Okurlarımızdan - Ağustos 2011

Altı Fil Ağırlığında Yemek Yemek!

Bir insan bütün yaşamı boyunca 6 fil ağırlığında yemek yiyormuş. Bu bilgiyi büyük alışveriş merkezlerindeki reklâmlar vesilesiyle öğrendim. Ortalama bir filin ağırlığı 7 tondur. Demek ki bir insan yaşamı boyunca 42 ton yemek yiyormuş!

Bu rakamı çok abartılı bulanlar olabilir. Asgari ücretle, açlık ve yoksulluk sınırlarında yaşayanların ve açlıktan ölenlerin var olduğu bir dünyada nasıl olur da bir insan 6 fil ağırlığında yemek yer? Fakat biz yine de yediğimizi düşünelim. Varsayalım ki gerçekten 6 fil ağırlığında yemek yedik, peki bu bilginin sonuçları biz işçiler için ne olabilir dersiniz?

Her insan yaşamını beslenerek sürdürür. Yediğimiz yemeklerin büyük çoğunluğunu nerede harcarız? Elbette işyerlerinde çalışarak harcarız. Ortalama 8 ilâ 10 saat arasında çalışıyoruz. Bu çalışma neticesinde dünyada her çeşit üretim yapılıyor. Ama bu ürettiği ürünlerden işçi sınıfının payı, patronların payı karşısında devede kulak kalıyor. Böylece emek ve sermaye arasında kapanmaz büyük bir uçurum meydana geliyor. Şimdi bu durumda ortaya çıkan sonuca göre biz, yediğimiz 6 fil ağırlığındaki yemeğin de çok büyük kısmını patronlar için, yani sermaye için üretim yapmaya harcıyoruz. Yani fil ağırlığındaki yemekleri fabrikada çalışmak ve üretime devam etmek için tüketiyoruz. Ortalama bir hesapla 6 filin 5’ini patronlara çalışmak için yiyoruz, eğer gerçekten yiyebiliyorsak. Geriye kalanla da yaşamımızı zar zor idame ettiriyoruz.

Patronlar, işçilerin ürettiklerini kullanarak lüks bir yaşam sürüyorlar. Bu haksızlık karşısında yapılacak tek şey var: Birlikte mücadele etmek! Hakkımız olanı patronların burnundan fitil fitil getirmek için, mücadeleden başka yol yok. Patronlar karşısında bir fil gibi güçlü olmak için örgütlenelim. Lokmalarımızın hesabını tutan patronlara verilecek cevap, mücadele ederek bu sisteme son vermektir. Aksi takdirde yaşam boyu 10 fil ağırlığında yemek yesek dahi bu kendimiz için değil patronlar için olacaktır.

Kartal’dan bir işçi


Örgütsüzlük Onursuzlaştırıyor

Fabrikada çalışırız, çalışırız, çalışırız... Gecemiz gündüzümüze karışır, biz yine çalışırız. Baskı, zulüm, haksızlık peşimizi bırakmaz, boyun eğer çalışırız. Üç kuruş para için alınteri döker, uzun saatler cumartesi pazar demeden biz hep çalışırız.

Peki, neden yaşamlarımızı hâlâ bu koşullarda sürdürüyoruz? Çünkü örgütsüzüz. İşçi örgütsüz olmayagörsün, başına gelmeyen kalmaz. Uzun saatler çalıştırılırız gıkımız çıkmaz, fazla mesailerimiz ödenmez bir şey diyemeyiz, yemediğimiz küfür kalmaz boynumuzu büker geçeriz. Onurumuz şerefimiz iki paralık olur, hiçbir şey yapamayız. Örgütsüzlük yüzünden, patronlar işçiye etmedik zulüm bırakmazlar. Örnek o kadar çok ki, anlat anlat bitmez. Aslında hepsini zaten biliyorsunuz, çünkü hepimizin başına geliyor. İşyerinde patronlarımızın bize istediği gibi davranması, küfretmesi, taciz etmesi, aşağılaması, hakkımızı vermemesinin, bizi köleleri haline getirmesinin tek bir sebebi var, bir kez daha tekrarlayalım: Örgütsüzlük!

Peki, buna izin mi vereceğiz? Hayatlarımızı yaşanmaz hale getiren bu sömürücülere, bu ahlâksızlara boyun mu eğeceğiz? Boyun eğersek hayatımızın sonuna kadar onursuz bir yaşam süreriz. Yok boyun eğmeyip örgütlü olursak, işte o zaman her şey istediğimiz gibi olur. Hadi o zaman o patronlar gelsin de bizim hakkımızı vermesin, gelsin hadi cesareti varsa küfretsin, eğer yapabiliyorsa bizi aşağılamaya çalışsın. Sizce yapabilir mi? Kocaman bir HAYIR! Tabii ki yapamaz, çünkü bu örgütlü güç karşısında hiç kimse duramaz.

İşte bu yüzden fabrikalarımızda, işyerlerimizde örgütlenmeli, sınıf kardeşlerimize güvenmeliyiz. Ancak o zaman onurlu bir yaşam sürebiliriz. Her zaman dediğimiz gibi ÖRGÜTLÜYSEK HER ŞEYİZ, ÖRGÜTSÜZSEK HİÇBİR ŞEY!

Aydınlı’dan bir işçi


Çocuk İşçiler

Kapitalizm biz işçilerin ve çocuklarımızın omuzlarında yükseliyor. Patronlar ucuz işgücü olarak gördükleri çocuklarımızı acımasızca sömürmekten çekinmiyorlar. Gelişmiş ülkelerde 5-14 yaşlarında bulunan 250 milyon çocuk çok kötü koşullarda çalıştırılıyor. 250 milyon çocuk işçinin 120 milyonu tam gün, 130 milyonu ise haftada 64 saatten fazla çalıştırılıyor. Çocuk işçiler emek yoğun sektörlerde kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadırlar. Bu çocuk işçilerin yüzde 61’i Asya, yüzde 32’si Afrika ve yüzde 7’si Latin Amerika’da bulunuyor. Bir çocuk işçinin aylık ortalama kazancı 110 dolar civarında. Çocuklar çağdaş kölelik sisteminde yani kapitalist sistemde tarım alanlarından küçük atölyelere, fabrikalardan hizmet sektörüne kadar her alanda ucuz işgücü olarak çalıştırılmaktadırlar.

Türkiye’de ise 6-17 yaş grubunda yer alan 16 milyondan fazla çocuğun yaklaşık 6,5 milyonu çalışıyor. Tarım, sanayi ve hizmet sektöründe çalışanların sayısı 1 milyon 700 bin. Yaklaşık 350 bin çocuk sanayide çalışırken 1 milyon çocuk da tarımda çalışıyor. 4 milyon 800 bin çocuk ise ev işlerinde. Çocuklar işyerindeki koşullardan doğan problemlerden kaynaklı enfeksiyon, kırık, çıkık, zehirlenme ve işitme kaybı gibi sorunlarla karşılaşıyorlar. İş kazası geçiren 3 çocuktan sadece 2’si tedavi ettiriliyor.

Peki bütün bunların çaresi nedir? Çare sosyalizmdir. Çünkü kapitalizmi tarihin çöp sepetine atmadığımız sürece çocuklarımıza yaşanası bir dünya bırakamayacağız.

Kıraç’tan Marksist Tutum okuru bir işçi


Pişkin Kumarbazlar: “Alışkınız, Güzel Çekin”

Bu başlık gazetelerde veriliyordu. Geçenlerde polis Şişli’deki bir kumarhaneye müşteri kılığında girerek mekânı bastı ve 25 kişiyi gözaltına aldı. Bu kişiler gözaltına alındıktan sonra kabahatler kanununa uygun biçimde 154 TL ceza ödeyerek serbest bırakıldılar. Haber oldukça dikkatimi çekti, çünkü kabahatler kanununu ihlal eden bir “suçu” bir süre önce ben de işlemiştim. Yalnız benimki ile bu haber arasındaki tek benzerlik 154 TL’lik ceza kesiminin aynı olmasıydı. Ben cezayı ne kumarbazlıktan, ne de kumarhane işlettiğimden dolayı yedim. Benim suçum işçi sınıfının uluslararası mücadele günü olan 1 Mayıs için afiş yapıştırmak idi. Bizler onurlu şekilde ayakta kalabilmek için patronlara ve onların bu lanet olası sistemine karşı mücadele ediyoruz.

Bu sistem o kadar çelişkilerle dolu ve o kadar anlaşılması zor ki, kendi ilan ettiği yasal tatil günü olan 1 Mayıs’ı kutlamak için yaptığımız hazırlıklarda bize verilen ceza ile kumarhane işleten adama verilen ceza bir tutuluyor.

Kapitalist Sistemi Yıkacağız, Onurlu Bir Dünya Kuracağız!

Bağcılar’dan Marksist Tutum okuru bir işçi


Her Şey Halkımız İçin!

Devletimiz, patronlarımız halkını çok düşünür. Bizim için yapmadıkları yoktur. Her zaman bizlerin gelir seviyesinin yükselmesini isterler. Refah içinde yaşamamızı isterler. Durun bunlara sakın inanmayın, bunlar onların yalanları. Bizim için böyle şeyler istemezler. Hemen geçenlerde okuduğum bir haberden bahsedeyim de kafamızdaki sorulardan kurtulalım.

İspanya’da geçtiğimiz Mart ayında petrol tasarrufu için hız sınırı 110 kilometreye düşürülmüş. “Ne var ki bunda? Güzel bir şey” diyorsunuzdur. Durun, devamını İspanyol İçişleri Bakanı Rubalcaba’dan dinleyelim: “Petrol fiyatlarının düşmeye devam edeceğini düşünerek, tekrar saatte 120 kilometreye dönülmesinin doğru olacağını düşündük.” Evet, yanlış okumadınız. Petrol fiyatları düştüğü için hız sınırı artıyor. Yani sürücüler daha çok hız yapacak ki, daha çok benzin satılsın. İşte devletler işçileri ve halkı böyle düşünüyor. Peki, bu durumda hız sorunu yüzünden yaşanabilecek trafik kazalarından sürücüler mi sorumludur? Tabii ki hayır, buna göz yuman devlet sorumludur. Şimdi diyeceksiniz ki, “orası İspanya, bizim ülkemizde böyle şeyler olmaz”. Oysa yakın zamanda Türkiye’de de karayollarında hız sınırı yükseltildi.

Patronların ve sermaye devletinin derdi halkın can güvenliği, sağlığı, rahatı değildir. O attığı her adımı para hesabıyla atar. Bizler birleşmezsek, mücadele etmezsek, örgütlenmezsek hız sınırları da artar, milyar dolarlar da patronlara peşkeş çekilir. Tüm bunlara izin vermeyecek olanlar bizleriz.

Tuzla’dan bir işçi


Patronların Silahı: İşsizlik!

İşsizlik sorunu biz işçilerin sırtında adeta kırbaç gibi şaklıyor. Milyonlarca işsiz işçi ve çalışan işçilerin de iş güvenceleri yok. Patronlar, mücadele etmemizi engellemek için sayıları her geçen gün artan işsiz kardeşlerimizi kullanıyorlar. İş başvurusu yapan işçilere düşük ücret ve kötü çalışma koşulları dayatılıyor.

Geçenlerde Ziraat Bankası 1545 kişilik bir kadro açtı. Ne güzel değil mi? İşsizler iş sahibi olacak. Peki, bu açılan kadroya kaç kişi başvurdu dersiniz? Tam tamına 88 bin 206 üniversite mezunu başvuru gerçekleştirdi. Yani bu ülkede de üniversite mezunu olmak işsizliği ortadan kaldırmıyor. Yine işsizlikle boğuşuyoruz. Sadece bu kadarla kalmıyor tabi ki, on binlerce üniversite mezunu KPSS sınavına girip atanmayı bekliyor, binlerce mezun iş bulamadıkları için askere gidiyor. Binlerce hatta yüz binlerce üniversite mezunu da kendi mesleğini yapmıyor. Peki, şimdi soruyorum, üniversite mezunu olmak sınıf atlatıyor mu? Tabii ki hayır!

Ne olursan ol, ister üniversite mezunu ya da yılların ustası veya yılların en deneyimli işçisi ol. Hiçbirimizin işsiz kalmama veya iş bulma garantisi yok. Demek ki, işsizliğin nedeni bilgisizlik, deneyimsizlik değilmiş. İşsizliğin nedeni örgütsüzlüktür. Eğer biz işçiler birleşip mücadele etmezsek, örgütlenmezsek, işsizlik kırbacı sırtımızdan eksik olmayacak.

Aydınlı’dan bir deri işçisi


Meğer Çözüm Balıktaymış!

Malûm, bu aralar Kıbrıs sorununda görüşme trafiği hızlanmış durumda. Ama egemenler barış adına masaya otururken savaşı daha da kızıştıracak laflar etmeyi alışkanlık haline getirmişler bir kez. Karşılıklı tehditlerin, restleşmelerin sınırı yok. Böyle yaparak ellerini güçlendirmeye çalışıyorlar güya. Ezilen, acı çeken, kardeşlik isteyen halklar onların umurunda değil. Ortamı sertleştirerek, milliyetçiliği körükleyerek toplumların bağrında nasıl yaralar açtıklarını düşünmüyorlar bile. Ama gündüz gırtlak gırtlağa gelmişçesine sert açıklamalar yaparken ve burjuva medyada bunlar köpürtülürken, akşamları kapalı kapılar ardında kadeh tokuşturduklarını da biliyoruz biz. Onlar tuzukurular, büyük mülk sahipleri, ezenler, egemenler. Sahip oldukları tek şey üç metrekare toprakla iki odalı bir evden ibaret olan, onu da savaş sonrasında çizilen sınırın karşı tarafında bırakmak zorunda kalan, kırk yıllık komşularıyla aralarına düşmanlık sokulan emekçilerle onların hiçbir ortaklıkları yok.

Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Hristofyas “Erdoğan’la boğazda balık yiyerek bu sorunu çözeriz” demiş. Erdoğan da “Yorgo’yu alalım, Eroğlu’nu da alalım, balığı dörtlü olarak yiyelim” diyerek daveti genişletmiş. Demek ki, onlarca yıllık bu husumetin, yitip giden canların, çekilen acıların dindirilmesi bir balığa bakıyormuş. Birader, derdiniz balıktıysa söyleseydiniz size boğazda mükellef bir sofra hazırlatırdık, yıllardır beklemenize gerek kalmazdı.

Aslında çözüm gerçekten de bu kadar basit; arada egemenlerin iktidar, mal, mülk savaşları olmasa tabii ki! Eğer onların iktidar savaşları ve şoven kışkırtmaları olmasa, bu iş emekçilere bırakılsa, bir avuçluk adada halklar gırtlak gırtlağa gelir miydi? Hadi diyelim gelindi, barışıp el sıkışmak için 40 yıl beklenir miydi? Elbette hayır. O balıklar hep birlikte yenir, rakı kadehleri hep birlikte dostluğa kaldırılırdı, hem de onyıllar önce.

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru


Zenginin Çocuğunu Sevdi Diye İşsiz Kaldı

14 yıldır işçiyim, neredeyse çalışmadığım sektör kalmadı. İlk işçiliğe boya fabrikasında başladım. O zamanlar evli ve bir çocuk anasıydım. Çocuğum daha 1 yaşında bile değildi ama ben onunla ilgilenmek yerine çalışmak zorundaydım. Vardiyalı çalıştığım için bazen sabah giderdim işe, bazen de gece. Henüz 1 yaşında bile değildi, kokumu özlediğini koynuma sokulduğunda hissederdim. İşe gitmeden uyutmaya çalışırdım arkamdan ağlamasın diye, sessizce ona gözükmeden çıkardım evden tıpkı kaçar gibi. Aradan çok zaman geçmedi, çocuğuma hem anne hem baba olmak zorunda kaldım. Birkaç yıl dedemlerle kaldım, bu süre içinde de çalıştığım için yine ağladığında ben yanında olamadım. Geceleri uyutamadım, sabahları uyandıramadım. Eski kumaşlardan elbiseler dikerek, işyerinde verilen meyveleri yedirerek büyüttüm. Kendi sütümü veremediğim gibi süt yerine su içirdim. Şimdi diyebilirsiniz “bunları neden anlatıyorsun, senden başka böyle yaşayan yok mu?” diye. Kuşkusuz ki var, biliyorum ve bildiğim için anlatıyorum.

Şu anda özel bir hastanede taşerona bağlı temizlik işçisi olarak çalışıyorum. Tamamen parası olanın geldiği, en küçük tedavinin bile milyarlarla başladığı bir hastanede. Sağlıklarına öyle dikkat ediyorlar, öyle titiz davranıyorlar ki… Kuşkusuz ki olması gereken de o, her insan kendine önem vermeli sağlıklı yaşamalı. Ama bugün bunu sadece parası olan yapabiliyor. Bu parababalarının gözünde hastane çalışanları insan bile değil, onların ihtiyaçlarını karşılayan birer yaratık. Bugün çocuk bölümünde çalışan arkadaşımın yanına çıktım. Gördüklerime ve duyduklarıma inanamadım; arkadaş hastaneye gelen bir çocuğu kucağına almış seviyordu. Birden annesi geldi “sen kimsin benim çocuğumu elliyorsun, sen kendini ne sanıyorsun, altı üstü bir temizlikçisin” diyerek yere savurdu, vurmaya başladı. Şaka gibiydi, şok olmuştum, bir an ne yapacağımı şaşırdım. Hem olaydan kaynaklı hem de benim orada olmamam gerekiyordu. Herkes çalıştığı bölümde olmak zorundaymış, bir anda beynimde fırtınalar döndü. Bir taraftan arkadaşıma yardımcı olmaya çalışıyorum, bir taraftan burada ne işin var dediklerinde ne cevap vereceğim diye düşünüyorum. Arkadaşım “ben çocuğu seviyordum” diyerek boynuma sarıldı. Etraftakiler “tamam efendim, sakin olun, küstah haddini bilmemiş” dediğinde delirdim, avazım çıktığınca bağırdım. Asıl küstah sizsiniz, biz de anneyiz, bizim de çocuklarımız var, ama bakın yanımızda değil. Size hizmet etmek için çoğumuz köye gönderiyoruz, senelerce yüzlerini göremiyoruz, sizlerinki kıymetli, siz annesiniz de biz değil miyiz? Kucaklayıp öptü diye incileri mi döküldü çocuğun, dedim. Daha beş yaşında olan ve dünyanın pisliklerinden habersiz çocuk korkmuş bir şekilde ağlayarak “anne ablalar beni seviyordu” dedi. Terbiyesizlikten gözü hiçbir şeyi görmeyen kadın “sen niye kendini onlara sevdiriyorsun” demez mi! Tabii bu arada bizim şefler, müdürler hepsi geldi ve ilk söyledikleri şey “özür dileriz efendim, kusura bakmayın, hemen sorunu halledeceğiz” oldu. Beni de görür görmez “senin ne işin var burada, niye yerinde değilsin” diye bağırdılar. Hiç sesimi çıkarmadım, arkadaşımla ilgilenmeye devam ettim. Bu arada çocuk da benim kucağımda, annesinin gürültüsünden onunla ilgilenen kimse yok. Arkadaşı ve beni çektiler odaya, sorgu ve fırça başladı. Arkadaşa işten çıkarıldın hemen istifanı yaz dediler, dinlemediler bile. Doktorlardan birisi beni kendisinin çağırdığını söylemiş, onun için beni bir daha bölümünden ayrılma diyerek odadan çıkardılar.

Şu an dayaklık bir zengin yüzünden işsiz kalan arkadaş, kendisi çalıştığı için çocuklarını köye annesine göndermiş. Önceki gün oğluyla telefonda konuşurken ağlayarak “ben de sizi çok özledim yavrum ama çalışmam lazım, para kazanayım bakın size neler alacağım. Biraz daha büyüyün getireceğim, işe girer siz de çalışırsınız” dediğini duymuştum. Akşam iş çıkışı birlikte yürüdük. Çocuklarını çok özlediğini, hastanede çocukları gördükçe kendi çocuklarının aklına geldiğini anlattı. Zaten yanına da onu merak ederek akşam birlikte gidelim demek için gitmiştim.

Arkadaşlar, kardeşlerim, bizler çocuklarımıza, sevdiklerimize hasret kalarak işyerlerinde ömrümüzü harcıyoruz. Mutluluğu ve sevgiyi hep uzaktan seyrediyor, sınırlı yaşıyoruz. Hayatı biz yaratıyoruz ama zorluklarını da biz çekiyoruz. Her türlü yoksulluk, yoksunluk bizde, hep aşağılanan, horlanan, küçük görülen biz işçiler oluyoruz. Bunun tek bir sebebi var, bir arada olmamamız, birbirimize sahip çıkmamamız. İşçiler olarak örgütlü olsaydık arkadaşımıza sahip çıkardık. Eğer biz örgütlü olsaydık saçma sapan sebeplerle, sırf patronların keyfi yüzünden işten atılmazdı. Ama bugün sırf hastaneye gelen çocuklardan birini kucakladı, öptü diye bizim sınıfımızdan biri işten atıldı. Ben de çok işsiz kaldım, her işsiz kaldığımda çocuğuma nasıl söyleyeceğim diye düşünürüm. Şimdi kendimi işsiz kalan arkadaşın yerine koyuyorum, işten atılmasına engel olamadığım için suçluluk duyuyorum ve utanıyorum. Kardeşlerim sıranın bize gelmesini beklemeyelim, bu kan emici zalimlere artık dur diyelim! Anneler, babalar, kendimiz için değilse bile çocuklarımız için örgütlenmek zorundayız. Onlara güzel bir gelecek bırakmak boynumuzun borcu, çocuklarımıza yalan vaatlerde bulunmak yerine güzel bir gelecek için mücadele edelim.

Söğütlüçeşme’den bir kadın işçi


Rüyalar Ülkesi mi Dediniz?

Merhaba dostlar. Size “hayaller ülkesi” ABD’den söz etmek istiyorum. Tozpembe düşlerin sözümona gerçekleştiği kocaman bir ülke. Her şeyin güllük gülistanlık olduğu söylenen bir ülke! İnsanların mutlu mesut olduğunun iddia edildiği bir ülke! Acının, kederin, hüznün olmadığı masalsı bir diyar! İşçilerin sömürülmediği, insanların ağlamadığı, sokakta yatıp açlıktan ölmediği bir ülke! Öyle bir ülke ki ekonomisi dünya standartlarının üzerinde. Öyle bir ülke ki savaş başlatıp bitirebilen bir ülke. Öyle bir ülke ki kişi başı milli gelirin, hayat standartlarının yüksek olduğu bir ülke!

Oysa gerçek söylenenlerin tam tersi. Milyonlarca insanın sokakta yattığı bir ülke. Her sokak başında gece kulübü olan ve bir o kadar da evsizi barındıran bir ülke. Acı öksürük sesleriyle, sarhoşluğun verdiği kahkahaların birbirine karıştığı sokaklar. Bir tarafta evsiz, her gün dışarıda yatmaktan dolayı zatürree olup öksüren bir yaşlı adam ve diğer tarafta en lüks arabalarıyla gece kulüplerine gelen takım elbiseli insan kılığındaki kan emiciler. Kendine insan derken içi sızlamayan caniler.

Ama gün gelir yıkılır bu devran. Gün gelir ağlayanlar gülmeye başlar elbet. Gün gelir açlık tarihe karışır. Gün gelir dünyayı yaratan işçi sınıfı dünyanın sahibi olur. Yakındır o günler yakın. Gecenin gündüzü takip etmesi kadar yakındır güzel günler. Nefes alabilmek kadar anlıktır gelecek güzel günler. Yeter ki birlik olalım. Yeter ki gücümüzün farkına varalım. Örgütlü olursak eğer, bir olursak eğer, yıkamayacağımız zorba kalesi kalmaz. Yeter ki sınıf dayanışmasının önemini kavrayalım ve örgütlenelim.

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Mücadele Birliği!

Marksist Tutum okuru bir işçi


İşçiler Yüzünden Okulum Uzadı!

Merhaba işçi ve öğrenci kardeşlerim. Ben bir üniversite öğrencisiyim ve iktisat bölümünde okuyorum. Bir derste yaşadığım olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

İşletme dersindeydik ve konumuz grev, lokavt, toplu sözleşme haklarıydı. Öğretim görevlisi hocamız grev konusunu tamamıyla dalga geçerek anlatıyordu. Grev hakkında aynen şu sözleri söyledi: “İşçiler toplanıp fabrika önünde tuhaf tuhaf önlükler giyip davul zurnayla halay çekiyorlar, sanki düğüne gelmişler gözcüsü sözcüsüyle!” Bunları anlatıyorken bir de gülüyordu. Dayanamayıp hocaya siz de bir işçi değil misiniz, sizin de haklarınız sömürülse aynı şeyleri yapmaz mısınız dedim. Ben hakkımı alıyorum, ayrıca her hakkını alamayan halay mı çekecek dedi. Bir süre tartıştık ve konuyu kapatıp beni dersten çıkarttı. Bu sene 3. sınıfa geçtim ve 1. sınıf dersi olan işletmeyi hâlâ alttan alıyorum, sırf bu tartışma yüzünden.

Ama bu tartışmayı açmaktan hiç pişman değilim. Çünkü bir üniversite hocasının bu kadar bencil ve bilinçsiz olmasını ben hazmedemezdim. Sadece hoca değil sınıftaki diğer öğrenciler de bu konunun ciddiyetinin farkında olmadığı için gülerek hocaya katılıyorlardı. Bir üniversite hocasının yaşamın gerçekliğinden bu kadar uzak olması ve öğrencilerin bu kadar kayıtsız kalması beni gerçekten fazlasıyla düşündürdü. Ben biliyorum ki sınıftaki birçok arkadaşımın babası işçi ve kendileri de yazın okul harçlığı için çalışmak zorunda olan insanlar.

İşte dostlar bizlere üniversitede öğretilen şeyler bunlar. Yani bugün dünyanın birçok yerinde sömürüye karşı direnen işçileri (h)alay konusu yapıyorlar. Okulu bitirdiğimizde birçoğumuzun işsiz kalacağını anlatmıyorlar. Bugün atama bekleyen öğretmenlerin yaptığı eylemlerle dalga geçiyorlar. Arkadaşlar bu hepimizin gerçeği, bizler bunları öğrenmeli ve bence gidip grevde olan işçilerin ağzından dinlemeliyiz bu halayın aslını.

Bu utanç verici olayı sizlerle paylaşmak istedim, gerisi size kalmış…

Bir üniversite öğrencisi


Patronların İpine Güvenerek Kuyuya İnme!

Memnuniyet testini hiç duydunuz mu? İlkokulu bitirdikten sonra işçilik hayatım başladı. O zamanlar test mest yoktu. Ne zaman ki küçük atölyelerden büyük işletmelere geçtim, o zaman işe girişlerde testler ve mülâkatlar da başladı. Bunlar genellikle yazılı ve sözlü testlerdi. Eh, patronlar çalıştıracakları ve iliklerine kadar sömürecekleri işçileri iyi seçmeliler ki, araya hakkını arayan (onlara göre kışkırtıcı) işçiler girmesin! Patronların tercihi her türlü baskıya boyun eğecek, işini her şeyin üstünde tutacak, gerektiğinde orada yatıp kalkacak, fedakâr, dürüst işçilerdir. İş yapacak kadar akıllı olmaları onlar için yeterlidir, “fazlası zarar” diye düşünürler. Geçmişte hiç anlamıyordum iş başvuru formlarındaki soruları. “Hangi gazete, dergi veya kitapları okuyorsunuz? Hobileriniz nelerdir? Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Herhangi bir dernek ya da sendikaya üye misiniz?...” Aslında patron işi baştan sağlama alıp işçilerin birleşip örgütlenmesinin önüne geçme eğilimindedir. Yani bu sorular boşa değil. “Kurt uyur, kuş uyur, düşman uyumaz” demiş atalarımız!

Evet, dostlar ben de bu testlerden geçerek bir otomotiv fabrikasında çalışmaya başladım. Çalışma koşulları her fabrika gibi ağır. İşçi arkadaşlarımın yüzde 80’inde bel, boyun, el ve bacak ağrıları had safhada. Bu rahatsızlıklar maalesef 20’li yaşlarda ortaya çıkmakta. Yeteri kadar dinlenme molamız yok, dahası gittikçe ağırlaşan iş koşulları durmadan yoğunlaşıyor. İşçi arkadaşlarımız bu sorunları yaşarken, düşman misali patronumuz da boş durmuyor tabii ki. Patron merak içerisinde, “bu işçiler acaba bu kadar haksızlık karşısında kendilerini nasıl hissediyorlar, acaba çalışma koşullarından ve “iş barışından” mutlular mı?” diye. Ve memnuniyet testi başlıyor, süre 30 dakika, kolay gelsin: Yaptığınız iş karşılığında yeteri kadar ücret alabiliyor musunuz? Müdür ve amirlerinizden memnun musunuz? Yemekler kaliteli ve yeteri kadar doyurucu mu? İş saatleri uygun mu? İş ortamınız sağlığınızı etkiliyor mu? On sayfalık bir memnuniyet testi. Ne yazacağımızı şaşırdık, acaba şikâyetçi mi olsak (gerçekleri mi yazsak) yoksa iyi güzel (yalanları mı) şeyler mi yazsak diye. İlk bakışta birçoğumuz belki bu testi masumca buldu. İşverenin aslında ne kadar iyi niyetli olduğunu bile düşünenimiz vardır aramızda. “Bakın biz bir aileyiz, elbette bir sorunumuz varsa bunu aile içerisinde çözmeliyiz!” İmaj süper ama altı boş ve iğrenç kokular yükselmekte.

Patronlar sınıfı bu tipte sondaj çalışmalarında neyi hedeflemektedir? Verilecek en kestirme cevap, “işçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyi nedir” sorusunun yanıtını almaktır. Ayrıca bu kötü çalışma koşulları altında işçileri nasıl yönetiyorumun cevabını aramaktır. Biz işçiler boş hayaller peşinde koşmayıp her şeyden önce kendi gücümüze, örgütlülüğümüze güvenmek zorundayız. Bizim sorunlarımızın bir testle çözülmeyeceği aşikâr. Eğer öyle olsaydı bir testle patronlara biz sizi istemiyoruz deyivererek bu işi halleder ve sorunlarımızın kaynağı olan bu köhnemiş sistemden kurtulurduk. İşçi arkadaş, patronların testleriyle, “biz bir aileyiz” teraneleriyle, ölçü bilmez istekleriyle onların dipsiz ve kör kuyularına girme! Yalnızca sınıfımızın mücadelesine güven.

Gebze’den bir kadın işçi


Bu Yaz Tatile Nereye Gidiyorsun?

Koca bir kış yazın gelmesini dört gözle bekledim. Eminim diğer işçi arkadaşlarımız da aynıdır. Çünkü işyerinde ısıtıcılar çok kısık ayarda çalışıyor ve kendine bile faydası yok. Bizler de doğal olarak koca bir kışı yazın sıcaklık özlemiyle geçirdik. Sadece işyerlerimiz değil evlerimiz, servis beklediğimiz duraklarımız, her yer soğuktu. Kış demek her şeyin pahalanması demekti, sebzenin, meyvenin, doğalgazın, tüpün, elbisenin fiyatları arttığı gibi ek masraflar da çıkıyordu. Aldığımız maşların az olması ve sosyal bir güvencemizin olmaması, tüm haklarımızın yağmalanması yüzünden üç kuruş maaşla koca bir kışı oradan buradan kısarak geçirmek zorunda kalıyoruz.

Nihayet kış geride kaldı, ama sıkıntılar ne yazık ki yakamızı bırakmıyor. Yazın gelmesiyle birlikte sıcağa biraz doyduk, ama fazlası da boğmaya başladı. Her tarafı denizlerle kaplı bir ülkede yaşamamıza rağmen tatil yapma fırsatı bulamıyoruz. Birçok işçi arkadaşımız yıllık izine çıkmasına rağmen ya tatile gidemiyor ya da en fazla memleketine gidebiliyor. O güzelim İstanbul’un her tarafı resmen bok çukuruna dönüşmüş durumda. Yıllardan bu yana fabrika atıkları denizlere boşaltıldı ve şimdi yanından geçilmiyor. Haliyle işçiler ya bu hastalık saçan sulara girmek zorunda kalıyor ya da uzaktan denizi görüp yutkunuyor. Çünkü tatil köylerine gidebilmen için birkaç aylığını hiç harcamadan biriktirmen gerekiyor.

Kış bitmesine bitti, ama çalıştığımız işyerlerinde adam gibi bir havalandırma sistemi olmadığı için resmen sırtımızdan ter akarak çalışıyoruz. İşin daha da acı tarafı, bizler o fabrikalarda boğularak çalışırken hatta birçok işçi sıcağa dayanamayıp bayılırken sevgili patronumuzun Bodrum’da deniz sefası yaptığının haberini alıyoruz. E adam çok çalıştı, tatil onun hakkı, bizler ise bırak tatili yediğimiz ekmeği hak edemedik daha! Ne yazık ki böyle düşünen işçiler de var. İşte bu örgütsüzlüğün bir göstergesidir. Sanki gece gündüz demeden üç kuruşa çalışıp ona milyarları kazandıran biz değilmişiz gibi. Biz işçilere ise işin şakası kalıyor. Arkadaşlar kinayeli bakışlarla birbirlerine soruyorlar, “bu yaz tatile nereye gideceksin?”.

Televizyonlarda da zenginlerin, sanatçıların, işadamları ve siyasetçilerin nasıl tatil yaptığını izleyip sanki onlar bu dünyadan değillermiş gibi bakıyoruz tüm bu olan bitenlere. Onlar da bu dünyada yaşıyorlar. Ama dünya var, dünya var. Yani bir yanda patronların, diğer yanda işçilerin dünyası var. Biz işçiler dünyanın zenginliğini ellerimizle, kanımızla, canımızla yaratıp üretirken boklu sulara giriyoruz. Patronlar ise zaten kanımızı emerek dünyanın bütün güzelliklerinden faydalanıyorlar. O pırıl pırıl denizler onların emrinde. Sen “acaba nasıl fazla mesai yaparım” derdine düşerken, onlar “acaba tatilimin kalanını nerede geçirsem” diye düşünüyor.

Biz işçiler örgütsüz olduğumuz sürece yazımız ayrı bir cehennem, kışımız ayrı bir cehennem olmaya devam edecektir. Ne zaman ki, diğer işçi kardeşlerimizle omuz omuza verip sorunlarımızı konuşmaya başlar ve çözümü için bir araya gelmeye başlarız, işte ondan sonra o mavi suların yolları biz işçilere de açılır. “Yok, böyle iyi” ya da “aman canım sen de” demeye devam ettiğimiz sürece, şu mavi dünyada kara talihimizle baş başa kalacağız demektir.

İstanbul’dan bir metal işçisi