Okurlarımızdan - Eylül 2008

Kaska Değil Kafaya Bak!

Çevik kuvvet polislerinin kasklarına numara uygulaması başlatıldı. İlk etapta 4 ilde (Sivas, Kocaeli, Kayseri ve Eskişehir) başlatılan uygulama ile, adına “orantısız güç” dedikleri uygulamaların önüne geçmek, şiddet uygulayan polislerin kimliğine ulaşabilmek hedefleniyor sözde.

Son yıllarda polisin uyguladığı dizginsiz terör iyice ayyuka çıktı. Eylemlerde, sokakta, basın açıklamalarında kitlelere saldıran polis, gözünü kırpmadan silahını, kelepçesini ve copunu kullanmaktan geri durmuyor. İş o derece abartıldı ki polise yan gözle bakmak dahi suç oldu. Ne de olsa arkasında onu destekleyen, ileri iten bir polis devleti bulunuyor.

Bir yandan AB standartları ve demokratikleşmeden dem vuran TC, diğer yandan bilumum polis gücünü güpegündüz hastanelere, sendikalara, parti binalarına ve evlere saldırtıyor. 1 Mayıs günü hiçbir polis boş durmadı. Gaz bombası atandan gazeteci dövene, parti binasına saldırandan sendika binasını basana, tam bir meydan savaşı yaşandı. Her olaydan sonra polisler sırra kadem bastı ve hiçbiri yaptıklarının hesabını vermeyerek ödüllendirilmiş oldular.

Kaska verilen numaralarla artık yerde kadınlara tekme atan, saçından tutup yerde sürükleyen, tokat atan, elindeki copla işçilere, gençlere saldıran polisler tespit edilecekmiş. Oysa istense daha evvel de rahatlıkla bulunacak bu polisler bugüne dek bulunmayıp korundu. Tıpkı katillerle kahramanlık pozu veren, karakolda adam öldüren, işkence ve tecavüz suçu işleyen polislerin korunup kollandığı gibi.

Sermaye düzeninden kendi suçlarını itiraf etmesi ve katillerini ifşa etmesi beklenemez. Onları suçüstü yakalayıp cezasını verecek olan güç örgütlü işçi sınıfıdır. Ancak sınıfın örgütlü gücü polis terörüne son verebilir. Kaska yazılacak numaraya değil, o kaskları taşıtan ve taşıyan kafaların içine bakmak gerekiyor. Göstermelik makyajlarla hiçbirimizin can güvenliği sağlanmış olmayacak. Çünkü polisin uyguladığı şiddet bireysel tepkilere dayanmıyor. Sermaye sınıfının çıkarlarını korumak ve başkaldırıyı engellemek hedefleniyor. Tek tek ağaçlardan ormanı göremeyenlere de kask numaraları ile polis terörünün önüne geçileceğine inanmak kalıyor.

Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi


Koş Elvan Koş!

Müjde! Olimpiyatlar bitti ama Türkiye futbol ligi yeniden başlıyor, yorgan döşekleri hazırlayın! Tuttuğunuz takımlar her gol attığında bir gol daha yazılacak patronların skorborduna! Alex’in attığı gollere sevinip umursamayacağız kıçımıza vurulan tekmeleri, sırtımıza inen copları.

Eğlenmek bizim de hakkımız, coşun eğlenin. Çin’de koleradan ölen çocuklar niye üzsün ki bizi? Biz Pekin olimpiyatlarında alamadığımız madalyalara bakar üzülürüz. Aman Allah’ım milli sporumuz güreşte yine birden fazla madalya alamadık, atletizmde neden başarısızız? O halterci kaldıramadığı halterin altında kalır inşallah, rezil ettiler bizi!

Yahu rezil olan kim? O kaldırınca seni mutlu eden ne? O halterci kaldırdığı ya da kaldıramadığı sırada Pekin’de 20 çocuk daha öldü sokakta. O halterci o halteri kaldıramadığında Tuzla tersanelerinde bir işçi daha öldü üzerine düşen ağırlıkla. O halterci kaldırdığı ya da kaldıramadığında işsiz bir işçi daha intihar etti eve ekmek götürememenin ağırlığında. Ailesinin tek ümidi olan Ümit başarısız olunca ÖSS sınavında; baba dayağı korkusuyla ağlayarak çıktı köprü parmaklıklarına!

Koş Elvan koş, güldür Türk halkının yüzünü, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu şu günlerde” senin başarmana ihtiyacımız var. Zira işçilerden ne zaman bir hakkı geri alınsa ya da Kürt halkına yönelik ne zaman baskılar artsa, “birlik ve beraberliliğe ihtiyacımız olduğu” söylenir. Koş Elvan koş, unuttur bize acılarımızı! Koş Elvan koş, 70 milyon arkandayız, senin ayakkabılarından tutunuyoruz hayata…

Bizim de olimpiyatlarımız var gerçek hayatta. Sabahları muhteşem açılışlar yapıyoruz, en büyük koreografiyi oluşturuyoruz halk ekmeği kuyruklarında, en uzun süre nefessiz kalma rekorları kırıyoruz otobüs ve minibüs sıkışıklığında, en büyük cambazlar biziz inşaat korkuluklarında. Küçük sporcular yetiştiriyoruz; her gün arabalara çalım atıyorlar cam silme yarışmalarında. Yüzme dalında en başarılı biziz, sel sularında. Evlatlarımız ölüyor her gün bizi birbirimize kırdırma yarışmalarında.

Bugünlerde acılarımızla övünür olduk. Marifetmiş gibi anlatıyoruz başımıza gelen felaketleri, acılara karşı dayanıklılığımızı. Oysa mücadele etmek değil midir onurlu yaşamak? Karşı koymak değil midir zorbalıklara, haksızlıklara? Kırmak değil midir sırtımıza inen copları bize layık görenlerin kafalarında? Güçlü olmaksa, en güçlü biziz bir arada olduğumuzda. Ve acılar övünç kaynağımız olmayacak hayatı yaratanlar hayatı ellerine aldığında.

Yenibosna’dan bir işçi


Uçmak ve Ölmek

Uçmak bin yıllar boyunca insanlığın en büyük hedeflerinden biriydi. Balonlar, helikopterler ve uçaklarla bu hedefe ulaşılmış oldu. Ancak insanlığın güzel amaçlarını kâbusa çeviren sömürücü sınıfların varlığı nedeniyle her düş bir kâbusa dönüşüyor. İspanya’daki son uçak kazası, egemen sınıfların kâr hırsının nasıl katliamlara yol açtığını bir kez daha gösterdi.

İspanya’nın başkenti Madrid’de meydana gelen uçak kazasında 153 insan katledildi. Henüz uçağın düşme nedeni açıklanmış değil. Motorlarında meydana gelen arızadan dolayı düşmüş olabileceği tahmin ediliyor. En son Ocak ayında tamirden geçen uçak, Çarşamba günü meydana gelen kaza öncesinde, ilk uçuş denemesinde arıza sinyali vermiş. İspanya’da yayınlanan El Pais gazetesinin haberine göre pilot, havalanmadan önce sol motorda meydana gelen arızanın ciddi olduğunu havayolu şirketi Spanair yetkililerine bildirmiş ve uçağın havalanmasının tehlikeli olduğunu belirtmiş. Buna rağmen şirket yöneticilerinden “uçuşu gerçekleştirmesi” talimatı almış. Bunun üzerine uçuşa geçilmiş ve uçak 200 metre havalandıktan sonra yere çakılmış.

Kaza sırasında çıkan yangında yolcuların büyük çoğunluğu yanarak kül oldular. Tren, otomobil ve uçak kazaları binlerce insanın canına mal olmaya devam ediyor. Alınmayan basit önlemler, teknik eksiklikler, işçilerin dayanılmaz çalışma koşulları ve patronların kâr ve rekabet hırsı, her gün yeni bir felâkete yol açıyor. Oysa tüm bu makineler, bir araç olmanın ötesinde hiçbir şey ifade etmemeliydi. Fakat araçlar kâr amacına endekslenince işler değişiyor. İnsanın yerini, sermayenin artışına verilen değer alıyor.

Üç günlük yasın ardından ulaşım tekelleri yine bildiğini okumaya, canlı mezarlar olmaya devam edecekler. Türkiye’de yaşanan tren kazalarında makinistler, demiryolu çalışanları cezalandırıldı. İspanya’da pilotlar mı cezalandırılacak bilmiyoruz. Fakat ortak bir gerçek var ki ölümlerin asıl suçlusu kapitalist sömürü düzenidir. Bu sistem insanlığı tehdit etmeye devam ediyor. Kurtuluşumuz için mucizeler beklemeye gerek yok. Kâra endeksli bu sistemi yok etmek için harekete geçmek yeterli.

Marksist Tutum okuru bir işçi


Ucuz İşgücü: Stajyer İşçilik

Üniversiteler, meslek liseleri eğitim programlarına “zorunlu staj eğitimi”ni alıyorlar. Bununla sözde amaçlanan ise teoride öğretilenleri, öğrencilerin pratikte uygulayarak mesleğe hazır hale gelmesidir. Meslek lisesi öğrencileri, haftanın belli günleri okulla birlikte kendi bölümleriyle alakalı sektörlerde stajyer işçilik yaparken, üniversite öğrencileri için ise zorunlu yaz stajları var. Bu zorunlu stajlarla birlikte öğrenciler işçileşmeye başlarken, sosyal haklardan yararlanmak bir yana ücret dahi alamazlar. Patronlar bu durumdan gayet memnunlar. Çünkü yasalar da patronların çıkarına hizmet etmektedir. Yasalarda üniversite öğrencisi stajyerlere herhangi bir ücret ödeme zorunluluğu yoktur, patronların keyfine bırakılmıştır. Meslek lisesi öğrenci stajyerlere ise asgari ücretin üçte birini ödeme zorunluluğu vardır ve sigorta primleri asgari ücretin yüzde 50’si üzerinden devlet tarafından ödenir. Böylece patronlar bu yükten de kurtarılmış olunur. Üniversite öğrencisi stajyerlerin ise sigorta primleri ne devlet tarafından, ne de patronlar tarafından ödenir. Herhangi bir iş kazası durumunda ise üniversite öğrencisi stajyerler kayıtlara geçmezler ve her türlü sağlık harcamalarını da kendileri karşılamak zorunda bırakılırlar.

Tüm bunlar patronların ucuz işgücü ihtiyacını karşılamaları için bir fırsattır. İşte bu yüzden de patronlar ekstradan işçi almak ve ücret ödemek yerine, gözlerini firmalarına başvuracak stajyer öğrencilere dikerler. Patronlar ücretli çalıştıracağı işçiye yaptıracağı her işi stajyerlere yaptırarak maliyeti alabildiğine düşürürler. Bir taraftan dışarıda işsiz sayısı alabildiğine artarken, diğer yandan sözüm ona iş öğrenmeye giden öğrencilere kendi bölümleriyle alakasız bölümlerde, angarya işler yaptırılır. Tüm bunlar da “pratik iş eğitimi” adı altında meşrulaştırılır. Stajyer öğrenciler ise tüm bu sömürü koşullarına, angarya işlere, staj sonunda dolduracakları staj raporuna iyi bir not verilmesi ya da mezun olduktan sonra iyi bir iş bulma hayaliyle ses çıkarmadan katlanırlar.

Ben de bir üniversite öğrencisiyim ve bizim de eğitim programımızda 60 işgünü zorunlu staj süresi bulunuyor. Ben de bu zorunlu stajı tamamlamak için şu an metal sektöründe bir fabrikada stajyer öğrenci olarak çalışıyorum. Yukarda belirttiğim sorunları ben de stajyer bir işçi olarak yaşıyorum. Ama ben daha “şanslı” sayılırım. Üniversite öğrencisi stajyerlere verilme zorunluluğu olmayan asgari ücretin üçte birini alabiliyorum. Tehlikeli bir sektör olmasına ve iş kazalarının yoğun yaşanmasına rağmen benim de sigortam yok. Patronun temsilcisi olan insan kaynaklarıyla sigorta ödenmemesi durumunu konuştuğumda, patronun stajyerlerin sigortasının yatırılmamasını söylediğini ve herhangi bir iş kazası durumunda ise okulun sorumlu olduğunu, kendilerinin sorumlu olmadığını söylemişti. Ayrıca iş kazası riskini azaltmak için ise beni ellerinden geldiğince üretim sahasından uzak tutmaya çalışıyorlar. Oysaki benim kendi işimi öğrenmem için büro yerine üretimde, laboratuarda olmam gerekir.

Bu staj vesilesiyle bu düzenin yasalarının kimlere hizmet ettiğini ve patronların biz işçilere hangi gözle baktıklarını bir kez daha gördüm. Patronlar için önemli olan işlerinin halledilmesi ve sermayelerine sermaye katılmasıyken, okuduğumuz burjuva eğitim kurumlarının asıl derdi, patronlar sınıfına en iyi şekilde hizmetkârlık edecek kalifiye işçiler (mühendisler, teknisyenler, doktorlar, hemşireler, öğretmenler…) yaratmak ve onları olası düzen karşıtı fikirlerden olabildiğince uzak tutup, küçük-burjuva boş hayallerin peşinden koşturmaktır.

Ne yazık ki bugün egemen olan burjuva ideolojisinin peşine binlerce öğrenci arkadaşımız takılıyor. Kendisini üretimde çalışan işçi arkadaşımızdan uzakta görüp, mezun olduğunda “iyi” koşullarda çalışacağı, “iyi” bir ücret alacağı hayaliyle mevcut duruma boyun eğiyor. Patronların biz işçilerin birlikte hareket etmesinin önüne geçmek için empoze ettiği beyaz yakalı, mavi yakalı gibi ayrımlara kapılıp, kendisini işçi olarak görmeyebiliyor. Oysaki bizler patronların işçileri bölüp parçalama tuzağına düşmeksizin, kendi sınıf çıkarlarımız doğrultusunda bu kapitalist düzeni yıkmak için mücadeleye atıldığımızda gerçek anlamda güzel bir gelecek yaratabiliriz. Aksi takdirde bizleri hiç de güzel günler beklemiyor.

metal sektöründen bir öğrenci-işçi


Mızraklar Sivriltilirken

Emperyalist kapitalist sistem doludizgin savaşı yaymaya hazırlanıyor. Amerika İran’a müdahale için hazırlıklarını hızlandırıyor. TC son provokasyonlardan faydalanarak, Kürt illerine yeni müdahaleler için kamuoyu yaratmaya çalışıyor. Bir de bunların üstüne, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya müdahalesi ve sonrasında Rusya’nın saldırısıyla Kafkaslar da alevleniyor. Sistem krizi derinleştikçe kuduran emperyalistler, başlattıkları emperyalist paylaşım savaşını genişletme derdindeler. Kapitalizmin doğasından kaynaklanan krizin faturasını, uluslararası işçi sınıfının örgütsüzlüğünden ve mücadelesinin geriliğinden aldığı güçle, neo-liberal saldırılarıyla yine işçi sınıfına kesen kapitalistler; şimdi de, işçi sınıfını birbirine kırdırtmanın yollarını açmaya çalışıyorlar. Yani, çok uyanık olmamız gereken bir dönemden geçiyoruz.

İşçi sınıfının büyük bölümü mevcut durumdan hoşnutsuz da olsa, örgütsüz olduğu müddetçe bu hoşnutsuzluk hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Şimdi, mızrakları sivriltme günü. Patronlar sınıfının, mızrakları biz işçilere verip, bizleri, başka sınıf kardeşlerimizin üzerine salacağı günler o kadar da uzak değil. Biz de şimdiden hızla örgütlenmeli ve sınıf bilincini diğer işçi kardeşlerimize de taşımalıyız ki, mızrakları elimize aldığımızda, farklı milletlerden sınıf kardeşlerimize değil de, kendi burjuvalarımıza saplayabilelim. Boşa geçen her saniye, giderek daha büyük bir kayba dönüşüyor. Eğer, savaşları, açlığı, yoksulluğu yaratan bu sistemi yok etmek istiyorsak, Lenin’in sözlerini asla unutmamalıyız. “Silahını kendi burjuvazine çevir!” İşte, bu enternasyonalizm bilincini, işçi sınıfının geniş kitlelerine benimsetmek için durmadan çalışmalıyız. Çünkü zaman giderek daralıyor. Ve giderek tüm insanlığa “ya sosyalizm ya barbarlık!” ikilemini dayatıyor. Bu ikilemi sosyalizm yönünde çözebilecek yegâne güç, işçi sınıfının uluslararası örgütlü mücadelesidir.

Kahrolsun Tüm Savaşlarıyla Emperyalist-Kapitalizm!

Barış İçin Savaş!

Manisa’dan Marksist Tutum okuru bir genç işçi


İnsanların geleceği için yorulmadan çalışan, büyük özverilerde bulunan devrimcileri; vatan haini, terörist ve toplum düşmanı olmakla suçluyorlar. Bizi, düzene başkaldırmakla suçluyorlar. Düzen mi? İnsanların gün geçtikçe çaresizleştirildiği, yozlaştırıldığı; bireylerin kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmelerine izin verilmediği, gençlerin sesini çıkarmasına ve en ufak bir muhalif tutumuna dahi coplarla karşılık verildiği; patronların, işsizlik kırbacıyla korkutulan işçilerin sessizliğinden faydalanarak dilediğince at koşturduğu bir düzen! Evet, biz bu düzene başkaldırıyoruz!

Bütün bu çirkeflik devam ettiği sürece, insanlığın geleceği hakkında güzel hayaller kurmak söz konusu değildir. İşte tam bu noktada, biz işçi sınıfı gençlerinin üzerine çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Düşmanlarımızı, yani patronlar sınıfını iyi tanımalıyız. Öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Bıkmamalı, yorulmamalı ve mücadele etmeliyiz. Ve en önemlisi örgütlenmeliyiz!

Suç olan şey, özgürlüğü ve eşitliği savunmaksa, dünyayı değiştirmek istemekse, yıkmak istemekse bezirgânların bezirgânlığını; evet ben bu suça ortak olmaya hazırım, ya siz?

Savaştepe’den lise öğrencisi bir genç


Yaklaşık olarak 1,5 senedir Tuzla tersaneler bölgesinde çalışmaktayım. Bu bölgede 107 işçi arkadaşımızı iş kazasında kaybettik. Patlamada, düşmede, çarpmada ve buna benzer pek çok kaza sebebiyle sürekli ölümler aklımızda uyuyup, sonra yine gözümüzü ölümlere açıyoruz Tuzla havzasında. Bizleri gerekli iş güvenliği önlemlerini almamakla suçluyorlar. İş güvenliği önlemlerini asıl almayanlar tersane patronları, ama onlar etrafı “iş güvenliği önlemleri almadan işe başlama” yazılarıyla doldurarak masumları oynuyorlar.

Tersane bölgesinde iş güvenliği önlemlerinin nasıl alındığını Gisan tersanesinde yaşanan iş kazasıyla 3 işçi kardeşimizi daha kaybederken bir kez daha gördük. Gisan tersanesinde yapımı bitmiş geminin filikasının testi esnasında bir kaza yaşandı. Filikanın test için içine ağırlık (kum torbası vs.) konularak denize gönderilmesi gerekirken kurallara uymadı tersane patronları. Sermaye her alanda olduğu gibi burada da işçi kardeşlerimizi kobay olarak kullandı ve filikanın içine kum torbası yerine 16 işçi kardeşimizi koyarak suya bırakmaya karar verdi. Filikayı tutan halatlardan birinin kopması üzerine filika denize düştü. Filikanın ters düşmesinin ardından filikanın camları patladı, içerisi hızla suyla dolarken emniyet kemeri bağlı olduğu için bulunduğu yerden kendini çıkaramayan 3 işçi kardeşimiz boğularak olay yerinde can verdi. 12 işçi kardeşimiz de yaralandı.

Gözleri kâr hırsından başka bir şey görmeyen tersane patronlarının derdi, testini bir an önce sonuçlandırıp gemiyi teslim etmek ve hemen kızağa yeni bir gemi almak. İşte bu yüzden de ne iş güvenliği ne de işçilerin canı önemli onlar için. Kaybedilen her dakikanın bin dolarla hesaplandığı bir tersane bölgesinde, işçi kardeşlerimiz ölmüş ne olacak onlar için! Birkaç kuruş verdikten sonra bütün olaylar unutulur gider nasıl olsa. Bu ölümlerin hesabını işçi sınıfı örgütlü gücüyle sormadığı sürece ne patronların kâr hırsı dizginlenir ne de işçi kardeşlerimizin ölümleri son bulur. Onun için bizler örgütlü gücümüze güvenmeli, bu güce dün olduğundan daha fazla sarılmalı ve onu büyütmeliyiz.

Tuzla’dan bir tersane işçisi


Kır Zincirleri!

Merhaba Marksist Tutum okurları,

Öncelikle derginin üstünde durmak istiyorum. Marksist Tutum dergisi biz gençlerin bilincini aydınlatıyor. Hayata başka bir pencereden bakmamızı sağlıyor. Dergide yayımlanan güncel haberler o kadar doğru bir şekilde veriliyor ki; bu da bizi dergiye bağlayan etken oluyor.

Burjuvazinin gözünü kâr hırsı bürümüş. Acımasızca saldırıyor, bu da insanlığı kendi hayatları üstüne kumar oynamaya zorluyor. Daha geçenlerde başlayan Rusya-Gürcistan savaşı buna iyi bir örnektir. Bu savaş haksız bir emperyalist savaştan başka bir şey değildir. Bir bölge için başlayan bu savaşta hiçbir suçu olmayan binlerce insan ölüyor. AB ve NATO da o bölgedeki petrol hatlarına zarar gelmemesi için Rusya’ya karşı ateşkes çağrısında bulunuyor. Buradan da görüyoruz ki herkes kendi çıkarlarının peşinde, orada ölen insanlar kimsenin umurunda değil.

Yine bir örnek vereceğim, geçende bir tersanede filikaların denenmesi için filikalara kum torbaları yerine işçiler bindiriliyor ve sonuçta üç işçi boğularak ölüyor, on üçü de yaralanarak kurtuluyor. Bu nasıl bir insanlık? Ama bir gün gelecek bu vahşet bitecek, burjuvazi korkuyu iliklerine kadar hissedecek. Elbet bir gün güneş işçi sınıfı için doğacak. Ama tüm bunların olabilmesi için insanların kendilerini Marksizmin teorisiyle donatması gerekiyor.

Haydi dostlar verelim el ele, örgütlenerek yıkalım kapitalizmi!

Kıralım bizi bağlayan zincirleri!

Manisa’dan Marksist Tutum okuru bir öğrenci    


İşçi Ölümleri

Bilindiği üzere uzun zamandan beri, Tuzla tersanelerinde ölümler meydana gelmekte. 12 Ağustos günü yine emekçiler için sıradan bir gündü, her şey Tuzla tersaneler bölgesinde tamiratta olan bir geminin filikasının testi sırasında yaşandı. 3 işçi öldü ve 12 işçi yaralandı. Bütün ölümlerden sonra, alınan güvenlik önlemlerinin seviyesi, işçilerin hayatının patronlar için ne kadar değersiz olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Olay günü bir gazetecinin İstanbul Valisi Muammer Güler’e neden kum torbasıyla deneme yapılmadığının sorulması üzerine Güler’in cevabı şu oldu: “Kum torbasıyla deneme yapılacağını sizden duydum.”

İnsan hayatı onlar için bu kadar önemsiz. Bir kum torbası almayarak yapacakları kârı insan hayatından daha üstün tutuyorlar ve işçilerin ölmesi onlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu ölümleri sadece Tuzla tersanelerinde ölen işçilerle sınırlayamayız; çünkü bu ölümler dünyanın her yanında her gün yaşanıyor. Bu aşağılık kapitalist düzen hüküm sürdüğü müddetçe, daha fazla kâr hırsıyla ölecek olanlar her zaman işçilerdir. Ama bir direkten düşerek, ama bir maden ocağında göçük altında kalarak, ama savaşlarda birbirini boğazlayarak...

Bu ölümlerin en büyük suçluları, işçilere hiçbir güvence sağlamayan, onları sömüren, bitiren, gözünü para hırsı bürümüş olan kapitalistler ve onların aşağılık düzeni kapitalizmdir. Bu düzeni yıkmanın ve ölümlere artık dur demenin yolu işçi sınıfının uluslararası örgütlü mücadelesinden geçer…

Tanrı, paşa, bey, ağa, sultan

Bizleri nasıl kurtarır

Bizleri kurtaracak olan

Kendi kollarımızdır

Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık

Enternasyonalle kurtulur insanlık

Akhisarlı bir Marksist Tutum okuru öğrenci