Okurlarımızdan - Ağustos 2010
Umudumuzu Yitirmeyelim
Her insan bir ümidi olsun ister. Hayatla belki de en kuvvetli bağımız ümidimizdir. Ve her ümit, içinde kuvvetli bir “değişim” beklentisi taşır. Ümitlerimizin gerçekleşmesini istiyorsak, “bugünün” değişmesi, güzel yarınlar için dayanışma gerek, kıvılcım gerek. “Umutların” gerçekleşmesi, koşulları “değiştirmeye” çalışmak ve devamını getirmekle olur. Böylelikle bütün insanların onurlu bir yaşama sahip olması mümkün.
Tabii daha ümitlerini dile getirmeden, bu ülkede devlet, insanların “bir ümidi” olmasına engel olmaya çalışıyor, çünkü tahammül edemiyor. Sürekli olarak aynı mesajı veriyor, “ümitlenmeyin, hiçbir şey değişmedi ve değişmeyecektir” diye tekrarlıyor. İşçilerin tüm hak taleplerine rağmen her zaman patronların yanında olan devlet, bırakın işçilerin hakkını vermeyi, değişimin önünü her yandan keserek öyle korkunç bir ümitsizlik, öyle korkunç bir karanlık yaratıyor ki, insanlar küçük bir ışık kırıntısı görmeye hasret durumda.
Çoğu insan için AKP bir ümitti. Hem de iyi bir ümitti. İnsanları çevresine topladı. Dindarlar, Kürtler, demokratlar, Aleviler, Romanlar, işçi sınıfı ve daha birçoğu bu partiyi desteklediler. Neden mi, çünkü AKP sayesinde tepelerindeki bu ceberut devletten kurtulabileceklerini düşünüyorlardı. Kendilerine yapılan haksızlıkların sona ereceğini sanıyorlardı. AKP’ye oy verenlerin farklı bir ümitleri, farklı beklentileri vardı. Hepsi de “değişim” bekliyordu. Ama beklediklerini bulamadılar.
Bize düşen, “değişim umudumuz”un AKP gibi sermaye partileriyle gelmeyeceğini bilerek, işçi sınıfının birliğini ve dayanışmasını sağlamaya çalışmaktır. Her şeye rağmen ümidimizi kaybetmemeliyiz. Bu ümitten vazgeçmek, hayattan vazgeçmek olacak çünkü...
Çatalca’dan bir işçi
Altımızı Oymaya Devam Ediyorlar!
Merhaba dostlar. Ben İstanbul’un Esenler ilçesinde oturan bir işçiyim. Belediye o kadar iyi çalışıyor ki altımızı oymaya devam ediyor. Bugünlerde Çinçin Deresinde ıslah çalışmaları yürütülüyor. Nedendir bilmem bu derenin ıslah çalışması bir türlü bitmek bilmiyor. Hummalı bir çalışmayla dere yatağına döşenmiş olan büzler değiştiriliyor.
Yaklaşık olarak 3 yıl önce aynı derenin ıslah edilişini de gördüm. Anlaşılan bizim mahallenin deresi bir türlü ıslah edilemiyor ya da belediye ıslah etmek istemiyor. Yoğun derecede yağmur yağdığında dere yatakları taşıyor, bodrum katları su basıyor. Daha önceki yıllarda bodrum katta yer alan bir işyerini su basmış ve işyerinde gece yatan göçmen bir işçi yaşamını yitirmişti. Geçen yıl Ayamama Deresinin taşması sonucu 32 kişi yaşamını yitirmişti. Bundan ders çıkarmış olacaklar ki Çinçin Deresine çok büyük büzler döşüyorlar.
İnsan düşününce binbir türlü soru geliyor aklına. 3 yıl önce bu dereye neden bugünkü gibi büyük büz döşenmedi? Oysaki mahallede yaşayan insan sayısı artmadı ve dereye bağlanan kanalizasyon da aynı. Yağan yağmur miktarında 3 yıl öncekine göre çok büyük bir değişiklik var da onun için mi diye düşünüyorum. Anladığım kadarıyla öyle çok büyük bir değişiklik de yok. Geriye tek şey geliyor aklıma: Bu sistemin eğitim, sağlık, ulaşım vb. sorunlarda olduğu gibi altyapı sorununu çözmekte de sorunlu olduğu.
Belediyeler bugün insanlar için çalışan kurumlardan ziyade rant kapısı haline gelmiş durumda. 3 yıl önce iyi bir çalışma yapılsaydı ve gerçekten de büyük büzler döşenmiş olsaydı bugün yeniden bir ıslah çalışması yapılmazdı. Dedim ya mesele birilerinin keselerinin dolması meselesi olunca en iyi rant sağlama yollarından biri yol yapım çalışmasıysa diğeri de dere ıslah çalışması. Yapılan bu çalışmalar için belediye kimlere ne kadar rant sağladı bilmem fakat bu paraların bizlerin cebinden çeşitli yollarla çalındığını artık biliyorum. Bizlerden adını sanını bilmediğimiz birçok vergi kesiliyor. O vergilerin bizlere yol, su, elektrik olarak geri döndüğünü söyleyip duruyorlar ya, ben inanmıyorum. Biz işçi-emekçilere daha fazla sömürü olarak dönerken birilerine de muazzam zenginlik olarak dönüyor.
Bu sömürü düzeni var olan bütün kurumlarıyla biz işçi-emekçilerin altını oymaya devam ediyor. Bizler sistemin bu çarpıklıklarını ancak örgütlü mücadeleyle aşabiliriz. Kurulu düzenin biz işçi-emekçiler üzerinden rant sağlanmasının önüne geçemezsek daha çok altımızı oyarlar. O nedenle bütün sorunların çözümünde olduğu gibi altyapı sorununun çözümü için de birlikte hareket etmeli, örgütlü mücadele vermeliyiz.
Esenler’den bir işçi
Dökülen Kanların Sorumlusu Devlettir!
Demokratik açılımla birlikte gündeme gerçek adıyla gelen Kürt sorunu halen çözülmeyi bekliyor. Gelinen aşamada ne hükümetin ne de muhalefetin bu sorunu çözmek gibi bir çabasının olmadığı ortada. Devlet yine aynı devlet! Bu sorunu yıllardan beri denediği yöntemlere başvurarak çözmeye çalışıyor hâlâ. Şimdi de profesyonel orduyla yeniden imha planları yapmaya hazırlanıyor. Ama her şeye rağmen gündeme “Kürt açılımı” diyerek gelmiş olmasının işçi sınıfı içerisinde de bu sorunun tartışılabilmesini sağladığını söylemek mümkün. Çünkü daha önceleri “Kürt” kelimesine bile tepkiler çok daha farklı oluyordu. Bugün durum geçmişe nazaran biraz daha farklı. Yakın zamana dek Kürtçe konuştukları için işkencehanelerde katledilen Kürtler artık Kürdüm diyebiliyor. Hiç kuşku yok ki Kürt halkının yıllardır verdiği haklı mücadele bu duruma gelinmesini sağladı.
Burjuvazinin hep bir ağızdan bu ülkenin bölünmez bütünlüğünden dem vurması beyhude bir çabadır. Çünkü bugün Kürtler bölünmekten yana değiller. Böyle bir talepleri yoktur. Talepleri ise gayet açıktır: Demokrasi. Türk egemenler Türkiye Cumhuriyetinin demokratik olduğunu her platformda dillendiriyorlar. Bu yalanı söylerken bir yandan da Kürtlerin partilerini kapatıyorlar, binlerce partiliyi gözaltına alıyorlar, suçu haksızlıklar karşısında taş atmak olan yüzlerce çocuğu hapse tıkıyorlar. Kürt illerinde her yıl olduğu gibi bu yıl da dağı taşı bombalayıp ormanlık alanları ateşe veriyorlar. Ellerindeki medyayı en iyi şekilde kullanarak işçileri milliyetçilikle zehirleyip ırkçı söylemlerle emekçileri birbirine düşürüyorlar. Evet, TC’nin demokrasi anlayışı bu!
Dünyayı biraz algılayan bir işçinin artık bu milliyetçi ve ırkçı politikalara kanmaması gerekiyor. Bu savaşta bir haklı ve bir de haksız taraf vardır. Sınıf devrimcilerinin görevi ise Kürt halkının haklı taleplerini desteklemektir. Ayrılma hakkı da dahil olmak şartıyla. Kürt sorununa lafta sahip çıkmak değil mesele, mesele burjuvazinin milliyetçiliği alabildiğine yükselttiği dönemlerde bu basıncın altında kalıp sağa sola savrulmadan bu sorunun gerçek çözümünü samimi bir biçimde savunabilmektir. Bu savaşın daha fazla emekçilerin kanını dökmesine izin vermeyelim! Bu savaştan biz işçilerin hiçbir çıkarı yoktur. Dökülen Kürt ve Türk emekçilerinin kanının asıl sorumluları bu sorunun çözümünde ayak direyenlerdir.
Gazi Mahallesinden bir işçi
Hükümetin Kürt Açılımı
30 yıldır süren haksız savaş, her geçen gün artan baskı ve saldırılar… AKP hükümeti, kamplardan gelen barış guruplarını cezaevlerine koyarak, Kürt halkının seçmiş olduğu sözcülerini cezaevlerine koyarak, daha yaşamı tanımayan çocuklara yaşlarından kat ve kat fazla cezalar vererek “açılım” yapıyor. Her gün Kürt halkının üzerine bombalar yağdırılıyor, her gün yüzlerce insan ölümle yüz yüze geliyor ama onlar hâlâ açılımdan söz ediyorlar. Türkiye’de yardım toplayıp Filistin’e giden yardım gönüllülerinden 9’u İsrail tarafından öldürülmüştü ve Türkiye aydınıyla, demokratıyla, devrimcisiyle sokaklara dökülmüştü. Evet, yapılanları protesto etmek gerek, onlardan hesap sormak gerek. Ama TC’nin yaptığı katliamları da görelim. TC bir halkı yok etmek için her taraftan saldırıyor. Yüce başbakan hazretleri çıkıp medyada “Mavi Marmara gemisindeki 19 yaşındaki gencin ne günahı var? O bir terörist değildi” diyor! Peki Tayyip hazretleri, Doğu’da polis kurşunlarıyla ölen çocuklar terörist mi? Sen birilerine laf sokacağına önce kendi yaptığın katliamların hesabını ver bu halka. Ama onlar hesap vermezler, hesap sorarlar ve katliamlar yaparlar. Aynı iktidar partisinin belediye başkanları medyaya çıkıp “terörü durdurmak için ikinci üçüncü eşleri doğudan alın, bu terörü durdurun” diyebiliyor. İşte AKP’nin açılımı böyle bir açılım.
Esenyurt’tan bir tekstil işçisi
İşsizler Ordusu Hep Hazır Kıta
Sermaye ve onların hükümetinin sözcüleri işsizliğin azaldığını söyleyip dursalar da gerçek böyle değil. Gerçeğin farklı olduğuna kendi hayatlarımızdan ve etrafımızdan her gün şahit oluyoruz. Çünkü kapitalist sistemin içinde bulunduğu ekonomik krizin faturası bizlere işsizlik, sefalet ücretleri ve ihtiyaç maddelerine yapılan zamlar olarak kesilmekte. İşsizliğin boyutlarını göstermesi bakımından İzmir’de yaşanan iş başvurusu izdihamı oldukça çarpıcı bir örnek oldu.
İzmir Orman Bölge Müdürlüğü’nün orman yangınlarına müdahale edilmesi amacıyla açacağı 190 geçici işçi kadrosuna, aralarında kadınların da bulunduğu 3 bin 840 işsiz başvurdu. İzmir ve Manisa’da asgari ücretle 5 ay 29 gün süreyle geçici işçi olmak isteyenlerin kura çekimleri, İzmir Orman Bölge Müdürlüğü’nün bahçesindeki garajda yapıldı. Kuradan bir hafta sonra da spor elemeleri yapılacak. Adaylar, yapılan kura çekimi için sabah saatlerinden itibaren izdiham yarattı.
İzdiham sırasında gelen basın mensuplarına açıklamalar yapan işsizler, isteklerini duyurmak istiyorlardı. Karısı ve bebeği ile kurayı bekleyen bir işsiz, basına “Aslında tekstil işçisiyim ancak 6 aydır işsizim, tek umudum 190 kişi arasına girebilmek ve sigortalı bir işte sezonluk da olsa çalışmak” derken; karısı ise eşinin bu işin eğitimini almadığını ve tehlikeli olan bu işe girmesinden hem endişe duyduğunu hem de tek çarelerinin bu olduğunu söylüyordu.
Kura çekimine eşi ve kızı ile gelen başka bir işsiz işçi de kriz döneminde işsiz kaldığını söylüyordu. Yangın söndürmekten anlamadığını itiraf eden işçi, “Kurada adım çıkarsa, koşuların yapılacağı ikinci seçmelere kadar, antrenman yaparak hazırlanacağım. Göbeğimi eritmem gerekiyormuş” açıklamasını yaparken içinde bulunduğu durumu gülerek anlatıyordu.
Bu tipik işsizlik ve iş başvurusu sahnelerine kapitalizm yaşadığı müddetçe şahit olacağız. İşsizliğin bir kader olmadığını, dünyadaki işlerin insanca bir paylaşımla hepimize yeteceğini biliyoruz. Yeter ki kapitalistler değil biz yönetelim.
Gazi Mahallesinden Marksist Tutum okuru bir işçi
“Türkün Türkten Başka Dostu Yoktur”
Bu söz arada bir kulağıma gelir, bazen de televizyon programlarında ve Türk filmlerinde rastlarım bu söze. Sanırım patronlar biz işçileri diğer ülkelerin işçilerine ya da farklı mezhep ve etnik gruptan işçilere karşı kışkırtmak için böyle bir yola başvuruyorlar. Ne yazık ki tutmuş bu oyun.
Geçenlerde bir işçi arkadaşımla sohbet ederken aynı tanıdık laf çıktı ağzından. Ve ben bir taraftan düşünüp bir taraftan da arkadaşla konuşmaya başladım; “Türk vaar, Türk var” diye söze girdim. Sohbet koyulaştıkça da arkadaş ilk duruma göre biraz daha olumlu bakmaya başladı. Ama gerçekten de öyle değil mi? Türk vaar, Türk var. Meselâ çalıştığım işyerinde 72 milletten olmasa bile birçok farklı kökenden insan var. Ben de bunların içinde çalışan Türk kökenli bir işçiyim, patrona da sorsan eminim hakiki Türküm der. Fakat ben bu “hakiki Türk”ten ne yazık ki bir dostluk görmedim bugüne kadar. Bir Kürt işçisinin sırtına nasıl biniyorsa benimkine de aynı.
Zam ayında ya da aybaşlarında bir göçmen işçinin de benim de moralimiz bozuk çıkıyoruz muhasebeden. Yemeklerde, fazla mesailerde, ücretlerde, ücret kesintilerinde, Kürt, Türk, Laz vs. demeden hepimizin kanını emiyorlar. Diğer bir nokta ise başımıza bir şey geldi mi önce yanımızdaki işçi kardeşimiz koşuyor, patronlar ise ilk fırsatta kapının önüne koyuyor. Biz işçilere “kardeşiz, aileyiz” yalanını yutturan patronların, asıl kimlerle kardeş olduklarını televizyonlardan, gazetelerden yeterince görüyoruz. Onlar ancak zararı paylaşırken kardeş oluyorlar biz işçilerle, kârı paylaşırken ise bir bakıyorsun ki İngiliz, Fransız, Alman, İsrailli patronlarla canciğer kuzu sarması oluyorlar.
Şu gerçeği de biliyoruz ki milyonlarca Türk işçi açlık sınırında ücret alırken ya da işsizliğe mahkûm edilirken, bu soyguncu patronlar hâlâ asgari ücretin yüksek olduğunu söyleyebiliyorlar. Hatta birçok işyerinde en ufak açığı yakalanan işçileri tazminatsız kapı dışarı edip sefaletin kucağına itiyorlar. Bence bir kere daha anlamak gerekir ki, patronun biricik dostu memleketi neresi olursa olsun kendisi gibi kan emiciler olabilir ancak. İşçinin dostu ise patronlar değil, kendisi gibi emeğiyle geçinen işçilerdir. Bir işçinin başka bir halktan ya da ulustan bir işçiyle düşman olması ancak patronların işine gelir. Onun için işçi kardeşlerimizin mücadele alanlarında haykırdığı bir sloganı sizlere bir kez daha hatırlatmak istiyorum: patronlar kalleş, işçiler kardeştir!
Kıraç’tan bir işçi
Çocuklarınızı Gerçekten Seviyor musunuz?
İki yıldır ilköğretim öğrencileri 6, 7 ve 8. sınıflarda SBS sınavlarına giriyorlar. Amaç bu sınavların ortalamasının alınarak öğrencilerin başarılarına göre bir liseye gitmesi. Uygulama ilk başladığında ciddi itirazlarla karşılaştı. Bakanlığın kendisinden başka uygulamaya olumlu bakan neredeyse hiçbir uzman ya da kuruluş olmadı. Hatta yabancı okullar uygulamayı kabul etmedi ve sistemin dışında kaldılar.
SBS sınavının uygulandığı yıllar boyunca, bu itirazların hepsinin doğru olduğu ortaya çıktı. 12-14 yaş arası çocuklar okul dışındaki tüm boş vakitlerini ya dershanede ya da evde test çözerek geçirdi. Yaşamı, doğayı, insanı, toplumu ve kendilerini tanıyacakları en verimli yaşlarını, neden öğrendiklerini bir türlü kavrayamadıkları konuların içinde boğularak, test tekniklerini anlamaya çalışarak geçirdiler. Sınav stresi ve başarısız olma korkusu içinde, kaldıramayacakları ağır yüklerin altına girdiler ve psikolojileri harap oldu. Ya aileler? Üç kuruş maaşlarını dershanelere akıttılar. Ama dershaneye verilen parayla bitmedi tabii. Buna fazladan yol parası, yemek parası eklendi. Çocukları sınava çalışsın diye onların her istediğine ya razı olmak zorunda kaldılar ya da maddi-manevi güçleri yetmeyip bu istekleri yapamadıkları için kahroldular.
Bunların hepsi iki yıl boyunca gözümüzün önünde oldu. Bu yaşlarda çocuğumuz olsun ya da olmasın hepimiz bir şekilde akrabamız ya da arkadaşımız olan bu ailelerin yaşadıklarına ortak olduk. Kimse durumdan memnun değildi ama buna yüksek sesle karşı da çıkmadı. Şimdi bakanlık uygulamanın olumlu sonuçlar yaratmadığını söyleyerek ve zehir zemberek açıklamalarla kötüleyerek SBS’yi kaldırıyor. Ama yaşananların hesabını kimsenin vermeye niyeti yok. Ve daha kötüsü kimse gerçek bir hesap da sormuyor.
Yeri geldiğinde çocuklarımızın her şeyimiz olduğunu, onlar için canımızı vereceğimizi söylüyoruz. Ama onların çocuk gibi, insan gibi yaşama haklarını bile savunamıyoruz. Bile bile, göre göre, gözümüzün önünde, yönetenlerin yanlış uygulamaları yüzünden fiziksel ve duygusal olarak hastalanıyorlar. Biz ise buna razı oluyoruz.
Ve aslında bu buzdağının görünen yüzü. Kendimiz için ve çocuklarımız için hesabını sormamız gereken o kadar çok şey var ki. Ama bir şey yapmak için bir şey olmak lazım, biz işçilerin de bir şey olması demek örgütlü olması demek.
Eğitim emekçileri ve işçi aileleri örgütlü olsaydı, sendikalar mücadeleci işçi örgütlerine dönüştürülebilseydi, çocuklarımızı devletin bu sınav terörüne karşı korumak için sesimizi yükseltebilirdik. Ekmeği için, çocuğu için mücadele edemeyen insan hayatta ne için mücadele edebilir ki?
Baştaki soruyu şimdi tekrar soralım: Çocuklarımızı gerçekten seviyor muyuz? Bu sorunun cevabı evetse gereğini yapmak yani örgütlenmek ve hayatlarımızı, geleceğimizi çalanlara karşı mücadele etmek çocuklarımıza ve kendi insanlık onurumuza karşı boynumuzun borcudur.
Ankara’dan bir işçi
Düzenin Yalan Makineleri İşlemeye Devam Ediyor!
Geçtiğimiz günlerde İngiltere başbakanı David Cameron 30 Ocak 1972 yılında tarihe Kanlı Pazar olarak geçen katliam için “ülkem ve hükümetim adına özür diliyorum” dedi. Tabii ki bu özür uzun süredir devam eden bir soruşturmanın sonuçlarının açıklanmasından sonra geldi. Burjuva medyanın soruşturmanın yüklü maliyetini ön planda tutması, konunun başka yönlere kaydırılmasını amaçlıyor şüphesiz. İngiliz hükümetinin başlattığı soruşturma neticesinde, 30 Ocak 1972 yılında yurttaşlık hakları için yürüyen İrlandalılara yapılan katliamın faturası “disiplinden çıkmış” askerlere kesildi. Böylelikle İngiliz burjuvazisinin suçunu “disiplinden çıkmış” askerlere keserek konuyu kapatma ve biriken öfkeleri yatıştırma derdindeler.
Ezilen ulusların mücadelesinin var olduğu her ülkede egemen güçler böylesi bir mücadele yürüten halklara karşı acımasız katliamlara girişmiştir. Tarihin birçok dönemi bu tür katliamlara tanıklık etmiştir. İrlanda halkı da yüzyıllardır sömürgeci İngiltere’ye karşı mücadele veriyor. 1916 yılında devrimci James Connolly önderliğinde bir ayaklanma başlatmış ve bu ayaklanma kanla bastırılmıştı. Ancak bu katliam İrlandalılara boyun eğdirmeye yetmedi ve kısa bir süre sonra Güney İrlanda bağımsızlığına kavuştu. Kuzey İrlanda ise İngiltere’ye bağlı kalmaya devam etti.
Burjuvazinin planlı bir şekilde yürüttüğü İrlanda’yı sömürge olarak tutma politikası ve bu uğurda giriştiği katliamlar kendi sözcüleri tarafından aklanmaya çalışılmaktadır. Tıpkı bu topraklarda yaşanan Kürt mücadelesinde olduğu gibi. Yıllardır ulusal kurtuluş mücadelesi veren Kürt halkına karşı girişilen katliamlar kitlelerden gizlenmiş, hatta bizzat devletin yaptığı katliamlar PKK’ye fatura edilerek Kürt hareketine yönelik bir nefret yaratılmak istenmiştir. Ergenekon sürecinde açığa çıkan bazı gerçekler devletin yaptığı katliamların bir kısmını gün yüzüne çıkarmıştır. Asit kuyularında katledilen insanların cesetleri yıllar sonra ortaya çıktı. Fakat düzenin yalan makineleri bugüne kadar öyle iyi çalışmıştı ki kitleler yapılan katliamlara sessiz kalmakta, hatta taraf olmaktaydılar.
İşçi sınıfının örgütsüzlüğü koşullarında bu yalan makineleri ne yazık ki tıkır tıkır işliyor. Burjuvazinin işçi sınıfının uyanışını engellemeye ve kendi siyasetine dâhil etmeye yarayan bu makineyi kırmanın tek yolu, işçi sınıfı içinde burjuvaziden bağımsız bir sınıf siyasetinin egemen kılınmasıdır. Böylelikle zihnimizdeki yanılsamaları yok eder ve bağımsız sınıf siyaseti ile bakarız olaylara. Hiçbir güç aldatamaz artık bizi. Evet dostlar, kapitalizm var oldukça onun yalan makineleri de işlemeye devam edecek. Burjuvazinin yalanlarına kanmamak için Marksizmle donanıp bağımsız sınıf siyaseti yürütmemiz gerekiyor.
Burjuvazinin yalanlarına kanma, sınıf bilinciyle donan!
Gebze’den bir petro-kimya işçisi
Bu Sınav Neyin Sınavı?
On binlerce insanın umutlarını, hayallerini ve emeklerini ortaya koyduğu bir üniversite sınavını daha geride bıraktık. Uykularında bile sorularla boğuşan, nereye savrulacağını bilmeden tam gaz yarışan öğrencileri mi anlatayım, yoksa çocuklarımız bizim çektiklerimizi çekmesin diyerek, binbir güçlükle kazandıkları paraları dershanelere akıtan işçi ailelerini mi? Yazacak o kadar çok şey var ki.
Sınava gireceğim okulun kapısında beklerken etrafıma şöyle bir baktım. Ailelerinin beklentilerini gerçekleştirmek isteyen sıkıntılı, telaşlı genç insanlar… Ve belki de onlardan daha tedirgin olan anneler babalar… Düşündüm de bu kalabalıktan kimileri sınavı kazanmanın kısa vadeli mutluluğunu tadacak. Kimileri “bu sefer olmadı, bir dahaki seneye” derken, kimileri de bu koşuşturmadan elleri boş dönüp gerçeklerle daha erken yaşta yüzleşecek.
Tüm bunlar olup biterken hayatın ne olduğunu, kim olduğunu ve nasıl bir dünyada yaşadığını bilmek. Hayatın gerçeklerini başka gençlere de gösterebilmek en önemli nokta. Evet, ben üniversiteye gideceğim ya da gidemeyeceğim. Belki mezun olup çalışacağım, belki de okulu yarıda bırakmak zorunda kalacağım. Ne olursa olsun farkında olmam gereken şey, bu sistem devam ettikçe benim hayattaki yerim büyük değişikliğe uğramayacak. Hangi işkolunda çalışırsam çalışayım bu benim işçi olduğum ve sömürüldüğüm gerçeğini değiştirmeyecek.
Biz işçiler, patronlar sınıfı gibi rahat koşullarda yaşayamıyoruz. Bugün yaşadığımız tüm sıkıntıların sorumluları patronlar sınıfıdır. Geleceğimi bulanıklaştıran, gözlerimizi ve beyinlerimizi kör eden onlar. İnsanlarımızın gözyaşları onların eseridir. Ama bir de şu gerçek var ki; bu koskoca dünya bizimdir, işçi sınıfınındır. İşte tam da bu nedenle okumalıyız bence, kendi sınıfımızın tarihini ve geleceğini inşa etmek için.
Fabrikalarda, üniversitelerde, mahallelerde yani her yerde mücadeleyi yükseltmeliyiz. Ancak o zaman okumaktan, çalışmaktan tat alacağımız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kuracağız.
Gebze’den bugünün öğrencisi, geleceğin işçisi bir genç
Performans Düzeyi
Bilinçli işçiler hariç birçok işçinin kafasına şu mantıkla düşünmek çoğu kez doğru gelir: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” Bilmezler ki nefes aldığın havaya, yediğin yemeğe, o güzelim uykuna o yılan her an dokunuyor. Yılanı engelleyebilecek olanlar bunun için bir şey yapmadıkça da dokunmaya devam edecek.
Yılanın onlara dokunmadığını düşünen arkadaşlar hangi mantıkla böyle düşünürler merak ederim. O yılan çalıştığımız fabrikalarda bizlerin sırtından daha çok kâr elde etmek için yeni yeni sistemler üretiyor. Bizim fabrikada da yeni bir uygulama başlattılar. İşçilerin çalışmalarını yüzdeye vuruyorlar, işçilerin çalıştığı yüzdeleri herkesin içinde açıklayarak aramızdaki rekabeti arttırmaya çalışıyorlar. Bununla beraber işçiler arasında kin ve düşmanlık yaratmaya çalışıyorlar. Ücretlerin yükselmesi için performans düzeyinin yükselmesi gerektiğini söylüyorlar ve bu yolla da işçiler arasında rekabet yaratıyorlar.
Bu tür oyunlara dur demeliyiz. Bu sistemlerin iç yüzünü, bunların aslında patronun çıkarına olduğunu yılanın onlara dokunmadığını sanan işçi arkadaşlara anlatıp onlara gerçeği göstermeliyiz. Kapitalist sistemin uşakları ne tür sistemler çıkarırlarsa çıkarsınlar, işyerlerinde işçiler bir arada olabilirse onların bu oyunlarını bozabilirler. Ve devam ettiremedikleri bu sistem çöker, tuzla buz olur.
Ankara Sincan Organize’den bir işçi
