Okurlarımızdan - Aralık 2009

Geçici Güvenlik Bölgeleri OHAL’i Hatırlatıyor

Açılım tartışmalarının hükümetin ayak sürçmesiyle devam ettiği bir dönemde Genelkurmay OHAL’i andıran uygulamaları yaygınlaştırıyor. Genelkurmay, 1 Kasımdan 31 Mayısa kadar, Mardin’in Mazıdağı ve Kızıltepe ilçelerini geçici güvenlik bölgesi ilan etti. Bu tarihler arasında söz konusu bölgelerde giriş yasağı uygulanacak. Bundan iki hafta önce Diyarbakır’ın Lice ilçesinde yerleşim bölgelerine yakın 8 ayrı bölge, 19 Eylül-19 Aralık tarihleri arasında “Geçici Askeri Güvenlik Bölgesi” olarak ilan edildi. Hakkâri, Siirt, Şırnak ve Urfa’ya bağlı bölgelerde 2007 yılında “geçici” olarak başlatılan uygulama halen devam ediyor. Tunceli’ye bağlı Aliboğazı, Ahpanos Vadisi, Hozat, Ovacık ve Çemişgezek ilçelerini içine alan 40 km uzunluğundaki bölge boyunca uygulanan yasak, 23 Kasıma kadar uzatıldı.

Yasağın uygulanacağı bölgelerin duyurulduğu Genelkurmay internet sitesinde, yasakların hangi kanunlara dayandırıldığına dair hiçbir açıklama bulunmuyor. Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Yönetmeliği’nde Geçici Askeri Güvenlik Bölgeleri şöyle tanımlanıyor: “Mal ve can güvenliği bakımından girilmesinde sakınca görülen atış alanları ile tatbikat bölgeleri içinde atış ve tatbikatın devam ettiği sürece kara, deniz ve hava askeri güvenlik bölgesi olarak sınırları ve kapsamı ilgili makamlarca uygun araçlarla ilan edilen alanlardır.” Kürt illerinde uygulamaya konulan geçici güvenlik bölgesi uygulamaları, görüldüğü gibi yasanın kapsamına da aykırı. Bu durum egemenlerin yasaları ne denli keyfi bir şekilde yorumladıklarını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Hükümet bir taraftan “açılım”dan dem vururken, öte taraftan TSK’ya sınır ötesi savaş yetkisi vermekte ve OHAL’i aratmayacak yasaklar uygulanmaktadır. Bir de kalkıp bölgede barış ve huzurdan söz ediyorlar. Bu da gösteriyor ki, burjuvazi yoksul Kürt halkı üzerinden havuç sopa taktiğini eksik etmiyor. Kürt halkı üzerindeki baskıların son bulması için Türkiye işçi sınıfı Kürt kardeşlerinin yanında olmalıdır. İşçi sınıfı şovenizmin izinden yürüyüp Kürt kardeşlerine düşman kesilir ve onun boyunduruk altına alınmasını desteklerse, kendisini de boyunduruk altına almış olur.

OHAL uygulamalarına son!

Kürt halkına özgürlük!

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru


CHP KESK Kortejine Alınmadı

Bilindiği gibi yıllardır CHP sol diye nitelendiriliyor. Ben CHP’nin solla alâkası olmadığını Marksist Tutum sayesinde öğreniyorum. Evet, bugün herkes Marksist Tutum okumuyor ama CHP’nin işçiden, emekçiden yana olmadığını açıkça görüyor, CHP’ye karşı tavrını açıkça ortaya koyuyor. CHP 25 Kasımda KESK’in düzenlemiş olduğu grevde korteje alınmadı. Çapa’dan Beyazıt Meydanına şarkılar, marşlar ve sloganlarla taleplerimizi haykırarak yürüyorduk. Birden kitle durdu. Ben o esnada biraz arkadaydım, önce ne olduğunu anlamadık. Çünkü yürüyüş boyunca polis de engellemek istemişti bizi, ama hiç bu kadar uzun sürmemiş, kitle yürüyünce izin vermek zorunda kalmıştı. Önden sesler geliyordu, “faşist CHP” sloganları atılıyordu. Yanımdaki bir ablanın neden durduk diye bana sorması üzerine öne doğru koştum ve kortejin önüne gittiğimde gördüklerim ve duyduklarım beni çok mutlu etti. CHP pankartıyla korteje girmek isteyen bir grubu, emekçiler, “sizi aramızda istemiyoruz, faşistler defolun” diyerek kovuyor, korteje sokmak istemiyordu. Buna rağmen utanmadan korteje girmek (hem de en öne) istemeleri karşısında ortam biraz gerildi. CHP’lilerin “gücümüzü bölüyorsunuz” söylemleri KESK’li emekçiler tarafından sert tepkiyle karşılaştı ve şu yanıt verildi: “Eğer sizinle güçlü olacaksak olmayalım, bugün bizimle yürür yarın bizi katledersiniz, bugün gücümüzü bölüyorsunuz der, yarın en büyük bölücülüğü siz yaparsınız.” Başta birkaç kişi karşıymış gibi gözüktü. Ancak arkadan da sesler gelmeye başladı: “Onlar korteje alınırsa yürümeyelim, eylemimizi burada yapalım!” Onlar korteje girecekse biz yürümüyoruz diyen kitle, 20 dakika kadar olduğu yerde “faşist CHP” sloganını attı. CHP’li grup korteje alınmadı. Görevlilerin müdahalesi sonunda, coşkulu şekilde “Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz” sloganı atarak yürüyüşe devam ettik.

Evet dostlar, özellikle son zamanlarda yaptıklarıyla, CHP’nin nasıl bir zihniyete sahip olduğu anlaşılır ve tartışılır hale geldi. Aynı gün yürüyüş sırasında bir çukura düştüm, kalkarken utandım, nasıl düştüm diye kendime kızdım. Ama yazarken utanmıyorum, çünkü kalkarken duyduğum bir söz çok önemli ve anlamlıydı: “Örgütlü gücün içindesin bir şey olmaz!” Gerçekten de en çok ihtiyacımız olan şey örgütlü olmak. Öyleyse ne duruyoruz? Örgütlenip bize dünyayı dar edenleri tarihin çukuruna gönderelim. Faşistlerin bizi bölmesine, katletmesine izin vermeyelim. Az olalım ama gerçekten örgütlü olalım, çünkü azı çoğaltmak bizim elimizde.

Esenler’den bir işçi


Her Gidenin Ardında Binler Var Olacaktır

Hayat daha doğduğumuzdan itibaren mücadeleyle başlıyor. Doğduğumuzda yürümek için mücadele ediyoruz, düşüyoruz kalkıyoruz ama sonunda yürümeyi öğreniyoruz. Yürüdüğümüz yollar engellerle dolu. Daha yaşamı tanıyamadan sömürüyle tanışıyoruz çoğumuz. Yaşamın tadını alamadan, çocukluğumuzda oyuncaklarla oynamanın ne olduğunu bile bilmeden hayatın kirli yüzünü, çirkefliğini öğreniyoruz. Gördüklerimiz, yaşadıklarımız bizlere bu yaşamdaki yerimizin neresi olması gerektiğini tüm gerçekliğiyle gösteriyor. Bizler hayatı en onurlu şekilde yaşamak, bu düzenin bizlere dayattıklarını inadına kabullenmemek için, var olan bu sistemi yıkmak için her şeyi göze almışız. Burjuvazi bunu bildiği içindir ki, devrimcileri katletmekten geri durmuyor. Geçtiğimiz günlerde de bir devrimci işçiyi, Alaattin Karadağ’ı sokak ortasında sırtından vurdu polis. Bu tarih nice yiğit ve cesur yürekleri toprağa gömmüştür. Her gidenin ardından, binler bu mücadelenin bayrağını devralmıştır. Her gidenin ardında binler var olacaktır. Sistemi yıkmak için tüm yüreğimizle kendimizi ortaya koymuşuzdur. Yüreğimizde acılar yaşansa da her acı yüreğimizdeki mücadele inancını, kavgaya olan bağlılığımızı artırıyor. Kavgada yitirdiklerimiz, bizlerin yarınlara olan inancımızı güçlendirecek ve yılmadan yolumuza devam etmemiz için birer ışık olacaktır. Nazım Ustanın dediği gibi;

Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!

Yürümek;
dost omuz başlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek!

Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek...

Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek...

Esenler’den kadın tekstil işçileri


Bir Garip Hürriyet!

Bir dönem işim gereği belirli aralıklarla Kandıra’ya gider gelirdim. Kandıra Cezaevi’nin önünden her geçişimde içime bir ağırlık çökerdi. Kafamı kaldırıp gökyüzünün derinliklerine bakıp o sonsuzluğun içinde bir beton yapı kimler için ne işe yarıyor diye düşünürdüm. Üç adım genişliğinde, etrafı duvarlarla çevrili, içeriye gün ışığının girmediği bir tabutluk, hücre. Ne işe yarar bu saçma sapan şey. Bazen sokakta bir arkadaşımızı 10 dakika beklesek sıkılırız, daralırız. Şehir dışına çıksak anne, baba, arkadaş, kuzen gözümüzde tüter. Herhangi bir sorunumuz olduğunda bir arkadaşımızı arar hemen buluşmaya çalışır saatlerce dertleşiriz. Umutlarımız, beklentilerimiz bu sayede hep yaşar. Bunlardır zaten insanı insan yapan şeyler. Fakat bir düşünelim, ne yapmışlar ki o insanlar böyle bir cezaevinde yatmak zorunda kalmışlar. Böylesi bir cezaevine girme ihtimalini ne göze aldırmış onlara?

Bugün “özgürlükler” ülkesi Amerika’da 1 milyon 600 bin tutuklu var. Her 20 siyahtan biri ve her 138 beyazdan biri cezaevinde. Türkiye’de bu rakam Ekim ayı itibari ile 113 bin kişi. 700 bin kişinin de kovuşturması sürüyormuş. Yani ihtimal o ki 700 bin kişi daha ceza alabilir. Tüm dünyada da durum aşağı yukarı böyle. Devletlerin yoksulları, emekçileri korkutup, disipline etmeye çalıştıkları vahşi araçlardan biridir cezaevleri. Bu cezaevlerinin burjuva devletler tarafından olağanüstü durumlarda nasıl kullanıldığı örnekleri sınıfımızın tarihinde de mevcuttur. Üretim insanların tüm ihtiyaçlarının karşılanabileceği bir bolluk yaratabilecek düzeye gelmişken, milyonlarca insan neden “suça” başvuruyor? Ben şöyle cevap veriyorum: Asıl suçlu kapitalist sistemdir. İnsanları bolluk içinde yoksulluğa iten şey, kapitalistler ve onların mantıksız sistemleridir.

“Suç” diye bahsedilen mesele de ilginç bir kavram bu kapitalist düzende. Tekeller, bankalar, borsalar milyarlarca emekçiyi soyarken bunun adı ekonomi oluyor, biri karnını doyurmak için yiyecek çalmak zorunda kaldığında bunun adı hırsızlık oluyor. Onlar “kazandıkları paraları” yerken, beriki 20 yıl ceza yiyor. Burada bir saçmalık yok mu?

Sorunun çözümü yeni cezaevleri yapmak değil, suçu güdüleyen toplumsal üretim ilişkilerini ortadan kaldırmaktır. Bataklık kurutulmadan bu sorun çözülemez. Bunu çözecek tek şey doğru temellerde örgütlenmiş işçi sınıfıdır.

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

Gebze’den bir metal işçisi


3G Çılgınlığı

Gözümüz aydın! Nihayet 3G teknolojisiyle tanıştık. Artık telefonda konuştuğumuz kişiyi görecek ve istediğimiz yerden internete bağlanacağız. Kaç aydır televizyon kanallarında 3G reklamlarından geçilmiyor. “Bu büyük teknoloji artık ülkemize gelmiş, böylece hayatımız kolaylaşmış!” Bu yüzden Avea, Vodefone, Turkcell gibi cep telefonu operatörleri amansız bir yarışın içinde girdiler ve büyük ölçüde amaçlarına ulaştılar. Daha şimdiden milyonlarca insan 3G’ye geçmiş durumda.

Ancak 3G’ye geçmek öyle reklamlarda göründüğü gibi kolay değil. Çünkü kullandığımız telefonların 3G’ye uyumlu olması gerekiyor. Bu durumda telefonlar yenilenecek, yani yeni telefonlar satılacak. Böylece hem operatörler hem de Nokia, Sony, Ericsson gibi birçok telefon üreticisi firma ceplerine milyarları doldurmuş oluyor. Türkiye’de kayıtlı cep telefon sayısı 104 milyon civarında ve 3G’ye geçebilmek için telefonlara harcanan para 14,5 milyar TL. Ayrıca bu teknolojinin kullanılması için 3. nesil baz istasyonlarının devreye girmesi gerekiyor. Bu daha fazla radyasyon ve elektromanyetik kirlilik demektir. Yani milyonlarca insanın sağlığı tehlike altındadır.

Ne var ki reklamlarda hiç böyle şeylerden söz eden yok. “3G’nin gücü”, köylü kadınların elinde telefon “İşte Turkcell’in çekim gücü” gibi reklamlar revaçta. Oysa köyde insanların nasıl yaşadığı ortada, hâlâ bazı köylerde elektrik, su, yol bulunmazken maşallah Turkcell’in çekim gücü köylere ulaşmış durumda. İşçi emekçi kitleler açlıkla boğuşurken 3G’yi ne kadar kullanacaklar merak konusu doğrusu. Evlerine ekmek parası götürmek için günün 16 saati çalışan milyonlarca işçiye 3G’yi sanki hayatın olmazsa olmaz gereksinimi gibi yutturmaya çalıyorlar. Kapitalist sömürücüler teknolojinin gelişmesinin insanların hayatlarını kolaylaştırdığını söylüyorlar. Peki teknolojinin bu kadar geliştiği bir dünyada neden biz işçiler 16 saat çalışmak zorunda kalıyoruz? Neden iş kazalarında hâlâ on binlerce işçi ölüyor? Neden milyonlarca insan çeşitli hastalıklardan ölüyor? Örneğin neden güneş panelleri ile dünyada insanların ısınma sorununu doğal yolla çözecek teknoloji varken hâlâ petrolle doğa tahribata uğratılıyor? Daha insanların hayatını kurtaracak nice teknolojik ürün patronların çekmecesinde beklerden neden önce 3G piyasaya sürülüyor? Çünkü kapitalistler için önemli olan kârdır. Onların insanların hayatının kolaylaşmasından anladıkları mallarını kolayca satmalarıdır.

Bugün teknoloji, insanca bir dünya kurmak için yeterince gelişmiş durumdadır. Ancak teknolojinin kullanımı kapitalistlerin ellerinde olduğu sürece dünya büyük tahribata uğrayacaktır. Patronlar yalnızca kâr ettikleri malları üretecek, bu arada milyonlarca emekçi açlıkla, yoksullukla, sağlık sorunlarıyla boğuşmaya devam edecektir. Hayatımızın kolaylaşması bu düzenin yerle bir edilmesinden geçmektedir. Tüketim çılgınlığının olmadığı, insanların ihtiyaçlarını özgürce karşılayacakları bir dünya için işçi sınıfı olarak örgütlenmek zorundayız. İhtiyacımız olan şey, dünya çapında işçilerin birliği olan bir enternasyonaldir. O takdirde biz işçiler, değil cam ekranda birbirimizi görmek, istediğimiz zaman kardeşlerimizin yanında olup sımsıcak ellerini sıkabileceğiz.

Gazi Mahallesi’nden bir işçi


Neden Kaybeden Hep İşçiler?

Kapitalist sistem krizi toplumsal yaşamı daha da tehdit ediyor. Her gün işsizler ordusuna yenileri katılıyor, her geçen gün açlık ve sefalet ordusu çığ gibi büyüyor. Patronlar sınıfının ideologları ekonomik krizin sonuçlarını istatistik verilerle açıklıyorlar. Kriz nedeniyle batan banka ve işletme sayısını, düşen kâr oranlarını üzüntüyle açıklıyorlar. İşsizlik oranlarının rekor üstüne rekor kırması ise onları ilgilendirmiyor. Çünkü örgütlenip harekete geçmedikleri sürece işsizlerin sayısının artması patronlar için büyük fırsat! Bugün milyonlarca insan işsizler ordusunun neferi haline gelirken, açlığa, yoksulluğa ve ölüme mahkûm edilirken, patronlar krizden nasıl kârlı çıkacaklarının hesabını yapıyorlar. Ekonomik kriz kendini hissettirmeye başladığında patronların ilk icraatı işçi çıkarmak, çalışma saatlerini uzatmak, ücretlerde düşüş, ödemelerde geciktirme, sigorta primlerini ödememe vs. oldu. Kriz derinleştikçe ya işyerini iflâs etmiş gösterip hiç ödeme yapmıyor, ya işletmeyi kapatıp kaçıyor ya da çok az sayıda işçiyle tam kapasite üretim yapmak için işçileri kölelik koşullarında çalıştırıyorlar.

Krizi kısa sürede atlatmak isteyen devletlerse savaş ekonomisine yöneliyorlar. Korkunç derecede silahlanma yarışı başlıyor. Milyonlarca ölü, sakat ve yaralı… Neden kaybeden hep işçiler, emekçiler? İster ekonomik ister siyasal kriz fark etmiyor. Kaybeden hep yoksul işçi-emekçiler ve ezilen halklar. Kazanan nedense egemen olan patronlar sınıfı. Patronlar sınıfını bu kadar güçlü kılan nedir ki hep kazanıyor?

Tarihin ilk dönemlerine gittiğimizde herkesin eşit olduğunu görürüz. Birlikte üretip birlikte tüketen komünal toplulukları görürüz. Komünlerde üretim araçlarının kişilerin özel mülkiyetine girmesi sınıfsal ayrışmanın başlamasını da beraberinde getirmiştir. Üretim araçlarının sahibi olan sınıf, toplum içinde aynı zamanda yönetici sınıf haline gelerek zenginliğine zenginlik, gücüne güç katmıştır. İnsanlık tarihi boyunca sınıfların var olduğu tüm toplumlarda mülk sahibi egemen sınıf kendi egemenliğinin devamını sağlamak için mülk sahibi olmayan sınıfları zor yoluyla tahakküm altına almıştır. Bugün içinde yaşadığımız kapitalist toplumda da, üretim araçlarının sahibi olmayan işçi-emekçileri, patronlar sınıfı devlet ve onun çeşitli örgütlenmeleri ile baskı altına almaktadır.

İnsanlık tarihi egemen sınıf ile emekçiler arasındaki savaşlarla doludur. Tarih sınıflar savaşımları tarihidir. Kapitalist toplum, kendini tüm insanlığa dayatmış ve insanlığı iki temel sınıfa bölmüş olan bir toplumsal sistemdir. Üretim araçlarının sahibi olan patronlar sınıfı ve üretimi yapan işçi sınıfı. Bu iki sınıf arasında yaklaşık 250 yıldır devam eden sınıf savaşı…

Savaşı eninde sonunda işçi sınıfının kazanacağını söylüyor işçi sınıfının önderleri. Fakat nihai zafere ulaşana kadar bu savaşın devam edeceğini de belirtiyorlar. Ve bugün işçi sınıfının tarihine baktığımızda şu an elde etmiş olduğu ekonomik, siyasal ve sosyal hakların tamamını mücadele ederek kazandığını görmekteyiz. Mücadele ettiğinde yeni kazanımlar elde eden işçi sınıfı, mücadeleden uzaklaştığı oranda elde ettiği kazanımları da patronlar sınıfına kaptırmış durumda. Bugün patronlar sınıfının sistemi krize girmiş durumda ve örgütsüz olan işçi sınıfının var olan bütün kazanımlarına pervasızca saldırıyorlar. Dünyadaki var olan her şeyi işçi sınıfı üretirken yöneten bir avuç patronlar sınıfı. Neden üreten işçi sınıfı yöneten olmasın? Örgütlü olan kazanıyor her zaman. Bugün örgütlü olan patronlar sınıfı ve örgütsüz olan işçi sınıfı karşısında hâlâ kazanmaya devam ediyor.

İşçi, kaybedeceği hiçbir şey yokken, mücadeleye atılmaması için hiçbir neden yokken, örgütlenmekten kaçıyor. Neyi kaybedecek; asgari ücreti mi, işe yaramayan sağlık sigortasını mı, mezarda emekliliği mi, elinden alınacak olan kıdem tazminatını mı, yasal olarak 8 saat olan fakat hiçbir şekilde uygulanmayan çalışma saatlerini vs. mi? Yıllar önce işçi sınıfının mücadelelerle elde ettiği ve bugünün işçi kuşaklarına miras bıraktığı bu kazanımları bile koruyamayan işçi sınıfı mücadele etmek için daha neyi bekliyor? Gökten zembille bir kurtarıcının gelmesini mi? İşçi sınıfı hiçbir şey yapmadan beklediği müddetçe o kurtarıcı hiçbir zaman gelmeyecek. İşçi sınıfının bağımsız devrimci siyasetini fabrikalara, mahallelere, okullara, yani toplumun her alanına taşıyacak olan bilinçli, örgütlü işçilere burada büyük görevler düşüyor.

Kapitalist sistem kendiliğinden çökmeyecek. Onu yıkacak olan işçi sınıfının örgütlü mücadelesidir. İnsanlığı ve doğayı her geçen gün ölüme sürükleyen kapitalist sistem yıkılmadıkça insanlık için yaşanabilir bir dünya kurulması mümkün olmayacaktır. Kaybedeceği hiçbir şeyi olmayan işçi sınıfının kapitalist sistemi yıkmak için mücadele etmekten başka hiçbir çıkar yolu yoktur. Kapitalizmi tüm kurumlarıyla yıkıp sınıfsız-sömürüsüz bir dünya için örgütlenmeli ve mücadeleye katılmalıyız.

Esenler’den bir metal işçisi


Son Sözümüzü Daha Söylemedik!

Yaşam bir su gibi kayar gider avucundan, ölüm yoklar bedenini ansızın. İşte o zaman dönüp bakarsın gerilere, bir gençliğin kalmış geride bir de boşa geçen seneler. Kavgadan korkan bedenin teslim olmuşsa haine, işte gör o zaman sen de inanamazsın kendi haline.

Fotoğrafta gördüğünüz bu kare bir tuvalet koridoru. Bir tekstil fabrikasında çalışan işçiler dinlenmek için tuvalet köşelerinde sızıp kalıyor. Bir kere mücadele geri çekilmişse eğer, biz de tüm haksızlıkları sineye çekeriz, tıpkı bok kokusunu içimize sindirdiğimiz gibi. Ellerimizle üretiriz dünyanın tüm güzelliklerini ama bize düşen ne yazık ki bok kokusundan başka bir şey değil.

Gece gündüz çalışmamıza rağmen, ekmeğimize aşımıza göz koyan patronlar, bizleri insanlıktan da çıkararak bu koşullara mahkûm ediyor. İnsan kavga ile güzelleşir, hele o kavgayı bir bırak, hele bir teslim ol düşmana, leş kargaları üşüşür tepene, çalar düşlerini, gülüşlerini. Çalar yarına olan umutlarını.

Zaten de öyle değil mi? Bugün ne yazık ki gençlerimiz mücadelen kaçar olmuş, insani ilişkiler çürümüş, güven denilen şey yok olmuş ve insanlarımız koyun sürüleri gibi sus pus olmuş. Neyin sessizliği bu, neyin korkusu? Dünya bir kurtlar sofrasına dönmüş. Sosyal kazanımlarımız kuş olmuş, çalışma koşullarımız, ücretlerimiz akıllara zarar, sanki orta çağlarda yaşıyoruz. İnsan neden korkar? Onursuzca yaşamaktan. Peki bugün ne kadarımız onurumuza sahip çıkabiliyoruz? İnsan kavga ile güzelleşir. İnanmıyorsan kavgaya, peki inanabiliyor musun rezil bir duruma düştüğüne, o zaman bak şu resme, dünyayı yaratırsın ellerinle, payına düşen ise ortada.

Bugün mücadeleden umut kesenler,

olmaz diyenler,

boş iş, zamanım yok diyenler

Peki, bu olur mu?

Ayaklar altına alınan onurumuz,

Belirsiz yarınlarımız,

Olmayan geleceğimiz, 

Üç kuruşa satılan günlerimiz,

Gerçekleşmeyen hayallerimiz

Ve çocuklarımıza miras bırakacağımız zincirlerimiz

Şaşkın, korkak ve umutsuz

Ellerinle yaratırsın sen bu dünyayı,

Bu ellerin ne zaman kıracak kollarındaki zincirleri

Ne zaman dikilecek yağmacıların karşısına

 

Yeter ki inan

Yeter ki yüreğin kıpırdamaya başlasın

Türkülerimizle çıkacağız meydanlara

Ve inancımızla haykıracağız yeni gelen sabahlara

Son sözümüzü daha söylemedik

Bitmedi daha sürüyor o kavga

Ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü olana dek!

 

Kıraç’tan bir işçi


Kadınların Yüzleri

15 yaşındayken tecavüze uğramıştı Mediha. Çok geçmeden ailesi haberdar oldu durumdan. Bu iğrençliği yaşaması, tecavüze uğradığında ne kadar acı çektiği önemli değildi. Bu bir “namus” meselesiydi. Canını bağışladı insancıl(!) ailesi. Onu amcasının oğluyla evlendirdiler. 17 yıl geçti aradan. O artık bir gazetede üçüncü sayfa haberiydi. Kocasını ve kendisini onunla zorla evlendirerek cezalandıran babasını öldürmüştü. İfadesinde söyledikleriyse acı. “15 yaşımda tecavüze uğradım. Tiksiniyordum kendimden, yaşadığım acıyı kimse görmedi. Zorla amcamın oğluyla evlendirdiler. Ve ben 17 yıl boyunca tecavüze uğradım. Bana o anı hiç unutturmadı kocam. Babamdan ve kocamdan intikam aldım. Kadın olmamın bedelini ödedim…” Kadın olmasının bedelini ödemişti Mediha. Kadın olarak dünyaya gelmek miydi suçu? Karşı duracak cesaretinin olmaması mıydı kaybettiren?

Toplumda kadının yeri bellidir. Çifte sömürüye maruz kalırız cinsiyetimiz yüzünden. Tacizlerin, şiddetin, baskının ardı arkası kesilmez. Bastırılırız, köşeye itiliriz. Tüm insanları doğuran var eden analarızdır ama “soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” oluruz. Karşı durmak yaraşmaz kadına, ses çıkarmak. Yazgısı neyse katlanacaktır ve kadın olmanın bedelini ödeyecektir. Doğrulup başkaldırana dek, yüceliğini ve gücünü kavrayana dek. Ben varım diyene dek… Nazım’ın dizeleri ne güzel anlatır aslında:

Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır

acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan

karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü.

Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların

göllerde ışıyan seher vakitleri gibi.

Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların,

görelim görmeyelim karşımızda dururlar

gerçeğimize en yakın ve en uzak.

Kadın olmanın ödenecek bir bedeli olmamalı. Kendimize bir ödül verelim, mücadele edelim. Yüzümüzde taşıdığımız onca duygunun arasına mücadele azmini ve inancını ekleyelim. Kurtuluşumuz bizim ellerimizde…

Gebze’den işsiz bir kadın işçi


Domuz Gribi

Domuz gribi salgını tüm yıkıcılığı ile toplumsal gündemdeki yerini koruyor. İlk olarak Mart 2009’da Meksika’da görülen domuz gribi hızla birçok ülkeye yayılmaya ve panik havası oluşturmaya başladı. Domuz, kuş ve insan gribi virüslerinin karışımı olan bu virüs medyanın gündeminde yer almaya başlayınca, Dünya Sağlık Örgütü tarafından domuz satışlarının etkilenmemesi için “domuz gribi” yerine H1N1 olarak anılmaya başlandı.

İlk kez 1929 yılında rastlanan domuz gribi 2000’li yıllara kadar hiçbir değişim geçirmemiş, domuzlarda görülen bir hastalık olarak kalmış. Bunca yıl hiçbir değişiklik göstermeden kalıp kısa bir süre içinde tüm dünyaya normalden daha hızlı yayılması, bu virüsün deney laboratuarlarında mutasyona uğratıldığını akıllara getiriyor. Tüm bu panik havasının yaratılmasında kapitalistlerin kâr hırsını görmezden gelemeyiz. Çünkü diğer salgın hastalıklarda olduğu gibi domuz gribinde de onların amacı kasaları doldurmaktır. Domuz gribi için üretilen aşı virüsün tek formu için üretilmiştir, ancak bu virüs insandan insana bulaştığında yapısında değişimler olmaktadır. Dolayısıyla aşı, virüsün değişmiş halleri için koruyucu olmayacaktır. Domuz gribi virüsü sanıldığının aksine diğer grip virüslerinden daha ölümcül değildir. Normal grip virüsüne göre yayılma hızı fazla olduğu için böyle bir yanılsama yaratılıyor.

Medyanın olayı abartması panik havası yarattığı gibi virüsün diğer ülkelerden taşındığı haberleri yabancı düşmanlığını da körüklüyor. Bu konuyla ilgili Sızıntı dergisinde Hamza Aydın’ın yazısında yer alan şu satırlar, halkın dini duygularının istismar edilmeye çalışıldığının da bir örneğini oluşturuyor: “…insanların çoğu domuz gribine karşı hazır antikora sahip değildir. Çünkü Meksika gribi virüsünün HA ve NA’sı insandan ziyade domuz gribine aittir. İnsan kanındaki antikorlar ise, insan H1N1 virüsüne karşı gelişmiş olduğundan, bir başka H1N1 çeşidi olan Meksika virüsünü tanıyamamaktadır. Domuzla çok haşır neşir olunduğunda bu riskin yükseleceği şimdiye kadar pek dile getirilmemekteyken, bu son hadise ile Kur’an-ı Kerim’deki domuza ait hükmün ne kadar önemli olduğu bir kere daha anlaşılmıştır…” Oysa gribin yayılmasında baş etkiyi domuzlarla çok haşır neşir olmak değil, domuzların sağlıksız koşullarda yetiştirilmesi ve ilaç tekellerinin kâr hırsı oluşturuyor. 1929’dan 2000’e kadar bu virüsün yayılmaması da bunu apaçık gözler önüne seriyor.

Ayrıca bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de burjuva medyanın domuz gribini en büyük tehlike olarak algılanır hale getirmesi bazı gerçekleri örtmek amacıyladır. Kapitalist sistemin sağlık sistemini paralı hale getirmesi, yeterli sağlık hizmeti alamadığından her yıl binlerce bebeğin ölüme terk edilmesi, dünyada binlerce insanın açlık sınırı altında yaşaması ya da açlıktan ölmesi ve bunlar için tedbir alınmaması, düşünülmesi gereken sorular listesini uzatıyor. Madem sermaye ve onun medyası insan hayatına bu kadar önem veriyor, o halde neden iş cinayetlerine, fabrikalarda onlarca saat kuralsız çalıştırmaya, Kürt halkına yapılan zulme vs. dur demiyorlar? Diyemezler, çünkü onların tek dertleri ceplerini dolduran sıcak paracıkları.

İçinde bulunduğumuz pisliği yaratan kapitalist sistemdir. Bu sistemin tüm sıkıntılarını çekenlerse biz işçi ve emekçileriz. Tüm bu pislikleri tek tek temizlemek yerine bu pisliklere sebep olan şeyi ortadan kaldırmalıyız. Yani kapitalizmi tarihin çöp tenekesine atmalıyız.

Marksist Tutum okuru bir grup işçi


Trafikte Geçiyor Ömrümüz

Birçoğumuzun canına tak ettiren sorunların başında gelir ulaşım sorunu. Her gün sabah akşam eziyete dönüşür yaptığımız yolculuk. Ben de her gün bu eziyeti yaşayanlardanım. İlk duraktan otobüse binmeme rağmen bazen ayakta kaldığım oluyor. Koltuklar tamamen dolmadan, birkaç kişi de ayakta birikmeden hareket etmiyor otobüs. Es kaza biri çıkar da sorarsa “ne zaman kalkacak otobüs” diye, “kalkış saatimiz var” deyip kestirip atıyorlar. Birkaç durak ilerlemeden otobüs tamamen doluyor tabii.

Resmen otobüsün içinde etten duvar örülüyor. Bu şekilde son durağa kadar devam ediyoruz, 50-60 dakikalık yolculuk boyunca. Ücretli yolculuk yapmamıza rağmen hem paramız, hem zamanımız, hem de onurumuz elimizden alınmış oluyor.

Biz bu sıkıntıları yaşamaya devam ederken bir taraftan da sözde çözümler üretilmeye devam edilmektedir. Örneğin trafiğin yoğun olduğu yerlerde, araçlar, trafiğe takıldıkları noktadan itibaren araca takılan bir cihazla takip altına alınıp trafikte kaldığı süre boyunca para ödeyecekmiş. Bu şekilde sorunu çözeceklermiş. Bugüne kadar getirdikleri her çözüm biz işçiler için çözümsüzlükten başka bir şey olmamıştır. Bizim ne birbiri ardına yapılan köprülere, ne habire piyasaya sürülen otomobillere, ne de sermayenin kâr güdümlü politikalarına ihtiyacımız var. Bizim ihtiyacımız olan, yollarda ömür tüketmeden, insan gibi yolculuk yapabileceğimiz ücretsiz ulaşım araçlarıdır.

Gazi Mahallesi’nden bir kadın tekstil işçisi


Geçen gün haberlerde kırmızı ete gelen zamdan bahsediyorlardı. Kırmızı et 18 TL’den 30 TL’ye çıkmış ve kurban bayramına kadar da böyle devam edecekmiş. Kurban bayramından sonra yarı yarıya düşebilirmiş fiyatlar. Şimdi bir işçi olarak düşünüyorum da et insanın en temel ihtiyaçlarından biri ve biz işçiler eti 18 TL iken alamazken 30 TL’den almamız zaten imkânsız. Ben asgari ücrete çalışan bir işçiyim ve benim gibi asgari ücrete birçok işçi çalışmakta. Bir işçi aldığı bu üç kuruşla ev kirası mı verecek, elektrik, su, doğal gaz faturalarını mı ödeyecek, çocuğu varsa hele ki okuyorsa onun ihtiyaçlarını mı karşılayacak?

Patronlar bize ölmeyeceğimiz kadar bir ücret veriyor. Bu da demek oluyor ki karın tokluğuna otuz gün boyunca çalışıyoruz. Markete gittiğimizde ürünlerin fiyatları almış başını gidiyor. Kırmızı etten bir elimizin yarısı kadar belki alıyoruz ayda, o da en ucuzundan. Önce kuş gribi çıkardılar, insanlar panik oldu. Paramız tavuk etine yetiyorken zam gelince onu da alamaz olduk. Biz işçilerin evine aylarca et girmedi. Şimdi de domuz gribi çıkardılar, bu defa da kırmızı ete zam geldi. Sanki alabiliyormuşuz gibi bir de utanmadan zam yapıyorlar. Yani biz işçilere “et sizin neyinize kuru ekmeğe devam” diyor kahrolası bu sistem.

Bu dünyanın çarkını döndüren işçi sınıfı, sefalet koşullarında yaşayan yine işçi sınıfı. Ürettiğimiz şeyleri ne alıp yiyebiliyoruz ne de giyebiliyoruz. Çünkü sırtımızda patronları besliyoruz. Biz çalışıyoruz onlar daha iyi yaşasınlar diye, bizim yerimize beslensinler diye, sırtımıza yapışmışlar sülük gibi. Kendileri de çok iyi biliyorlar işçiler onları bir gün sırtlarından kaldırıp atarsa sonlarının geleceğini. Çünkü onlar bizlerin sırtından artı-değer elde ederek ayakta duruyorlar. İşçi sınıfı bunun bir farkında olsa! Üretimi biz yapıyoruz, patronları sırtımızdan attığımızda biz yönetebiliriz dediğimiz anda işte o zaman üretilen her şey gerçekten insanlar için olacaktır. İnsanın insanı sömürmediği, çocukların açlıktan ölmediği bir toplum yaratılacaktır. Niye iyi yaşamayalım, bizden sonrakilere yaşanası bir dünya kurmayalım? Dostlar önce buna biz kendimiz inanacağız, sınıf mücadelesine katılacağız.

İkitelli’den bir kadın tekstil işçisi


8 Saat İş, 8 Saat Uyku, 8 Saat Canın Ne İsterse!

Merhaba arkadaşlar. Mektubumun başlığı olan “8 Saat İş,  8 Saat Uyku, 8 Saat Canın Ne İsterse!”  sloganı, işçilerin 1886 yılında yükselttikleri taleplerdi. Amerikan işçi sınıfı, mücadele ederek kazanıma dönüştürdüğü 8 saatlik işgününün gelecek kuşaklara miras olarak kalmasını sağladı. Bu mektubu yazmaya başladığımda en başta şunu düşündüm. Bizden önce işçi sınıfının mücadelesini yürütmüş ve bizlere yani çocuklarına yaşanacak bir dünya bırakmak için mücadele etmiş olan işçilerin bıraktığı mirasa, bugünün işçileri olarak bizler sahip çıkabiliyor muyuz?

Bugün patronlar sınıfının yaratmış olduğu krizle karşı karşıyayız. Ve krizin cefasını da biz işçilere çektiriyorlar. Ben de metal sektöründe çalışan bir işçiyim. Krizden dolayı işten çıkarılmıştım. Uzun bir dönem işsiz kaldım. Türkiye’de sayısı 6 milyonu geçen issizlerden biri de bendim. Kendimi şanslı olarak mı kabul etsem bilemiyorum ama sonunda bir işe girebildim. Benim de artık bir işim var. Çalışmaya başladık, hafta içi her gün minimum 12 saat çalışıyoruz, Cumartesileriyse 8 saat. Yani haftada 68 saat yapıyor. Şimdiden “ey be ne mesai parayı kırdı” diyenleri duyuyorum. Ama bu bizim haftalık çalışma saatimiz. Evet, yanlış duymadınız, haftada tam 68 saat çalışıyoruz. Ve fazla mesai ücreti olarak hiçbir şey ödenmiyor. Eh 1880’li yıllarda çalışan işçilerin çalışma saatlerine yakın sayılır!

Fazla çalışma saatleri, sadece benim çalıştığım yerde mi uygulanıyor demeye kalmadan, başka firmalarda çalışan arkadaşlarla sohbet ederken çoğu işyerinde durumun bu olduğunu öğrendim. Hele bir de sendika yoksa, yani örgütsüz bir işyeriyse, hak gasplarının ardı arkası kesilmiyor.

Krizi fırsata çeviren patronlar, bizleri ağır çalışma koşullarıyla, düşük ücrete tâbi tutuyorlar. Tam bir iş buldum derken fırsatçılar tarafından kanımızın son damlasına kadar sömürülüyoruz. Patronlar şimdi de kıdem tazminatlarımıza göz dikti. Bunların niyetleri belli, kazanılmış haklarımızı bir bir ellerimizden almak.  Bundan 123 yıl önce Amerikan işçi sınıfının mücadeleleriyle kazanılan 8 saatlik işgünü hakkımız nerede? Dünün işçilerinden bugünün işçilerine bırakılan mirasa sahip çıkamadık. Ama bu her şeyin sonu değil. Bu hakları mücadele ederek biz kazandık. Yine kazanabiliriz. Mücadele bayrağını yükseltip, sınıfsız bir dünyayı yaratabiliriz.

Bütün İşsizlere İş, İşgünü Kısaltılsın!

Kocaeli’den Marksist Tutum okuru bir işçi


Bizim Hiç Mülkümüz Olmayacak mı?

Merhaba dostlar, sizlere Gebze’den sıcacık selamlarımı gönderiyorum. Ben sanayinin yoğun olduğu bir bölgede yaşayan bir işçi çocuğuyum. Şu an üniversitede iktisat bölümünde birinci sınıfta olan bir öğrenciyim. Üniversite öğrencisi olmamdan kaynaklı bölümümle ilgili bir konuyu sizinle paylaşmak istiyorum. Eğer Marksist Tutum’la tanışmamış olsaydım, şimdi okulda öğretilenlere ve profesörlerin söylediklerine aldanacaktım. Marksist Tutum, okulda öğrendiklerim ile gerçekler arasındaki farkı görmeme yardımcı olduğu için kendimi şanslı hissediyorum.

Bizlere üniversitede kutsanarak anlatılan “özel mülkiyet” kavramının, hayatımızda nasıl bir yeri olduğuna değinelim. Patronlar tarafından sıkça kullanılan bir argüman olan “komünistlerin insanların evlerini, mülklerini ellerinden alacağı” yalanlarına aldanırız. “Çalışın, daha çok çalışın, sizin de olsun” derler ve aldanıp çalışırız bir ömür boşa geçirerek. O kadar inanırız ki bu sözlere, sorgulamaksızın çalışmanın ne kadar faziletli ve erdemli bir iş olduğunu çocuklarımıza aşılarız. Saçlarımızdaki beyazlar giderek artmakta, vücudumuzdaki hastalıklar giderek çoğalmaktadır. Belki de birkaç tane de parmak kaptırmışızdır çalışma uğruna. Beli iki büklüm, elinde bastonu olan bir ihtiyar olduğumuzda ise, “olsun evim arabam olmadı ama dürüst ve çalışkandım, yediğim kaba pislemedim Allaha şükür!” der ve ölümü bekleriz. Elektrik, kira ve bakkal borcu bir yandan, çocukların dertleri diğer yandan derken ecelimiz ekonomik yetersizlikten olur. Yani anlayacağınız işçiler ecelleri ile ölmezler, sermayenin sevgili kollarına atılıp özel mülkiyet yalanları ile öldürülürler. Peki, ne adına? Tabii ki o kutsanan özel mülkiyet adına.

Pekâlâ, patronlar neden bu kadar korkuyor ve hepimizin içine korku salmaya uğraşıyorlar? Biz işçilerin zaten kaybedecek bir mülkü yok! Yoksa onların korktuğu şey başka bir mülk mü, sanırım öyle de olmak zorunda. Korktukları şey, kendi sınıflarının elinde olan üretim araçları üzerindeki mülkiyetlerini kaybetmeleridir. Bizleri daha çok sömürmekte kullandıkları makineleri, toplumun genelinden farklı olarak sahip oldukları ayrıcalıkları, kısacası işçilerden farklı olarak sahip oldukları ne kadar şey varsa bunları yitirmektir onları korkutan. Patronların tek arzusu kâr elde etmektir.

Burjuva ideologlara ve patronlara göre, mülk sevgisi, para sevgisi, kazanma aşkı, rekabet duygusu her insanın doğasında vardır ve yine doğası gereği ana rahminden çıkıp dünyaya gözünü açtığı andan itibaren ihtiyaçlarını anne babasının boynuna zincirleyerek doğar. Sevgi, mutluluk paraya endekslidir onlara göre.

Oysa insanların ne için çalıştığı aşikârdır, karnını doyurabilmek ve biraz daha rahat yaşayabilmek için. İşte bu durumdan kurtulmanın yolu, insanları daha çok çalışmaya sevk eden burjuva sınıfın yalanlarını defetmekten geçer. Daha çok çalışın sizin de olsun gibi vaatlere aldanmamak gerekir. Hiçbirimiz sömürmeden mülk sahibi olamayız. Eğer gönlünüz buna razı oluyorsa buyurun yolunuz açık olsun!

Patronların safsataları boşuna. İşçilerin istediği, egemen sınıfın elindeki üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermektedir. Özel mülkiyet ve sermaye düzeni ortadan kalktığında, insanlar ölesiye çalışmayacak, ayrıcalıklı bir sınıf da olmayacak. O zaman her şey insanlığın hizmetine sunulacak.

Marmara Üniversitesinden bir Marksist Tutum okuru


Dünyanın her yerinde işsizlik, sefalet her gün katlanarak artmaktayken, kapitalistler kendi çarklarını hızla döndürmek için yeni saldırı politikaları geliştiriyorlar. İşçi sınıfının var olan haklarını birer birer ellerinden almaya ve kölelik düzenlerini büyütmeye çalışıyorlar. Türkiye de bu politikaları en hızlı şekilde uygulayan ülkelerin başında bulunmaktadır. Bugün işçi sınıfının sessiz kalması, örgütlenip gücünü ortaya koymaması için türlü politikalar uygulanmaktadır. Kapitalistlerin avukatlığına soyunan medya her gün yeni saçmalıklarla işçi sınıfının zihnini bulandırıp, yaşadıkları sorunlardan uzaklaştırmak için her türlü çabayı sarf ediyor. Korktuklarının başlarına gelmemesi için bunları yapıyorlar. Onlar tarihler boyu işçi sınıfının neler yaptıklarını iyi biliyorlar. Kendi saltanatlarının yıkılmaması için var olan tüm güçlerini artık iyice ortaya koymuşlardır. Sokaklarda infazlarla, işkencelerle işçi sınıfının mücadelesini engellemek, insanlar üzerinde korkular oluşturup yıldırmak istemektedirler. Ama tarih boyunca bu çabaları hep boşa çıkmıştır. Çünkü yaptıkları her şey onlara kinin ve nefretin artmasını, işçi sınıfının gücünün ortaya çıkmasını hızlandırmıştır.

Esenyurt’tan işsiz bir işçi