Okurlarımızdan - Ağustos 2007
“Küçük-burjuvanın Anatomisi”
Kapitalist sistemin ürettiği hastalıklardan biri de küçük-burjuva hastalıktır. Elif Çağlı’nın bu konudaki yazısını okuduğumda acaba yazıda ben mi tarif ediliyorum diye düşündüm. İşçi olmamıza rağmen nasıl oluyor da küçük-burjuva özellikler taşıyabiliyoruz diye düşünebiliriz. Oysa Elif Çağlı’nın dediği gibi, “Kapitalizmde bilimsel açıdan ara sınıfın küçüldüğü, işçi sınıfının ise devasa büyüdüğü aşikâr bir gerçektir. Böylece bu ara sınıfın nesnel dayanakları alabildiğine zayıflamaktadır. Fakat küçük-burjuvazinin modern toplumda tuttuğu yer nesnel olarak önemini yitirmekte olsa da, küçük-burjuvanın konumundan türeyen çeşitli sosyal ve siyasal sorunlar önemini yitirmiş değildir. Toplumsal yaşamı kavrayış tarzı olarak küçük-burjuvalık, kapitalizm öncesinden günümüze uzanan, adeta toplumun tüm dokularına sinmiş bulunan ve aslında etki alanını burjuvasından işçisine kadar genişletebilen bir zihniyettir. O nedenle de küçük-burjuva kavramı, bu ara sınıfa mensup olanlardan çok daha geniş ölçekli bir gerçekliği anlatıyor. Kapitalist gelişme nesnel bakımdan bizi giderek küçük-burjuva katmanlardan kurtarıyor, ama küçük-burjuva zihniyet bir türlü kurtulamadığımız, kapıdan kovsak bacadan giren ve neredeyse ortalama insanın yaşamı algılayışını genelleyen bir problem oluşturuyor.”
Yukarıdaki satırlarda belirtildiği gibi işçi sınıfının bir parçası da olsak bu hastalık toplumun bütün kesimlerini sarmış durumda. Kapitalizmin yaydığı hastalıklara karşı ancak örgütlü mücadele ile karşı konulabilir. Fakat örgütlü mücadele için ter döken insanların sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için kapitalizmin hastalıklarından kurtulması gerekir. Bu hastalıkları yenemeyen veya yüzleşmeyenler sonuçta istenilen hedefe gidemeyecekleri gibi mücadeleye de büyük zarar vereceklerdir. Zora gelememek, eleştiriye tahammülsüzlük, kolay elde edilecek başarılar peşinde koşmak, pohpohlanma isteği, önde görünme isteği, sabırsızlık, dükkâncılık, reklâmcılık, çokbilmişlik, kıskançlık gibi özellikler küçük-burjuvanın özellikleri olarak yazıdan çıkartabildiğim davranışlardır. Kapitalist toplumun pisliklerinden kurtulmak istiyorsak bunu sadece iyi niyetlerimizle başaramayız. Bizler kapitalist sömürüye son vermek isteyen insanlar olarak kendimizle mücadelemizi de devrimci bir tarzda yürütmek zorundayız. Birçoğumuz yazıyı okuduğumuzda eminim kendimizden çok şey bulmuşuzdur. “Bende bu davranışların hiçbirisi yok, ben sütten çıkmış ak kaşığım” diyen varsa demek ki küçük-burjuvalığa devam ediyor.
Devrimci mücadelede sabır, eleştiri, zorluklar karşısında umutsuzluğa kapılmamak çok önemli bir yere sahiptir. Bunlardan yoksun bir mücadele çizgisi nasıl başarılı olabilir ki? Bizler ’80 sonrası nesil olduğumuz için her şeyin hemen olup bitmesini istiyoruz. Ancak bazen küçük bir şey için bile emek harcamak, sabırla beklemek gerekiyor. Tabii bunları öğrenmek kolay değil, ben sabırlı olacağım demekle sabırlı olunmuyor. Doğru bir yaklaşım tarzı olmadan hiçbir insanın bu davranışlardan kurtulması kolay değildir. Bu tip hastalıklardan kurtulmayı sağlayacak tek doğru tarz Bolşevik tarzdır. Bolşeviklerin tarihine baktığımızda Lenin bütün yaşamı boyunca örgütsel sorunlarla uğraşmayı hiç bırakmadı. Hep bu tip hastalıklarla, zaaflarla uğraştı. Bolşevikleri devrimci bir parti yapan da bu tarzın başarısıydı. Lenin hiçbir zaman dükkâncılık, reklâmcılık, sabırsızlık, kariyerizm gibi küçük-burjuva davranışlara müsaade etmedi. Çünkü Bolşevik tarz uzun soluklu, sabır gerektiren, eleştiri silahını iyi kullanabilen, reklâmcılıktan ve gösterişten uzak, rekabetçi olmayan bir tarzdır.
Dünyayı değiştirmek, yeni bir gelecek kurmak bizlerin elinde. Ancak hedefe giden yolda yarı yolda kalmak istemiyorsak kendimizle hesaplaşmalıyız. Unutmayalım ki bizler kapitalist toplum içinde yaşıyoruz. Hiç birimiz kapitalizmin hastalıklarına karşı şerbetli değiliz. Bizleri kapitalizme karşı koruyacak tek dayanak örgütlü mücadeledir. Bugün genç kuşak olarak sınıf hareketinin son derece durgun bir döneminde yaşasak da bizleri davaya sağlam bağlarla bağlayacak bir Bolşevik tarzın yeşerdiğini görebiliyoruz. Onun için Elif Çağlı’nın yazısındaki bütün satırlar biz gençler için altın değerindedir. Bunlardan yararlanmak, bu şansı değerlendirmek bizlere kalıyor.
Gazi Mahallesi’nden bir Marksist Tutum okuru
----------------------------------------------
Ben bir büro işçisiyim, iki yıldır bir tekstil firmasında çalışıyorum. Çalışma şartları malum; mesailer ücretsiz, hafta sonu zorunlu çalıştırılıyoruz, maaş ise sadece ertesi gün işe geri gelebilmemizi sağlayacak kadar. Geçenlerde şirketin holding olması şerefine çalışanlar için yemekli bir eğlence (toplantı) yapılacağını duyurdular ve hatta bu toplantıya katılmanın mecburi olduğunu söyleyerek izinleri dahi iptal ettiler. Buraya kadar ters gelen bir şey yok gibi; asıl olay toplantının içinde… Özellikle çok lüks bir yer seçilmişti, zenginliğin, ihtişamın, gösterişin en alâsı… Saray gibi döşenmiş mobilyalar, etrafta koşuşan hizmetçiler, bilinçsiz bir işçinin bu manzarayı görüp de etkilenmemesi mümkün değil. Oyun iyi hazırlanmıştı, girişte herkese üzerinde isimlerin yazılı olduğu kartlar verdiler, bunları boynumuzda taşıdık, böylece bize önemli olduğumuzu gösterdiler! Hepimiz bekleme salonundaydık, patron ve üst düzey yöneticiler dâhil, ayaküstü sohbet ediliyordu (patronu gördün mü, vay bee o da bizim gibi insan işte, bak bizimle sohbet ediyor). Sonra toplantı salonuna aldılar, hiçbir masraftan kaçınılmayarak sırf biz işçiler için çok güzel bir organizasyon hazırladıklarını anlattılar ve gösteri başladı. Önce patronu davet ettiler sahneye, kendini ve bu başarıyı nasıl yakaladığını anlatmasını rica ettiler. Patron bey tabii ki kırmadı bu ricayı. Meğer bu işe iki dikiş makinesiyle başlamış, önüne her zaman bir hedef koymuş ve hep çalışmış… Gerçi zengin babasının da katkıları olmuş ama önemli olan o hep çalışmış ve başarmış ( aaaa, demek ki çalışırsak biz de çok para kazanabiliriz ama biz işi bilmiyoruz!). Sonra da çalışanlara nasihatler etti “sevgili” patronumuz. Şirketimizin ne kadar büyüdüğünü, bilmem kaç kişiye istihdam sağladıklarını, açacakları mağaza sayısını, bir de geçtiğimiz dönem içinde ne kadar kâr ettiklerini anlattı. Böylece biz de ne çok para kazandıklarını öğrenmiş olduk. Ama maaşların artacağına dair hiçbir şey duymadık.
En çok satış yapan mağazaları anons ettiler ve sahneye davet edip kupa verdiler, ardından bu mağazalarda çalışanlar içinde en fazla satış yapanlara madalyalarını taktılar (gördün mü işte, çalışanı ödüllendiriyorlar!). Herkeste bir motivasyon, bir motivasyon! Sonra bir sürü sıkıcı şirket haberleri… Toplantıyı uyuklayarak bitirdik ve yemek için bahçeye geçtik; yemekler açık büfe, bar bölümünde ise “sevgili” patronumuz barmenlik yapıyor ve isteyenlere içki, kola vs. servisi yapıyordu. (Patronumuz ne kadar mütevazı ve işçilerine ne kadar yakın değil mi?!)
İşte böyle bir toplantıydı, bu toplantıya katılan işçilerin çıktıklarında nasıl bir psikolojide olduklarını düşünebiliyor musunuz? Bütün bir yıl sömürülen, ekmekleri ellerinden alınan, en kötü koşullarda yaşamaya ve çalışmaya mahkûm edilen, horlanan, dışlanan işçiler, bunca yıllık acılarının kendi akılsızlıkları ve iş bilmezliklerinden kaynaklandığına inandırıldılar. Çok çalışırlarsa kendilerini kurtarabilecekleri ve geleceğe güvenle bakabilecekleri yalanlarına kanar oldular.
İşçiler elbette geleceğe güvenle bakabilecekleri bir dünyada yaşayabilirler, ama asla bu sistemde değil. Karşımızda çok güçlü bir örgüt var, işçileri uyutmak ve bilinçlenmelerini engellemek için yapmayacakları şey yok. Kapitalizm her gün bizi biraz daha yok oluşa sürüklüyor. Önümüzde tek bir yol var, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya ve gerçek özgürlük için ya bu sistemi yıkacağız ya da bu sistemi yıkacağız. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.
Şişli’den bir Marksist Tutum okuru
-----------------------------------------------
Marksist Tutum’la beraber
Günümüzün zor iş koşullarında uzun saatler boyunca çalışan bizler, bu da yetmezmiş gibi fazla mesailere mecbur ediliyoruz ve kalmak istemediğimizde de bir anda patronun hedefi haline geliyoruz. Bu yoğunluk içersinde bir de psikolojik baskılara, hakarete vardırılan sözlere maruz kalıyoruz. Sınıf mücadelesinin diplerde olduğu bu dönemde işçiler birbirinden kopuk, bilinçsiz ve örgütsüzler. Bu yüzden işyerlerinde daha çok eziliyoruz ve boyun eğmeye mecbur kalıyoruz. Yoğun çalışma koşulları sonucunda bizlere kalan zamansa maalesef birkaç saatten ibaret oluyor. Ne yapabilirsen bu süre içinde yapmalısın. Normal koşullarda bu süre, eve gidip yemek yiyip duşunu aldıktan sonra belki ev halkıyla üç beş sohbetin ardından çabucak bitiverir. Sonra yorgun bedenini yarınki işgününe hazırlamak için yatarsın. Bizlerin her şeyini programlayan bu sistem bizlere okuma, düşünme zamanı bırakmaz. Bu kısıtlı zamanda var olan sistemi doğru kavramak, gündemi takip etmek zorlaşır. Sabah almış olduğum günlük gazeteyi bütün gün yanımda taşıdıktan sonra ancak geç bir saatte bakma fırsatı bulabilirim. Günlük gazetedir ama ben baktığımda gün çoktan bitmiştir. O da bakmak değil tabii sadece göz gez gezdirmek.
İşte tam da bu sırada, zamansızlığın, kopukluğun arasında Marksist Tutum devreye giriyor. Her sayıda ayrı ayrı değerli konularla, gündeme ve tarihe dair zengin içeriğiyle bizlere ulaşıyor. Bulunduğumuz topraklarla beraber Asya’dan, Afrika’dan, Amerika’dan, Avrupa’dan da haberdar oluyoruz. Çevirmiş olduğumuz bir sayfayla beraber Afrika’daki kardeşlerimizin, orada ezilen insanların nelere maruz kaldığını, nasıl bir yaşam sürdüğünü öğrenmiş oluyoruz. Bu değerli yazıların hepsini bir dergi içersinde bulabiliyoruz. Bizleri, işçi sınıfını ilgilendiren bilgilere ulaşmış oluyoruz sayenizde. Biz işçiler için önemli bir kılavuz Marksist Tutum. Göremediğimiz, duyamadığımız bilgileri bize getiriyorsunuz. Sizin yazılarınızla bizler olaylara doğru şekilde bakmayı öğreniyoruz. Politikayı öğreniyoruz, politika yapmayı öğreniyoruz. Tabii bizim politikamız onların bizleri uyutmak için kullandıkları politikanın teşhiridir. Sizlerin bize aktardığı bilgiler o kadar önemli ve değerli ki, farklı yayınlar takip edemediğim için çok üzgün değilim. Çünkü her şey en doğru haliyle Marksist Tutum’da var. Marksist teoriyi anlama, kavrama ve bilince çıkarmak için Marksist Tutum’a daha fazla zaman ayıralım.
Esenler’den bir tekstil işçisi
---------------------------------------------
Burjuva partiler yaklaşık iki aydır seçim propagandası yapıyorlar. İl il miting düzenleyerek, televizyonlarda, sokaklarda, gazetelerde, kısacası her yerde seçim için hazırladıkları yalanlarının propagandasını yapmaktalar. Neler yok ki vermeyi, çözmeyi, ortadan kaldırmayı vaat ettikleri şeyler arasında…
Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de burjuvazi bize yalanlardan başka bir şey vaat etmedi. Her yıl 1 milyon 200 bin işçi istihdam edilerek işsizlik sorunu çözülecek; en fakir 3 milyon 500 bin aileye her ay 350 YTL yardım yapılarak yoksulluk, açlık ortadan kaldırılacak; her aileye ev, araba anahtarı verilerek barınma sorunu giderilecek; ÖSS kaldırılınca, ücretsiz kitap dağıtınca eğitim sorunu çözülecek; herkes sadece kimliğini göstererek bütün hastanelerden yararlanacak ve böylece sağlık sorunu çözülecek! Bunlar sadece burjuva partilerin bize sunduğu seçim vaatlerinden birkaçı. Hepsi yalan, hepsi sahte, hepsi hayali.
Fazla uzağa gitmemize gerek yok. Bu yalanlar bize 2002 seçiminde de söylenmişti. O seçimde de sınırsız vaatler sıralanmıştı ve bunların hiçbiri yerine getirilmedi. İşsizlik söyledikleri gibi azalmamıştır. Tersine bugün her ailede en az 2-3 işsiz bulunmakta, her mezun olan öğrenci ise iş bulamayarak eğitimli işsizler ordusuna katılmaktadır. İş bulabilmek için kapı kapı dolaşmak zorundayız. Ev, araba almak şöyle dursun ev kiraları daha da yükseldiğinden bize verilen asgari ücret kiramızı bile ödememize yetmemektedir.
“Ücretsiz kitap dağıtarak eğitim sorununu çözdük” diyor AKP hükümeti. Sadece ücretsiz kitap dağıtmakla eğitim sorununun çözülemeyeceğini hepimiz biliyoruz. Okula kayıt sırasında alınan kayıt ücreti kaldırıldı denilmesine rağmen hâlâ alınıyor. Yıl içerisinde ailelerden istenen aidatlar toplanılamazsa hiçbir okulda ısınma sistemi çalışamıyor ve dersler soğukta yapılıyor. Okulun bakım onarım ücreti de bu aidatlardan ödeniyor.
Bildiğimiz gibi birkaç ay önce sağlık kurumları tek bir çatı altında toplandı ve bu durum sağlık sorunu çözüldü diye yansıtıldı. Peki şimdi tek çatı altında herkes kendi kimliğiyle sevksiz tedavi olabilse bile, yazılan bazı önemli ilaçları alacak para hangimizde var ki? Onca prim ödememize rağmen devlet ilaçların çoğunu ödemiyor. Bazı ilaçlar ise özel ihtiyaç statüsüne sokulup parası bize ödettiriliyor. Her aileye bir aile doktoru diyorlar. Şimdiye kadar hangi doktor “ailemizin doktoru” olarak bizimle ilgilenip bizi tedavi etmiş ki? Aksine hastanelerde bizimle doğru dürüst ilgilenilmemekte, bağırılıp çağırılmaktadır. Genel sağlık sigortasından yaralanabilmemiz için 90 gün prim ödemek zorundayız. Açıkçası burjuvazi bize “paran varsa yaşa, yoksa öl” demektedir.
Ne işsizlik, ne eğitim, ne barınma, ne de sağlık sorunu, burjuvazinin bize sunduğu yalanlarla veya şu ya da bu burjuva partinin iktidara gelmesiyle ortadan kalkabilir. Kapitalizm bizi bu sorunlarla karşı karşıya getiren sistemin ta kendisidir. Kapitalist sistem bize yaşanılacak bir hayat sunmamaktadır. Burjuvazi şimdiye kadar elimizdeki haklarımızı gasp etmiştir ve etmeye de devam edecektir. AKP hükümeti daha başa gelir gelmez 4857 sayılı İş Kanunu yasalaştırdı. Bununla, daha çok sömürü daha az ücret anlamına gelen esnek çalışma yasallaştı, 8 saatlik işgünü ortadan kaldırılarak 12 saat fiili bir hal aldı ve iş güvencesi denen şey tamamen yok edildi. Bu seçimde iktidara gelecek olan burjuva partisi de bizi bu kölelik koşullarına itmeye devam edecektir.
Burjuva seçimleri ya da partileri bizleri oyalamaktan, yalanlarıyla kafamızı karıştırmaktan, kışkırttıkları milliyetçilikle bizi birbirimize düşürmekten başka bir işe yaramazlar. Onlar için A partisi kazanamazsa B partisi iktidara gelir ve değirmenin taşını döndürmeye devam eder. Burjuvazinin partileri, hükümetleri, parlamentoları kapitalist sistemin sürmesini sağlayan araçlardır. Biz işçiler, ancak mücadele ederek bu kokuşmuş sistemi ortadan kaldırabiliriz. Burjuvazinin yalanlarına kanmayarak kendi sınıf cephemizi oluşturmalıyız. Nerede olursak olalım örgütlenip mücadele etmekten başka çaremiz yok. İşsizliğin, açlığın, yoksulluğun olmadığı bir dünyayı ancak biz işçiler mücadele ederek kurabiliriz.
1 Mayıs Mahallesinden Marksist Tutum okuru bir kadın işçi
-------------------------------------------
Yaşasın örgütlü, bilinçli, inançlı mücadelemiz!
Merhaba dostlar! Öncelikle işçi sınıfına doğru bilinç taşıyan Marksist Tutum’un ikinci yılını saygıyla selamlıyorum. Dostlar ben gördüğüm bir olayı siz işçi kardeşlerimle paylaşmak istiyorum. Bundan bir hafta önce üç arkadaş bankta oturuyorduk. Bir teyze bankta uzanmış yatıyor. Gözüm teyzeye ilişti. Bir taraftan da polisler geziyor. İçimden, gelip teyzeyi kaldırıp göndereceklerini düşündüm Diğer taraftan ise kaldırıp gönderseler bile başka bir bankta uzanıp yatacak, başka gidecek bir evi bir yeri yok ki. Yatağı banklar, hayatı sokaklar olmuş. Kapı kapı dolaşıp dilenerek karnını doyuruyor. O an bu pislik kapitalist sisteme öfkem daha da çok arttı. Bu kadar bolluğun içinde insanlar açlıktan, yoksulluktan, sefaletten nasibini alıyor. Bu insanlar hayattan hiçbir tat alamadan sokaklarda ölüp gidiyorlar. İnsanlık bunu mu hak ediyor? Üretilen o kadar çok ürün varken bizlerin payına düşen karın tokluğuna çalışmak. Ürettiklerimizi ne giyebiliyoruz, ne de yiyebiliyoruz. Yiyeceklerin birçoğunun adını dahi bilmiyoruz. Ben de bu dünyaya geldim-yaşadım-gidiyorum diyemiyorum. Kapitalizm yaşamımızı bizden çalıyor. Bizleri köleleştiriyor. Bir böcek gibi görüyor. Fakat biz işçilerin sırtından kârına kâr katıyor. Büyüdükçe büyüyor. Ama her şeyi yaratanın, her şeyi üretenin biz işçi ve emekçiler olduğunu bildiğinden işçi sınıfından çok ürküyor. Biz işçiler olmazsak patronlar bir halt elde edemezler. Patronlar bizi iliklerimize kadar sömürüyorlar. Yaşamımızı kendi doğrultularında yönlendiriyorlar. Bizleri kukla gibi hareket ettiriyorlar. Peki, biz işçiler bu kötü koşullara duyarsız mı kalacağız? Eğer bizler duyarsız kalırsak, o bankta yatan ya annemiz ya babamız ya da çocuklarımız veya bizler olacağız. Bir araya gelip örgütlenmediğimiz sürece bunların hepsi olacak.
İşçi sınıfının üretimden gelen gücü var. Bu gücü kapitalist sisteme karşı birleştirmeliyiz. Birleşmeliyiz aç kalmamak için, birleşmeliyiz sokaklarda ölmemek için. İnsan gibi yaşamak için, hayattan tat aldım diyebilmek için işçi sınıfının bir araya gelip örgütlenmekten başka çaresi yok. Ben şuna inanıyorum, işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. Tarihte bu kanıtlanmış. Kanıt çok açık. 1917 Ekim Devrimi! O zaman da işçi sınıfı vardı, şimdi de işçi sınıfı var. Bu ne hayal ne de düş, yeter ki biz yürekten inanalım. Biz bir araya gelip örgütlü gücümüzü oluşturalım. O zaman banktaki teyzeyi, sokaktaki çocuklarımızı içine düştükleri durumdan kurtarabiliriz. İnsan gibi yaşıyorum diyebilmek için örgütlenmeliyiz. Yaşasın örgütlü, bilinçli, inançlı mücadelemiz!
Esenler’den bir kadın işçi
------------------------------------------
Şimdi ne yapmalı?
Değerli kardeşlerim, bizler istesek de istemesek de birileri Türkiye’yi seçim sürecine sürükledi. Artık değişik dedelerden ninelerden masal dinler gibi aylar boyunca vaatler dinleyeceğiz. Öyle yalanlar söyleyecekler ki, bizleri bir hayal ülkesine götürecekler.
Öyle bir ülke tablosu çizecekler ki, ne işsizlik kalacak, ne hastanelerde, bankalarda kuyruk kalacak. Yani onlar yıllardır bizlere söylenen yalanları tekrarlayacaklar. Bizler de her partinin düzenlediği mitinglere katılacak, onları alkışlayacak “bravo, yaşa!” diye tezahürat yapacağız. Derken süreç bitecek ve bizler kendimize göre, bizlere en tatlı masalı anlatan parti liderine oyumuzu vereceğiz.
Sonra başlayacağız beklemeye. En çok oyu alan parti hükümeti kuracak. Ve beş yıl boyunca bizleri yönetmeye başlayacak. Bu süreç boyunca tüm görsel ve yazılı basın, medya, yeni hükümeti kuran partiyi ve başındaki liderini öyle bir destekleyecek ki, bizler ne kadar doğru bir seçim yaptığımıza inanacak ve kendimizle gurur duyacağız. Günler geçecek, aylar geçecek sonra yıllar geçecek ama bizler açısından bir şey değişmeyecek. Sonra evlerde, kahvelerde, sokaklarda tartışmaya başlayacağız.
Kimimiz “ellerim kırılsaydı da oy vermeseydim”, kimimiz “bunlar daha yeni geldi hükümete, biraz sabredelim” diyeceğiz. Sonra bakacağız ki bunların da diğerlerinden farkı yokmuş. Sonra bunları yere göğe sığdıramayan medya da kıyısından köşesinden bunların yolsuzluklarını anlatmaya, yazmaya başlayacak. Derken beş yıla yaklaşan iktidarını yerden yere vuracak. Ve bizlere yeni bir lider veya parti empoze etmeye başlayacaklar. Bizler de yeni bir seçimde yeni lidere oyumuzu vermek üzere beklemeye başlayacağız.
Değerli kardeşlerim, bizler bu masalları dinleyip çocuklar gibi uyumaya mahkûm olmamalıyız. Onları iyi takip edin. Her biri çok iyi ajitasyon çeker. Ama hiçbiri ne seçim meydanlarında ne de parti programlarında ABD ve AB emperyalizmine karşı ya da İsrail siyonizmine karşı tavır alamaz. Memleketin 28 bölgesindeki Amerikan üslerini kapatacağız diyemez. Dünya halklarına kan kusturan savaş makinesi NATO’dan çıkacağız diyemez. IMF ve Dünya bankasının programlarını uygulamayacağız diyemez.
Banka hortumlayanların mal varlıklarına el koyacağız diyemez. Susurluk’ta, Şemdinli’de ortaya saçılan çetelerden hesap soracağız diyemez. Kahraman Maraşların, Çorumların, Madımakların, 1977 1 Mayısının hesabını soramaz. Kısacası değerli dostlar, bizler bu seçim aldatmacasına alet olmaya mecbur değiliz. Başka bir dünya mümkün.
Hepimiz elele, omuz omuza, yan yana, birlikte, demokratik bağımsız Türkiye şiarıyla mücadele etmeliyiz. Bu uğurda bedel ödeyenlerin yolunda işçi sınıfı ve yiğit öğrencilerimizle bedel ödemeyi de göze alarak ayağa kalkalım ve yönetilen değil yöneten olalım. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
emekli bir deri işçisi
