçirmeleri, ölmeleri sakat kalmaları ya da hastalanmaları çok önemli değildir demektir. Patronların sinsi oyunlarına gelmemek için ne yaptığını iyi bilen, hakkını yedirtmeyen, mücadele eden işçiler haline gelmeliyiz.
Gebze’den bir işçi
