Okurlarımızdan - Aralık 2007
Cezaevleri Dolup Taşıyor
Cezaevleri toplumun kanayan yarası olmaya devam ediyor. Yıllardır politik tutsaklar üzerinde bir cendere işlevi gören cezaevleri şimdi de adli tutuklu ve hükümlülerle dolup taşmasıyla gündemde. Artan doluluk oranları kapitalist sistemin çürümüşlüğünü gözler önüne seriyor. Gazete haberlerine göre cezaevleri, 12 Eylül sonrasındaki en yüksek doluluk oranına erişmiş. Cezaevlerinde toplam tutuklu ve hükümlü sayısı rekor seviyeye çıkmış: 87 bin 203 kişi. Tutuklu ve hükümlülerin dağılımı ise şöyle: 4 bin 249 siyasi tutsak, 4 bin 151 “çete” suçlusu ve geriye kalan 78 binlik 803 kişilik bir adli suçlu ordusu.
2000 yılında “Rahşan affı” olarak anılan afla birlikte mahkûm sayısı 72 binden 49 bine gerilemişti. Fakat aradan geçen 7 yıl içinde mahkûm sayısı hızla arttı ve son 7 ayda yaklaşık 9 bin kişilik bir artışla 87 bine ulaştı. Hükümetse bu gidişat karşısında, çözümü, yeni cezaevleri inşa etmekte ve daha sert yasalar çıkartmakta görüyor. 41 yeni cezaevinin yapımı tüm hızıyla sürüyor. Sermayenin baskı ve yıldırma kaleleri olan cezaevleri, devlet törenleriyle açılıyor. Hükümet sermaye sınıfına “emniyettesiniz” mesajı veriyor.
Faşist darbe döneminde cezaevlerinde yaklaşık 79 bin kişi esaret altında tutuluyordu. Günümüze gelindiğinde değişen tek şey rakamlar olmadı. Tutukluların nitelikleri de hayli değişmiş. 12 Eylül döneminde cezaevleri siyasi tutsaklarla doluyken, günümüzde adli suçlardan yargılananlarla dolu. 78 bin kişi adli suçtan cezaevinde. Bunların büyük çoğunluğunu hırsızlıkla suçlananlar oluşturuyor. Bunun, yoksulluğun yarattığı çaresizliğin bir göstergesi olduğu ortadadır. İşçiyi köle gibi çalışmaya ve yaşamaya mahkûm edip süründüren düşük ücretler, işsizlik, hayat pahalılığı, borç ve iflaslar, örgütsüz emekçi yığınları önüne katıp suça iten fırtınalara dönüşüyor.
Suç grafikleri toplumun üzerindeki basıncı gösteren bir barometre misali yükselmeye devam ediyor. Son 7 ayda cezaevlerine atılan insan sayısı 10 bine ulaştı. Son 7 ayda kredi kartı dolayısıyla kara listeye alınanların sayısı 680’e yaklaştı. Ve yine son 7 ayda bankalar yüzde 60 kâr elde etti. Bir kesim zenginleşiyor ve aklanıyor; diğer bir kesimse fakirleşiyor ve kara listelere giriyor. İşçi ve emekçiler borçlanıyor, suçlanıyor, tutuklanıyor diğer yandan burjuvaziyi zenginleştiriyor. Sermayenin egemenliği için her hak talebi bastırılıyor. Karşı çıkanlar cezaevlerine atılıyor. Ekonomik zorlukların, krizlerin ve işsizliğin faturasını ödeyen kitleler çaresiz. Bu çaresizlik, hayatta kalmak için her şeyi göze alıp, hırsızlığa, fuhuşa, uyuşturucu satıcılığına vs. itiyor binlerce insanı.
Dolayısıyla cezaevlerinin dolup taşması kapitalist sömürü siteminin doğal bir sonucudur. Sömürü ve baskıda sınır tanımayan kapitalist sistem, suçların tek kaynağıdır. İşçi-emekçi kitleleri insanca yaşamın tüm olanaklarından mahrum bırakan burjuvazi, cezaevlerinin dolup taşması karşısında paniğe kapılıyor. Ama rüzgâr eken fırtına biçer.
Sorunun çözüm yolu sınıf mücadelesinden geçiyor. Suçun kaynağı olan kapitalizm kurutulmadan cezaevlerinden kurtulunamaz. Cezaevlerini yıkmak ve özgürleşmek için kapitalizmi yıkmalıyız.
Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi
-----------------------------------------------
Korkuyorlar!
İmzalarımız bugünlerde patronlar için çok ama çok değerli. Tabii ki boş bir kâğıda atılmaları gerekiyor. O zaman patronların korkuları biraz diniyor. Peki ama bu korku neden? Neden bizlerden işe girerken boş bir kâğıda imza atmamızı istiyorlar?
Son aylarda, hatta son birkaç yılda özellikle Gebze ve civarında giderek artan bir sendikalaşma hareketi mevcut. Bir kısmı başarıya ulaştı, bazıları ise erken açığa çıkıp yitip gittiler. Ama öyle veya böyle işçiler bir hak arayışına giriştiler. Patronların çarkına çomak sokmaya başladılar. Bunu patronlar çok iyi biliyor. Bu tür konularda domuz topu gibi birleştiklerini ve tek bir ağızdan konuştuklarını biliyoruz. En son yaşanan örnek ise, yaşadıkları kâbusa güzel bir örnek teşkil ediyor. Fabrikasını Ümraniye civarından Gebze’ye yakın bir yere taşımak isteyen bir patrona, fabrikada çalışan biri Gebze’ye taşımasını öneriyor. Patron ise “Gebze’de sendikalaşma var, hatta çok fazla var. Ben Kurtköy civarına taşıyacağım fabrikayı” diyerek korkusunu dile getiriyor. Hayatta hiç değer vermedikleri işçilerden bu derecede korkuyorlar. Tabii ki bu güç işçilerin birliğinden doğar yalnızca. Evet, korkularının asıl nedeni bu. Biz işçilerin birlik olmasından, haklarını aramaya başlamasından korkuyorlar. Bu yüzden de sendikalaşmaya karar verip harekete geçtiğimizde patronların şiddetli saldırılarına maruz kalıyoruz.
Gelelim ikinci soruma. Peki, imza neden? İşe girerken imzalatılan boş senetlerin ya da imzalanan boş kâğıtların nedeni, fabrikadaki tüm hak arayışlarının önüne geçmek, sendikalaşma hareketine daha başlamadan önlem almak ve eğer sendika varsa yeni işçilerin ona katılmasını engellemektir. Bunun yanı sıra, işçinin sürekli işten atılma korkusuyla çalışmasını sağlamaktır. Bu işsizlik kırbacının doğal bir sonucudur. Patronlar, yasadışı olarak yaptıkları bu uygulamaya dair, müthiş bir ikiyüzlülükle işçilere şu açıklamada bulunuyorlar: “Attığınız imzanın bulunduğu boş kâğıt, işten habersiz ayrılmanız durumunda SSK’ya gönderilecek bir belgedir ve sadece prosedürden ibarettir.” Bu elbette koca bir YALAN!
Evet, dostlar birçok işçi kardeşimiz bu kadar çıplak bir yalana dahi kanıyor. Nedeni mücadeleden kopukluğumuz. Her gün 10-12 saat posamız çıkana kadar çalıştığımız ve binbir türlü haksızlıkla karşılaştığımız işyerlerimizde, sorunlarımıza duyarlı olmak ve bunları çözüme kavuşturmak için uğraşmaktan, birlik olmaktan başka çaremiz yok. Gücümüz birliğimizden gelir. Bu gücü etkin bir silaha yalnızca bilinç çıkartır. Biz işçiler tüm haklarımızı ve mücadele yolunu öğrenmek için daha çok uğraşmalıyız. Fabrikalar arası koordinasyonu sağlamalı ve dayanışma içinde olmalıyız. Bunun yakıcılığı tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor Atacağımız adımlar bizleri ileriye taşıyacaktır. Bütün işçiler mücadeleye!
Yaşasın İşçilerin Uluslararası Mücadelesi!
Örgütlüysek Her Şeyiz Örgütsüzsek Hiçbir Şey!
Gebze’den bir metal işçisi
-------------------------------------
Bugün işçiler yani dünyayı yaratanlar, burjuva demokrasisinin sınırları içindeki haklarını bile kullanamıyor. Zamanında devrimci mücadele sonucu sermayedarlardan kopartılıp alınan bu haklarımıza sahip çıkalım. Çıkalım çünkü kapitalizm yaşama hakkımıza bile göz dikmiş. Böyle bir gözü dönmüşlük içinde bizi iliğimize kadar sömürüyorlar. Geçmiş kuşakların mücadeleyle kazandığı hakların her gün biraz daha gasp edilmesini başka türlü önleyemeyiz.
Onlar çalarlar ama hırsız olarak adlandırılmazlar. Oysa hırsız zenginin mücevherlerini, onlar açın ekmeğini çalar. Onlar öldürürler ama katil olarak adlandırılmazlar. Oysa katil bir öldürür onlar milyon milyon. Onlar insan görünürler ama insan değildirler. İnsanlar sol yanında yürek taşırlar. Onlar sadece bir organ.
Bize unutturdukları insan olduğumuz gerçeğini hatırlayalım. Yarınlarımız onlara bırakamayacağımız kadar değerli. Biliyoruz ki yarınımız bugün yaptıklarımızla güzel olacak.
Ankara Üniversitesinden bir Marksist Tutum okuru
----------------------------------------------
Elif Çağlı bir yazısında “kapitalizmden kurtuluş devrimi gerektirir” demişti. Kapitalizmin ortaya saçtığı zehir gün geçtikçe daha can yakıcı ve katlanılmaz bir hal alıyor. Kapitalizm ölüm döşeğinde bir hastadır. Yaşamak için çırpınır durur. Ve ölüme sürüklendiği her an, daha vahşi, daha acımasız, daha zalim oluyor. Bizim bu acılardan, bu zulümlerden kurtuluşumuz ölüm döşeğindeki kapitalizmi gömmekle mümkün olacaktır. Kapitalizmin mezarı sosyalizmin doğumunu müjdeleyecektir. Unutmamalıyız ki kapitalizme mezar kazacak eller devrim aşkıyla çarpan yüreklerin elleri olacaktır. Kapitalizmin pisliğini ancak devrim temizler. Başka türlü kurtuluşumuz yok.
Tuzluçayır’dan bir öğrenci
---------------------------------------------------
Marksist Tutum okurlarına, yüreği temiz bir dünya kurmak için atanlara, bu yolda yeni açan tomurcuklara merhaba! İki yılı aşkın bir süredir Marksist Tutum’u takip ediyorum. Benim hayatımda önemli bir yere sahip olan bu kızıl sayfalar, her gün bu pislik sistemden bizi arındırmaya devam diyor. Size biraz kendi hayatımdan bahsetmek istiyorum. Ben on üç yaşından beri tekstilde çalışıyorum. Her işçi gibi benim de ulaşmak istediğim hayallerim vardı. Her gün toz içinde akşama kadar çalışıp, akşam eve bitkin bir şekilde gelmek hiç de hoş bir durum değildi. Ben de bu olumsuz koşulların sadece o işyerine has olduğunu düşünüp başka bir işyerine girdim. Ama yeni girdiğim yerde de durum aynıydı; uzun çalışma saatleri, düşük ücret, fazla mesailer, işlerin hızlı yapılması için maruz kaldığımız psikolojik baskılar, toz duman… Sonra başka işlerin hayalini kurmaya başladım. Şöyle klimalı bir odada masa başı bir iş. Güzel kıyafetler giyip gideceğim bir iş. Eminin benim gibi birçok işçi böyle hayaller kurmuştur. Ama hayal ettiğim işyerlerinde, üç kişinin yapacağı bir işin bir kişiye yaptırıldığını öğrendikten sonra, durumun tekstil sektöründen çok da farklı olmadığını anladım. Üstelik hangi iş olursa olsun, her gün sekiz saat ya da on iki saat çalışmanın insanı bitkin düşüreceğini ve biz işçilerin hangi mesleği yaparsak yapalım yaşadığımız sorunların ortak olduğunu da anladım. Yeme içmeden, gezmekten, insani ihtiyaçlarımızı karşılamaktan, sanatsal faaliyetlerden hep yoksun kalıyoruz. Ve hatta hep hasta oluyoruz. Hangi taşın altına baksak bu sistemin pislikleriyle karşılaşıyoruz. Dostlarımdan biri “Neşe’nin kepek sorunun sebebi bile bu kapitalist sistemdir” demişti. Çok da doğru söylemişti bunu. Şimdi benim hayallerim değil, gerçeklerim var; insanın insan gibi yaşayacağı, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurmak. Bu gerçek için onurluca mücadele etmek, sabırla ve inatla yürümek!
Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi
---------------------------------------------
İşini Değil Kafanı Değiştir!
Uzun zamandır çalıştığım fabrikada bir sirkülasyondur devam ediyor. Bir buçuk yıldır fabrikada işbaşı yapıp işi bırakan ya da işten atılan işçi sayısı 3 bini geçmiş durumda. Başvuru yapan işçilerin büyük bir çoğunluğu daha önce hiç fabrikada çalışmamış. Türkiye’de küçük atölyeler yaygın olduğu için birçok işçinin fabrika deneyimi yok. Tabii ki durum şimdilerde biraz daha farklılaşıyor. Ama fabrika deneyimi yaşamamış işçiler bulundukları alana ayak uydurmakta güçlük çekiyorlar.
Marx’ın da belirttiği gibi, fabrikalar askeri kışla disipliniyle yönetiliyor. Tek tip iş elbiseleri, katı ve baskıcı kurallar, amirlere ve şeflere itaat etme, yapılan hatanın karşısında cezalandırma, kadın-erkek ayrımı gibi uygulamalarla fabrikalar gerçekten de bir askeri kışlayı andırıyor. Fabrika ortamındaki kötü çalışma koşulları, ücretlerin düşük olması, genç işçilerin işçileşme sancısını daha da artırıyor. Onlar sistemin beyinlere yerleştirmiş olduğu bireysel kurtuluş hayallerinin gerçekleşebileceği yanılmasıyla bu kötü iş koşullarının sadece o fabrikada ya da o sektörde olduğu düşüncesiyle oradan oraya savrulup duruyorlar.
Çalıştığım fabrikada, mahallede, görüştüğüm birçok işçi arkadaşım işinden şikayetçi olduğunu söylüyor. Özellikle sık sık iş değiştiren arkadaşlarıma şu soruyu soruyorum: Nasıl bir işte çalışmak istersin? Soruya gelen cevaplar şöyle genelde: Sağlık güvenceli, yüksek ücretli, ikramiyeli, düzenli iş saatleri, hafta sonu tatili, daha rahat iş koşulları olan bir iş…
Aslında bakacak olursak bu talepler en haklı ve en insancıl taleplerdir. İşçiler hiçbir şey istemiyorlar aslında. Geri dönüp sınıfımızın tarihine baktığımız zaman görüyoruz ki, bunlar ağır bedeller ödenerek ve örgütlü mücadele ederek kazanılmış. Ama bu mücadele geleneği sürdürülemediği için, zaman içerisinde kazanılan bu haklar bir bir burjuvazi tarafından gasp edildi. Bugün işçileri asgari ücretle açlığa mahkûm ediyorlar.
Bugün hangi sektöre bakarsak bakalım, çalışma saatlerinin uzunluğu ve ücretlerin düşüklüğü gözümüzden kaçmayan gerçeklerdir. Özellikle hafta tatili diye bir şey birçok sektörde ve işyerinde unutturulmuş durumda. Sigortasız, sağlıksız ortamlarda bizleri iliğimize kadar sömüren patronlara karşı tek başımıza bireysel taleplerimizle hiçbir sonuca varamayız. Ayrıca kötü çalışma koşullarını sadece birkaç fabrikayla (ya da iş alanıyla) sınırlı görüp iş değişikliğini çözüm olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Tüm kötü çalışma ve yaşam koşullarının ortadan kaldırılabilmesinin yolu, örgütlü mücadeleden geçmektedir. Sınıfımızın tarihinde en küçük kazanımlar bile örgütlenmeden kazanılamamıştır. Tarihimiz bunun için çok önemlidir. Muazzam deneyimlerle dolu tarihimizi öğrenerek sınıfımızın devrimci bilinciyle donanmalıyız. Biz işçilerin bugün kaybedecek hiçbir şeyimiz yok, oysa örgütlenip mücadele ederek kazanacağımız KOSKOCAMAN BİR DÜNYA VAR!
Burjuvazinin yalanlarına değil kendi sınıfının gücüne inan!
İşini değil kafanı değiştir!
Gazi Mahallesinden bir tekstil işçisi
---------------------------------------------------------
Her gün eve geldiğimizde tek eğlencemiz olarak görülür televizyon. İşinden evine dönen işçi-emekçi insanlar evdeki işleri bitince kendilerine ayırdıkları zaman olarak görürler televizyonu. Her hafta takip edilen, izlenmekten vazgeçilmeyen diziler… İnsanları bir golle havalara sıçratan maçlar… Ve en önemlisi, doğruların merkezi olarak görülür televizyon, gerçeklerin öğrenildiği tek yer! Oysa televizyon bir yalan makinesidir. Beyinleri yıkayan bir canavardan başka bir şey değildir. Bütün bu olanlar sistemin suçu. Üç kuruş maaşa çalışan muhabirlerin yaptıkları haberler orasından burasından kırpılıp sisteme uygun şekle getirildikten sonra insanlara sunuluyor çünkü.
Dizilerde sunulan tozpembe hayatlar insanlara sadece şükretmeyi öğretiyor. Kitap okumakla değerlendirilebilecek zamanlar televizyon karşısında harcanıyor ve yüzleri televizyona dönük insanlar her geçen gün birbirlerinden biraz daha uzaklaşıyor. Birbirlerinden uzaklaşan anne-babalar ve çocuklar… Televizyonla sadece almanın olduğu, paylaşmanın, tartışmanın olmadığı bir hayat sunuluyor. Geriyeyse monotonlaşmış hayatlar kalıyor. Her saniyenin değerlendirildiği, kitapların okunduğu, insanlarla iletişimin her zaman ve sürekli olduğu hayatlar ise işçi sınıfına hayal gibi geliyor.
İşçi sınıfı şunu da unutmamalıdır: ancak gerçekler öğrenilirse bu sistemden hesap sormak ve onu yıkmak için güçlü olunabilir ve mücadeleye katılınabilir. Aslında bunlar yapılamayacak şeyler değil, eğer işçi sınıfı birleşir örgütlü mücadeleyi yükseltirse hayalleri gerçeğe dönüşebilir. O yüzden ÖRGÜTLENELİM!
Ankara’dan Marksist Tutum okuru bir genç
------------------------------------------
Merhaba arkadaşlar. Sizlerle, bir hafta arayla ziyaret ettiğim bir arkadaşımla yaptığım sohbetleri paylaşmak istiyorum. Bu arkadaş belediyede güvenlik görevlisi olarak çalışan bir işçi, fakat milliyetçi bir işçi. İlk ziyaretimde sohbet döndü dolaştı güneye operasyon konusuna geldi. Kürt sorunu üzerine uzun uzun tartıştık. Bu tartışma sonucunda arkadaşı doğru görüşler temelinde ikna ettiğimi düşündüm. Aradan biraz zaman geçtikten sonra bu arkadaşı tekrar ziyaret ettim. Fakat son dönemde haberleri çok takip edemediğim için gündemden biraz habersizdim. Sohbet yine Kürt sorununa gelince arkadaş bir anda “yıkmak lazım, yakmak lazım, hepsini sürmek lazım, hatta yetmez hepsini öldürmek lazım” diye bağırıp çağırmaya başladı. Oyuna gelmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştıkça daha da sinirlendi, iyice faşist söylemler dillendirdi. Ben de söyleyeceklerimi söyleyip ayrıldım evden. Yolda giderken düşündüm biraz, ne oldu da bu arkadaş bir haftada bu kadar değişti diye. Eve gelip, televizyonu açıp, haberleri görünce anladım nasıl değiştirildiğini.
Burjuvazi, bir parçası olduğu emperyalist paylaşım kavgasına işçi ve emekçileri ikna etmek için, ölen askerleri bir propaganda aracı olarak kullanmıştı. Televizyonun her kanalında, duygulara seslenen şiirler, şarkılar söylenip, konuşmalar yapılıyor, cenaze sahneleri gösteriliyordu. Hedefe Kürtler ve güneyimizdeki Kürt yönetimi konuyor, “HAYDİ SAVAŞA!” denilerek Türk işçi sınıfı kışkırtılıyordu. Evet televizyon güzel bir buluş; nerede, ne olmuş bizlere gözümüzle görme olanağı sağlıyor. Fakat görmek için sadece göz yeterli değildir. Işığa da ihtiyaç var! Karanlıkta görmemiz mümkün değildir. Burjuvazi her eve soktuğu televizyonlar ile, işçi sınıfının gözlerini kör eden bir karanlık yaratıyor. Bizlerin yapması gereken ise, işçi ve emekçi ailelerin evlerine girip, burjuvazinin yarattığı karanlığın üstüne Marksizmin ışığını tutarak onlara gerçekleri göstermek. Çünkü sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünyanın yolu, sınıf kardeşlerimizi içinde oldukları karanlıktan kurtararak Marksizmin ışığı ile doğru yolu görmelerini sağlayıp, bu yolda beraber yürümekten hatta “adımlar küçük olsa da” koşmaktan geçiyor...
Marksist Tutum okuru bir metal işçisi
--------------------------------------------
Hep çocuklarımızın bizlerin geleceği olduğundan bahsederiz. Bu sözleri söylememiz ama bu geleceğimiz olan çocuklar için bir şeyler yapamamamız, söylediğimiz büyük sözlerin hakkını veremememiz içimi sızlatıyor. Ne ekersen onu biçersin derler. Benim yarınlarımız için kaygılarım ve isteklerim var. Ve çocuklar da bizim yarınlarımız.
Hayat boşluk tanımaz derler. Biz çocuklarımızın hayatını doldurmaz, onları insan gibi şekillendirmek için mücadele etmezsek, bu pislik sistem zaten çocuklarımızın beyinlerini yıkamaya, onları koyun sürüsü gibi güdülür hale getirmeye çok meraklı. Hatta bu sistem bu konuda ihtisas yapmış durumda; çok da becerikli. Çocuklarımızı göz göre göre ateşe atamayız, biz çocuklarımıza örnek olmalıyız. Onlara ne verirsek onlar da onu yapacaklar. Biz doğru olursak ve de onlarla ilgilenirsek onlar da bizim gibi olacak. Bizler işçiyiz. Onlar da yarın bizim gibi işçi sınıfının üyeleri olacaklar. Onlar şimdi de işçi kardeşlerimizin çocukları. Biz bu kapitalist sistemi biliyoruz. Çocuklarımıza da bu sistemin gerçeklerini öğretmeliyiz. Biz bu sistemin değiştirilmesi gerektiğini de biliyoruz. Onlara bunu da öğretmeliyiz. Güzel günler göreceğiz çocuklar demeliyiz, onlara. Yolları maviliklere süreceğiz çocuklar demeliyiz, onlara. Ve yanında olmalıyız onların.
Onlar daha şimdi tertemizlerken, onların yanında olmalıyız. Bu sistem tarafından kirletilmemeleri için biz ağabeylerine, ablalarına çok iş düşüyor. Onların bencil canavarlar olmalarına izin vermeyelim. Ben ümitliyim ve inançlıyım; çocuklarımızla yolları maviliklere süreceğiz.
Esenler’den bir Marksist Tutum okuru
